FrMaLeV
Bilgi Dağıtmak İçin El Ele
Arama terimlerinizi girin
Arama formu gönder
Web
mumsema.net
Mumsema.NET
>
İslamiyet
>
İslami Konular
>
Dini Sohbet
peygamberlerin tarihi(açıklamalı)
Kullanıcı ismi
Hatırla
Şifreniz
Forum Kuralları
İletiler
Kayıt ol
Yardım
Üye Listesi
Ajanda
Bütün Forumları okunmuş kabul et
peygamberlerin tarihi(açıklamalı) ile ilgili Benzer Konular
161 Kez Görüntülendi
Peygamberlerin Sıfat ve Faziletlerinden Bazıları
Peygamber Efendimiz (S.A.V)
Peygamberlerin Gönderiliş Amacı
Kuran'ı Kerim
peygamberlerin hayatları
Dini Sohbet
Peygamberlerin Hayatları
Kıssalar & Hikayeler
Peygamberlerin Hayatı
Dini Programlar
klasik hüsn-i Hattan sizler için
|
resimlerde ayetler
Konu Araçları
09-08-2006
#
1
Profil Bilgileri
börütegin_52
peygamberlerin tarihi(açıklamalı)
peygamberlerin tarihi(açıklamalı) başlıklı yazı Mumsema peygamberlerin tarihi(açıklamalı) Forum Alev
Hz
ÂDEM (a
s
)
İlk insan, ilk peygamber, insanlığın babası
Allah'u Teâlâ Hz
Âdem'i topraktan (turâbtan) yarattı
(Hûd, 11/61; Tâha, 20/55; Nuh, 71/18) Yüce Allah yeryüzünde bir halife yaratacağını meleklerine bildirdiği zaman; ilim, irade ve kudret sıfatlarıyla donatacağı bu varlığın yeryüzüne uyum sağlaması için maddesinin de yeryüzü elementlerinden olmasını dilemiştir:
"Sizi (aslınız Âdem'i) topraktan yaratmış olması onun ayetlerindendir
Sonra siz (her tarafa) yayılır bir beşer oldunuz
" (er-Rum, 30/20)
Allah'u Teâlâ Hz
Âdem'i yaratırken maddesi olan toprağı çeşitli hâl ve safhalardan geçirmiştir:
1- Türâb safhasından sonra "Tîn" safhası:
Tîn: Toprağın su ile karışımıdır ki, buna çamur ve balçık denilir
Bu safha insan ferdinin ilk teşekkül ettirilmeğe başlandığı merhaledir:
"O (Allah) her şeyi güzel yaratan ve insanı başlangıçta çamurdan yaratandır
" (es-Secde, 32/7)
Hayat kaidesinin candan sonra iki temel unsuru su ve topraktır
"Allah her canlıyı sudan yarattı
İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürüyor, kimi iki ayağı üstünde yürüyor, kimi de dört ayağı üzerinde yürüyor
Allah ne dilerse yaratır
Çünkü Allah her şeye hakkıyla kadirdir
" (en-Nûr, 24/45) "O (Allah) sudan bir beşer (insan) yaratıp da onu soy-sop yapandır
Rabbin her şeye kadirdir
" (el-Furkan, 25/54)
Yeryüzünün 3/4'ü su ile kaplıdır
İnsan vücudunun da %75'i sudur
Demek ki dünyadaki bu düzen aynen insana da intikâl ettirilmiştir
Yine Cenâb-ı Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: "Andolsun biz insanı (Âdem'i) çamurdan süzülmüş bir hülâsadan yarattık
" (el-Mü'minun, 23/12) İşte ilk insan, yaratılışının mertebelerinde, önce böyle bir çamurdan sıyrılıp çıkarılmış, sonra hülâsadan (bir soydan) yaratılmıştır
(Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur'an Dili, V, 3056-3059, 3431-3432)
2- Tîn-i lâzib: Cıvık ve yapışkan çamur demektir
Toprağın su ile karıştırılıp çamur olmasından sonra, üzerinden geçen merhalelerden birisi de "Tîn-i lâzib" yani yapışkan ve cıvık çamur safhasıdır
Cenâb-ı Allah bu süzülmüş çamuru cıvık ve yapışkan bir hale getirdi
"Biz onları (asılları olan Âdem'i) bir cıvık ve yapışkan çamurdan yarattık
" (es-Sâffât, 37/I 1)
3- Hame-i Mesnûn: Sonra cıvık ve yapışkan çamur hame-i mesnûn haline getirildi
Hame-i mesnûn, suretlenmiş, şekil verilmiş, değişmiş ve kokmuş bir haldeki balçık demektir
"Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan, suretlenmiş ve değişmiş bir çamurdan yarattık
" (el-Hicr, 15/26-28)
Böylece Allahü Teâlâ Âdem (a
s
)'i topraktan yaratmaya başlıyor
Bunu da su ile karıştırarak Tîn-i lâzib yapıyor
Sonra bunu da değişikliğe uğratarak kokmuş ve şekillenmiş hame (balçık) haline getiriyor
4- Salsal: Kuru çamur demektir
Cenâb-ı Allah kokmuş ve suretlenmiş çamuru da kurutarak "fahhâr" (kiremit, saksı, çömlek) gibi tamtakır kuru bir hale getirdi
"O Allah insanı bardak gibi (pişmiş gibi) kuru çamurdan yaratmıştır
" (er-Rahmân, 55/14, ilgili ayet için bk
Hâzin; Elmalılı Hamdi Yazır, a
g
e
, VIII, 4669)
Hz
Âdem'e Ruh Verilmesi
Cenâb-ı Allah Hz
Âdem'i yaratırken, yukarıda anlatıldığı gibi maddesi olan çamuru, çeşitli mertebelerde değişikliğe uğratarak, canın verilmesi ve ruhun nefhedilmesine müsaid bir hale getirdi
Nihayet şekil ve suretinin tesviyesini ve düzenlemesini tamamlayınca ona can vermiş ve ruhundan üflemiştir: "Rabbin o zaman meleklere demişti ki: 'Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım
Artık onu düzenleyerek (hilkatını) tamamlayıp ona da rûhumdan üfürdüğüm zaman kendisi için derhal (bana) secdeye kapanın
' Bunun üzerine İblis' ten başka bütün melekler secde etmişlerdi
O (İblis) büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu
Allah: 'Ey İblis iki elimle (bizzat kudretimle) yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yücelerden mi oldun?' buyurdu
İblis dedi: 'Ben ondan hayırlıyım
Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın
" (Sâd, 38/71-76
Ayrıca bk
el-A'râf, 7/12; el-Hicr, 15/29; es-Secde, 32/8-9)
Cenâb-ı Allah böylece Hz
Âdem'i en mükemmel bir şekilde yarattı
Boyunun uzunluğunun altmış "zirâ" olduğu bazı kaynaklarda kaydedilir
(Kurtubî, Tefsir, XX, 45) Yaratılışı tamamlandıktan sonra Allahü Teâlâ ona, haydi şu meleklere git, selâm ver ve onların selâmını nasıl karşıladıklarını dinle! Çünkü bu, hem senin, hem de zürriyyetinin selâmlaşma örneğidir
Bunun üzerine Hz
Âdem meleklere: "Es-selâmü aleyküm" dedi
Onlar da: "Es-selâmu aleyke ve rahmetullah" diye karşılık verdiler, Âdem, insanların büyük atası olduğu için, Cennet'e giren her kişi, Âdem'in bu güzel suretinde girecektir
Hz
Âdem'in torunları, onun güzelliğinden birer parçasını kaybetmeye devam etti
Nihayet bu eksiliş şimdi (Hz
Muhammed zamanında) sona erdi
(Buhârî, Sahih, IV, 102, Halk-ı Âdem, 2 Tecrid-i Sarîh Tercümesi, IX, 76, Hadis no: 1367)
Hz
Âdem'e isimlerin Öğretilmesi
Allah Hz
Âdem'i yarattıktan sonra, dünyaya yerleşip kendilerinden faydalanabilmeleri için ona eşyanın isimlerini ve özelliklerini öğretti
İsimlerin dalâlet ettiği varlıkları anlama kabiliyeti verdi
"Hani Rabbin bir vakit meleklere: 'Muhakkak ben, yeryüzünde (emirlerimi tebliğ etmeye ve uygulamaya koyacak) bir halife (bir insan) yaratacağım' demişti
(Melekler de): 'Biz seni hamdinle tesbih ve seni ayıplardan, sana ortak koşmaktan ve eksikliklerden tenzih edip dururken orada (yerde) bozgunculuk edecek, kanlar dökecek kimse(ler) mi yaratacaksın?' demişlerdi
Allah: 'Sizin bilmeyeceğinizi her halde ben bilirim
' demişti
Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretmişti
Sonra onları (onların dalâlet ettikleri âlemleri ve eşyayı) meleklere gösterip 'doğrucular iseniz (her şeyin içyüzünü biliyorsanız) bunları isimleriyle beraber bana haber verin' demişti
(Melekler) de: "Seni tenzih ederiz, senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok
Çünkü her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan şüphesiz ki sensin, sen demişlerdi
" (el-Bakara, 2/30-32)
Bu ayetlerde geçen "halife" vekâlet gibi asaletin karşıtı olarak başkasına vekillik etmek, yani az veya çok aslın yerini tutarak, onu temsil etmek demek olan hilâfet * masdarından türemiş bir sıfattır
İsim olarak kullanılır
Aslı "halif"tir
Sonundaki "tâ" harfi mübalâğa içindir
Birinin arkasından makamına ve yerine vekâlet eden demektir
Bu niyâbet (vekâlet) ya aslın geçici olarak makamından ayrılması dolayısıyla verilir veya aslın acizliğinden dolayı yardım etmesi için verilir
Yahut bunların hiçbiri olmadığı halde asıl, vekiline sırf bir şeref bahşederek onu yüceltmek için vekâlet verir
İşte Cenâb-ı Allah'ın arzda evliyasını istihlâfı bu kâbildendir
(Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fi Garibi'l-Kur'an İstanbul 1986, s
223; Hamdi Yazır, a
g
e
, I, 300)
Cenâb-ı Allah: "Yeryüzünde bir halife yaratacağım ve tayin edeceğim
" demişti ki; kendi irade ve kudret sıfatımdan ona bazı salâhiyetler vereceğim, o bana izâfeten, bana niyâbeten yarattıklarım üzerinde birtakım tasarruflara sahip olacak, benim namıma ahkâmımı yeryüzünde yürürlüğe koyup uygulayacaktır
O, bu hususta asil olmayacak, kendi zatı ve şahsı namına asıl olarak hükümleri icra edemeyecek ancak benim bir nâibim, kalfam olacak, iradesiyle benim iradelerimi, emirlerimi, kanunlarımı tatbike memur bulunacak sonra onun arkasından gelenler ve ona halef olarak aynı vazifeyi icra edecek olanlar bulunacaktır
"Verdikleriyle sizi denemek için, yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminki kiminizden derecelerle üstün yapan odur
" (el-En'âm, 165) ayetinin sırrı zâhir olacaktır
Bu mana, Ashâb-ı Kirâm ve Tâbiîn'den uzun uzadıya nakledilegelen tefsirlerin özetidir
(Elmalılı, a
g
e
, I, 300)
Allahü Teâlâ, Âdem'i yeryüzünde halifesi yapacağını meleklerine istişâre eder gibi tebliğ etmiş, Âdem'i yarattıktan sonra ona eşyanın isimlerini öğretmiş, eşyanın bilgisini edinme ve beyan etme kabiliyetini vermiştir
Meleklerin devamlı olarak tesbih ve takdis vazifesiyle meşgul olmaları ve nefislerinin olmaması sebebiyle yeryüzünde halifelik ve imtihan keyfiyetlerine Âdem ve evlâdlarının lâyık olacaklarını Âdem ile meleklerini bir imtihandan geçirerek göstermiştir
Yüce Allah Âdem'i yarattıktan sonra zevcesi Havva*'yı onun eğe veya başka bir görüşe göre kaburga kemiğinden yarattı
(Kitabü Mecmuatün mine't-Tefâsir içinde Hâzin, II, 3) İbn Mes'ûd ve İbn Abbâs, "Allah Havva'yı, Âdem'i Cennet'e yerleştirdikten sonra yaratmıştır
" demişlerdir
(en-Nisâ, 4/1; Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, XI, 304)
Hz
Âdem'in Cennet'e Yerleştirilmesi:
Yüce Allah Âdem ve eşine şöyle diyerek, Cennet'e yerleştirdi: "Ve demiştik ki: "Ey Âdem, sen ve eşin Cennet'te yerleş, otur
Ondan (Cennet'in yiyeceklerinden) istediğiniz yerden ikiniz de bol bol yiyin
Fakat şu ağaca yaklaşmayın
Yoksa ikiniz de kendinize zulmedenlerden olursunuz
" (el-Bakara, 2/35; eL-A'râf, 7/19) "Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır
Sakın sizi Cennet'ten çıkarmasın; sonra zahmet çekersin
Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak burada mümkündür ve sen burada susamazsın ve güneşte yanmazsın
" (Tâha 20/1 17-1 19)
Hz
Âdem ve eşine yasaklanan bu ağacın ne olduğu kesin olarak bilinmiyor
Bu ağacın buğday veya üzüm veyahut da incir olduğu hakkında rivayetler vardır
Biz bu ağacın ne olduğunu bilemeyiz
Çünkü yüce Allah bu ağacın ismini bize bildirmemiştir
Cenâb-ı Hakk Cennet'te Âdem'e büyük bir hürriyet vermekle beraber yine de buna bir sınır koymuştur
Bu sınırı aştıkları takdirde, kendilerine zulüm edeceklerdir
Cennet'e bu yasak ağaç, yenilmek için değil, insanın hayatını disipline etmek ve bir sınırlama ve kulluk için konulmuştur
Bununla beraber biz "Dünyayı sevmek, her bir günahın başıdır" hadîsinde bu yasak ağacı tayin eden bir dalâlet buluyoruz
Demek Hz
Âdem o zaman dünya sınırlarına yaklaşmamak emri almış ve bundan bir müddet fıtratının gereği olarak yememiştir
(Elmalılı Hamdi Yazır, a
g
e
, I, 323-324)
Daha önce İblis* Hz
Âdem'in üstünlüğünü çekemeyerek Allah'ın emrine karşı gelmiş, Âdem'e secde etmeyip, saygı göstermemiş ve Cennet'ten kovulmuştu
O zaman şeytan'ın Hz
Âdem ve evlâtlarına musallat olup azdırma imkânı kaldırılmamıştı
Hatta, İblis'e onları günah işlemeye teşvik etme gücü verilmişti
(Bk
el-A'râf, 7/12-18; el-Hicr, 15/32-42) Çünkü Âdem'in şeref ve üstünlüğü, nefsine ve şeytana uymamakla gerçekleşecekti
Kendilerine verilen akıl ve irade sebebiyle Âdem ve soyu, imtihandan geçecekler, sınanmaları için de peygamberler gönderilecekti
Vesvese vererek insanları azdırma kabiliyetine sahip olan şeytan, ne yaptıysa yaptı, bir yolunu bularak Cennet'e girebildi
"Derken şeytan, onlardan gizli bırakılmış o çirkin yerlerini (avret mahallerini) kendilerine açıklayıp göstermek için ikisine de vesvese* verdi ve 'Rabbiniz size bu ağacı başka bir şey için değil, ancak iki melek olacağınız yahut ölümden kurtulup ebedi olarak kalıcılardan bulunacağınız için yasak etti' dedi
Bir de onlara, 'Ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim' diye yemin etti
İşte bu şekilde ikisini de aldatarak o ağaçtan yemeye tevessül ettirdi
Ağacın meyvesini tattıkları anda ise, o çirkin yerleri kendilerine açılıverdi ve üzerlerine Cennet yaprağından üst üste yamayıp örtmeye başladılar
Rableri de "Ben size bu ağacı yasak etmedim mi? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi? diye nida etti
" (el-A'râf 7/20-22) "Bundan sonra Âdem, Rabbinden (vahiy yoluyla) kelimeler belleyip aldı ve şöyle diyerek Allah'a yalvardılar: Ey Rabbimiz kendimize yazık ettik
Eğer bizi bağışlamaz ve bizi esirgemezsen herhalde en büyük zarara uğrayanlardan olacağız, dediler
" (el-A'râf, 7/23) "Sonra Rabbi onu seçti (peygamber yaptı) da tevbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi
Allah şöyle dedi: 'Dünyada birbirinize düşman olmak üzere her ikiniz de oradan (Cennet'ten) ininiz
Artık benden size bir hidayet (kitap) geldiği zaman, kim benim hidayetime uyarsa, işte o sapıklığa düşmez ve bedbaht olmaz (ahirette zahmet çekmez)
" (Tâha, 20/122-123) Böylece Hz
Âdem ve Havva ve nesillerinin yeryüzünde yerleşip kalmaları ve burada üreyip geçinmeleri, imtihan edilmeleri takdir edildi ve gerçekleştirildi
(el-Bakara, 2/3638; el-A'raf, 7/24)
Buhârî, Müslim, Ebu Dâvûd, Neseî ve Tirmizî'nin rivayet ettikleri bir hadîsinde Hz
Peygamber (s
a
s
) şöyle buyurdu: "Âdem (a
s
) ile Musa (a
s
)'ın ruhları Rableri nezdinde münakaşa ettiler ve Âdem (a
s
), Musa (a
s
)'ı delil getirerek mağlûp etti
Musa (a
s
) dedi ki: "Sen Allah'ın eliyle (kudretiyle) yarattığı ve ruhundan üflediği ve melekleri senin için secde ettirdiği ve Cennet'ine yerleştirdiği Âdem'sin
Sonra da sen işlediğin suç sebebiyle insanları yeryüzüne indirdin
'dedi
Bunun üzerine Âdem (a
s
) 'Sen Allah'ın peygamberliğine ve konuşmasına seçtiği ve içinde her şeyin açıklaması bulunan (Tevrat) levhalarını verdiği ve münacât edici olarak kendisine yaklaştırdığı Musa'sın
Benim yaratılmamdan kaç sene önce Tevrat'ı yazdığını gördün?' dedi Musa (a
s
), 'Kırk sene önce' diye cevap verdi
Âdem, 'şu halde içinde 've Âdem Rabbi'ne isyan etti de
' meâlindeki ayeti gördün mü?' dedi
Musa (a
s
) 'Evet, gördüm' dedi
Âdem (a
s
) 'Allah'ın beni yaratmasından kırk sene önce işleyeceğimi yazdığı işi işlemem üzerine beni nasıl azarlarsın' dedi
Resulullah (s
a
s
) neticede "Âdem hüccet* ile Musa'yı mağlûp etti" buyurdu
(et-Tâc, I, Hadis no: 40) Bundan sonra gelecek hidayet rehberlerine (peygamberlere), iman ederek uyup bağlanacaklar için, korkup üzülecekleri bir şeyin olmadığı ve bunların Cennet'e girecekleri bildirildi
İnkâr edip kötülük yapanların Cehennem'e girecekleri anlatıldı
(el-Bakara, 2/38-39, 82)
Âlimler, Hz
Âdem ve eşinin iskân edildiği (yerleştirildiği) Cennet hakkında görüş ayrılıklarına düşmüşlerdir
Cennet, lügat açısından bağ, bahçe, bahçelik ve bağlık yer manasına gelir
Acaba Hz
Âdem'in iskân edildiği bu Cennet, yeryüzünün bağlılık, bahçelik ve ağaçlık köşelerinden bir köşe midir? Yoksa dünyadan ayrı ahirette müminlere va'd edilen Cennet midir? Kur'an-ı Kerim'de buna dair açık ve kesin bir bilgi verilmemiştir
İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre Hz
Âdem'in eşiyle yerleştirildiği ve içinde yasak ağacın bulunduğu Cennet, ahirette müminlere ve iyilik yapanlara va'd edilen, darü's-sevab (mükâfat yurdu) olan Cennet'tir
Çünkü:
a) "Cenâb-ı Allah dedi ki: Kiminiz kiminize (nesilleriniz birbirlerine yahut müminlerle şeytan birbirlerine) düşman olarak inin
Arz'da sizin için bir zamana kadar yerleşip kalmak ve geçinmek vardır
Orada (yeryüzünde) yaşayacaksınız, orada öleceksiniz, yine oradan diriltilip çıkarılacaksınız
" (el-A'râf, 7/24-25; Ayrıca bk
el-Bakara, 2/36) Bu ayetlerde Hubût (inmek) tabiri ve inilecek yer de arz (yeryüzü) olarak zikredilmiştir
İlk yerleşme noktası yeryüzü dışında bir yer olmalıdır ki, buradan yeryüzüne iniş söz konusu edilebilsin
Eğer Hz
Âdem ve Havva'nın yerleştikleri yer arzdaki bir bahçe olsaydı "hubût"tan, inişten söz etmek mümkün olmazdı
b) Tâhâ suresi 118-119'uncu âyetlerde Hz
Âdem'in yerleştiği Cennet'in anlatılan vasıfları, yani acıkmamak, susamamak, çıplak kalmamak, güneşte yanmamak, sevap ve mükâfat yurdu olarak mü'minlere va'd edilen cennet'e aid niteliklerdir
Bu vasıfta olan bir cennet (bahçe) dünyada yoktur
Öyle ise Hz
Âdem'in iskân edildiği Cennet, ahirette müminlere va'dedilen Cennet'tir
c) Bu "Cennet" lâfzının başındaki elif lâm (lâm-ı ta'rîf) umûm (istiğrak) için değil, ahid içindir
Bu elif lâm, umûm ifâde ederse Cennetlerin hepsi manasına gelir
Hâlbuki Hz
Âdem'in bütün Cennetlere (bahçelere) yerleşmesi imkânsızdır
Öyle ise bu Cennet'in manasını müslümanlar arasında bilinen ve dârü's-sevâb (mükâfat yurdu) olan Cennet'e hamletmek gereklidir
(Âlûsî, Rûhu'l-Meânî, I, 233; Razı, Mefâtîhu'l-Gayb, I, 455; Talat Koçyiğit, İsmail Cerrahoğlu, Kur'an-ı Kerim Meâl ve Tefsiri, s
95 vd
)
d) Yine bazı haberlere göre: Allah meleklerinden birisine dünyanın her yerinden topraklar getirterek Hz
Âdem'i Cennet'te yaratmıştır
(İbn Kesîr, Tefsirü'l-Kur'an'i'l-Azîm, I, 132
) Hz
Âdem ile Hz
Musa'nın ruhlarının çekiştiğini bildiren hadîs (bunun meâlini yukarıda verdik) de bu Cennet'in sevab yurdu olan Cennet olduğunu açıklar
Ebu'l-Kasım el-Belhî ve Ebû Müslim el-İsfahânî de "Hz
Âdem'in yerleştiği Cennet, bahçe manasına olup bu dünyadadır" derler
Bu zatlar ayette geçen "ihbitû" kelimesine de "giriniz, gidiniz, konunuz" gibi manalar veriyorlar
" İhbitû mısran = Bir şehre ininiz, yerleşiniz (el-Bakara, 2/61) gibi
Bu zatlar Hz
Âdem'in yerleştiği Cennet'in bu dünyada olduğuna dair şu şekilde delil getiriyorlar:
1) Eğer Hz
Âdem'in yerleştiği bu Cennet, sevap ve mükâfat yurdu olan Cennet olsaydı, elbette ebedî kalınacak Cennet olurdu
Hz
Âdem de ebedî kalınacak Cennet'te olduğunu bilir ve şeytan da onu "Rabbiniz size bu ağacı, melek olmanız için, yahud ölümden kurtularak ebedî kalıcılardan olacağınız için yasak etti
" (el-A'râf, 7/20) diyerek aldatamazdı
2) Yüce Allah'ın "Onlar (Cennet'te olanlar) oradan çıkarılacaklar da değildir
" (el-Hicr, 15/48) sözünün dalâletiyle Cennet'e giren bir daha oradan çıkmaz
3) İblis, Hz
Âdem için secde etmekten kaçınarak kibirlendiğinden Allah'ın gazâb ve lânetine uğramış ve kâfir olmuştur
Böyle olan bir kimse Cennet'e giremez
4) Ahirette müminlere va'd edilen Cennet teklif ve imtihan yeri olmayıp müminlerin içinde serbestçe dolaşacakları ve bütün nimetlerinden diledikleri gibi faydalanacakları bir yerdir
Halbuki burada eşiyle beraber Hz
Âdem'e bir ağacın meyvesi yasaklanmıştır
5) Allahü Teâlâ "Yeryüzünde bir halife yaratacağım
" (el-Bakara, 2/30) diye belirttiği için Hz
Âdem'i Arz'da yarattı
Kur'an'da onu göğe (Cennet'e) naklettiğini zikretmedi
Onu dünyadan semaya nakletmesi, nimetlerin en büyüğünden olduğu için zikredilmeye daha layık olurdu
Kur'an-ı Kerim'de böyle önemli bir olayı doğrulayacak kesin ve açık bir ifade yoktur
Öyle ise Hz
Âdem ve eşinin iskân edildiği bu Cennet, içinde ebedi kalınacak Cennet'ten başka bir Cennet'tir
(Râzî, Mefâtîhu'lGayb, I, 454)
Hz
Âdem'in oturduğu Cennet'in mükâfat yurdu olan Cennet olması veya bundan başkası olması mümkündür
Çünkü bu konudaki nakli deliller zayıf ve Kur'an'da buna dair kesin bir delil yoktur
Bunu Allah'tan başka kimse bilemediğine göre, şu Cennet'tir veya bu Cennet'tir diye kestirip atmamak veya bu konuda tevakkuf etmek lâzımdır
Nitekim selefi salihîn ve bunlara tâbi olan birçok müfessirler böyle yapmışlardır
(Râzî, Mefâtîhu'l-Gayb, 1, s
455)
Fakat biz burada hemen şunu kaydedelim: Hz
Âdem ve eşinin iskân edildiği Cennet'in mükâfat yurdu olan Cennet olduğuna dair deliller daha kuvvetlidir
Ayrıca Cennet'e girince çıkılamayacağı meselesi duruma göre değişir
Misafir olarak girmekle mûkîm olarak girmek aynı değildir
Nitekim Hz
Muhammed (s
a
s
) mi'rac gecesi Cennet'e girmiş ve çıkmıştır
Hz
Âdem'in Cennet'ten yeryüzüne inişinin mahiyeti bizce meçhuldür
Hz
Âdem'in Peygamberliği
Hz
Âdem ilk insan olduğu gibi aynı zamanda ilk peygamber*dir
Hz
Âdem yeryüzüne indirildikten sonra, Cenâb-ı Allah insan nesillerinin hepsini onunla eşi Havva'dan türetmiştir
Allahü Teâlâ bu hakikati Nisâ sûresinin birinci ayetinde şu şekilde dile getiriyor: "Ey insanlar! Sizi tek bir candan (Adem'den) yaratan, ondan da yine onun zevcesini (Havva'yı) yaratan ve ikisinden pek çok erkekler ve kadınlar türetip yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının
" (en-Nisâ, 4/2) Bir hadîs-i şerîflerinde Hz
Peygamber (s
a
s
) şöyle buyuruyor: "Allah'u Teâlâ Âdem'i (a
s
) yeryüzünün her tarafından avuçladığı bir avuç topraktan yarattı
Bunun için Ademoğulları kendilerinde bulunan toprak miktarına göre, kimi kırmızı, kimi beyaz kimi siyah, kimi bunların arasında bir renkte; (tabiat bakımından da) kimi yumuşak, kimi sert, bazıları kötü, bazıları da iyi olarak geldiler
" (Tirmizî, Tefsir, 3)
Bu hadisi Tirmizî sahih bir senetle rivayet etmiştir
Allah, insanı nefsinin şehvet ve şeytanın vesveselerine maruz kalacak şekilde yaratmış, ona bunlara karşı koyacak akıl, hayır ve şerri birbirinden ayırt edecek vicdan (kalb gözü) vermiştir
Cenâb-ı Allah böylece insanı bu dünyada imtihan alanına koyduğu için, hikmet ve rahmetinin gereği olmak üzere hayır, fazilet, şer ve rezalet yollarını gösterecek, hak ile batılı öğretecek, hayır ve kemâl yollarına irşad edecek peygamberler göndermiştir
Cenâb-ı Hakk peygamberler göndermekle, insanın tabiatına ve halîfeliğine uygun imtihan şartlarını tamamlamıştır
Neticede insan bu dünyada yaptıklarının hesabını öldükten sonra diriltilince verecek, imanlı olup iyilik ve sevap terazileri ağır gelenler Cennet'e girecektir
Bunları kendilerine öğretip ikaz etmek için peygamberlere ihtiyaç vardır
İlk insanlara peygamber olmaya en lâyık olan zat, Allahü Teâlâ'nın doğrudan doğruya vasıtasız konuştuğu ataları Hz
Âdem'di
Hz
Âdem'in peygamberliği kendisine emir ve nehiy olunduğuna dalâlet eden Kur'an ayetleri ile sabittir
Çünkü onun zamanında başka bir peygamber yoktu
Bu duruma göre kendisine gelen o emir ve nehiyler, vahiy vasıtasıyla olup başka bir vasıta ile değildir
Kur'an'da geçen Hz
Âdem'in iki oğlunun Allah'a kurban takdim etmeleri, ikisinden birinin kurbanının kabul olunduğunun bildirilmesi (el-Mâide, 5/27) Hz
Âdem'e vahiy ile bildirilmiştir
Kur'an'da Hz
Âdem'in peygamberliğe seçildiğinin anlatılması için "Istafâ" (Âli İmrân, 3/33) kelimesi ile "İctebâ" (Tâhâ, 20/122) kelimeleri kullanılıyor
Kur'an'da diğer peygamberler için de ıstıfâ' ve ictibâ' kelimelerinden müştak kelimeler kullanılıyor
(el-A'râf, 7/144; el-Bakara, 2/130; el-Hac, 22/75; Sâd, 38/47; en-Nahl, 16/121; Âli İmrân, 3/79; Yusuf, 12/6; el-En'âm, 6/87; eş-Şûrâ, 42/13; el-Kalem, 68/50) Öyle ise Hz
Âdem de peygamberdir
Hz
Âdem'in peygamber olduğunu açıkça bildiren hadisler de vardır
Ebu Ümame (ö
81/700) rivayet ediyor "Ebu Zerr (ö
32/652) Peygamberimize 'Ya Nebiyallah, peygamberlerden ilk peygamber kimdir?' diye sorduğunda, Peygamberimiz (s
a
s
): "Âdem'dir
" dedi
Ebu Zerr, "Ya Rasûlullah o, Nebî oldu mu?" diye sorunca Hz
Peygamber (s
a
s
), "Evet o mükellem bir Nebî(Allah'ın kendisiyle vasıtasız konuştuğu peygamber) idi
" dedi
" (Ahmed b
Hanbel, V, 265)
Diğer bir hadîste de Kıyamet gününde, diğer Nebiler gibi Hz
Âdem'in de bir peygamber olarak, Hz
Resulullah'ın sancağı altında bulunacağı haber verilmiştir
(Tirmizî, II, 202) Hz
Âdem'in peygamberliği hususunda bütün müslümanlar ittifak etmişlerdir
(Teftâzânî, Şerhu'l-Akâid, s
62; Devvânî, Celâl, s
71; Aliyyü'lKârî, Şerhu'l-Fıkhı'l-Ekber, 101)
Hz
Âdem'in evlâdları onun irşâdı* ile Allah'a iman etmiş, zamanlarındaki maddî ve manevî ihtiyaçlarını temin eden ahkâmı ondan öğrenmişlerdir
Ebû İdris el-Havlânî'nin, Ebû Zerr'den rivayet ettiği bir hadîste Hz
Peygamber (s
a
s
) Hz
Âdem'e on sahifelik bir kitap indirildiğini söylemiştir
(Abdurrahman Hubneke'l-Meydânî, el-Akidetü'lİslamiyye ve Usûsuhâ, II, 260)
İnsanların dinden ayrılarak ihtilâf etmeleri, hak dinin izini kaybederek batıl itikatlara saplanmaları sonradan çeşitli sebeplerle meydana gelen kötü bir durumdur
Böylece beşeriyetin başlangıcının bir vahşet devri olmadığı anlaşılır
Hz
Âdem'den sonra yeryüzünün çeşitli bölgelerine dağılan insanlar doğru yoldan ayrılmışlardır
Allah, onlara zaman zaman peygamberler göndermiştir
Şu ayet bu hakikati ifade eder: "İnsanlar (ilk önce) bir ümmetti (onlar ihtilâf ettiler)
Allah da müjde verici ve azabının habercileri olarak peygamberler gönderdi
" (el-Bakara, 2/213)
Yukarıda gördüğümüz gibi Yüce Allah, ilk insan Hz
Âdem'i bizzat doğrudan doğruya çeşitli safhalardan geçirerek yaratmıştır
Darwinist olan tekâmülcülerin iddia ettiği gibi, insan maddenin kendiliğinden gelişerek tek hücreli canlı olması ve bunun da gelişerek çeşitli hayvanlar ve maymunlar oluşması ve maymunların da insana dönüşmesi yoluyla meydana gelmemiştir
Uydurma ve yakıştırmadan ibaret olan bu nazariyenin doğruluğuna, deney ve gözlemlerde ve delîl olarak kabul ettikleri materyal fosillerinde, en ufak bir ipucu bile yoktur
Bunun aksini isbat edecek fosil ve deliller pek çoktur
Mendel ve Pastör kanunları gibi
Tekâmül nazariyesi bilim ve akıl nazarında muhaldir
Şöyle ki: Madde ve enerjide "emtropi" vardır: Gözlenen bütün tabii sistemlerde düzensizliğe doğru, yani dağılıp saçılmaya doğru bir eğilim vardır
Bu gerçek, hem mikro ve hem de makro seviyelerde olmak üzere geçerlidir
Madde parçacıkları dağılıp saçılır gider
Enerji de akıllı birisi tarafından plânlı ve düzenli olarak kapalı duvarlar arasında ve borular içerisinde kontrol altına alınmazsa dağılır gider
Dışarıdan gelen güneş enerjisi de, bunu alıp kullanacak çok muazzam bir makina sistemi yoksa boşlukta dağılır
Bu bir fizik kanunudur
Aklı başında olan bir âlim bu kanuna karşı gelecek cesareti gösteremez
Madde âtıldır (eylemsizdir) kendiliğinden bir gücü yoktur (fizikteki atâlet prensibi)
Allah'tan başka hiçbir şeyin kendiliğinden hiçbir gücü, düzen ve nizâmı yoktur (ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh)
Akıllı ve şuurlu birisi tarafından plânlı düzenli bir makina sistemiyle kontrol edilmeyen enerji de her şeyi dağıtır, yakar ve yıkar
Meselâ nükleer bir santralda kontrol altına alınamayan bir atom enerjisi her şeyi yakar ve yıkar, dağıtır ve boşlukta dağılır gider
Öyle ise basit bir otomobilin bir yapıcı mühendisi olmadan demir yığınları arasından güneş enerjisi veya herhangi bir enerji ile meydana gelmesi imkânsızdır
Deney ve gözlem ve akıl bunu kabul etmez
En basit bir canlının organizmasının (cesedinin) yanında, mükemmel bir otomobil veya en ileri seviyede yapılmış bir elektronik beyin, çocuk oyuncağı gibi kalır
Bir elektronik beyin bozulduğu vakit kendi kendisini tamir edemez, kendi mislini ve benzerini, maddelerini dışarıdan toplayarak yapamaz
Çünkü âtıldır ve şuuru yoktur
Bunlar akıllı birisinin yapacağı hesap ve plân işidir
Akılsız ve cansız madde kendiliğinden bir makina veya bir elektronik beyini yapamayınca, ya bunların yapıcısı olan insanı nasıl yaratabilir? İnsanın yaptığı en mükemmel bir elektronik beyin, insan tarafından tamir edilip kontrol edilmezse, kendisini tekamül ettirmek şöyle dursun madde yığınları arasında dağılıp gider
Bir eser müessirinden (yaratıcısından) üstün olamaz
Bir eserde yapıcısında bulunmayan vasıflar bulunamaz
Netice sebebinden üstün olamaz
Taş sebep olursa, parçacıkları taşın eseri (neticesi) olur
Maddede can yoktur; insanî ruh ve bunun özellikleri olan şuur ve akıl hiç yoktur: vicdan ve bunun özellikleri olan sevgi, nefret ve üzüntü de yoktur
Bir maddenin, pek çok mükemmel makina sistemi olan bir canlının vücudunu meydana getirmesi ve ona kendisinde hiç bulunmayan canı, hele akıl, irade ve vicdanın kaynağı olan ruhu vermesi ne kadar muhal ve imkânsızdır
Can enerji değildir
Can, canlının duymasını ve gayeli hareket etmesini sağlayan, vücudunu tamir etme, kendisini koruma ve neslini devam ettirme vazifesini üstlenen manevî bir cevherdir
Bir canlı sisteminin meydana gelebilmesi için mutlaka şu şartlar gereklidir:
1- Sistemin gelişigüzel değil, enerji ve besinleri dönüştürecek mükemmel mekanizması ve makina sistemi olmalıdır
2- Otomobilin çalışması için nasıl petrol lâzımsa, bunun da kullanılabileceği bir enerji kaynağı yani besinler bulunmalıdır
Canlıların besinleri, bitki ve hayvan organizmalarıdır
3- Bu enerjinin dönüşüm mekanizmalarını idare edip devam ettirmek ve çoğaltmak için bir kontrolcü bulunmalıdır
Çünkü Termodinamiğin ikinci kanunu olarak ifade edilen ve kâinatta geçerli kanuna göre sistemlerin düzensizliğe doğru tabii bir kaymaları vardır
Otomobilde bu kontrolcü şoför, elektronik beyinde kontrol mühendisidir
Otomobilin şoförü veya elektronik beyinin kontrolcüsü ölmüşse bunlar kendi kendilerine gayeli ve düzenli çalışamazlar
Kendilerinin benzerlerini meydana getiremezler ve kendilerini tamir edemezler
Az bir zaman sonra çürür, dağılır ve saçılıp giderler
Canlıların mekanizma ve makinalarının kontrolcü ve idarecisi candır
Canlının canı çıkmışsa, bunca muazzam zekâsına rağmen insan dahi ona canı veremez
4- Canlı bir sistemin mutlaka akıllı ve âlim bir yaratıcısı olmalıdır
O da Allah'tır
Otomobilin yapıcısı akıllı bir insandır
Öyle ise canlıların organizmalarını, o akıllara durgunluk verecek çok muazzam makina sistemlerini, oksijen, hidrojen (yani su), fosfor, kükürt, azot, karbon, kalsiyumdan yaratan ve bunlara canı veren Allah'tır
İnsanla hayvan arasında mahiyet farkı vardır
İnsanlarda akıl, irade ve vicdan vardır
Hayvanlarda bunlar yoktur
Bunların kaynağı da Allah'ın insana verdiği ruhtur
Bu insanî ruh hayvanda yoktur
Buna göre tekâmül nazariyesi (Darwinizm)* muhaldir (imkânsızdır)
Darwinizme inananların, insanın maddeden kendiliğinden tekâmül ederek meydana gelişini "Akılları mı emrediyor, yoksa bunlar azgın kimseler midir?" (et-Tûr, 52/32)
Hz
İDRİS (a
s)
Kur'an-ı Kerîm'de adı geçen peygamberlerden biri
Peygamberler silsilesinin ikinci halkasında bulunan İdris (a
s) Kur'an-ı Kerîm'de adı geçmeyen Şit (a
s)'den sonra peygamber olmuştur
İdris (a
s) rivayetlere göre, beyaz tenli uzun boylu, geniş göğüslü, gür sakallı idi
Yürürken adımını kısa atar, önüne bakarak yürürdü
İlk kez astronomi ve hesap ilmini, geçmiş zamanların ilimlerini öğrenen İdris (a
s)'dır
Hz
İdris kavmini putlara tapmaktan şeytana ve Kabiloğullarına tarafgir olmaktan alıkoymuş, kendisine inanan az bir toplulukla Kabiloğullarıyla savaşmış ve onların bir çoğunu esir almıştır (bk
İbnu'l-Esir, el-Kâmil, I, 62, 63)
Hz
Peygamber (s
a
s) Mirac gecesinde semada Hz
İdris ile karşılaşmış, Cebrail (a
s)'a "bu kimdir" diye sormuş
Cebrail (a
s) "Bu İdris (a
s)'dır
Ona selam ver" deyince, Hz
Peygamber ona selâm vermiştir
Hz
İdris selama mukabele ederek "hoş geldin safa geldin salih kardeş salih peygamber" diyerek hayır dua etmiştir (Buhârı, Enbiyâ, 5)
Kur'an-ı Kerîm'de yer alan İdris (a
s) hakkında dört ayet-i kerime vardır
Bunlardan ilk ikisi şu şekildedir: "(Ey Muhammed)! Kitapta İdris'e dair söylediklerimizi de an
Çünkü o, dosdoğru bir peygamberdi
Onu yüce bir yere yükselttik" (Meryem, 19/56-57)
İdris (a
s) hakkında nâzil olan diğer iki ayet-i kerime şu anlamdadır: "(Ey Muhammed)! İsmail, İdris, Zü'l-kifl hakkında anlattığımızı da an; onların her biri sabredenlerdendi
Onları rahmetimize kattık
Doğrusu onlar iyilerdendi" (el-Enbiyâ, 21 /85-86)
İdris (a
s) hakkında indirilen bu ayetlerden onun; peygamber, dosdoğru, yüce bir mevkie yükseltilmiş, sabırlı, Allah'ın rahmetine kavuşmuş ve iyilerden olmak gibi niteliklere sahip olduğu görülmektedir
İdris (a
s)'e otuz sahife indirilmiştir
Rivayete göre, ilk defa yazı yazan ve elbise dikip giyen odur
Ondan önce insanlar, hayvan derisi giyerlerdi
Ayrıca üçyüz altmış sene ömür sürdüğü de söylenmektedir
İdris (a
s)'e göklerin sırları açılmış olup Allah Teâlâ onu diri olarak göğe kaldırmıştır (Fif Abdu'l-Fettah Tabbar Me'al-Enbiyâ, I, 842)
Hz
NÛH (a
s)
Allah Teâlâ'ya ibadeti terkedip, tapınmak için kendilerine putlar edinen ve böylece yeryüzünde ilk defa fesada uğrayan bir kavmi tevhid akidesine döndürmek için gönderilen peygamber
"Ulul-Azm" peygamberlerin ilki olan Nûh (a
s)'ın, kavmini tevhide döndürmek için verdiği mücadele, Kur'an-ı Kerim'de uzunca zikredilmektedir
Adı, kırk üç ayrı yerde zikredilen Nûh (a
s)'ın kıssası, şu surelerde mufassal olarak ele alınmıştır: el-A'raf, Hûd, el-Müminûn, eş-Şuârâ, el-Kamer ve kendi adıyla adlandırılmış olan, Nûh suresi
Nûh (a
s), Adem (a
s)'dan yaklaşık olarak bin sene sonra gönderilmiştir
Bu zaman zarfında insanlar tevhid üzere olup, Allah Teâlâ'ya şirk koşmaktan kaçınırlardı
İbn Abbas (r
a)'dan şöyle rivayet edilmektedir:
"Adem ile Nûh arasında on asır vardır
Bu zaman zarfında insanların hepsi İslam üzere idiler" (İbn Sa'd et-Tabakâtû'l-Kübrâ, Beyrut t
y
, I, 42)
İbn Abbas (r
a)'ın hadisinde, İslâm üzere on asırdan bahsedilmektedir
Bu on asırdan sonra, Nûh (a
s) gönderilinceye kadar, insanların sapıklık üzere bulundukları daha başka asırların da olması muhtemeldir
Ayrıca, İbn Abbas (r
a)'ın bu hadisi, tarihçilerin ve Ehl-i kitab'ın zannettikleri gibi, Kabil ve oğullarının ateşe tapan bir topluluk olarak varlığının sözkonusu olmadığını da ortaya koymaktadır
Yani, tevhidden ilk sapma, Adem (a
s)'den en az bin sene sonra olmuştur
Allah Teâlâ'ya şirk koşan bu putperest topluluk, aniden ortaya çıkmadı
İdris (a
s)'dan sonra insanlar, onun şeriatına uyarak ibadet ediyor ve salih alimlerin çizgisinden yürümeye özen gösteriyorlardı
Bir zaman sonra insanların sevip uydukları bu salih kimseler ölüp gittiklerinde, kavimleri onları kaybetmekten dolayı büyük üzüntüye kapıldılar
Şeytan, onların bu hassasiyetlerinden istifade ederek, sevdikleri bu salih kişileri hatırlamak ve böylece onların nasihatlarını zihinlerinde canlı tutmak için onlara, bu kişilerin her zaman bulundukları yerlere, onların birer heykelini, anıtını dikmeyi telkin etti
İlk defa put diken bu nesil onları, kesinlikle tapınmak için dikmemiş ve onlara ibadet edip, şirk koşanlardan olmamışlardı
Ancak bunların peşinden gelen nesiller zamanla bu heykellerin birer ilâh olduğuna inanmaya, hayır ve şerrin sahibi olduklarını vehmetmeye başlamışlardı
Böylece yeryüzünde ilk defa, tevhid akidesinden sapılmış ve insanlar Allah'tan başka ilâhlar edinerek, O'na şirk koşmaya başlamışlardı
Putları diken bu ilk neslin vebali oldukça büyüktür
Zira onlar, bu putları dikmekle bir sonraki neslin putperest olmasına sebep olan ve Allah'a şirk koşmayı ilk icad edenlerdir
Ayrıca onlar, canlı suretler yapmakla da Allah Teâlâ'nın azabına müstahak olmuşlardır
Hz
Peygamber (s
a
s) canlı bir şeye benzer bir sûret yapan kimse için şöyle buyurmaktadır: "Her kim bir sûret yaparsa, Allah Teâlâ ona kıyamet günü, yaptığı sûrete ruh verinceye kadar azap edecektir
O kimse ise asla bunu başaramayacaktır", Kıyamet günü en şiddetli azap suret yapanlara olacaktır
Onlara; "yarattıklarınızı diriltin bakalım" denilecektir" (Buhârî, Libâs, 89, 97)
Nûh kavminin tapındığı putların her birinin, Kur'an-ı Kerim'de zikredildiğine göre bir adı vardı: "
"Ved, Suva', Yağûs, Yeûk ve Nesr putlarından asla vazgeçmeyin" dediler" (Nûh, 71/23)
Allah Teâlâ, ilâhi rahmeti gereği, doğru yolu bulup hidayete erebilmeleri için sapıtan bütün topluluklara peygamberlerini göndermiş, böylece onlara, şirk ve isyan bataklığından kurtulmanın yollarını göstermiştir
Peygamber, Allah Teâlâ'nın kullarına rahmetinin en açık bir delilidir
Allah Teâlâ, elîm Cehennem azabından sakındırmaları için peygamberlerini göndermiş; bunlardan, inkârcıların isyan ve işkencelerine karşı sabrederek, tebliğlerine devam etmelerini istemiştir
Nuh (a
s) da, kavmine gönderildiği zaman, büyüklenmelerine, vurdumduymazlıklarına ve bütün aşırılıklarına rağmen onlara şefkatle yaklaşarak, kendilerini gelecek can yakıcı azaba karşı korumak istemiştir
Allah Teâlâ, Nûh (a
s)'ın, kavmine gönderilişi hakkında şöyle buyurmaktadır: "Milletine can yakıcı bir azap gelmeden önce onları uyar" diye Nuh'u milletine gönderdik" (Nûh, 71/1)
İyice azıtmış ve korkunç bir helâkle cezalandırılmayı haketmiş bir topluluk olan Nûh kavmine, bu helâkten kurtulmak için rahmanî bir el uzatılmıştı
Allah'ın elçisi Nûh (a
s), şirki bırakıp, tevhid akidesine dönüşü tebliğle görevlendirildiğinde, onlara yaptığı ilk tebliğ, Kur'an-ı Kerim'de şöyle zikredilmektedir: "
Ey kavmim! Allah'a kulluk edin
O'ndan başka ilâhınız yoktur; doğrusu sizin için büyük günün azabından korkuyorum" dedi
(el-A'raf, 7/59); "Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım
Allah'tan başkasına kulluk etmeyin! Doğrusu ben, hakkınızda can yakıcı bir günün azabından korkuyorum" dedi
(Hûd, 11/25, 26); "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin
Sizin için O'ndan başka ilâh yoktur
Sakınmaz mısınız"dedi
(el-Mü'minûn, 23/23); "Ey Milletim! Şüphesiz ben, size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım
Allah'a kulluk edin, O'ndan sakının ve bana itaat edin ki, Allah günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin
Doğrusu Allah'ın belirttiği süre gelince geri bırakılmaz
Keşke bilseniz!" (Nûh, 71/2-4)
Nûh (a
s)'ın bu tebliği karşısında onlar, büyüklenerek ve şımararak Nûh (a
s)'a türlü şekillerde saldırılarda bulunmuşlar ve çeşitli kötülüklerle itham etmişlerdir
Her zaman hakkın karşısında durup, toplumlarını peygamberlere uymaktan alıkoyan mele' * (ileri gelenler) Nûh (a
s)'ın da karşısına çıkmış, Kureyşin ileri gelenlerinin Hz
Muhammed (s
a
s)'e yaptıklarını andıran bir tarzda, onu, sapıklıkla ve sefihlikle itham etmişlerdi
Nûh (a
s) onları, Allah'tan başkasına kulluk etmemeye çağırdığında; "Kavminin ileri gelenleri: "Biz senin apaçık sapıklıkta olduğunu görüyoruz" dediler"
Nûh (a
s) merhametle onlara; "Ey kavmim! Bende bir sapıklık yoktur; ancak ben âlemlerin Rabbinin peyşgamberiyim, Rabbimin sözlerini size bildiriyor, öğüt veriyorum
Sizin bilmediğinizi Allah katından ben biliyorum
Sakınmanızı ve böylece merhamete uğramanızı sağlamak için aranızdan bir vasıtayla Rabbinizden size haber gelmesine mi şaşıyorsunuz?" dedi" (el-A'raf, 7/61-63)
Şirkin ve küfrün pisliğiyle bulanmış akıllar, tarihin her döneminde Allah Teâlâ'nın, bir elçi gönderdiği zaman, onu hangi topluma gönderiliyorsa o toplum içerisinden çıkarmasına şaşmışlar, bundaki açık gerçekleri görmemişlerdir
Nûh kavmi de ona itiraz ederken, Allah Teâlâ'nın elçisinin bir insan değil ancak bir melek olabileceğini ileri sürmüştü: Senin ancak kendimiz gibi bir insan olduğunu görüyoruz" (Hûd, 11/27); "Bu, sizin gibi bir insandan başka birşey değildir
Sizden üstün olmak istiyor
Allah dilemiş olsaydı melekler indirirdi
İlk atalarımızdan beri böyle bir şey işitmedik" (el-Mü'minûn, 23/24)
Mustaz'af insanlardan bir topluluğun etrafında toplanıp onu tasdik etmeye başlaması sebebiyle, tebliğini tesirsiz bırakmak için çareler arayan Mele', bu gelişme üzerine daha da sertleşerek, onu yalancılık ve delilikle itham etmeye başlamışlardı
Onun için şöyle deniliyordu: Daha başlangıçta, sana bizim ayak takımı dışında kimsenin uyduğunu görmüyoruz
Sizin bizden bir üstünlüğünüz de yoktur
Biz sizin bir yalancı olduğunuz kanaatindeyiz" (Hûd, 11/27); Bu adamda nedense biraz delilik var
Bir süreye kadar onu gözetleyin" (el-Müminûn, 23/25); "Bu putperestlerden önce Nûh milleti de yalanlayarak; delidir" demişlerdi, yolu kesilmişti" (el-Kamer, 54/9)
Zenginlik ve riyaset sahibi bu insanlar üstünlüğün malda ve topluma hâkim bir konumda olmakta olduğunu zannettikleri için, gerçekte, kendileriyle kıyas kabul etmez derecede bir üstünlüğe sahip olan Nûh (a
s)'a inanan mustaz'afları küçümsüyor ve onlarla bir arada, aynı seviyede bulunmayı nefislerine bir türlü kabul ettiremiyorlardı
Bunun için Nûh (a
s)'a müracaat etmişler ve bu insanları yanından uzaklaştırırsa, o zaman belki kendisini dinleyebileceklerini bildirmişlerdi
Ancak Nûh (a
s) onlara kesin bir uslûpla cevap vererek, gerçek anlamda üstünlüğün, inananlarda olduğunu şu ifade ile ortaya koymuştur: "Ben inananları kovacak değilim
Ben sadece açıkça bir uyarıcıyım " (eş-Şuara, 26/ 14-15)
Nûh (a
s), bıkmadan, her türlü eziyetlerine sabrederek onları her yerde İslâm'a çağırıyor, Cehennem azabından kurtulmalarının yollarını belletmeye çalışıyordu
Ancak kavmi, onu her defasında alaya alıyor
Söylediklerini aralarında eğlence konusu yapıyorlardı: "Kavminin ileri gelenleri (Mele) yanından her geçtiklerinde onunla alay ediyorlardı
Nuh ise onlara şöyle diyordu: Bizimle alay edin bakalım
Biz de, bizimle alay ettiğiniz gibi sizinle alay edeceğiz" (Hûd, 11 /38)
Nûh (a
s), kavmini şirkten dönmeye davet ederken, onlara tesir edebilecek her yolu deniyordu
Onlara Allah'a ibadet etmeyi ve bir peygamber olarak kendisine tabi olmayı telkin ederken, buna karşılık kendilerinden hiç bir maddî menfaat istemediğini ve beklemediğini; amacının yalnızca onları, Allah Teâlâ tarafından gelecek olan büyük cezalardan korumak olduğunu bildiriyordu: Kardeşleri Nûh, onlara Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim
Allah'tan sakının ve bana itaat edin
Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum
Benim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir"
Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" (eş-Şuara, 26/106-110, 135)
Kavmi, inadında direnmiş ve kesin kararını vermişti
Ona; "İster öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bizce birdir" dediler" (eş-Şuara, 26/136)
Buna rağmen O, çağrısında ısrar edince, müşrikler tamamen sertleşmiş ve onu tehdit ederek artık bu söylediklerini tekrarlamayı terketmezse kendisini taşlayacaklarını bildirmişlerdi: "Ey Nûh! Eğer bu işe son vermezsen, şüphesiz taşlanacaklardan olacaksın" dediler" (eş-Şuara, 26/116)
Nûh (a
s), davetini tekrarladıkça onların inadı artıyor, ona ve inananlara eziyetlerini daha da şiddetlendiriyorlardı
Nûh (a
s) onların bütün bu tahammül edilmez eziyet ve işkencelerine katlanıyor ve onları kurtarmak için bir an olsun boş durmuyordu
Asırlar süren bu yorucu tebliğ faaliyeti, kavminden çok az bir topluluk dışında, kimsenin iman etmesini sağlayamamıştı: "Pek az kimse onunla beraber inanmıştı" (Hud, 11/40)
Azgınlaşan kavmi, Allah Teâlâ'ya meydan okurcasına Nûh (a
s)'a şöyle çıkışıyordu: Ey Nûh! "Bizimle cidden tartıştın; hem de çok tartıştın
Doğru sözlülerden isen tehdit ettiğin azabı başımıza getir" dediler" (Hûd 11 /32)
Onlar, Nûh (a
s)'ın tebliğine kulaklarını tıkadıkları için, onun ne söylediğini bir türlü idrak edemiyorlardı
Nûh (a
s), belki düşünürler diye, azabın sahibinin kim olduğunu ve onun kudretinin sınırsızlığını bir kez daha onlara tebliğ ediyordu: Ancak Allah dilerse onu başınıza getirir, siz O'nu aciz bırakamazsınız
Allah sizi azdırmak isterse, ben size öğüt vermek istesem de faydası olmaz
O, sizin Rabbinizdir
O'na döndürüleceksiniz" (Hud, 11/33-34)
Nûh (a
s), bu zalim topluluğun iman etmeyeceğini anlamıştı
Kavmi için hiç bir kurtuluş yolu kalmamıştı
Onlar zulümlerini artırdıkça artırdılar
Bunun üzerine Nûh (a
s), dokuz asırdan fazla bir müddet tahammül ettiği zorluklar karşısında hiç kimseye tesir edemediğini ve edemeyeceğini anlayınca, kavminin durumunu Allah Teâlâ'ya havale etmekten başka çare bulamadı
Allah Teâlâ, onun bu durumunu Kur'an-ı Kerim'de şöyle dile getirmektedir: Nûh; Rabbim! Milletim beni yalanladı
Benimle onların arasında sen hüküm ver
Beni ve beraberimdeki inananları kurtar" dedi" (eş-Şuara, 26/117-118); Nûh; "Rabbim! Beni yalanlamalarına karşılık bana yardım et" dedi" (el-Mü'minûn, 23/26); "Oda; "Ben yenildim, bana yardım et" diye Rabbine yalvarmıştı" (el-Kamer, 54/10)
Allah Teâlâ da ona, kavmini sularla helâk edeceğini, bunun için bir gemi yapmasını bildirdi
Ayrıca bundan dolayı kavmine acıyıp da, onlar için bağışlama dilememesi gerektiğini de bildirdi: Nûh'a; "Senin milletinden inanmış olanlardan başkası inanmayacaktır
Onların yapageldiklerine üzülme
Nezaretimiz altında, sana bildirdiğimiz gibi gemiyi yap
Haksızlık yapanlar için Bana başvurma
Çünkü onlar suda boğulacaklardır" diye Allah tarafından vahyolundu" (Hûd, 11 /36-37)
Nûh (a
s), Cebrail (a
s)'ın gözetimi altında gemiyi yapmaya başladı
Müşrikler yanına geldikleri her defasında onunla alay ediyorlardı: "Gemiyi yaparken kavminin inkârcı ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ederlerdi
O da; Bizimle alay ediyorsunuz ama, alay ettiğiniz gibi bizde sizinle alay edeceğiz
Rezil edecek olan azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini göreceksiniz" dedi" (Hûd, 11/36-39)
Taberî, Nûh (a
s)'ın, kavmini İslâm'a davet edişi, gemiyi yapmaya başlaması ve kavminin onunla alay edişi hakkında, Âişe (r
anh)'dan rivayetle, Resulullah (s
a
s)'ın şöyle söylediğini nakletmektedir: "Nûh kavminin arasında dokuz yüz elli sene kalmıştı
Bu zaman zarfında onları hakka davet etti
Son zamanlarına doğru bir ağaç dikti
Ağaç her taraftan çok büyüdü
Sonra onu kesip gemi yapmaya başladı
Onun yanından geçerlerken, ona ne yaptığını soruyorlar ve onunla dalga geçerek Şöyle diyorlardı: "Onu yap; karada gemi yapıyorsun; bakalım nasıl yüzdüreceksin?" Nûh (a
s) da onlara; "yakında bileceksiniz"diyordu” (Taberî, Tarihul-Rasul vel-Mulûk, Beyrut 1967, I, 180)
Ve yine ona; "Nebiliği bırakıp, Marangozluğa mı başladın" diyerek eğleniyorlardı (a
g
e
, I, 183)
Nûh (a
s)'ın yaptığı geminin şekli ve büyüklüğü hakkında İbn Abbas (r
a)'dan şöyle bir rivâyet nakledilmektedir: "Geminin uzunluğu, Nûh'un babasının dedesinin (yani İdris (a
s)) zıra'ıyla üç yüz zıra'; eni elli zıra'; yüksekliği otuz zıra'; su seviyesinden yukarısı ise altı zıra' idi
Katlara ayrılmış olan geminin üç kapısı bulunmaktaydı
Bu kapılar üst üste açılmıştı (Taberî, a
g
e
, I, 182)
Nûh (a
s), gemiyi inşa ederken, tahtaları birbirine mıhlar kullanarak çakmıştı: "Onu, tahtadan yapılmış, mıhla çakılmış bir gemiye bindirdik" (el-Kamer, 54/13)
Nûh (a
s) bu esnada, artık tamamen yüz çevirdiği kavminin durumunu Allah Teâlâ'ya arzediyor ve onları bütün imkânlarını kullanarak şirkten nasıl vaz geçirmeye çalıştığını anlatarak, buna karşı kavminin takındığı tutumu O'na şikayet edip, yeryüzünde onlardan kimseyi bırakmamasını istiyordu
Nûh (a
s)'ın adını taşıyan ve onun kıssasının anlatıldığı sûrede bu durum şöyle anlatılır: "Nûh dedi ki: "Rabbim! Doğrusu ben, kavmimi gece gündüz çağırdım
Fakat benim çağırmam, sadece benden uzaklıklarını artırdı
Doğrusu hen senin onları bağışlaman için kendilerini her çağırışımda parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, direndiler, büyüklendikçe büyüklendiler
Sonra, doğrusu ben onları açıkça çağırdım
Sonra onlara açıktan açığa, gizliden gizliye de söyledim
Dedim ki: "Rabbinizden bağışlanma dileyin; doğrusu O, çok bağışlayandır
"Nûh, "Rabbim! Doğrusu bunlar bana baş kaldırdılar ve malı, çocuğu Kendisine sadece zarar getiren kimseye uydular
Birbirinden büyük hilelere başvurdular" dedi
İnsanlara; "sakın tanrılarınızı bırakmayın; Ved, Suva', Yağûs, Yeûk ve Nesr putlarından asla vazgeçmeyin" dediler
Böylece bir çoğunu saptırdılar
Rabbim! Sen bu zalimlerin sadece şaşkınlığını artır
Nuh dedi ki; "Rabbim! Yeryüzünde hiç bir inkarcı bırakma
Doğrusu sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; sadece ahlâksız ve çok inkârcıdan başkasını doğurup yetiştirmezler" (Nûh, 71/5-11, 21-24, 26-27)
Allah Teâlâ, bu kavme helâkı umumi kıldığı gibi, Nûh (a
s) da bunun umumî olmasını istemişti
Çünkü, asırlar süren daveti neticesinde anlamıştı ki; bunlardan kalan nesil, yine onlar gibi inkarcılar olacaktı
İbn İshak şöyle demektedir: "Bir sonraki asır geldiğinde o nesil, bir öncekinden daha berbat oluyordu
Sonra gelen nesiller; "Bu adam babalarımızla, dedelerimizle birlikte yaşamıştı ve onun hiç bir sözünü kabul etmemişlerdi
Bu deliden başka biri değildir" diyorlardı" (Taberî, a
g
e
, I, 182)
Yeryüzünde ilk defa fesad çıkararak, zâlimlerden olan bir toplumu cezalandırmak için Allah Teâlâ'nın takdir etmiş olduğu vakit yaklaşmakta idi
Allah Teâlâ, Nûh (a
s)'a Tufanın gelişini haber veren alâmet olarak, tandır (tennûr)'dan suların kaynamasını göstermişti
Tandırdan su kaynamaya başlayınca Allah Teâlâ, ona her cins canlıdan birer çifti ve kendisine inananları gemiye bindirmesini vahyetti: Emrimiz gelip, tandırdan sular kaynamağa başlayınca; her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmemiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye bindir" dedik
Pek az kimse onunla beraber inanmıştı" (Hûd, 11 /40)
Onunla beraber olanların sayısı hakkında yedi kişi ile seksen kişi arasında değişen rivayetler vardır (Taberî, a
g
e
, I, 187-189)
Nûh (a
s) ile, ailesinden Ham, Sam, Yâfes adlarındaki üç oğlu da gemiye binmişti
Ancak dördüncü oğlu Kenan (Yam), ona iman etmediği için gemiye binmemişti
Sular her yeri kaplamaya ve gemi yüzmeye başlayınca Nûh (a
s) oğluna; "Ey oğulcuğum! Bizimle beraber gel; kâfirlerle birlik olma" diye seslendi
Oğlu; "Dağa sığınırım, beni sudan kurtarır" deyince, Nûh; "Bugün Allah'ın buyruğundan, O'nun acıdıkları dışında kurtularak yoktur" dedi
Aralarına dalga girdi
Oğlu da boğulanlara karıştı" (Hûd, 11/42-43)
Nûh (a
s), muhtemelen, oğlunun küfredenlerden olduğunu bilmediği için, Allah Teâlâ'ya; "Rabbim! oğlum benim ailemdendi
Doğrusu senin va'din haktır
Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin" diye seslenerek, oğlunun başına gelenlerin hikmetini öğrenmek istemişti
Allah Teâlâ, bir peygamber dahi olsa, kan bağının hiçbir şey ifade etmediğini, insanların birbirinden olmalarının yegane ölçüsünün akide olduğunu; "Ey Nûh! O senin ailenden değildir
Çünkü o, çok kötü bir iş işlemiştir
Öyleyse bilmediğin şeyi benden isteme" ayetiyle Nûh (a
s)'a bildirerek, ortaya koymuştur
Tufan, yeryüzünde, gemidekilerin dışında hiç kimsenin sağ kalmasının mümkün olmadığı bir şekilde bütün dünyayı sular altında bırakmıştı
Gök, kapılarını açarak sularını boşaltmış; Yer, her tarafından sular fışkırtmaya başlamıştı: "Biz de bunun üzerine gök kapılarını boşanan sularla açtık
Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık
Her iki su, takdir edilen bir ölçüye göre birleşti" (el-Kamer, 54/11-12)
Allah'a isyanda direten ve O'nun elçisine olmadık eziyetleri reva gören ve asırlar boyu, gidişatında hiçbir değişiklik yapmayan zâlim bir topluluk, sonraki nesillere, inkârcı zalimlerin sonunun ne olduğunu anlamaları için, bu şekilde, tufan ile helak edilmişti
Allah Teâlâ, inkârcı zalimler helâk olduktan sonra, Tufanı sona erdirmiş ve inananların bulunduğu gemiyi selametle Cûdi dağı üzerine durdurtmuştu; "Yere; "Suyunu çek!"göğe; "Ey gök sen de tut!" denildi
Su çekildi, iş de bitti
Gemi Cûdiye oturdu
"Haksızlık yapan millet Allah'ın rahmetinden uzak olsun" denildi" (Hûd, 11 /44)
Taberî'nin Resulullah (s
a
s)'e dayandırılan bir rivayetine göre Tufan, altı ay sürmüştür
Recebin ilk günlerinde başlayan Tufan, Muharremin onuncu gününde son bulmuş ve gemi Cûdi dağının üzerine oturmuştu
Nûh (a
s), şükür için, herkese oruç tutmasını emretmişti (Taberî, a
g
e
, I,190)
Bu gün, Aşûre günü olarak o zamandan günümüze dek hatırasını sürdürmüştür (bk
Âşûre mad
)
Gemi, su üzerinde kaldığı altı ay boyunca dünyanın her tarafını dolaşmıştı
Allah Teâlâ, Tufan esnasında Âdem (a
s) tarafından inşa edilen Mekke'deki Beytullah'ı yeryüzünden kaldırmıştı (Taberî, a
g
e
, I, 185)
İnkar edip yeryüzünde fesad çıkaran topluluk yok edilip sular çekildikten sonra, Allah Teâlâ peygamberine artık emniyet içerisinde gemiden inebileceğini bildirmişti: "Ey Nûh! Sana ve seninle beraber olan topluluklara bizden bir selamet ve bereketle gemiden in" (Hûd, 11/48)
Nûh (a
s), gemiden indikten sonra, Semânîn diye isimlendirilen bir yerleşim yeri inşa etmişti
Bu yer ve Cûdî dağı; Ceziretu İbn Ömer (Cizre)'in yakınında bulunmaktadır (a
g
e
, 189)
Diğer bir rivayete göre de Nûh (a
s) gemide yüz elli gün kalmış, Allah Teâlâ, gemiyi Mekkeye yöneltmiş; gemi kırk gün Beytullah etrafında dönmüş ve sonra da Cûdi'ye yönelterek orada durdurmuştu (M
Ali Sabûni, en-Nübüvve vel-Enbiya, Dımaşk 1985, 154)
Geminin kalıntıları muhtemelen bu dağın üzerinde hâlâ bulunuyor olmalıdır
Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de, insanlara ibret olsun diye onu, bulunduğu yerde bıraktığını zikretmektedir: "And olsun ki Biz, o gemiyi bir ibret olarak bıraktık; öğüt alan yok mudur" (el-Kamer, 54/ 15)
Nûh (a
s) ile birlikte Tufandan kurtulanlardan, Nûh (a
s) ve oğulları dışında kalanlar, yok olup gitmişler ve sonraki nesiller Sam, Ham ve Yafes'ten türemişlerdir
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Ancak onun soyunu sürekli kıldık” (es-Saffât, 37/77)
Resulullah (s
a
s) bu ayeti okuduğu zaman, sürekli kılınanlardan kastın, Ham, Sam ve Yafes olduğunu söylemiştir (Taberî, a
g
e
, I, 192)
Tarihçiler; Sam'ı, Arapların ve Fars'ların atası; Ham'ı, Zenciler ve Habeşlilerin atası ve Yafes'i de Türkler, uzak doğu milletleri, Berberîler, Çinliler ve Mâverâünnehir kavimlerinin atası olarak kabul etmektedirler (İbnul-Esîr, el-Kâmü fi't-Tarih, Beyrut 1979, I, 78)
Nûh (a
s)'ın tufana kadar dokuz yüz elli beş yıl yaşadığı kesindir: "Şüphesiz ki biz Nuhu kavmine Peygamber olarak gönderdik
Aralarında elli yıl hariç bin yıl kaldı" (el-Ankebut, 29/14)
Ancak, Tufandan sonra ne kadar yaşadığı hakkında bir bilgi yoktur
İbn Abbas (r
a)'ın görüşüne göre, Nûh (a
s) bin yedi yüz seksen sene yaşamıştır ve öldüğünde de Mescid-i Haram'a yakın bir yere defnedilmiştir (Sabûnî, a
g
e
, 154)
Nûh (a
s), Ulûl-Azm peygamberlerin ilkidir
Allah Teâlâ onu, "çok şükreden kul (abden şekûra)" olarak isimlendirmiş ve kıyamete kadar gelen nesiller, anıp selam getirsinler diye onun ismini herkesçe bilinir kılmıştır: "Sonra gelenler içinde "Alemlerde, Nûh'a selam olsun diye ona iyi bir ün bıraktık
Doğrusu o, bizim inanmış kullarımızdandı" (es-Sâffât, 37/81-82)
Ve o, sonraki peygamberler için, takip edilmesi gereken bir önder kılınmıştır: "İbrahim de şüphesiz, onun yolunda olanlardandı" (es-Sâffât, 37/83)
Allah Teâlâ, Peygamberimize, kendisine yapılan itiraz ve işkencelere karşı, Nûh (a
s) ve onun yolunda olan diğer ulul-azm peygamberler gibi sabretmesini emretmektedir
Yani o, Resulullah (s
a
s)'e bir örnek olarak gösterilmektedir: "Resullerden azim ve sebat sahibi (ulul-emr) olanların sabrettiği gibi sen de sabret" (el-Ahkaf, 46/35)
Nûh (a
s), Peygamber (s
a
s)'e ve inanan tebliğcilere bir numune olarak gösterildiği gibi; onun inkârcı kavminin helakı da, müslümanlara zulmetmeyi gelenek haline getiren sapık topluluklara bir örnek olarak sunulmuştadır
Hz
HÛD (a
s)
Kur'ân-ı kerim'de kıssası geçen peygamberlerden biri
Âd kavmine gelen Allah'ın rasûlü A'raf, Hûd, Şuarâ ve Ahkâf sûrelerinde kendisinden bahsedilmektedir
Ad kavmine gönderilmiştir ki, Kur'ân dışında diğer mukaddes kitaplarda bu kavimden sözedilmemektedir (Abdulvahhab en-Neccâr, Kasasu'l-Enbiyâ, Beyrut, ty
, s
49)
Âd kavmi Hz
Nûh tûfanından sonra putperestliğe dönen ilk kavimdir (İbn Kesîr, Kasasu'l-Enbiyâ, Beyrut 1982, I, 149)
Hud (a
s), Âd kavmi içinde soyu sopu şerefli bir kişiydi
Peygamberlikten önce ticaretle uğraşırdı
Hûd (a
s) orta boylu, esmer tenli, gür saçlı, güzel yüzlü idi
Ãdem (a
s)'a benzerdi
Zâhid, muttakî ve ibâdete düşkün idi
Cömert ve şefkatli idi; yoksullara bol bol sadaka verirdi (Hâkim, el-Müstedrek, I, 563)
Ad kavmi Arabu'l-âribe denilen Arabistan yarımadasına ilk yerleşen kavimlerdendir
Hadramevt'e ve Yemen'e kadar uzanan yurtlarda oturan bu kavmin yurtları otu, suyu, ve çeşitli nimetleri bol olan bir yerdi
Yerin üzerinden akan ırmakları, bağları, bahçeleri, sürü sürü davarları (eş-Şuara, 26/133, 134) yer altında da, su depoları ve köşkleri vardı (eş-Şuarâ, 26/129)
Başkalarına nazaran onlara boy pos, güç ve kuvvet verilmişti
Allahu Teâla, Ãd kavmine, Peygamber olarak Hûd (a
s)'ı gönderdi
O da kavmini bir ve tek olan Allah'a iman ve ibâdete, insanlara zulmetmekten vazgeçmeğe dâvet etti ise de, red ve tekzib ile karşılandı
Bunun üzerine, Allahu Teâla onlardan üç yıl yağmuru kesti
Onlar yağmur için Mekke'ye bir heyet gönderdiler
Allah, yağmur bekledikleri halde bir kasırga ile onları helâk etti
Hz
Peygamberimiz (s
a
s) vedâ haccında, Usfan vadisine vardığı zaman, Hz
Ebû Bekr'e: "Ey Eba Bekr! Bu hangi vâdidir" diye sormuş
Hz
Ebû Bekir "Usfan vâdisidir" diye cevaplayınca: Hz
Peygamber (s
a
s) Hûd (a
s)'un, beline aba tutunmuş, belinden yukarısını alacalı bir kumaş ile bürümüş, genç ve kızıl, yuları hurma liflerinden örülmüş dişi bir deve üzerinde, hac için buradan telbiye ederek geçmiş olduğunu haber vermiştir (Ahmed b
Hanbel, I, 232)
Ad kavmi helâk olunca Hz
Hûd kendisine inananlar ile beraber Mekke'ye gelmiş ve vefat edinceye kadar orada kalmıştır
Âd kavminin, Hz
Hûd'a karşı çıkarken ileri sürdükleri itirazlar, diğer Peygamberlere karşı muarızlarının ileri sürdükleri itirazların aynıdır
Hatta günümüz münkirlerinin de itirazları aynı türdendir
Ona itirazda baş çekenler de, diğer peygamberlere itiraz gibi kavmin ileri gelenleridir
İtirazın temelinde ise, dönmekte olan çıkar çarklarının devam etmesi vardır
Hz
Hûd'a yaptıkları itirazlarını şu maddelerde özetlemek mümkündür:
a- Hz
Hûd'u beyinsizlik ve sapıklıkla itham etmek:
"Kavminden ileri gelenler dediler ki: Biz seni açık bir sapıklık içinde görüyoruz" (el-A'raf, 7/60)
"Kavminden ileri gelen inkârcılar dediler ki; biz seni bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve biz seni yalancılardan sanıyoruz'' (el-A'râf, 7/66)
b- Atalar dinine bağlılık:
"Dediler ki: demek sen, tek Allah'a kulluk edelim ve atalarımızın taptıklarını bırakalım diye mi bize geldin" (el-A'râf, 7/70)
"Dediler: sen bizi tanrılarımızdan çevirmek için mi geldin?" (el-Ahkâf, 46/22)
c- Kendilerinin güçlü kuvvetli olduklarını söyleyip Hz
Hûd tarafından gelebilecek bir zararın olamıyacağını ileri sürmeleri:
"Ad kavmi, yeryüzünde haksız olarak büyüklük tasladılar ve; bizden daha kuvvetli kim var? dediler" (el-Fussilet, 41/15)
d- Âhireti inkâr etmeleri ve hayatın sadece dünya hayatından ibaret olduğunu ileri sürmeleri:
"Ne ise hep bu dünya hayatımızdır; ölürüz ve yaşarız (bir kısmımız ölürken bir kısmımız doğar)
Biz öldükten sonra diriltecek değiliz" (el-Mü'minûn, 23/37)
e- Hz
Hûd'u küçümsemeleri:
''Kavminden, kendilerine dünya hayatında bol nimet verdiğimiz o inkâr eden ve âhiret hayatına kavuşmayı yalanlayan eşraf takımı dedi ki; bu da sizin gibi bir insandan başka birşey değildir
Sizin yediğinizden yiyor, sizin içtiğinizden içiyor
Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz o takdîrde siz, mutlaka ziyana uğrayanlardan olursunuz" (el-Mü'minûn, 23/33-34)
Onların bu itiraz ve tavırlarına karşı Hz
Hûd'un takındığı tavır şöyle idi:
''Ey kavmim
Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur
(O'na karşı gelmekten) sakınmaz mısın?" ''Ey kavmim, bende bir sapıklık yok; ben âlemlerin Rabbı tarafından gönderilmiş bir elçiyim
Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyuruyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum" (el-A'râf, 7/65, 67, 71, 72)
"Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilahınız yoktur
Siz (putları Allah'a ortak koşmakla sadece iftira ediyorsunuz
Ey kavmim, ben sizden bunun için bir ücret istemiyorum
Benim ücretim beni yaratana aittir
Aklınızı kullanmıyor musunuz? Ey kavmim Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin (O'na yönelin)ki gökten üzerinize bol bol rahmet göndersin, kuvvetinize kuvvet katsın, Suç işleyerek (Allah'tan) yüz çevirmeyin"(Hûd, ll/50-52)
Geçmiş peygamberlerin ve kavimlerin kıssalarını Kur'ân'da zikredilmesi inananların ibret almaları içindir
Geçmiş peygamberlerin her tavrı müslümanlar için de takip edilecek bir yoldur
Meseleye bu yönden baktığımızda Hz
Hûd kıssasından alınacak İbretleri de şu şekilde özetlememiz mümkündür:
Hz
Hûd, Allah yoluna samimiyetle sarılmış vakûr bir kişidir
Söyleyeceğini, ölçüp tarttıktan sonra söylemektedir
Kötülüğe, kötülükle karşı koymadığı gibi yumuşak davranmaktadır
Kavmi kendisini beyinsizlikle itham ederken, kendisinin beyinsiz olmadığını, onları uyarmak üzere Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu söylemekle yetinmektedir
Allah'ın üzerlerindeki nimetlerini kendilerine hatırlatmakta ve bu nimetlere şükretmiş olmaları için Allah'ın emirlerine riayet etmeleri gerektiğini anlatmaktadır, bundan dolayı onlardan bir ücret istemediğini özellikle belirtmektedir
Hz
SALİH (a
s)
Kur'an-ı Kerîm'de adı geçen peygamberlerden biri
Semud kavmine gönderilmiştir
Allah Teâlâ onu, önceki peygamberlerin getirmiş olduğu tevhid dininden sapıp kendilerine ilâhlar edinen Semud kavmini uyarmak için bu kavme peygamber olarak göndermiştir
Ancak Semud kavmi, öteki azgın kavimlerde olduğu gibi onu dinlememişler ve eziyet ederek, yanlarından kovmuşlardır
Semud kavminin ileri gelenleri onunla alay ederek küçümsemeye çalışmış ve kendilerini tehdit ettiği azabın gelmesini istemişlerdir
Bunun üzerine Allah Teâlâ, onları şiddetli bir şekilde cezalandırarak yok etmiştir
Salih (a
s)'ın ve Semud kavminin kıssası sonraki nesillere ibret olsun diye Kur'an-ı Kerim'de yer almıştır
Hz
Hud'un vefatından sonra, Semud'un torunları Kuzey Arabistan bölgesine yerleştiler
Kendilerine köşkler, saraylar inşa ettiler
Taşları oydular, onlara yeni şekiller verdiler
Köşklerini ve saraylarını bu şekillerle süslediler
Semud kavmi, tevhit inancını unutup Allah'a ortak koştular ve yapmış oldukları putlardan kendilerine tanrılar edindiler
Bu kâvmin ahlak ve fazilet bakımından en üstünü olan Salih'e kırk yaşına geldiği zaman peygamberlik görevi verildi
Hz
Salih, kavmine gerçeği bildirdi
Onları doğru olan yola çağırdı
Tebliğde bulundu;
"Şüphesiz ben, size gönderilmiş emin bir peygamberim
Allah'tan korkun ve bana itaat edin
Ben sizden tebliğim için bir ücret istemiyorum
Benim ücretim âlemlerin Rabbına aittir" dedi
Salih aleyhisselam gerçekten saygı duyulacak bir insandı
Semud Kavmi de Hz
Salih'i sever, sayardı
Salih, davetini açıkladıktan sonra durum değişti
Kavmi, Salih'e karşı cephe almaya başladı
Babalarının yanlış inançlarını sürdürmeyi tercih ettiler
"Babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi yasaklıyor musun?" dediler
Semud kavmi, kendi aralarından birisinin gerçeği haber vermesini kabullenemediler, "İçimizden bir insana mı uyalım?" dediler
Kavmi, Hz
Salih'i suçlamaya başladı
Terbiyesizlik ettiler
Hz
Salih için "o, şımarık bir yalancıdır" dediler
"Onlar yarın kıyamette şımarık ve yalancının kim olduğunu bilecekler
Ama iş isten geçmiş olacak
Onların yalvarıp yakarmaları kendilerine bir yarar sağlamayacaktır
"
Semud kavmi, Hz
Salih'e engel olamayacaklarını anlayınca, onunla uğraşmaktan vazgeçtiler
Salih peygambere inanan mü'minleri yollarından döndürmeye çalıştılar
Allah'ın elçisini yapayalnız bırakmak istediler
Mü'minlere; "Salih'in, Rabbı tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu gerçekten biliyor musunuz?" dediler
O, gerçek iman mutluluğuna eren insanlar da "Biz, onunla gönderilen her şeye iman ederiz" dediler
Hiç bir şüpheye yer vermeyen bu kayıtsız şartsız iman karşısında Semud kavmi'nin inkarcıları şaşkınlığa düştüler; "Sizin inandığınızı bir inkar ederiz" diyerek vicdanlarını bir kez daha sattılar
Bu inkarcılar, Hz
Salih'i bozgunculukla suçlarken halkı da inkara zorladılar; "Yeryüzünü islah etmeyip bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dediler
Hz
Salih sabretti
Ümitsizliğe kapılmadı
Gerçeğe yüzçeviren kavmini putlardan uzaklaştırmaya çalıştı
Onlara öğütlerde bulundu
Semud kavmi'nin sapıkları Hz
Salih'e; "Eğer doğru söyleyenlerden isen bir mucize getir" dediler
Bu istekleri inanmaya yönelmelerinden değildi
Sapkınlıklarına yeni malzeme aramalarındandı
İstedikleri mucize, dişi ve hamile bir deve idi
Allah, mucize olarak Semud kavmi'ne bu dişi deveyi verdi
Bu mucize karşısında bazıları iman ettiler, bazıları da inkarlarında direttiler
Allah elçisi hakkında "amma da sihirbazmış" demek alçaklığında bulundular
Semud kavmi, bu kez de deveden rahatsız olmaya başladılar
Devenin fazla su içmesinden yakındılar
Yüce Allah suyu, deve ile Semud kavmi arasında paylaştırdı; "Suyu içme hakkı bir gün onun, bir gün de sizindir" buyurdu
Deveyi her gördüklerinde mü'minlerin inancı yenileniyordu
Azgınların da kini artıyordu
Hz
Salih bu durumu biliyordu
Kavmini uyarıyordu;
"Sakın ona fenalık ile dokunmayın
Eğer dokunursanız sizi büyük bir günün azabı yakalar" diyordu
Bu kavmin inkarcıları Salih'in sözlerini dinlemediler
Kendi aralarında Salih'i, mü'minleri ve dişi deveyi öldürmeyi kararlaştırdılar
Önce, mucize olarak gönderilen deveyi öldürdüler
Bu hareketleriyle Salih peygamberi ve müminleri yıldırmak, korkutmak istediler
isyanlarını ve kinlerini kustular
"Ey Salih!" dediler
"Eğer sen gönderilmiş peygamber isen va'dettiğin azabı getir!"
Allah Elçisi yılmadı
Bu azgınlar topluluğuna; Ey milletim! Ben size Rabbımın risaletini tebliğ ettim
İşe nasihat eyledim
Fakat siz, nasihat edenleri sevmezsiniz" dedi
Hz
Salih, kavmine iyi muamelede bulundu
Yine kurtuluş yollarını gösterdi
Tevbe etmelerini öğütledi
"Ey kavmim" dedi
Niçin tevbeden evvel çabucak kötülüğü istiyorsunuz? Allah'tan mağfiretinizi istemeli değil miydiniz? Belki merhamet olunurdunuz
"
Semud Kavmi bu sözlere kulaklarını tıkadılar
Biz, seninle ve seninle bulunanlar yüzünden uğursuzluğa uğradık" dediler
Bela ve musibetlere sebep olarak Salih'le mü'minleri gösterdiler
"O şehirde dokuz kişi vardı ki bunlar yeryüzünde fesat çıkarıyor iyilikte bulunmuyorlardı"
Deveyi öldürten bu adamlar, kötü arzularım devam ettirmek niyetindeydiler
Bunların hepsi bir araya geldiler
"Gece baskını yapıp Salih'i ve ailesini öldürelim
Sonra velisine; biz o ailenin helakinde hazır değildik, gerçekten biz doğru söyleyenlerdeniz diyelim" dediler
Kendi aralarında bu karara vardılar
anı Yüce Allah, bu olayı şöylece belirtiyor: "Onlar, bir hile düşündüler
Biz de onların haberleri olmadan hilelerini alt-üst ettik "
Salih peygambere münkirlerin bu hilesi haber verildi
O da ailesini ve mü'minleri yanına alarak bu şehri terketti
Böylece hicret olayı da gerçekleşti
Azgınlar, planlarını uygulamak için geceleyin Salih peygamberin evini kuşattılar
Evin içinde kimseyi bulamayınca şaşırıp kaldılar
"Allah'ın azabı onları yakalayıverdi
Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı tuttu
Yurtlarında yüz üstü düşüp öyle kaldılar
"
Ne kadar inkarcı ve sapkın varsa hepsi de helak oldu
Şehir bir harabe haline dönüştü
Müminler bir müddet sonra bu harabe haline dönüşen şehre geldiler
Azgınlığın ve inkarcılığın kötü sonucunu seyrettiler
Mü'min olduklarından dolayı Allah'a şükrettiler
Salih peygamber mü'minlerle birlikte tekrar hicret ettikleri şehre döndüler
Allah Elçisi Salih (a
s), müminlere öğütlerde bulundu; onlara, Allah'a kul olmanın sevincini tattırdı
Her peygamber gibi o da Rabbının rahmetine kavuştu
Ölümsüzlük diyarına ulaştı
Hz
İBRÂHİM (a
s)
Kur'an-ı Kerim'de Allahu Teâlâ'nın "Halil" dost diye nitelediği ulu'l-azm mertebesinde olan peygamber
Nuh (a
s)'un çocukları ve torunları, önce Irak'a yerleşmiş ve Fırat nehrinin yakın bir yerinde Babil şehrini kurmuşlardı
Daha sonra, burada yerleşmiş olanlardan bir grup ayrılıp Dicle kıyısında -bugün Musul şehrinin civarında- Ninova şehrini inşâ etmişlerdi
Babil'deki halkın yerlileri olan Nabt kavmi, Süryânî dilini konuşmakta olup Babil şehrini de başkent yapmışlardı
Ninova'da ortaya çıkan Asur devletinde ise başkent Ninova olup, Babil'i hâkimiyetleri altına almıştı
Bir süre sonra Babil'de, Keldânîler, Asurluların hâkimiyetleri altında bulunan Nabt'ların ilim ve kültürüne sahip çıkmıştı
Babilliler, tek Allah'a inanmayıp putlara ve yıldızlara taparlardı
Putları ve yıldızları, ruhların sembolü olarak kabul ederlerdi
Onların bu inancına "Sâbiîlik" denir
Sâbiîlik; ruhlara ve meleklere ibadet esasından başlar ve giderek yıldızlara, aya, güneşe ve sonunda bunlar adına yapılmış putlara tapmağa varırdı
Babil'de putların hem yapılıp hem de tapıldığı puthaneler vardı
Bundan dolayı devlet yönetiminde bir puthane bakanı bile bulunurdu
İşte Allah, böyle inançtan yoksun ve medeniyetten uzak bir toplum olan Babil halkına İbrahim (a
s)'ı göndermişti
"İbrahim" kelimesinin manası "cemaat babası" demektir
Nitekim kendisinden sonra gelen peygamberle babası Hz
İbrahim'dir
Cemaatının "Allah'ın dostu" anlamına gelen "Halîlullah" ünvanına sahip İbrahim (a
s), "Ulü'l-azm" denilen büyük peygamberlerden biridir
"Ulü'l-azm" gayesine erişen diğer peygamberler ise Nuh (a
s), Musa (a
s), İsa (a
s) ve Muhammed (a
s)'dir
Hz
İbrahim'in "halilullah" lakabını alması Allah'a olan sevgi ve bağlılığındandır
Bir rivayete göre Hz
İbrahim insanlara karşı çok cömert olduğu ve onlardan hiçbir şey istemediği için "halilullah" diye nitelendirilmiştir
İbrahim (a
s)'ın nesebi hakkındaki rivâyetler muhteliftir
Ancak rivayetlerin hepsi Sâm b
Nûh'a vardığında ittifak etmiştir
Babasının ismi Tarih lakabı Âzerî'dir
Hz
İbrahim'in ismi Kur'an-ı Kerim'de yirmi beş sûrede altmış dokuz defa geçmiştir
Kur'an-ı Kerim'de Hz
İbrahim değişik isim ve sıfatlarla anılmış ve kendisinden övgüyle bahsedilmiştir
Kur'an'da da geçen sıfatlarının bazıları: Evvâh (çok ah eden), Halim, Munib (Allah'a sığınan), Hanîf, Kânit (Allah'a kulluk eden), Şâkir
Hz
Peygamber (s
a
s)'de Hz
İbrahim (a
s)'ın faziletini anlatırken şöyle der: "Kıyâmet günü ilk elbise giydirilen kişi, İbrahim'dir
" (Buhâr;, Enbiyâ, 8)
"bir gece bana rüyamda her zaman gelen iki melek (Cibril ile Mikâil) geldi
Bunlarla beraber gittik nihayet uzun boylu birinin yanına vardık, (Semaya doğru yücelen) boyunun uzunluğundan başını neredeyse göremeyecektim
O İbrahim (a
s) idi (Buhârî, Enbiyâ, 8)
İbrahim (a
s) Babil halkına uzun süre hak dini, dünyayı, âhireti, hayatı, ölümü ve yeniden dirilişi anlatmış, en yakını olan babasına ise bu meseleyi inceden inceye izah etmişti
Ancak başta babası Âzer olmak üzere halk, İbrahim (a
s)'a inanmayıp inkâr etmişti
İbrahim (a
s), babasının bu hareketine kızmamış, ona darılmamıştı
Hatta onun için Allah'tan rahmet dileyerek babasına karşı şöyle dedi: "Sana selâm olsun! Senin için rabbımdan mağfiret dileyeceğim
Çünkü O, bana karşı lütufkârdır" (Meryem, 19/47)
Bundan sonra İbrahim (a
s), baba ocağını terkederek oradan ayrıldı
Milletine, putların hiçbir fayda sağlayamayacağını pek çok kere söyleyen ve ancak Yüce Allah'ı üstün niteliklere sahip olduğunu bildiren İbrahim (a
s), milletinin kendisine inanmadığını görünce hemen Nemrud'a gitti
Kur'an-ı Kerîm'de ismi geçmeyen ve o sıralar milletinin başında bulunan Nemrud, sahip olduğu servet ve saltanatıyla kendini ilâh sanmaktaydı
İbrahim (a
s), Nemrud'a Allah inancından bahsetti
Fakat o reddetti ve İbrahim (a
s) ile Rabbi hakkında münakaşaya girişti
İbrahim (a
s) Allah Teâlâ'nın hem dirilttiğini hem de öldürdüğünü söyleyince Nemrud, kendisinin de bunu yapmağa gücü yettiğini ifade eder
Nemrud, bunu ispat için, iki adamı getirtmiş, birini öldürmüş, diğerini bırakmış; böylece öldürmeğe ve diriltmeğe kâdir olduğunu göstermişti
Bu defa İbrahim (a
s
): "Allah güneşi doğudan getiriyor, sen de batıdan getirsene" (el-Bakara, 2/258) deyince Nemrud şaşırıp kalmıştı
Bir ara, Allah inancını kabule yanaşmayan halk, bir bayram günü âdetleri üzere puthaneye yemek getirmiş, putlarının önüne koymuş, daha sonra da eğlenme yerlerine gitmişti
İbrahim (a
s)'ı de götürmek istemişler, ancak o, rahatsız olduğu gerekçesiyle gitmemişti
Onlar eğlence yerlerine gidince, puthaneye girip putların hepsini paramparça etmiş, içlerinden sadece en büyüğünü, ona baş vursunlar diye sağlam bırakmıştı
Bayram eğlenceleri biten halk, yine âdetleri üzere yemeklerini almak için puthaneye gelmiş, ancak puthaneyi harabeye dönmüş bir durumda görünce, putları bu hale getirenin İbrahim (a
s
) olabileceğini düşünmüşler, İbrahim (a
s)'i çağırıp şu şekilde sorguya çekmişlerdir: "Ey İbrahim! Tanrılarımıza bu hareketi sen mi yaptın?" Hz
İbrahim bu soruya "Belki onu, şu büyükleri yapmıştır
Konuşabiliyorsa, onlara sorun!" şeklinde cevap verdi (el-Enbiyâ, 21/62-63)
Halk, putların cansız ve konuşamaz olduklarını itiraf edince İbrahim (a
s) tevhid inancını haykırırcasına şöyle dedi: "O halde Allah'ı bırakıp da size hiç bir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara ne diye taparsınız? Size de, Allah'ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Hâlâ akıllanmayacak mısınız?" (el-Enbiyâ, 21/66-67)
İbrahim (a
s)'ın bu savunması, sapıklar tarafından onun suçlu duruma düşmesine yetmişti
Sapıkların lideri Nemrud, İbrahim (a
s)'ın öldürülerek veya yakılarak cezalandırılmasını teklif etmiş ve nihayet ateşte yakılmasına karar verilmişti
Hazırlanan ateşin alevi, en şiddetli ve hararetli duruma geldiğinde İbrahim (a
s)'ı mancınıkla fırlatıp ateşe attılar
Ancak ateşin ve her şeyin sahibi olan Allah, ateşe şöyle emir verdi: "Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve zararsız ol!" (el-Enbiyâ, 21/69)
Böylece İbrahim (a
s) ateşten kurtulmuş oldu
O sırada İbrahim (a
s)'a inanan tek bir kişi vardı; o da Lut (a
s) idi
Hz
Peygamber şöyle buyurmuştur: "İbrahim aleyhi's-salâtü ve's Selâm yalnız üç defa (te'vil ile başka bir manaya çevirerek) yalan söylemiştir
Bunların ikisi Aziz ve Celil olan Allah'ın zâtı ve rızası için: Birisi (putperestlere) "ben hastayım" demesi öbürüsü de "Belki putların şu büyüğü bu işi işlemiştir" demesi
Resulullah üçüncüsü için de şöyle demiştir: "İbrahim günün birinde zevcesi Sâre ile birlikte azılı bir zalime uğramıştı" (Buhârî, Enbiya, 8)
Hadisenin devamı şöyle anlatılmıştır
Hz
İbrahim amcasının kızı olan hanımı Hz
Sâre ile birlikte Mısır tarafına seyahat ederken "Erdün" kasabasına gelmişler; şehrin kralı ile aralarında ilginç bir hadise geçmiştir
Ebu Hureyre, Peygamber (s
a
s)'den rivayet etmiştir
Hz
Peygamber şöyle anlatmıştır: "İbrahim (a
s) hanımı Sâre ile birlikte bir şehre gelmişlerdi
O şehirde bir kral veya zâlim bir idareci vardı
Bu zâlime "İbrahim, yanında çok güzel bir kadınla şehre girdi" diye haber gönderdiler
Kral "ey İbrahim! yanındaki kadın neyin, kimindir?" diye sordurdu
İbrahim (a
s) (din) kardeşimdir" dedi
Sonra Sâre'ye gelip "sakın beni yalancı çıkarma, ben bunlara seni kız kardeşimdir dedim
Allah'a yemin ederim ki, yeryüzünde benden, senden başka iman eden hiç kimse yoktur" buyurdu
Sâre kralın yanına gelince kral (ona kötülük yapmaya) teşebbüs etti
Hz
Sâre kalktı abdest aldı, namaza durdu
Sonra şöyle dua etti: "Yâ Rab! Ben sana ve senin peygamberine iman ettimse, ben kadınlığımı zevcimden başkasına karşı koruduysam (ki şu ana kadar böyleydim) benim üzerime şu kâfiri musallat etme"
Kralın nefesi boğuldu; ayağıyla yere vurarak çırpınmaya başladı
Bunun üzerine Sâre "Allahım şayet bu adam ölürse bunu bu kadın öldürdü denilir" diye dua etti
Bunun üzerine adam rahatladı"
Bu hadise üç defa tekrarlandı
"Bunun üzerine melik etrafındakilere" siz bana şeytan göndermişsiniz Bu kadını İbrahim (a
s)'e gönderiniz
Hâcer'i de Sâre'ye veriniz" dedi
Bunun üzerine Sâre Hz
İbrahim'in yanına gelerek ona (olayı anlattı) ve "Anladın mı! Allah kâfiri zelil etti; bana bir cariyeyi de hizmetçi verdi" dedi (Buhârî, Buyû, 100; Hibe, 36)
İbrahim (a
s), o ülkeden ayrıldıktan sonra pek çok yer gezdi
Sonunda Şam'da karar kıldı
Orada kendisine inananlar günden güne arttı
İbrahim (a
s)'e inanların oluşturduğu kitleye "İbrahim milleti" adı verildi
İbrahim (a
s) Babil'den ayrılacağı zaman, babası için Allahu Teâlâ'dan bağışlanma dileyeceğini hatırlamış ve babasının affı için Allah'a şöyle yalvarmıştı: "Babamı da bağışla! Çünkü o sapıklardandır" (eş-Şuârâ, 26/86)
Babası da olsa kâfirler için dua edilmeyeceğini bilen İbrahim (a
s) bunu, memleketinden ayrılırken verdiği sözden dolayı yapmıştı
İbrahim (a
s)'ın duası kabul edilmedi ve ayeti kerimede bu durum şöyle ortaya kondu: "Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra akraba bile olsalar puta tapanlar için mağfiret dilemek peygamberlere ve mü'minlere yaraşmaz" (et-Tevbe, 9/113)
İbrahim (a
s)'in bundan sonraki yaşantısı Lut (a
s), İsmail (a
s) ve İshak (a
s) ile birlikte geçti
Bunlar hakkında Allahu Teâlâ şöyle buyurur: "Onları buyruğumuz altında, insanları doğru yola götüren önderler yaptık; onlara iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik
Onlar bize kulluk eden kimselerdi" (el-Enbiyâ, 21/73)
Allah Teâla, İbrahim (a
s)'a on sayfalık bir kitap da vermiştir
Uzunca bir süre yaşadıktan sonra, ömrünün sonlarına doğru Mısır'a gitti
İbrahim (a
s) vefat ettiğinde -kuvvetli rivayetlere göre- Kudüs yakınlarında Halilü'r-rahman denilen yerde defnedildi
Hanîflik: İbrahim (a
s)'in dinin temeli tevhide (Allah'ın birliğine) dayanıyordu
Ancak zamanla bu inanç unutulmuş ve putperestlik Araplar arasında tamamen yayılmıştı
Buna rağmen birkaç kişide tevhit akîdesinin izleri görülüyordu
Bunlara "Hanif" denirdi
Hanîf, batıldan uzak, Hakk'a yönelen ve tevhit inancı üzere bir Allah'ı tasdik eden kişi demektir
Kur'an-ı Kerim de "hanîf" kelimesi birkaç yerde geçer
"Hanif" kelimesi daha çok, Hz
İbrahim için Allah'a saf ve temiz bir şekilde ibadet eden bir kul anlamında kullanılmıştır
Haniflikle ilgili ayetlerde şu ifadeler bulunur: "Ve hanif olarak yüzünü dine doğrult ve sakın Allah'a ortak koşanlardan olma!" (Yunus 10/105) "Sonra da biz, Hanîf olan, müşriklerden olmayan İbrahim'in dinine uy, diye sana vahyettik" (en-Nahl, 16/123)
İslâm'dan önce Arap toplumunda; Varaka b
Nevfel, Abdullah b
Cahş, Osman b
Hüveyris, Zeyd b
Amr, Kuss b
Sâide gibi kişiler hanifler arasında bulunuyordu
Bunlar; cansız, dilsiz, hiçbir şeye güçleri yetmeyen putların önünde eğilmeyi, onlara yalvarmayı çirkin sayan kişilerdi
Hz
LÛT (a
s)
Kur'ân-ı Kerim'de geçen peygamberlerden biri Lût (a
s) ile birlikte Hz
İbrahim'in kardeşi Hârân'ın oğludur
Lût (a
s), İbrahim (a
s) ile birlikte Harran'dan Filistin'e göç etti
Burada kıtlık baş gösterince Lût ve İbrahim (a
s
) beraberce Mısır'a gittiler
Bir süre sonra Mısır kralının verdiği mal ve sürüleri yanlarına alarak birlikte tekrar Filistin'e döndüler
Zamanla yerleştikleri bölge, sürülerini almaz oldu
Hz
Lût bunun üzerine, amcası İbrahim (a
s
)'ın bölgesinden ayrılıp Sedom şehrine yerleşti
Daha sonra bu şehre peygamber olarak gönderildi
Sedomlular bozuk ahlâklı, kötü niyet insanlar idi
Yol keserler, yolcuların elinde avucunda ne varsa alırlardı
Sedom halkı dünyada daha önce kimsenin yapmadığı sapık işleri, ahlaksızlıkları yapıyor, eşcinsel davranışlarda bulunuyor, azgınlıkta birbirleriyle yarış ediyorlardı
Hz
Lût, kavmini doğru yola davet ettiyse de aldırmadılar
Yaptıkları kötü işleri devam ettirdiler
Karısı da ona inanmayanlardandı
gerekli bulduk" (el-Hicr,15/58-60)
"Biz bu kasaba halkını yok edeceğiz, çünkü oranın halkı zalim kimselerdir
İbrahim: "Ama Lût oradadır" dedi
Elçiler (melekler): "Biz orada olanları daha iyi biliriz, onu ve geride kalanlardan olacak karısı dışında ailesini kurtaracağız" dediler" (el-Ankebût, 29/31-32)
Melekler, Hz
İbrahim'den ayrıldıktan sonra Hz
Lût'un bulunduğu Sedom şehrine geldiler
Melekler gelince, Hazreti Lût onları tanıyamadı
Melekler ona
"Biz sadece şüphe edip durdukları azabı getirdik, sana gerçekle geldik
Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz" (el-Hicr, 15/63-64) diyerek kendilerini tanıttılar
Melekler geldiğinde Hazreti Lût çok sıkıldı
"Bu çetin bir gündür" (Hûd 11/77) dedi
Sıkılma sebebi, melekleri insan zannetmesi idi
Çünkü melekler genç ve yakışıklı erkekler suretinde gelmişlerdi
Hz
Lût, kavminin yaptığı ahlâksız hareketleri ve kötü huylarını biliyordu
Korkusu bundandı
Misafirlerin geldiğini duyan "şehir halkı sevinerek geldiler" (el-Hicr, 15/67)
"Lût'un konukları olan melekleri elde et onlara tecavüz etmeye) kalkıştılar" (el-Kamer, 54/37)
"Hz
Lût onlara: "Bunlar benim konuklarımdır; onlara karşı beni rüsvay etmeyin
Allah'tan korkun, beni utandırmayın" dedi" (el-Hicr, 15/68-69)
Misafirlere dokunulmaması için
Ey milletim işte bunlar benim kızlarım, onlar sizin için daha temizdir (size nikahlayabilirim)
Konuklarımın önünde beni rezil etmeyin
İçinizde aklı başında kimse yok mudur? dedi" (Hûd, 11/78)
Sedom halkı sapıklıktan başka bir şey düşünmüyordu
"Andolsun ki senin kızlarınla bir işimiz olmadığını biliyorsun: Doğrusu ne istediğimizin farkındasın" (Hûd, 11/79) diyerek bunu reddettiler
Hz
Lût, bu defa: "Keşki size yetecek bir kuvvetim olsa ve ya sağlam bir yere sığınsam" dedi (Hud, 11/80)
Hz
Lût iyice sıkılmıştı
Bunun üzerine melekler; "Ey Lût! Biz rabbinin elçileriyiz, onlar sana ilişemeyecekler" (Hûd, 11/81) diyerek kimliklerini açıkladılar ve onu teselli ettiler
Artık Allah Teâlâ'nın Lût kavmine takdir ettiği azabın vakti gelmişti
Melekler, Hazreti Lûta: "Geceleyin bir ara, ailenle beraber yola çık
Karının dışında kimse geri kalmasın
Doğrusu onların başına gelenler onun baçına da gelecektir
Vadeleri gün doğana kadardır
Gün doğması yakın değil mi?" (Hîd, 11/81)
"Bu kasaba halkının yaptıkları yolsuzluklardan ötürü gökten elbette bir azap indireceğiz" (el-Ankebût, 29/34)
Sabahleyin Sedom müthiş bir zelzele ile sarsıldı
Halkın üzerine kime isabet edeceği yazılı taşlar yağdırıldı
Böylece ahlâksızlıklarının cezasını görmüş oldular (Abdulfettah Tabbara, Ma'al Enbiya' Fil-Kur'an, s, 142-146; Muhammed Ahmed Cad, Kısasu'l-Kur'ân, 68-76)
Bundan sonrası da Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılır:
"Buyurduğumuz gelince oraların altını üstüne getirdik; üzerine de Rabbinin katından işaretli olarak yığın yığın sert taş yağdırdık
Bunlar zalimlerden hiç bir zaman uzak olmayacaktır" (Hûd, 11/82-83)
"Tanyeri ağarırken çığlık onları yakalayıverdi
Memleketlerini alt üst ettik; üzerlerine sert taş yağdırdık
Bunda, görebilen insanlar için ibretler vardır
O şehrin kalıntıları işlek yollar üzerinde hâlâ durmaktadır
Bunda inananlar için ibret vardır" (el-Hicr, 15/73-77)
"Bunun üzerine onu (Lût'u) ve ailesini kurtardık
Yalnız karısının geride kalanlardan olmasını gerekli bulduk
Geride kalanların üzerine bir yağmur yağdırdık
Uyarılan, fakat yola gelmeyenlerin yağmuru ne kötü idi" (en-Neml, 27/57-59)
"Andolsun ki, sabah erken, önü alınmaz bir azab başlarına geldi
Âzabımı ve uyarılarımı dinlememenin sonucunu tadın" dedik (el-Kamer, 54/38-39)
Görüldüğü gibi, Lût'un kıssasındaki en büyük özellik onun eşcinsellikle yaptığı mücadeledir
Eşcinsellik İslâm'da en büyük günahlar arasındadır
Eşcinselliğe livata * yada lûtilik * denmesi, bu çirkin fiili ilk olarak bu kavmin işlemesinden dolayıdır
Yine görüldüğü gibi Kur'an-ı Kerim, bu iğrenç fiili yapanları kınamakta ve faillerinin dünya ve ahirette büyük azap göreceklerini ifade etmektedir
HZ
İSHÂK (a
s)
İbrahim (a
s)'ın Hz
Sâre'den doğan ikinci oğlu
Hz
Sâre'nin çocuğu olmadığı için kocasına cariyesi Hacer'i hediye etmiştir
Hz
Hacer Hz
İsmail'i doğurunca, Hz
Sâre üzülmüştür
Hz
İbrahim yüz yirmi yaşında Hz
Sâre doksan yaşında iken Allah'ın bir lutfu ve mucizesi olarak İshâk (a
s) doğmuştur (bk
Hâkim, Müstedrek, 11, 556)
Kur'an-ı Kerim'de bu olay şöyle anlatılır: "And olsun ki, elçilerimiz İbrahim'e müjde ile gelip; "Selâm", dediler
O da "Selâm" dedi ve eğlenmeden gidip kızartılmış bir buzağı getirdi
Onların ellerinin buna uzanmadığını görünce hoşlanmadı ve kalbine bir korku geldi
Onlar "korkma biz lût kavmine gönderildik" dediler
İbrahim'in ayakta duran zevcesi güldü
Biz de ona İshak'ı ardından da torunu Yâkub'u müjdeledik
Kadın "vay, kendim koca bir karı, şu zevcimde bir ihtiyar iken ben mi doğuracakmışım? Bu doğrusu pek şaşılacak bir iş" dedi
Melekler "ey evin hanımı
Allah'ın rahmeti ve bereketleri üzerinize olmuşken, nasıl Allah'ın işine şaşacaksın
O Hamid ve Meciddir" dediler (Hûd, 11 /73)
İshâk (a
s)'ın tarih kitaplarında anlatıları şemâili şöyledir
Uzun boylu, kara gözlü, buğday benizli, yüzü güzel, konuşması düzgün, saçı, sakalı bembeyazdı
Siret ve sureti babası İbrahim (a
s)'a benzerdi (Hâkim, Müstedrek, 11, 557)
Hz
İshâk'ın Yakub ve 'Ays adında iki oğlu olmuştur
Yakub (a
s) daha güzel yüzlü, daha düzgün konuşmalı ve zarafet ve güzelliği daha çok olandı
Ays, Rumların yaşadığı bölgede ikamet etmişti (Hâkim, Müstedrek, l l, 557)
İshâk (a
s) Kur'an-ı Kerim'de de övülmüştür: "Ey Muhammed; güçlü ve anlayışlı olan kullarımız İbrahim, İshâk ve Yakub'u da an! Biz onları âhiret yurdunu düşünen samimi kimseler kıldık
Doğrusu onlar bizim yanımızda seçkin, iyi kimselerdir" (Sâd, 38/45-47)
İshâk (a
s) babasının ölümünden sonra Sam bölgesine peygamber olarak vazifelendirilmiş, Allah'u Teâlâ onu seçkin ve hayırlı bir insan eylemiştir
"İbrahim'e salihlerden bir peygamber olmak üzere de İshâk'ı müjdeledik
Hem ona hem de İshâk'a feyz ve bereketler verdik
Her ikisinin neslinden iyi hareket edeni de vardır, nefsine apaçık zulmedeni de vardır" (es-Sâffât, 37/112, 113)
Hz
İshak rivayete göre yüzaltmış yaslarında bu günkü Filistin'in bulunduğu bölgede Kudüs yakınlarında vefat etmiş, babası İbrahim (a
s)'ın Mezradaki kabrinin yanına defnedilmiştir (İbnu'l-Esîr el-Kâmil fi't- Tarih, 1, 127)
HZ
İSHÂK (a
s)
İbrahim (a
s)'ın Hz
Sâre'den doğan ikinci oğlu
Hz
Sâre'nin çocuğu olmadığı için kocasına cariyesi Hacer'i hediye etmiştir
Hz
Hacer Hz
İsmail'i doğurunca, Hz
Sâre üzülmüştür
Hz
İbrahim yüz yirmi yaşında Hz
Sâre doksan yaşında iken Allah'ın bir lutfu ve mucizesi olarak İshâk (a
s) doğmuştur (bk
Hâkim, Müstedrek, 11, 556)
Kur'an-ı Kerim'de bu olay şöyle anlatılır: "And olsun ki, elçilerimiz İbrahim'e müjde ile gelip; "Selâm", dediler
O da "Selâm" dedi ve eğlenmeden gidip kızartılmış bir buzağı getirdi
Onların ellerinin buna uzanmadığını görünce hoşlanmadı ve kalbine bir korku geldi
Onlar "korkma biz lût kavmine gönderildik" dediler
İbrahim'in ayakta duran zevcesi güldü
Biz de ona İshak'ı ardından da torunu Yâkub'u müjdeledik
Kadın "vay, kendim koca bir karı, şu zevcimde bir ihtiyar iken ben mi doğuracakmışım? Bu doğrusu pek şaşılacak bir iş" dedi
Melekler "ey evin hanımı
Allah'ın rahmeti ve bereketleri üzerinize olmuşken, nasıl Allah'ın işine şaşacaksın
O Hamid ve Meciddir" dediler (Hûd, 11 /73)
İshâk (a
s)'ın tarih kitaplarında anlatıları şemâili şöyledir
Uzun boylu, kara gözlü, buğday benizli, yüzü güzel, konuşması düzgün, saçı, sakalı bembeyazdı
Siret ve sureti babası İbrahim (a
s)'a benzerdi (Hâkim, Müstedrek, 11, 557)
Hz
İshâk'ın Yakub ve 'Ays adında iki oğlu olmuştur
Yakub (a
s) daha güzel yüzlü, daha düzgün konuşmalı ve zarafet ve güzelliği daha çok olandı
Ays, Rumların yaşadığı bölgede ikamet etmişti (Hâkim, Müstedrek, l l, 557)
İshâk (a
s) Kur'an-ı Kerim'de de övülmüştür: "Ey Muhammed; güçlü ve anlayışlı olan kullarımız İbrahim, İshâk ve Yakub'u da an! Biz onları âhiret yurdunu düşünen samimi kimseler kıldık
Doğrusu onlar bizim yanımızda seçkin, iyi kimselerdir" (Sâd, 38/45-47)
İshâk (a
s) babasının ölümünden sonra Sam bölgesine peygamber olarak vazifelendirilmiş, Allah'u Teâlâ onu seçkin ve hayırlı bir insan eylemiştir
"İbrahim'e salihlerden bir peygamber olmak üzere de İshâk'ı müjdeledik
Hem ona hem de İshâk'a feyz ve bereketler verdik
Her ikisinin neslinden iyi hareket edeni de vardır, nefsine apaçık zulmedeni de vardır" (es-Sâffât, 37/112, 113)
Hz
İshak rivayete göre yüzaltmış yaslarında bu günkü Filistin'in bulunduğu bölgede Kudüs yakınlarında vefat etmiş, babası İbrahim (a
s)'ın Mezradaki kabrinin yanına defnedilmiştir (İbnu'l-Esîr el-Kâmil fi't- Tarih, 1, 127)
HZ
İSHÂK (a
s)
İbrahim (a
s)'ın Hz
Sâre'den doğan ikinci oğlu
Hz
Sâre'nin çocuğu olmadığı için kocasına cariyesi Hacer'i hediye etmiştir
Hz
Hacer Hz
İsmail'i doğurunca, Hz
Sâre üzülmüştür
Hz
İbrahim yüz yirmi yaşında Hz
Sâre doksan yaşında iken Allah'ın bir lutfu ve mucizesi olarak İshâk (a
s) doğmuştur (bk
Hâkim, Müstedrek, 11, 556)
Kur'an-ı Kerim'de bu olay şöyle anlatılır: "And olsun ki, elçilerimiz İbrahim'e müjde ile gelip; "Selâm", dediler
O da "Selâm" dedi ve eğlenmeden gidip kızartılmış bir buzağı getirdi
Onların ellerinin buna uzanmadığını görünce hoşlanmadı ve kalbine bir korku geldi
Onlar "korkma biz lût kavmine gönderildik" dediler
İbrahim'in ayakta duran zevcesi güldü
Biz de ona İshak'ı ardından da torunu Yâkub'u müjdeledik
Kadın "vay, kendim koca bir karı, şu zevcimde bir ihtiyar iken ben mi doğuracakmışım? Bu doğrusu pek şaşılacak bir iş" dedi
Melekler "ey evin hanımı
Allah'ın rahmeti ve bereketleri üzerinize olmuşken, nasıl Allah'ın işine şaşacaksın
O Hamid ve Meciddir" dediler (Hûd, 11 /73)
İshâk (a
s)'ın tarih kitaplarında anlatıları şemâili şöyledir
Uzun boylu, kara gözlü, buğday benizli, yüzü güzel, konuşması düzgün, saçı, sakalı bembeyazdı
Siret ve sureti babası İbrahim (a
s)'a benzerdi (Hâkim, Müstedrek, 11, 557)
Hz
İshâk'ın Yakub ve 'Ays adında iki oğlu olmuştur
Yakub (a
s) daha güzel yüzlü, daha düzgün konuşmalı ve zarafet ve güzelliği daha çok olandı
Ays, Rumların yaşadığı bölgede ikamet etmişti (Hâkim, Müstedrek, l l, 557)
İshâk (a
s) Kur'an-ı Kerim'de de övülmüştür: "Ey Muhammed; güçlü ve anlayışlı olan kullarımız İbrahim, İshâk ve Yakub'u da an! Biz onları âhiret yurdunu düşünen samimi kimseler kıldık
Doğrusu onlar bizim yanımızda seçkin, iyi kimselerdir" (Sâd, 38/45-47)
İshâk (a
s) babasının ölümünden sonra Sam bölgesine peygamber olarak vazifelendirilmiş, Allah'u Teâlâ onu seçkin ve hayırlı bir insan eylemiştir
"İbrahim'e salihlerden bir peygamber olmak üzere de İshâk'ı müjdeledik
Hem ona hem de İshâk'a feyz ve bereketler verdik
Her ikisinin neslinden iyi hareket edeni de vardır, nefsine apaçık zulmedeni de vardır" (es-Sâffât, 37/112, 113)
Hz
İshak rivayete göre yüzaltmış yaslarında bu günkü Filistin'in bulunduğu bölgede Kudüs yakınlarında vefat etmiş, babası İbrahim (a
s)'ın Mezradaki kabrinin yanına defnedilmiştir (İbnu'l-Esîr el-Kâmil fi't- Tarih, 1, 127)
Hz
YÛSUF (a
s)
Kur'n'da ismi geçen Beni İsrail peygamberlerinden biri
Hz
Yûsuf Kurân'da adı geçen peygamberlerden birisi olup, Yakub Peygamber'in oğludur
Nesebi Hz
İbrahim'e kadar varır (Kamil Miras, Tecrid Tercemesi, IX, 139)
Kur'ân-ı Kerîm'de kendi adını taşıyan bir sûre vardır
Tamamı 111 âyet olan bu sûrenin 98 âyeti (4-101) Hz
Yûsuf'tan bahseder
Bu âyetlerde anlatıldığına göre Hz
Yûsuf'un hayat hikâyesi özetle şöyledir:
Hz
Yûsuf'un on bir tane erkek kardeşi vardı
Yûsuf fevkalâde güzel ve son derece zekî idi
Babaları Hz
Yakub en çok Yûsuf'u seviyordu
Bu sevgiyi ağabeyleri kıskanıyorlardı
Yûsuf (a
s) bir gece rüyasında on bir yıldızın, güneş ve ayın kendisine secde ettiklerini gördü
Bu rüyayı babasına anlattı
Babası rüyanın, Hz
Yûsuf'un büyük bir adam olacağına işaret olduğunu anladı ve Yûsuf'a rüyasını ağabeylerine anlatmamasını tembihledi
Ancak, ağabeyleri bundan haberdar oldular ve Yûsuf'u öldürüp bir yere atmayı planladılar
Babalarından izin alarak, gezip eğlenmek bahanesiyle Yûsuf'u alıp kırlara,götürdüler
Onu bir kuyuya attılar, gömleğini da kana bulayarak, "Yûsuf'u kurt kaptı" diye babalarına yalan söylediler
Kuyunun yanından geçmekten olan bir kafile Yûsuf'u buldu ve köle olarak satmak üzere alıp, Mısır'a götürdüler
Orada az bir fiyatla onu Azîz (maliye bakanı)'e sattılar
Azz'in hanımı Yûsuf'a göz koydu
Onu kendisiyle beraber olmaya çağırdı
Yûsuf (a
s) bunu kabul etmeyince, ona iftira edip kocasına şikayet etti ve hapse attırdı
Hz
Yûsuf senelerce hapiste kaldı
Orada hükümdarın şerbetçisi ve aşçısı ile tanıştı
Onların gördükleri dünyaların yorumunu yaptı
Birisinin, kurtulup efendisinin hizmetine devam edeceğini, diğerinin ise öldüreceğini söyledi
Sonunda dediği çıktı
Hz
Yûsuf, kurtulana, kendisini efendisinin yanında anmasını istedi
Hükümdar bir gece rüyasında yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği yediğini ve yedi yeşil başakla yedi kuru başak gördü
Bu rüyanın yorumunu yaptırmak istedi
Hz
Yûsuf'un rüya yorumu yaptığını öğrendi ve onu hapisten çıkarıp, rüyasını anlattı
Hz
Yûsuf, yedi sene bolluk olacağını, peşinden gelen yedi senenin ise kıtlıkla geçeceğini söyledi
Bunun üzerine hükümdar, Hz
Yûsuf'u maliye bakanlığına getirdi
Yûsuf (a
s) bolluk yıllarında bütün ambarları zahire ile doldurttu; kıtlık yılları gelince bu zahireyi halka dağıtmaya başladı
Aynı kıtlık, Hz
Yûsuf un babasının memleketi olan Ken'an diyarında da yaşandı
Yûsuf (a
s)'un kardeşleri de zahire almak için iki kez Ken'an ilinden Mısır'a geldi
Sonunda Yûsuf (a
s) kardeşlerine kendini tanıttı ve onları affettiğini belirterek, "Bugün azarlanacak değilsiniz, Allah sizi bağışlar, o merhametlilerin merhametlisidir" (Yûsuf, 92) dedi
Yûsuf (a
s), babası, annesi ve kardeşlerinin tamamını Mısır'a davet etti
Ailesi Mısır'a vardığında Yûsuf (a
s) anne ve babasını tahta oturttu; diğer onbir kardeşi ise Hz
Yûsuf'un önünde eğildiler
O zaman Yûsuf (a
s); "Babacığım, işte bu vaktiyle gördüğüm rüyanın çıkışıdır; Rabbim onu gerçekleştirdi
Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni hapisten çıkaran, sizi çölden getiren Rabbim, bana pek çok iyiliklerde bulundu
Doğrusu Rabbim, dileğine lütufkardır
O şüphesiz, bilendir, hâkimdir" (Yûsuf,100) dedi
Bu şekilde İsrail oğulları, Filistin'den Mısır'a gelip yerleşmiş oldu
Bir süre sonra Yakub (a
s) vefat etti
Yûsuf (a
s), Allah Teâlâ'ya şöyle münacatta bulundu: "Rabbim, bana hükümdarlık verdin, rüyaların yorumunu öğrettin
Ey göklerin ve yerin yaratanı! Dünya ve âhirette koruyanım sensin! Benim canımı, Müslüman olarak al! Ve beni iyilere kat!" (Yûsuf, 101)
Yûsuf (a
s)'un hayat hikayesi Kur'ân-ı Kerîm'de "Ahsenü'l-Kasas, Kıssaların en güzeli" ünvanını aldı
Pek çok olayları içeren bu hayat hikâyesi için Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Ândolsun ki, Yûsuf ve kardeşlerinin olayında, soranlara nice ibretler vardır" (Yûsuf, 7)
Yûsuf (a
s)'un defnedildiği yer, rivâyetlere göre, İbrahim (a
s)'in medfun bulunduğu Kudüs yakınlarında Halilü'r-Rahman kasabasındadır
Dantel
Mumsema
Frmacil
09-08-2006
#
2
Profil Bilgileri
Apollo
Şükrann
_______
_______
_______
09-08-2006
#
3
Profil Bilgileri
b1t_trojan
paylaşım için teşekkürler
Tags
:
peygamberlerin
,
tarihiaciklamali
peygamberlerin tarihi(açıklamalı) ile ilgili Benzer Konular
161 Kez Görüntülendi
Peygamberlerin Sıfat ve Faziletlerinden Bazıları
Peygamber Efendimiz (S.A.V)
Peygamberlerin Gönderiliş Amacı
Kuran'ı Kerim
peygamberlerin hayatları
Dini Sohbet
Peygamberlerin Hayatları
Kıssalar & Hikayeler
Peygamberlerin Hayatı
Dini Programlar
Yazdırılabilir şekli göster
Sayfayı E-Mail olarak gönder
-- English (US)
-- Türkce(TR)
İletişim
-
Anasayfa
-
Arşiv
-
Gizlilik Bildirimi
-
Yukarı git
Saat
10:05
.
Arşiv Sayfaları
Rüyatadı
Mumsema
Frmacil
Etiket
Dantel
Modeller
Powered by vBulletin® Version 3.6.12 Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Mail Adresimiz Forumalev(at)gmail
com
Moderatör Başvuru Formu
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
253
254
255
256
257
258
259
260
261
262
263
264
265
266
267
268
269
270
271
272
273
274
275
276
277
278
279
280
281
282
283
284
285
286
287
288
289
290
291
292
293
294
295
296
297
298
299
300
301
302
303
304
305
306
307
308
309
310
311
312
313
314
315
316
317
318
319
320
321
322
323
324
325
326
327
328
329
330
331
332
333
334
335
336
337
338
339
340
341
342
343
344
345
346
347
348
349
350
351
352
353
354
355
356
357
358
359
360
361
362
363
364
365
366
367
368
369
370
371
372
373
374
375
376
377
378
379
380
381
382
383
384
385
386
387
388
389
390
391
392
393
394
395
396
397
398
399
400
401
402
403
404
405
406
407
408
409
410
411
412
413
414
415
416
417
418
419
420
421
422
423
424
425
426
427
428
429
430
431
432
433
434
435
436
437
438
439
440
441
442
443
444
445
446
447
448
449
450
451
452
453
454
455
456
457
458
459
460
461
462
463
464
465
466
467
468
469
470
471
472
473
474
475
476
477
478
479
480
481
482
483
484
485
486
487
488
489
490
491
492
493
494
495
496
497
498
499
500
501
502
503
504
505
506
507
508
509
510
511
512
513
514
515
516
517
518
519
520
521
522
523
524
525
526
527
528
529
530
531
532
533
534
535
536
537
538
539
540
541
542
543
544
545
546
547
548
549
550
551
552
553