| |||||||
| Forum Kuralları | İletiler | Kayıt ol | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Bütün Forumları okunmuş kabul et |
| | #1 |
| Türkülerimizin ve şarkılarımızın bir çoğunun bir hikayesi vardır ![]() ![]() bu hikayeleri bilen arkadaşlar var ise burada paylaşabiliriz![]() ![]() ![]() ![]() ![]() BİR İLKBAHAR SABAHI GÜNEŞLE UYANDIN MI? HİÇ, ÇILGIN GİBİ KOŞARAK KIRLARA UZANDIN MI? HİÇ ![]() GEÇEN GÜNLERE YAZIK YAZIK ETMİŞSİN GÖNÜL SEN ÖYLEYSE HİÇ SEVMEMİŞ SEVİLMEMİŞSİN GÖNÜL SEN ![]() ![]() Bu şarkının söz yazarının hanımı bir hastalıktan dolayı yatalak oluyor ![]() ![]() yani hayatının geri kalan kısmını yatakta geçiriyor evinin penceresinin önünde bir yatağı var ve orada yatıyor![]() ![]() bu şarkı bu olay üzerine yazılmıştır![]() ![]() ![]() Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar Bu öykü Malkara köylerinden alınmış olup belli bir kişinin dilinden yazıya geçirilmiş değildir Çevrede herkes tarafından bilinen bir öyküdür Söylentiye göre, çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır Onaltıya yeni bastığında Zeynep'i köylerindeki bir düğünde aşırı (yabancı) köylerden gelen Ali isimli bir genç görür Ali Zeynep'i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir Zeynep'i Ali'ye verirler Kısa bir zaman sonra düğünleri olur Ali, Zeynep'i alıp aşırı köyüne götürür Zeynep'in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece çeker Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynep, anasını babasını ve kardeşlerini tam yedi yıl göremez Bu özlem Zeynep'in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış Oysa kocası, Zeynep'in bu özlemine pek aldırış etmez Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye başlar Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep'i yataklara düşürür Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep'in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasını salık verirler Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep'in kocası da anasına babasına haber vermeye gider Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşam üstü Zeynep'in anası babası köye gelirler, Zeynep'i yatakta bulurlar Perişan bir halde Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır Aynı türküyü anasına babasına da söylemeye başlar Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp göz yaşı dökerler Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır Zeynep hasretini giderir, giderir ama artık çok geç kalınmıştır Bir daha onmaz, sonu ölümle biter Herkes Zeynep için göz yaşı döker İşte o gün bu gündür bu türkü ayrılığın türküsü olarak söylenip durur Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler Annesinin bir tanesini hor görmesinler Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim Babamın bir atı olsa binse de gelse Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse Kardeşlerim yolları bilse de gelse Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim Kaynak: Türk Halk Müziği ve Oyunları Sayfa 164 Cilt1 Sayı4 Yıl1 - 1982 ArKdasLar TürKüLerimizin Hikayelerini burda paYLasabilirsiniz_? DeWaMı GeLeCeK ![]() ![]() ![]()
| |
| |
| Dantel | Mumsema | Frmacil |
| | #2 |
| HeKimOgLu Hekimoğlu Hekimoğlu derler benim de aslıma Aynalı martin yaptırdım narinim kendi nefsime Konaklar yaptırdım döşetemedim ![]() Ünye de Fatsa bir oldu narinim baş edemedim Konaklar yaptırdım mermer direkli Hekimoğlu sorarsan narinim demir yürekli Bahçe armut dibinde kaymak yedin mi Hekimoğlu'nu görünce narinim budur dedin mi Çiftlice Muhtarı puşttur -------- Hekimoğlu geliyor narinim uçkur çözerek Hekimoğlu derler bir ufak uşak Bir omzundan bir omzuna narinim yüz arma fişek Ordu dolaylarında yaşayan Hekimoğlu, yoksul bir ailenin çocuğudur Üstelik yoksul bir anneden başka hiç kimsesi yok Çevresinde dürüstlüğü, akıllılığı ve yiğitliğiyle tanınan bir gençtir![]() Yörede egemenlik kurmuş bir Gürcü Beyi vardır Bu Gürcü Beyi, Ayşa adında güzel ve narin bir kızla sözlüdür Ne ki, bu kız Gürcü Beyini sevmemekte, Hekimoğlu'na bağlanmıştır Bu, dostlukla, arkadaşlıkla karışık bir sevgidir Üstelik Hekimoğlu'yla görüşmeye başlamıştır![]() İşte Bey, iki gencin ilişkisinin bu noktaya vardığını duyar duymaz Hekimoğlu'na düşman olur ve ona savaş açar Hekimoğlu'yla teke tek görüşüp, hesaplaşmayı önerir; bir de yer belirtir Hekimoğlu, gözüpek, mert bir gençtir Aynalı mavzerini kuşanıp, tek başına buluşma; yerine gider Gitmeye gider ama, Bey sözünde durmamış adamlarıyla gelmiştir Üstelik adamlarından biri, buluşma yerine varır varmaz, sabırsızlanıp Hekimoğlu'nu yaylım ateşine tutar Ötekiler de çevresini sararlar Hekimoğlu'yla Beyin adamları arasında yaman bir çatışma olur Hekimoğlu, çatışma sonunda çemberi yararak kurtulur Olaydan hemen sonra, Bolu da tek başına yaşayan anasının yanına gider Anasına durumu anlatır ve artık şehir yerinde duramayacağını bildirir Anasıyla helallaşıp, yanına Mehmet adlı iki amca oğlunu alarak dağa çıkar Çıkış bu çıkış ve ölünceye kadar Hekimoğlu artık dağdadır![]() Hekimoğlu'nun dağa çıkış nedenini ve biçimini bilen, duyan yöre köylüleri kendisine kucak açarlar Onun mertliği, yiğitliği ve doğru sözlülüğü köylüleri daha da etkiler ve her açıdan kendisine yardım ederler Özellikle yoksul köylülerle dostluk kurar, zenginlerden aldıklarıyla onlara yardım eder![]() Hekimoğlu, artık Gürcü Beyinin korkulu düşü olmuştur Bu yüzden Bey, kendisini sürekli jandarmaya şikayet eder ve kesintisiz izletir Hekimoğlu'nu ihbar etmeleri için çeşitli yörelerde adamlar tutar Fakat halk koruduğu için, Hekimoğlu'nu bir türlü ele geçiremezler Hatta bir defasında, Beyin adamlarından birinin ihbarı üzerine Hekimoğlu'nun kaldığı evi jandarmalar basıyorlar Bütün çevre kuşatılmıştır Evin altında bir fırın vardır Hekimoğlu fırıncının yardımıyla fırının ekmek pişirilen yerini arkadan delip kaçmayı başarır![]() Hekimoğlu, kaçmaya kaçıyor ama, Beyin, iki amca oğlunu öldürttüğünü haber alıyor ve doğru Çiftlice köyüne iniyor Gittiği ev muhtarın evidir Bu Muhtar, Hekimoğlu'ndan yana görünüyor, oysa gerçekte Beyin adamıdır ve onunlaişbirliği içindedir Nitekim adamlarından biri aracılığıyla ihbarda bulunur ve Hekimoğlu jandarmalarca sarılır Hekimoğlu, Muhtarın <<puştluğu>> yüzünden kıstırılmıştır Büyük bir çatışma çıkar taraflar arasında Adeta namlular kurşun kusmaktadır Özetle <<yaman cenk>> olur orada![]() Olayın sonucuna ilişkin iki söylenti var halk arasında : 1-Hekimoğlu, çatışma sırasında çemberi yarıyorsa da, aldığı yaralar yüzünden fazla uzaklaşamadan ölüyor![]() 2 -Atına atlıyor, elini karın bölgesinden aldığı yaralara basarak Ordu'ya kadar geliyor ve burada ölüyor Hekimoğlu, tipik bir <<erdemli başkaldırıcı>> örneğidir Haklı bir nedenle dağa çıkıyor Mertliği, yiğitliği ve iyilikseverliğiyle halk arasında büyük ün yapıyor Yoksulların dostu, onları ezen varsılların düşmanıdır![]() Hekimoğlu denince, hemen akla gelen bir özelliği de <<aynalı martini>> dir Hekimoğlu Türküsü'nde geçen ve kendisinin adıyla özdeşleşen <<aynalı martin>> in özelliği şudur Hekimoğlu, özel olarak yaptırdığı mavzerinin üstüne bir ayna taktırıyor Çatışmaya girdiğinde, bu aynayı: düşmanının gözüne tutarak, gözünün kamaşmasına, dolayısıyla hedefini şaşırmasına yol açıyor Bu yüzden Hekimoğlu'nun, adı, Hekimoğlu'nun adı <<aynalı martin>>le özdeşleşmiştir ![]() Kaynak: Mehmet Bayrak Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri, Yorum Yayınları Ankara 1985
| |
| |
| | #3 |
| Karakaş Gözlerin Elmas (TÜRKÜNÜN BESTE VE SÖZ YAZARI ALİ ERCAN'IN KENDİ AĞZINDAN) Güfte ve bestesi tamamen bana ait bulunan yukarıda başlığı taşıyan bu türküm bazı asılsız dedikodulara da vesile olmuştur Ben bu durumu hiçbir zaman üzülmedim Bilhassa sevindim Çünkü, yurdum Niğde’deki müzik sever insanlar ruhunda çöreklenen bir şüpheyi, öğrenmekle yetinecekler kanısındayım![]() Gerek sözle, gerekse gazete ve mektupla, bu türkünün hakiki sahibini öğrenmek isteyen ve yakın alaka gösteren vatandaşlarıma burada ayrı ayrı teşekkür ederim ![]() 1948 yılında İstanbul da çalıştığım bir pavyonda, Emel adımla kara kaşlı, kara gözlü, hafif esmere kaçan tenli bir kıza tutulmuştum Bu her bekar insanda olagelen, tabiat ananın sevki tabii dedikleri bir kanundu![]() Aradan yıllar geçmesine rağmen Emel’i hiçbir zaman unutamıyorum 1959 yılında Gaziantep öğretmen okulu müzik öğretmeni Nezihi Babacaner’in daveti üzerine Gaziantep’e Öğretmen Okulunda yapılacak folklor topluluğuna iştirak etmek üzere gitmiştim Bu sırada bir pavyonla anlaştım ve çalışmaya başladım Aksam sahneye çıktığımda Emel’i de o pavyonda gördüm Aradan onbir yıl gibi bir zaman geçmesine rağmen tesadüfler yine birbirimizi bir araya getirmişti![]() Yattığım yatakhanenin karşısındaki odada Emel’in de yatak odası vardı İlk aşkın verdiği hazzın tesirinden kendimi kurtaramamış olmalıyım ki o gece sabaha kadar uyuyamadım![]() Şafak sökerken kapım vuruldu ve yaşlı bir hanım yanıma geldi Evladım niçin uyumuyorsun dedi Bende kalbimdeki duyguları yaşlı hanıma anlattım Meğer yaşlı hanım Emel’in annesi imiş Biraz sonra Emel de yanımıza geldi Artık dedi, aramızdaki dağlar burada sona ermeli Nede olsa kalp ferman dinlemez derler Fakat Emel’in annesinin yaşlı ve gittikçe çirkinleşen hali bana bir acayip görünmüş olacak ki, o anda, mısralarını aşağıda okuyacağınız KARAKAŞ GÖZLERİN ELMAS türküsünün beste ve güfteleri bende bir şimşek hızıyla uyanıverdi Onlar gittikten sonra kaleme ve kağıda sarılarak türküyü yazdı ve akşama pavyonda okumak üzere de kendi kendime sazımla talimini yaptım Bu suretle bu türkü o anda ve o saniyede orada bestelendi ve güftelendi![]() Niğde’ye konser vermek üzere gelen Aliye Akkılıç’a da aynı türkümün bestelerini verdim Emin Aldemir ile birlikle Niğde’de 1960 yılında söylediler ve çaldılar![]() İşte bu tarihten den sonra türküm yurdun dört bucağına yayık vermekle günümüzün meşhuru oldu Karakaş Gözlerin Elmas Karakaş Gözlerin Elmas Bu Güzellik Sen De Kalmaz Pişman Olun Kimseler Almaz Annene Bak Gör Halini Gel Güzelim Beni Yakma Seni Seven Kalbi Yıkma Allah Dahi Kalbi Yıkmaz Öldürücü Gözle Bakma İnsanların Kalbi Belli Canlıları Yaşatan Odur Bir Saniye Gönlünü Kır Da Gel De Benim Kalbime Gir Gel Güzelim Beni Yakma Seni Seven Kalbi Yıkma Allah Dahi Kalbi Yıkmaz Öldürücü Gözle Bakma Ne Gecem Ne Gündüzüm Belli Yaşım Oldu Kırkdokuz Elli Bağrım Yanık Gözlerim Nemli Yalan Dünya Yaktın Beni Gel Güzelim Beni Yakma Seni Seven Kalbi Yıkma Allah Dahi Kalbi Yıkmaz Öldürücü Gözle Bakma Ercan Söyler Hakiki Sözü Geçti Bahar Getirdik Yazı Bir Gün Ölür O Zalımın Kızı Annene Bak Gör Halini Gel Güzelim Beni Yakma Seni Seven Kalbi Yıkma Allah Dahi Kalbi Yıkmaz Öldürücü Gözle Bakma Kaynak: Ali Ercan Karakaş Gözlerin Elmas ve Niğde Türküleri Niğde, 1965
| |
| |
| | #4 |
| Zahidem Neşet Ertaş'ın en sevilen türkülerinden biri de "Zahide'm" Ertaş'a "Zahide'nin kim olduğunu sorduk" "Herkesin bir Zahide'si var" yanıtını verdi Yine sorduk: -Sizinkisi hangisi? -Sevdim kavuşamadım ![]() ![]() Zahide'm türküsünü çığırdım![]() ![]() Türkü çok tutuldu![]() ![]() Sonra baktım, başka türkücüler, Zahide'm türküsüne yeni yeni dörtlükler eklemeye başladılar![]() ![]() Zahide'm türküsü uzadıkça uzadı![]() Sanki destan olup, çıktı![]() ![]() Meğer, herkesin bir Zahide'si varmış -Ya sizinki? -Benimki, boynumu bükük koyan bir eski aşk hikayesi (Kendi ağzından) Zahidem Zahide kurbanım n'olacak halim Yine bir laf duydum kırıldı belim Gelenden gidenden haber sorarım Zahidem bu hafta oluyor gelin Hezeli de deli gönül hezeli Çiçek Dağı döktü m'ola gazeli Dolaştım alemi gurbet gezeli Bulamadım Zahide'den güzeli Gurbet ellerinde esirim esir Zahide kurbanım hep bende kusur Eğer anan seni bana verirse Nemize yetmiyor el kadar hasır Aşık Arap Mustafa Neşet Ertaş tarafından bestelendi
| |
| |
| | #5 |
| Cemalim Türkü, öldürülen Cemal'e, karısı Şerife tarafından yakılmıştır Şerife, 90 yıldan fazla yaşamış, 30 Kasım 1993 günü vefat etmiştir 14-15 yaşlarında Cemal'le evlenmiş, mutlu geçen birkaç yılı Cemal'in öldürülmesiyle sona ermiş, bu hadiseden sonra bir oğlu ile ortada kalmıştır Bu hadisenin oluş şekli ve ona yakılan ağıtı/türküyü bana, Şerife'nin daha sonra evlendiği Hayrullah'tan olan oğlu İsmet Aksoy göndermiştir Cemal'in öldürülme hadisesi ve türkünün tam metni şöyledir: Ürgüp'ün Karlık köyünün eşrafından ve varlıklı bir ailesinden olan Cemal, kalleşlikle öldürülür Herkesçe sevip sayılan Cemal'in ölümüne yanmayan kalmaz Eşi Şerife acılarını yaktığı ağıtla hafifletmeye çalışır Yetim kalan oğlu Mustafa da, birkaç yıl sonra hasat zamanı bir atın tepmesi sonucu ölmüştür Ağıt, Şerife'nin ikinci kocası Hayrullah'ın sonraki yıllar Refik Başaran'a "Herkese bir türkü okudun ama, bana okumadın " diye sitem etmesi üzerine Cemal türküsünü plağa okur Cemal Hayrullah'ın aynı zamanda amcasıdır Onun öldürülüşü Şerife kadar Hayrullah'ı da etkiler Şerife'nin türkünün her çalınışında gözünden iplik iplik yaşlar akıtmasını, Cemal'i bir türlü unutamamasını daima anlayışla karşılamıştır Cemalim Şen olasın Ürgüp dumanın tütmez Kıratım acemi konağı tutmaz Oğlum da pek küçük yerimi tutmaz Cemalim Cemalim algın Cemalim Al kanlar içinde kaldım Cemalim Ürgüp'ten de çıktığımı görmüşler Taşkadı'nın pınarına inmişler Beni öldürmeye karar vermişler Cemalim Cemalim algın Cemalim Al kanlar içinde kaldım Cemalim Cemal'in giydiği ketenden yelek Al kana boyanmış don ile gömlek Bize nasip değil ecelnen ölmek Cemalim Cemalim algın Cemalim Al kanlar içinde kaldım Cemalim Ürgüplü Refik Başaran Ürgüp
| |
| |
| | #6 |
| Eşkiya Dünyaya Rize'nin şimdiki adı Portakallık olan Haldoz mahallesindeki bir düğünde kardeşinin bıçakla karnından yaralanması üzerine, kendisine haber verilen Sandıkçı Şükrü olay yerine giderek kardeşini kanlar içinde buluyor ve kardeşini yaralayan Abdi Ağa'nın uşağını (bir anlatıma göre de Abdi Ağayı) orada vuruyor Bu olay üzerine hapishaneye düşen Sandıkçı Şükrü bir süre sonra bazı arkadaşlarıyla birlikte hapishaneden kaçıyor ve dağa çıkıyor Sandıkçı Şükrü, dağa çıktıktan sonra, yönetimle işbirliği yaparak kendisini hileyle zehirlemek isteyen biriyle karısı Fadime'yi elinden almak isteyen başka birini öldürüyor Sandıkçı Şükrü'nün adı bu olaylardan sonra daha da yaygınlaşıyor Fakirlere bir şey yapmaması zenginlerle mücadele etmesi yüzünden halk tarafından da seviliyor ve destekleniyor Bu ve benzeri erdemleri yüzünden kendisine yardım edenler çoğalıyor Sandıkçı Şükrü'nün türküde adı geçen Perilizade adında zengin birine haberler göndererek, yoksullara mısır dağıtmasını istediği, yoksa kendisini cezalandıracağı tehdidinde bulunduğu söylenir Nitekim Sandıkçı Şükrü'nün isteğini yerine getirmeyen Perilizade'nin mısırlarını adamlarına toplattırdığı ve yoksullara dağıttırdığı yaşlılarca da anlatılır Rize'nin Camiönü (Arkotil) mahallesinden Hüseyin Kutlu adında Sandıkçı Şükrü dönemine yetişmiş bir yaşlı "Çevrede başı belaya giren Sandıkçı'nın yanına geliyordu Sandıkçı hem geleni koruyor, hem yardım ediyordu" diyor Kardeşiyle birlikte, türküde adı geçen Urusba (şimdiki adı Uzunkaya) köyünde eski bir kahvede otururken, zaptiyeler çevresini sarıyorlar Zaptiye Çavuşu Abbas Çavuş Sandıkçı'nın teslim olmasını istiyor, ancak Sandıkçı kabul etmeyerek Abbas Çavuş'tan çekip gitmelerini istiyor Zaptiye Çavuşu da bunu kabul etmeyince çatışma çıkıyor Sandıkçı ve kardeşi Zaptiye Çavuşu ile birkaç zaptiyeyi öldürerek kaçıyor Sandıkçı Şükrü'nün bu olaydan sonra bir ara yakalanıp zincire vurularak batıya gönderildiği fakat kapatıldığı yerden atlayıp Rizeli sandalcılar tarafından kurtarıldığı anlatılır Sandıkçı Şükrü'nün Sinop kalesinde tutukluyken denize atladığı ve kurtulduğu anlaşılıyor Sandıkçı Şükrü'nün yakalanmaması ve her geçen zaman içinde daha çok halk desteği sağlaması üzerine Trabzon Valisi Kadir Paşa önemli sayıda adam toplayarak Sandıkçı'nın üzerine gönderiyor Sandıkçı'nın üzerine gönderilen süvariler, Kolcu kayıklarının Reisi Varilcioğlu Sadık'ı da yanlarına alıyorlar Sandıkçı Şükrü Of ilçesinin İkizdere köyü yakınlarındaki Sanlı adlı bir mezrada bir yaşlı kadının evinde otururken ihbar ediliyor Çevresi atlılarca sarılıyor Varilcioğlu da yanlarında Sandıkçı Şükrü teslim olmak istemiyor Fakat eskiden tanıştığı Varilcioğlu Sadık teslim olursa öldürülmeyeceğini söyleyerek onu ikna ediyor Sandıkçı Şükrü de buna inanarak tüfeği elinden teslim oluyor Fakat Varilcioğlu ile zabtiyeler teslim olarak önlerinde yürüyen Sandıkçı Şükrü'yü arkadan kurşunlayarak öldürüyorlar Türkülerden, gövdesinin şehre getirilerek halka gösterildiği anlaşılıyor Sandıkçı Şükrü'yü doğrudan gören ve tanıyan Refii Cevat Ulunay, ondan "Yaptıklarına pişman olmuş, fakat affedilmeyeceğini bildiği için teslim olmayan mert bir insan" olarak sözediyor 1843-1909 yılları arasında yaşamış Rizeli Kahya Salih adında dinci ve tutucu bir şairin de Sandıkçı Şükrü'yle ilgili bir destanı bulunuyor Karadeniz Türkçe'siyle yazılan destanda "Şükri dedikleri bir merd eşkıya"nın "Devlet hükümatina" kurşun attığı için öldürüldüğü anlatılıyor Kaynak: Öyküleriyle Halk Türküleri (Notalı) - Hamdi Tanses Eşkiya Dünyaya Sene 1341 mevsime uydum Sebep oldu şeytan bir cana kıydım Katil defterine adını koydum Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz Sen üzülme anam benim dertlerim çoktur Çektiğim çilenin hesabı yoktur Yiğitlik yolunda üstüme yoktur Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz Çok zamandır çektim kahrı zindanı Bize de mesken oldu Sinop'un hanı Firar etmeyilen buldum amanı Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz Sinop kalesinden uçtum denize Tam üç gün üç gece göründü Rize Karşı ki dağlardan gel oldu bize Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz Bir yanımı sardı müfreze kolu Bir yanımı sardı Varilcioğlu Beşyüz atlıylan kestiler yolu Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz Sabahattin Ali
| |
| |
| | #7 |
| Sarı Gelin 1 Eski bir türkü, son günlerde yeniden sık çalınır ve dinlenir oldu Günlük bir gazetede çıkan yazıdan, türkü hakkında çeşitli iddiaların ortalıkta dolaştığını öğrendik (Hürriyet-2000) Önce bu iddialara bakalım: "Azerbaycanlılar, bu türkünün Azerî türküsü olduğunu ifade ediyorlar Azerbaycan Büyükelçisi, "Ermenicede sarı ve gelin kelimeleri yok Bizde iki üç yüz yıldan beri söyleniyor Milletvekili Yılmaz Karakoyunlu, bu türküyü Ermenilere mal etti!" diye dert yanıyor Sarı Gelin türküsü, Kuzeydoğu Anadolu coğrafyasında ortaya çıkmıştır Türklerin büyük bir kolunu teşkil eden Kıpçakların diğer adı da Kuman'dır Diğer kavimler, Kıpçakları "sarışın" anlamına gelen "Kuman" adıyla veya bu anlama gelen başka kelimelerle anmışlardır Sarı Gelin, eski çağlardan beri Çoruh ve Kür ırmakları boyunda yaşayan Hristiyan Kıpçak beyinin kızıdır Bölgeye gelen Arap din adamlarından birinin âşık olduğu bu sarışın güzel etrafında gelişen efsaneler, Kars ve Erzurum yörelerinde yaşamaktadır Türk kültüründen etkilenen Ermeniler arasında birçok şifahî halk edebiyatı ürünümüzün yaşıyor olması, Sarı Gelin türküsünün, bir Ermeni türküsü olduğu iddiasının ortaya çıkmasına sebep olmuştur Bu yazıda, Çoruh ve Kür ırmakları boyunda yaşayan Kıpçak Türklerinden bahisle, onların izlerini taşıyan bir efsanenin varyantları üzerinde durulmuştur Sarı Gelin'in bu efsaneyle birlikte, birkaç varyantını tespit edebildiğimiz bir türküye konu olması ve hatta bölgede bu adla anılan bir halk oyununun bulunması, tesadüf olamaz Eski bir türkü, son günlerde yeniden sık çalınır ve dinlenir oldu Günlük bir gazetede çıkan yazıdan, türkü hakkında çeşitli iddiaların ortalıkta dolaştığını öğrendik (Hürriyet-2000) Önce bu iddialara bakalım: "Azerbaycanlılar, bu türkünün Azerî türküsü olduğunu ifade ediyorlar Azerbaycan Büyükelçisi, "Ermenicede sarı ve gelin kelimeleri yok Bizde iki üç yüz yıldan beri söyleniyor Milletvekili Yılmaz Karakoyunlu, bu türküyü Ermenilere mal etti!" diye dert yanıyor Türkü tartışmasına katılan bir Erzurumlu: "Sarı Gelin, Ermeni kızıdır Türkü, bir dadaşın bu kıza olan âşkının nağmeleridir " diyerek, türkünün hikâyesini Kurtuluş Savaşı yıllarına dayandırıyor Bir Erzurumlu da, "Bu türkü, dadaş türküsüdür " diyor Bir başka Erzurumlu, türkünün, bir filme meze yapıldığını, güftesinin çarpıtıldığını belirterek öfkesini dile getiriyor Milletvekili olan bir vatandaşımız, yazdığı senaryodan bahsederken, "Ermeniden beter Ermeni" üslûbuyla devletimizin Ermenilere haksızlık yaptığı noktasında duruyor Bu noktayı senaryosunun merkezi hâline getiriyor Sarı Gelin türküsünü de, Erzurumlunun dediği gibi "meze" yapıyor! Milletvekilinin ifadelerinde şunlar da var: "Sarı gyalin anbele pare pare![]() ![]() Ermenice sarı, dağlı demekmiş Dağlı gelin yani Ermenilerin Erzurum'dan ayrılırken Sarı Gelin'in müziğini götürmelerinden daha doğal ne olabilir ki?" Bir başka yazar söze karışıyor: "Ulusal aidiyet tartışmasını abes buldum doğrusu Müziğin vatanı olur mu? Sarı Gelin, kime ait olursa olsun, güzel bir türkü " diyor Müziğin vatanı olur veya olmaz; ama siz gidip onun bunun dillerde dolaşan şarkısına, benim derseniz gülerler! Çok eski bir musıki tarihi olan milletin, kalkıp Ermeni'den türkü devşirmesi mümkün mü? Ama yüz yıllarca tebamız olmuş Ermenilerin bizden çok şey aldıklarını söyleyebiliriz Bunun tersi de olabilir Yani hakim halk, tebadan da alabilir Türkçedeki kelimelerin kökenine bakarsanız görürsünüz Bunlar olağan şeyler ama yüz yıllardan beri söylene gelmiş bir türkü söz konusu olursa, burada söyleyeceklerimiz vardır Bir başka gazetede çıkan habere de göz atalım: "Yavuz Bingöl ve Yeşim salkım, Sarı Gelin'in sinema uyarlamasında Ermeni düşmanlığına karşı bayrak açacak " deniliyor Bu filmde, türkücü Yavuz Bingöl, Ermeni kızı rolündeki Yeşim Salkım'a âşık Türk subayını canlandıracakmış (Milliyet-2001) Kıpçakların bir adı da Kuman'dır Bunlara Ruslar Polovets, Ermeniler Xartes, Almanlar Falben derlerdi ki, bu kelimelerin hepsi sarışın anlamına gelmektedir (Rasonyı-1971: 136) Kumanlarla temasa gelen üç kavim, Ruslar, Almanlar ve Ermeniler, Kumanları sadece "sarışınlar" diye isimlendirmişlerdir (Kurat-1992: 70) Kıpçakların, güzel, sarışın, mavi gözlü, yakışıklı oldukları, birçok kaynakta belirtilmektedir (Kurat-1992: 70-72) Büyük şair Genceli Nizamî, İskendername adlı eserinde, Kıpçak güzelliğini dile getirmiştir Ayrıca şairin karısı Afak/Apak da Derbentli bir Kıpçak kızıydı Apak'ın güzelliği, şairi derinden etkilemişti Nizamî, eserlerindeki kahramanlarda onu canlandırmıştır (Resulzade-1951: 48-49) Kumanlar, XII yüzyılda Gürcistan'da faaldiler Gürcistan'ın parlak çağının başbuğu Kubasar, bir Kıpçaklıdır Devletin, asker, maliye ve devlet işlerinde Kıpçaklar söz sahibiydiler Kraliçe Tamara'nın damarlarında da (annesinden dolayı) Kıpçak kanı vardır (Rasonyı-1971: 145) Selçuklu Türkleri tarafından sıkıştırılan Gürcistan, onlara karşı savunmasız ve çaresiz kalmıştı Gürcistan Kralı, Kuzey Kafkasya ve Kıpçak Eli'nde yaşayan göçebe ve savaşçı Kıpçakları ülkesine davet etti Bunlar arasından çıkarılan 45 000 kişilik güçlü bir orduyla Selçuklulara karşı saldırılara başladı Gürcüler, Kıpçak ordusu sayesinde Tiflis şehrini yeniden ele geçirdiler (Berdzenişvili-Canaşia-2000: 142-143) Sarışın, insan güzeli ve Türk ırkının en yakışıklı soyundan olan Kıpçaklar, Selçuklular tarafından ezilen Gürcistan hakimi Bagratlı hanedanını, büyük bir kudretle canlandırdılar 1080 yılından itibaren Selçuklu ülkesi durumuna gelen Ahıska, Ardahan ve Göle dolayları, 1124'te Kıpçakların eline geçti Gürcülerle aynı dini, Ortodoks Hristiyanlığı paylaşan Kıpçaklar, kendi hesaplarına fethettikleri Kür ve Çoruh boylarına (Ahıska, Ardahan, Artvin ve Ardanuç dolaylarına) yerleştiler (Kırzıoğlu-1953: 377) Bugün Kür ve Çoruh ırmakları boyu ile Çıldır Gölü çevresinde yaşayan halk, Kıpçakların torunlarıdır (Kurat-1992: 84) Gürcistan'a bağlı bir beylik iken bölgeye gelen İlhanlıların da yardımıyla 1267 yılında Tiflis'ten kopan Kıpçak Atabekliği Hükûmeti, III Murat zamanında, 1578 yılında Serdar Lala Mustafa Paşa ve Özdemiroğlu Osman Paşanın fethiyle Osmanlı Devleti'ne katıldı (Zeyrek-2001) Bugün Ahıska, Ardahan, Artvin ve Erzurum'un kuzey ilçelerindeki kilise kalıntıları, Osmanlı zamanında Müslüman olan bu Ortodoks Kıpçakların hatıralarıdır Azerbaycan'da Kür ırmağı boylarında yaşayan bir efsane, edebî eserlere de konu olmuştur Azerbaycanlı şair Hüseyin Cavid, Şeyh San'an adlı manzum piyesinde, konusunu halk arasındaki yaygın efsanelerden almıştır Arabistan'dan bu bölgeye gelerek İslâm dinini yaymağa çalışan din adamlarıyla ilgili bir efsanede, Şeyh San'an'ın Tiflis-Gürcü Padişahının güzel kızı Humar Hanıma karşı duyduğu aşk macerası anlatılır Bu kız uğruna Hristiyan hayatı yaşayan Şeyh, yedi yıl sonra kızı Müslüman eder Birlikte kaçmağa karar verirler Bunları takip eden kralın askerleri yetişince, âşıkların dileğiyle yer yarılır, âşıkları içine alır Âşıkların girdiği yerden kaynar sular çıkar Kızına ve yaptıklarına üzülen kral, bu suyun üzerine bir kilise yaptırarak hatıra bırakır (Kırzıoğlu-1953: 379-380) Ortodoks Kıpçaklardan kalan hatıralardan biri de Kars ve Erzurum çevresinde anlatılan "Şeyh San'an ile Kralın Sarı Kızı" efsanesidir Bu efsaneyle birlikte bir de türkü, günümüze kadar gelmiştir Türküye geçmeden önce, Ortodoks Kıpçak Türklerini Müslüman etmek için çalışan İslâm misyonerlerinin macerasını ve sarışın Kıpçak kızlarının hatıralarını yaşatan bir efsanenin iki varyantını özetleyelim: Abdulkadir Geylanî'nin arkadaşı olan Şeyh San'an, bir bedduaya uğrayıp yolu Penek'e düşmüş Şeyh San'an, çobanlık yapıyor, Penek padişahının domuzlarını güdüyormuş Şeyhin nefsine ağır gelen domuz çobanlığı aynı zamanda eziyetli bir işti Şeyh, bu şekilde çile doldurmakta iken, Penek padişahının biricik evlâdı olan güzeller güzeli Sarı Kız'a da âşık olmuş Hristiyan kız, şeyhin aşkından habersizmiş Bu duruma üzülen şeyh, Allah'a yalvararak kızın gönlüne kendi aşkının düşmesini dilemiş Dileği kabul olmuş Kız da şeyhe ilgi duymaya başlamış, hatta Müslüman olmuş Yedi yıllık çilesi dolan şeyh, bir gün Allahuekber dağlarından tef sesi geldiğini duydu Bu ses, çilesinin bittiğine işaretti Meğer tefi çalan, Geylanî'nin gönderdiği kırk mücahit müritmiş Şeyh, tef sesinin geldiği dağa doğru koşmuş Onu gören Sarı Kız da arkasından koşup yetişmiş Bunu gören saray halkı, durumu padişaha bildirmiş Ordu, kaçak âşıkların ardına düşmüş Şeyhle kız, Allahuekber dağındaki kırk müride yaklaşmış Bu durum, Mısır'da Abdulkadir Geylanî'ye mâlum olmuş Oradan attığı teber, şeyhe ulaşmış Şeyh, bu teberle kâfir ordusuyla vuruşmaya başlamış Penek güzeliyle kırk mürid de cenge girmişler Kırk mürit şehit düşmüş Şimdi onların yattığı yere Kırklar, Kırk Şehitler Mezarlığı deniyor Dağın tepesine yetişen Şeyhle sevgilisi de tam tepede şehit düşmüşler Bunların yattığı yer şimdi ziyaretgâhtır Buraya ağzı eğri gidenin düz geldiği, dileklerin kabul olduğu inancı yaygındır (Kırzıoğlu-1949) Bu efsanede geçen olayların yaşandığı yer, Gürcü tarih kaynaklarında Bana olarak geçen Penek'tir Penek, eskiden kalesi olan bir taht şehriydi Dede Korkut Oğuznamelerinde, "Ban Hisarı" denilen yer de burasıdır (Kırzıoğlu-2000:76) Osmanlı zamanında, merkezi Ahıska olan Çıldır Eyaletine bağlı bir sancak olmuştu Burası günümüzde, Erzurum'un Şenkaya ilçesine bağlı bir köydür Sarı Gelin türküsünün kaynağı olan bu efsanenin diğer bir varyantı, önce mahallî bir gazetede, sonra da bir kitapta yer almıştır Hüseyin Köycü tarafından derlenen efsane, Şenkaya gazetesinin dokuz sayısında tefrika edilmiş (Köycü-1950-51); bundan birkaç yıl sonra da Ali Rıza Önder'in kitabına girmiştir (Önder-1955: 73-76) "Şeyh Abdülkadir Geylanî'nin müritlerinden Sananî, şeyhine darılarak firar etti Yolu Erzurum ve Oltu'ya düştü Burada tanıştığı bir dervişle yola çıktılar Penek suyu kıyısına geldiklerinde, derviş, genç Sananî'den kendisini karşıya geçirmesini istedi Sananî, bu teklifi kabul etmeyince, dervişin, "Benden esirgediğin omuzlarına, domuz yavruları binsin!" bedduasına uğradı Misafir oldukları Hristiyan Penek beyinin güzel kızına vurulan Sananî, misafirliği uzattı ve sarayın hizmetçileri arasına katıldı Kendisi sarayın domuz çobanı olmuştu Şeyhi Geylanî, müridi Sananî'nin bu hâlini öğrendi ve çok üzüldü Beş yüz müridinden, onu kurtarmalarını, gerekirse sevgilisiyle birlikte getirmelerini istedi Müritler, Sananî'yi, domuz güderken buldular; şeyhin isteğini Sananî'ye bildirdiler Sananî, ancak sevgilisiyle birlikte gelebileceğini söyledi Bir sabah erkenden kızı aldığı gibi, kendilerini bekleyen müritlere doğru yola çıktı Hep birlikte karlı dağa doğru yürüdüler Onların yokluğunu anlayan saray görevlileri, çevre köyleri aradılar, bulamadılar Dağlara yöneldiler Âşıklar ve müritler, takip edildiklerini anlayınca kaçmaya başladılar ve dağın güneyine sarktılar Takipçiler yetişince çetin bir savaş oldu Bugünkü Allahuekber dağları, adını bu müritlerin "Allahuekber" sedalarından almıştır Âşıkların ve müritlerin mezarları da ziyaret yeridir " Bu iki varyant arasında küçük farklar olsa da, olayın özü ve motifler aynıdır Günümüze kadar gelen Sarı Gelin türküsünün kaynağı işte bu efsanedir Sarı Gelin, Penek beyinin kızı, Sinan da San'an veya Sananî'dir Görülüyor ki burada Ermeni yok! Efsaneler, tarih değildir; onlardan bilimsel sonuçlar çıkarılamaz Bununla birlikte efsaneler, muhayyelesinden çıktığı milletin hangi değer yargılarını benimsediğini gösterir Onu ortaya koyanların nelere inandığını, ne gibi ahlâk esaslarına değer verdiğini açıklar Efsaneler, bir milletin manevî nabzının ölçüsü, toplumsal mizacının ifadesidir Efsanelerde toplumun şuuraltı hazinelerinin anahtarları saklıdır (Uyguner-1956) Efsaneler, sebebi ve kaynağı bilinmeyen birçok olayın izahında, halk muhayyelesinin meydana getirdiği hikâyelerdir Bir folklorcunun dediği gibi, efsaneler hayallerde doğar, gönüllerde beslenir, dudaklarda ve kalemlerde yaşar (Önder-1955: 6) Zamanla yeni unsurlar alır ve büyür Sarı Gelin türküsüne konu olan efsane de, halkın dilinde yaşarken, kim bilir, ne zaman ve hangi yeni olay üzerine türküye dönüşmüştür ![]() ![]() Türkünün ve efsanenin merkezinde bulunan kahramanlar aynıdır: Sarı Gelin ve Şeyh San'an/Sinan 1918 yılında, bir hey'etle birlikte kuzeydoğu illerimizi gezen tarihçi Ahmet Refik Bey, Sarı Gelin türküsünü, Göle'nin Okçu köyünde tespit etmiştir Bu seyahat notlarından meydana gelen kitabında şunları yazıyor: "Okçu köylü Ali'nin en güzel söylediği, Diyarbekir'de, Erzincan'da, Erzurum'da Kürdî nağmelerle okunan bildiğimiz bir türkü Fakat ezgiler burada daha hüzünlü, daha kederli Türkünün konusu gayet şâirane: Bir Türk delikanlısı köyünde yaşayan bir Hristiyan kızını seviyor Sabahleyin tarlaya giderken peşinden ayrılmıyor Akşamları sürüler ağıllarına dönerken sevgilisinin güzelliğini seyrederek ruhunun ateşini dindirmeye çalışıyor Kalbi ve kafası o derece meşgul oluyor ki, sonunda taptığı haçı, sevdiği salibi/haçı görmek istiyor Kalbi heyecan içinde çarparak bir pazar sabahı kalkıyor Güneş yamaçlara altınlar serper, kuşlar tatlı cıvıltılarla ortalığı şenlendirirken kiliseye gidiyor Bir köşeye çekiliyor Sevgilisinin taptığı haçı, kilisede yapılan ayini seyrediyor Türkü şöyle başlıyor: Vardım kilsesine baktım haçına Mâil oldum bölük bölük saçına Kız seni götürem İslâm içine Vay Sinan ölsün Sarı Gelin Âh seni vermem dünya malına Şarkının nakaratı o kadar hazin, o derece tesirli ki ![]() ![]() Ali, elini şakağına koymuş, gözleri yaş dolu, ruhundan kopan acılarla feryat ediyor: Vay Sinan ölsün Sarı Gelin Vay Sinan ölsün Sarı Gelin Seni vermem dünya malına ![]() ![]() dedikçe güya ağlamak istiyor Sarı Gelinler orada da mı bedbaht âşıkları bu derece büyülemişler (Altınay- 2001: 71-72) Sarı Gelin türküsünün halk ağzında dolaşan ikinci dörtlüğü de şöyledir: Vardım kilsesine kandiller yanar Kıranta keşişler pervane döner Tersa sevmiş deyin el beni kınar Vay Sinan ölsün Sarı Gelin Seni saran neyler dünya malın (Seni alan neyler dünya malın) Ünlü "Kars Tarihi" adlı eserinde, Kıpçaklardan bahsederken, Sarı Gelin türküsüne de değinen Kırzıoğlu, bu türkünün Kars ve bir zamanlar halkı Türklerden meydana gelen Erivan'da söylenen bir başka varyantını da verir: İrevan çarşı pazar İçinde bir kız gezer Elinde divit kalem Dertliye derman yazar dörtlüğü ile başlayıp: Sarı Gelin, sarı kız Ettin ömrüm yarı kız nakaratlarıyla ve bar/halay havası olarak da söylendiğini belirtir (Kırzıoğlu-1953: 380-381) Kırzıoğlu, türküde: Sarı kız, Sarı Gelin Dünyanın varı gelin nakaratı olduğunu da şifahen belirtmiştir Burada bahsettiğimiz on birli ve yedili heceyle söylenen iki çeşit Sarı Gelin türküsü olduğu anlaşılıyor Her iki türküde de Sarı Gelin ve Sinan isimleri geçiyor Bu isimlerin efsanedeki Şeyh San'an ile sevgilisinden geldiği açıktır Ünlü Türkolog Prof Dr Kırzıoğlu, "Sarı Gelin türküsü ve Şeyh San'an efsanesi, XII yüzyılda Kafkaslar kuzeyinden gelen Ortodoks Kuman/Kıpçakların hatırasından kalmıştır " diyerek türkünün kaynağını kesin şekilde belirtiyor (Kırzıoğlu-1958: 133) Ünlü şair ve yazar Ahmet Hamdi Tanpınar, Erzurum halk havalarından bahsederken, "Erzurum çarşı pazar, diye başlayan bu türkünün canlandırma kudretine daima hayran oldum " Demektedir (Tanpınar-1976: 201) Sarı Gelin, bir oyun havası olarak, Kars oyunları arasında da geçmektedir (Bugün-1959) Gazimihal'in, "Yurt Oyunları Kataloğu" ile Kırzıoğlu'nun, "Kars İli Halk Oyunlarının Adları"nda Sarı Gelin'i de görüyoruz (Tan-1977; Kırzıoğlu-1960) Azerbaycan'da söylenen Sarı Gelin nakaratlı türkünün ilk kıtası şöyledir: Saçın uzun hörmezler Gülü gonçe dermezler Bu sevda ne sevdadır Seni mene vermezler Neynim aman Sarı Gelin (Namazeliyev-1993: 62) Sarı Gelin türküsünün bir Türk eseri olduğunu böylece ortaya koyduktan sonra, meselenin Ermeni tarafına da bakalım Şunu hemen belirtmeli ki, türkünün ortaya çıktığı coğrafyada Türk unsuru hakimdir Ermeniler ise bir azınlıktır Büyük imparatorluklar kurmuş bir milletin, kendi himayesinde yaşayan bir azınlıktan türkü, hele oyun havası alması uzak bir ihtimaldir İkinci bir husus da türkünün dayandığı mevcut folklor malzemesidir Bu malzeme olmasaydı, türkünün kaynağı meçhul kalacaktı O zaman, bir propagandaya malzeme olsa da, türkünün Ermeni mahsulü olup olmadığı tartışılabilirdi Hâlbuki durum öyle değil Türküyü ortaya çıkaran kuvvetli halk edebiyatı verimlerine sahibiz Osmanlı Devleti zamanında, Türk'ün sadece kuvveti değil kültürü de üstündü Bu üstünlük, diğer kavimleri de derinden etkilemiştir Klasik müziğimizdeki Ermeni besteciler, bunun açık delilidir Bizim ruhumuzu terennüm eden nağmeleri onlara çaldıran ve söyleten, bizim kültürümüzün zenginliği ve derinliğidir Ermenilerin âşık edebiyatımızdaki yeri üzerinde lâyıkıyla durulmamıştır Bilhassa XIX yüzyılda çok güçlü olan âşık edebiyatımızın etkisinde kalan Ermeni âşıklar bulunmaktadır Buna en canlı örnek, Ahılkelekli Kenziya'dır Posoflu ünlü halk şairi Yusuf Zülâlî, defterlerinden birinde, Kenziya'dan bahsetmektedir Zülâlî, Kenziya'yla 1892 yılında Batum'da karşılaşmıştır Bu sazlı sözlü karşılaşma esnasında, Kenziya şöyle demektedir: Bir anadan bir babadan gelmişiz Biz buna etmişiz iman Zülâlî Eğer böyle ise niçin olmuşuz Biz size siz bize düşman Zülâlî? Kenziya, bir yerde de şöyle demektedir: Cami, kiliseyi birleştirelim Bu halkı oraya yerleştirelim Allah Allah diye dilleştirelim Birdir, iki değil Sübhan Zülâlî İki âşıkın karşılıklı söyleşmesi, bu dostluk havası içinde devam etmektedir Bu deyişmenin büyük bir bölümü elimizde bulunmaktadır Zülâlî (1873-1956), eski yazıyla kaleme aldığı hatıralarında, Kenziya'nın çok iyi Türkçe konuştuğunu, saz çaldığını, Âşık Kerem hikâyesini Ermeniceye çevirdiğini ve Bayburtlu Zihnî'nin şiirlerini pek sevdiğini haber vermektedir Ermenilerin, Türk halk hikâyelerini kendi dillerine çevirdiklerini, bunu yaparken İslâmî motifleri değiştirdiklerini biliyoruz XIX yüzyılın sonları ile XX yüzyılın başlarında, Ermeni halkı arasında, hayli ilgi gören halk hikâyelerimiz, defalarca basılmıştır Türk halk hikâyelerini Ermeniceye çeviren iki önemli isimden biri halk şairi Civanî (1846-1909), diğeri de Agek Muhtaryan'dır Bunlar, Âşık Garip, Kerem ile Aslı, Şah İsmail, Ferhat ile Şirin, Asuman ile Zeycan, Köroğlu, Emrah ile Selvi, Leylâ ile Mecnun vb gibi ünlü halk hikâyelerini, "tercüme, tebdil ve neşr etmişlerdir " Civanî'nin çevirdiği, Kerem ile Aslı hikâyesi, 1888 yılında Gümrü'de basılmıştır Bu eser, sonraki yıllarda birkaç defa daha basılmıştır Muhtaryan, Civanî'den farklı olarak, yaptığı tercümelerde, bu hikâyelerdeki şiirleri, eserin aslında olduğu gibi muhafaza etmiş ve bu koşmaları her iki dilden vermiştir Azerbaycanlı İsrafil Abbasov, bunları uzun bir makale çerçevesinde tahlil etmiştir (Abbasov-1977: 54-137) Bu tahlillerden şu sonuç çıkıyor: Ermeniler ne şekilde tercüme ederlerse etsinler, bu hikâyeler, aslî sahibi olan Türk milletine aittir Ermeniler, yüzyıllarca aynı coğrafyada yaşadıkları Türklerin kültüründen derinden etkilenmişlerdir Papazlar, mahallî örf ve âdetleri Türk etkisinden kurtarmak için çok çaba göstermişlerdir Bu çabalarında kısmen başarılı olmuşlarsa da, Türk halk musıkisini terennümden vazgeçirtip Ermeni halk şarkıları icad etmek hususunda başarılı olamamışlardır Bu bilgileri aktaran tarihçi ve musıki araştırmacısı Kösemihal (1900-1960), 1929 yılında basılan kitabında: "Tahkik ettik, (Erzurum Ermenileri) bundan otuz sene evvel yalnız bizim türküleri söyleyip bar oynarlarmış Yozgat, Bayburt Ermenilerinin yalnız Türkçe türküler kullandıklarının en güzel delili, bu havali Ermenilerinin bundan yetmiş sene kadar evvel Ermeni harfleriyle yazıp E Litman'ın neşrettiği Türkçe türkü güfteleridir " demektedir (Kösemihal-1929: 34-36) Sarı Gelin, Kars ve Erzurum çevresinde efsane, türkü ve oyun olarak yaşamakta; halk kültürümüzün birden çok unsurunda yer almış bulunmaktadır Birbirini çok seven iki âşıktan birinin, başka bir kavimden, başka bir dinden olması, halkımız tarafından olumlu karşılanmıştır Bu hoşgörüyü dile getiren manilerden biri şöyledir: Bahçelerde mormeni Verem ettin sen beni Ya sen İslâm ol ahçik Ya ben olam Ermeni Kerem ile Aslı Hikâyesi'nin Aslı'sı, bir Ermeni keşişinin kızıdır (Banarlı-1971: 729) Bu Ermeni kızının adı, yüz yıllardan beri Türk kızlarına isim olmaktadır Bir başka hikâye veya efsane kahramanının Ermeni olması da mümkündür![]() |