FrMaLeV
Bilgi Dağıtmak İçin El Ele
Arama terimlerinizi girin
Arama formu gönder
Web
mumsema.net
Mumsema.NET
>
Genel-Eğlence-Muhabbet ve Ciddi Konular
>
Ciddi Konular
>
Güzel Yazılar / Makaleler
Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne: Değişme ve Süreklilik
Kullanıcı ismi
Hatırla
Şifreniz
Forum Kuralları
Bize Ulaşın
İletiler
Kayıt ol
Yardım
Ajanda
Bütün Forumları okunmuş kabul et
Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne: Değişme ve Süreklilik ile ilgili Benzer Konular
27 Kez Görüntülendi
Yapay Osmanlı'dan, Yaratıcı Türkçe'ye .. !!
Türkçe ve Türkçe Kullanımı
Osmanlı'dan Sonra Irak ve Kürtler
Kitap & Dergi
Osmanlı'dan Elizabeth'e mektup
Türk ve Dünya Tarihi
Genelkurmay Cumhuriyeti'ne Genelkurmay'dan suç duyurusu
Kültür Sanat Haberleri
Ip değişme
Program İsteyenler
Yakın Dönem Tarihi Metodolojisi
|
Madalyasız şampiyon Jim Thorpe
Konu Araçları
03-01-2009
#
1
Profil Bilgileri
FataL
Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne: Değişme ve Süreklilik
Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne: Değişme ve Süreklilik başlıklı yazı Mumsema Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne: Değişme ve Süreklilik Forum Alev
Fatma Acun
Bu makale, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Osmanlı Devleti'nin Kuruluşunun 700
Yılı Özel Sayısı (Ekim 1999), 155-167'de yayınlanmıştır
Özet
Bu makalede, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti'ne değişme ve süreklilik konusu, toprak ve nüfus, siyasi rejim, hukuk ve kültür başlıkları altında incelenmektedir
Zaman dilimi olarak, Tanzimat’tan (1839), inkılapların tamamlandığı 1930'lara kadar olan dönem alınmış, bu dönemde yapılan reform ve inkılaplar incelenmiştir
Cumhuriyetin kurucuları, Osmanlı'dan devir alınan toprak ve nüfus üzerinde yeni ve modern bir devlet inşaa etmek gayesiyle siyasi rejim, hukuk ve kültürün çeşitli sahalarında geniş çaplı ve köklü değişimler yapmışlardır
Kısa dönemde bakıldığında "radikal" olarak nitelendirilen bu değişimlerin, uzun dönemde bakıldığında, Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan yenileşme ve modernleşme çabalarının Cumhuriyet döneminde güçlenerek devam eden uzantıları olduğu görülmektedir
Anahtar kelimeler: Osmanlı Devleti, Türkiye Cumhuriyeti, Değişme ve Süreklilik
Abstract
This paper examines continuity and change from Ottoman Empire to Turkish Republic, in terms of land and population, political regime, law, and culture
The period under discussion expands from the proclamation of the Imperial Edict in 1839 to the time when Atatürk's reforms were accomplished, about 1930's
The founders of the Republic, aiming to create a new and modern state, carried out wide ranging reforms over the land and population inherited from the Ottoman Empire
When looked at from a short term perspective, these reforms are seen to be "radical changes"
From a long term perspective, however, these changes, may be seen as an extension of the modernisation efforts started during the later periods of the Ottoman Empire
Keywords: Ottoman Empire, Turkish Republic, Continuity and Change
1
Giriş
İçinde bulunduğumuz yıl Osmanlı Devleti'nin kuruluşunun 700
, Türkiye Cumuhuriyeti’nin kuruluşunun ise 75
yıl dönümüne rast gelmektedir ve her iki yıl dönümü de Türkiye'de çeşitli faaliyetlerle resmen kutlanmaktadır
Bu kutlamalar Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı'nın bir devamı olduğunun resmen kabulü anlamına mı gelmektedir? Eğer öyle ise bu, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında benimsenen ve daha sonra da uzun süre uygulamada kalan "Osmanlı'dan farklı olma" politikalarına ters değil midir? Bu sorulara verilecek cevap, rahatlıkla "evet"tir
Burada sorulması gereken asıl önemi soru şudur: peki ne olmuştur da 75 yıl içinde birbirine zıt iki yaklaşım benimsenmiştir? Bu sorunun cevabı "zaman" kavramıyla ilgilidir
Tarih kitaplarında zaman genellikle, birbirini takip eden "anlar" ve bu anlarda meydana gelen "olaylar" olarak kullanılır
Zamanın bu tarz kullanımı sonucu tarih bir "ilk ve tek (biricik) olaylar listesi", yani bir değişme (change) olarak ortaya çıkar
Böyle bir yaklaşım, çoğu kez, en az değişme kadar önemli bir kavram olan sürekliliği (continuity) tamamıyla ihmal eder
Zaman, birbiri arkasına gelen noktalar olarak ele alındığı gibi, zaman dilimleri (interval) ve dilimler içinde meydana gelen süreçler olarak da ele alınmaktadır
Bu durumda da, olaylar ve olgular, birlikte var oldukları düşünülerek gruplandırılmaktadır
Bu yaklaşımda vurgu, zaman akışında, birbirleriyle ilişkili olan olayların meydana getirdiği örüntüdedir
Başka bir ifadeyle, bir tarihi olay, devam ede gelen olaylar grubu içinde yerine konularak, olayların oluşturduğu varsayılan bütünden veya devamlılıktan yararlanılarak açıklanmaktadır
İyi bir tarihi analiz, zamanın bu iki tür kullanılışına da yer vermelidir [1]
Ancak, bunun mümkün olmadığı durumlar da vardır
Mesela, tarihçinin yaşadığı zamanın tarihi, yani, yakın dönem tarihi göz önüne alınırsa, burada olaylar henüz yaşanmaktadır ve tamamlanmamıştır
Bu yüzden de burada olayları tamamlanmış süreçler olarak gruplandırmak çoğu kez anlamlı olmaz [2]
Bu durumda, yaşanan olaylar, o olayları yaşayanlara bir değişme olarak görünecektir
Cumhuriyetin kurucularına ve onların zamanında yaşamış tarihçilere, yaptıkları ve yaşadıkları olayların neden daha çok bir değişme olarak göründüğü, neden kendilerini "Osmanlı’dan tamamen farklı" gördükleri böylece daha anlaşılır olmaktadır
Günümüz yönetici ve tarihçilerinin Osmanlı’ya karşı, neden Cumhuriyet’in kurucularından ve o dönemin tarihçilerinden farklı bir yaklaşım içinde oldukları da aynı şekilde açıklanabilir
Günümüzün yönetici ve tarihçileri, Cumhuriyet’in kuruluşu, öncesi ve sonrasında meydana gelen olaylara daha geniş bir zaman dilimi içinde bakabilme imkanına sahiptirler
Böylece, o zamanın olaylarını dönemler ve süreçler olarak gruplandırmak ve dolayısıyla da değişmeyle birlikte devamlılığı da görmek mümkün olmaktadır
Bununla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti'nin hangi bakımlarda Osmanlı geçmişinden bir "kopuş", yeni bir "başlangıç", hangi bakımlardan onun bir "devamı" olduğuna ilişkin tartışmalar, çeşitli platformlarda bütün canlılığıyla devam etmektedir
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu, elbette ki, "yeni ve taze" bir başlangıcı simgeliyordu
İlk kuruluş yıllarında yapılan inkılaplar ve düzenlemeler, bu başlangıcın görünümleriydi
Diğer yandan, Cumhuriyet, selefi Osmanlı'dan, pek çok unsuru da miras almıştı
İşte, bu makalede, Osmanlı'dan Cumhuriyet’e devam eden ve değişen unsurlar, toprak ve nüfus, siyasi rejim, hukuk ve kültür başlıkları altında incelenecektir
Asıl konuya geçmeden önce, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişin yaşandığı ortam ve dönemin tasvir edilmesi faydalı görünmektedir
Osmanlı Devleti'nin dört yıl süren I
Dünya Savaşı'na (1914-1918) girmesi, sonunu getiren sürecin de başlangıcı oldu
Savaşı kazanmasına rağmen, kaybeden tarafta yer alması, O’nu mağluplar arasına koydu
Bu mağlubiyet, Osmanlı Devleti'nin tarihe karışması anlamına geliyordu
Çöken İmparatorluğun mirası anlamına gelen topraklarını paylaşma konusunu, Müttefikler, Paris'te düzenledikleri bir dizi konferansta tartıştılar
Nihayet, 1920'de Osmanlı devlet adamlarının eline Sevr Anlaşması tutuşturulduğunda, elde kalan Anadolu topraklarının büyük bir kısmı Müttefikler arasında pay edilmiş, İç Anadolu'da küçük bir bölge Türklere bırakılmıştı
Türkler için bir "var olma" meselesi halinde dönüşen yabancı işgalleri ve bu işgallerden kurtulmak için verilen silahlı mücadele, aynı zamanda, yeni kurulacak devletin coğrafi mekanını hazırlama çabası anlamına geliyordu
Bu mekan hazırlama işi-Kurtuluş Savaşı (1919-1923) kastediliyor-çekilen büyük sıkıntılardan sonra başarıyla tamamlandığında, yeni kurulacak devletin üzerinde gelişeceği coğrafi saha da belirlenmiş oldu
Bu zemin üzerine, yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti inşa edildi
"Var olma" meselesi, şimdi de, modern dünyaya ayak uydurarak, "varlığını devam ettirme" meselesi haline dönüştü
Cumhuriyet'in ilanı ile başlayan ve toplum hayatının bütün sahalarına yayılan inkılaplar ve düzenlemeler bu amaçla gerçekleştirildi
Ancak, inkılaplar bir yandan Batı modelinde yeniden yapılanmanın birer sembolünü teşkil ederken, diğer yandan da, Osmanlı geçmişi ile bağların kopartılması anlamına geliyordu
Yeni kurulan Cumhuriyet’in başkentinin Ankara olması da, geçmişten uzaklaşma arzusunun en sembolik göstergesiydi
2
1
Toprak ve Nüfus
Osmanlı Devleti, Anadolu, Balkanlar, Kuzey Afrika ve Orta Doğu'yu içine alan; nüfus bakımından, Rum, Ermeni, Yahudi, Arnavut, Bulgar, Macar, Hırvat, Arap vs
gibi değişik ırk, din ve dillere mensup milletlerin bir arada yaşadığı bir ülke idi
19 yüzyıldan itibaren, dağılma sürecinin başlaması ile, bu milletler teker teker İmparatorluktan ayrıldılar
1830 yılında bağımsız Yunanistan'ın kurulmasıyla başlayan bu süreç, önce Balkan milletlerinin, daha sonra da, Kuzey Afrika ve Orta Doğu'daki Müslüman milletlerin kopması ile I
Dünya Savaşı sonunda tamamlandığında, İmparatorluğun toprakları üzerinde, Türkiye Cumhuriyeti dahil, 16 bağımsız devlet kuruldu
Bahsedilen bu dağılma süreci, İmparatorluğun idarecileri olan Türkler açısından, sahip oldukları İmparatorluğun topraklarını kurtarma mücadelesiydi: Trablusgarb (1911-1912) ve Balkan Savaşları (1912-1913), I
Dünya Savaşı, ve nihayet Kurtuluş Savaşı (1919-1923) bu mücadelenin aşamalarıydı ve, bilindiği gibi, yalnızca sonuncusu başarılı oldu
Bunun nedeni ise, yeni bir devlet kurmak için gerekli olan "nüfus desteği"nin yalnızca Anadolu'da mevcut olması idi
Diğer bölgelerde böyle bir destek olmadığı, ve yerli halkların desteği kaybedildiği için başarılı olunamadı
Osmanlı İmparatorluğu'ndan kurtarılan topraklar, Anadolu ve Trakya'da yer alan araziye denk gelmektedir
Bu topraklar, Ortaçağ‘dan beri, Batılılar tarafından, Türklerin yaşadığı yer anlamında, Türkiye adıyla anılmaktadır
Yine, Osmanlı İmparatorluğu Batı'da, Türk İmparatorluğu olarak bilinmektedir
Türkiye ve Türk adlarının günümüzde de devam etmesi, sürekliliğin ifadesidir
"Toprak kaybı" ile bir arada ilerleyen "nüfus kaybı" süreci sonunda, Osmanlı İmparatorluğu'ndan geriye, yalnızca Anadolu ve Trakya bölgesi, ve bu sahada yaşayan insanlar kalmıştır
İmparatorluk genelinde Türkler dağınık gruplar halinde yaşadıkları için, bunların Anadolu'ya göçü, ancak, uzun, meşakkatli ve ızdırablı bir sürecin sonunda mümkün olabilmiştir
[3] Bir yandan, Balkanlarda yaşayan Türklerin Anadolu'ya göçleri, diğer yandan da Anadolu'da yaşayan Rumların, Etabli anlaşması (1926) ile Yunanistan'a, Ermenilerin ise Sovyet Rusya'daki Ermenistan'a göçüyle, Anadolu'da çoğunluğu Türklerden meydana gelen homojen bir nüfus kitlesi oluşmuştur
Böylece, pek çok milletten meydana gelen Osmanlı "teb'a"sının bir kısmını teşkil eden Türkler, Türkiye Cumhuriyeti'nde, toplumun esasını teşkil ederek, "vatandaş" sıfatıyla hayatlarına devam etmişlerdir
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e nüfus değişmeleri değerlendirildiğinde, çok ırk din ve dilden meydana gelen İmparatorluğun, büyük çoğunluğu tek ırk, din ve dilden meydana gelen Cumhuriyet nüfusuna indirgendiğini görülmektedir
Çok ulusu İmparatorluktan, ulus-devletine-ümmetten millete-geçiş olarak nitelendirilebilecek bu süreç sonunda, ırk birliği sağlanarak, çoğunluğu Türklerden oluşan bir millet ortaya çıkmıştır
Anadolu'nun düşman işgalinden kurtarılmasıyla da bu milletin üzerinde yaşayacağı ülkenin sınırları belirlenmiş, böylece, modern anlamda bir ulus devleti (nation state) kurumanın ön şartlarından olan, "millet" ve "vatan" birliği sağlanmıştır
Şimdi de sıra, modern/Batılı örneğinde olduğu gibi, bu millet ve vatan temelinde, yeni bir siyasi rejim yükseltmeye, halka yeni bir "hayat tarzı" sunmaya gelmiştir
Bunlara aşağıda, sırasıyla değinilecektir
2
2
Siyasi Rejim
Osmanlı Devleti, kuruluşundan yıkılışına kadar Osmanlı Hanedanı tarafından idare edilmiştir
Hanedanın, kuruluş yıllarından son dönemlere kadar devam eden "mutlaki-monarşi" tarzı idaresi, bu döneme gelindiğinde "meşruti-monarşi" tarzı idareye dönüşmüştür
Merkezi mutlak otoriteyi tekellerinde bulunduran Osmanlı sultanları, dünyevi yetkilerinin yanı sıra, dini yetkilere de sahiplerdi
1517'den itibaren Halife sıfatını taşıyan sultanlar, kendilerini Allah'ın dünyadaki gölgesi (Zıllullah-ı fi'-l arz) olarak telakki ediyorlardı
Sultan, yetki ve sorumlulukları sınırlı ölçüde merkezi bürokratik elit ile paylaşarak İmparatorluğu idare ediyordu
Osmanlı Hanedanı'nın hakim olduğu "mutlak-monarşi" tarzı idare şekli, ilk kez II
Mahmut döneminde (1808-1839), merkezi idare teşkilatında, Batı tarzında yeni bir bürokratik ve idari düzen kurulması için girişilen düzenlemelerle değişime uğradı
Eski makamların çoğu kaldırıldı, yerine yenileri ihdas edildi, bir kısmının da isimi değiştirildi veya yeniden düzenlendi
Devletin merkezi idare teşkilatının yeniden organizasyonu anlamına gelen bu düzenlemeler, klasik Osmanlı devlet ve idare anlayışından uzaklaşılırken, Batı tarzı devlet ve idare anlayışına yaklaşmanın ilk örneğini ve tecrübesini teşkil ediyordu
Bu bağlamda, devlet yalnızca vergi toplayan, asker besleyen ve adalet dağıtan idare mekanizması olmaktan çıkarak, eskiden faaliyet sahası dışında olan, eğitim, sağlık, ekonomik gelişme ve bayındırlık işleri ile de ilgilenmeye başladı
Bütün bu düzenlemeler, o döneme kadar askeri alana sınırlı tutulan Batılılaşma çabalarının, merkezi idareyi içine alacak şekilde genişletilmesinin bir göstergesiydi
[4]
İkinci tecrübe, Balkanlarda meydana gelen ayaklanmalar ve dönemin aydınlarının baskısı neticesinde, Belçika anayasasından örnek alınarak hazırlanan Kanun-i Esasi'nin (Anyasa), diğer adıyla Meşrutiyet'in ilanı ile 1876'da yaşandı
Meclis-i Vala ve Meclis-i Mebusan'dan oluşan Osmanlı Parlementosu'nun açılmasıyla, "meşruti-monarşi" tarzı bir idareye geçiş gerçekleşti
[5] Fakat, bu geçiş, kalıcı olma şansına sahip olamadı
İki yıl gibi kısa bir süre sonra3, Parlemento, Kanun-i Esasi'de belirlenen yetkilerini aşarak padişahın hükümdarlık haklarına müdahalede bulunduğu iddiasıyla, II
Abdülhamid tarafından fesh edildi
Üçüncü tecrübe, Kanun-i Esasi'nin, İttihad ve Terakki Partisi'nin dayatması ile yeniden yürürlüğe konulması ve Osmanlı Meclis-i Mebusanı'ının yeniden açılmasıyla yaşandı
II
Abdülhamid'in saltanatının sonuna rastlayan, ve II
Meşrutiyet (1908) adıyla anılan bu tecrübe de pek verimli olmadı
II
Abdülhamid'in 31 Mart Vakası ile tahtadan indirilmesi neticesinde, devlet idaresi tamamıyla İttihad ve Terakki Partisi kadrolarının eline geçti
O zamana kadar devlet işlerine karışmayan Parti mensupları, idareyi tamamıyla ele aldılar ve Parti'nin otoriter idaresi, I
Dünya Savaşı sonuna, 1918'e kadar devam etti
Osmanlı Devleti'nin savaştaki başarısızlığı partinin iktidardan düşmesine sebep oldu
[6] Bundan sonra, yıkılıncaya kadar, devlet idaresi değişik şahısların adları ile anılan hükümetler vasıtasıyla yürütüldü
[7]
Osmanlı Devleti'nin son döneminde, padişahın yetkilerinin anayasa, meclis ve hükümet ile sınırlandığı, meşruti-monarşi tarzı bir idarenin yürürlükte olduğu görülmektedir
Cumhuriyet dönemine gelindiğinde, padişahlık kurumu, diğer adıyla saltanat (1 Kasım 1922), bir süre sonra da, Halifenin yalnızca dini lider olduğu, yeni kurulan milli-devlette siyasi otorite sahibi olma iddiasının sıkıntılara yol açacağı gerekçesiyle, Halifelik (3 Mart 1924) kaldırılır
[8] Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar kurulu ve meclisten oluşan bir idare tarzına geçilir, ki bunun adı Cumhuriyettir
Dini ve dünyevi yetkilerle donatılmış hanedanın yerini, halkın egemenliğini temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin hakim olduğu, laik, demokratik hukuk devleti alır
Din ve devlet işleri birbirinden ayrılır
Yapılan düzenlemelerle, dini kurumların siyasi hayattaki önemi azaltılırken, devletin bu kurumlar üzerindeki kontrolü artırılır
Osmanlı'dakinin aksine, din, kişiye ek kimlik kazandıran hüviyete bürünür, "mili bilinç" ve "milliyet" temel prensipler haline gelir
İmparatorluk yıkıldığında, Cumhuriyetin öncülüğünü, Osmanlı bürokratları arasından yükselen lider kadrolar yüklenmişlerdir
Başka bir ifadeyle, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti, varlığını ve gelişmesini, Kurtuluş Savaşını, ardından da inkılapları gerçekleştiren bu kadrolara borçludur
[9] Atatürk'ün bu kadroların lideri olduğunu söylemeye gerek yoktur
Osmanlı aydın, bürokrat ve asker kadroları, yüzyıldan fazla zamandır, deneme-yanılma yoluyla edindiği tecrübeler ve ideoloji birikimleri ile birlikte Cumhuriyet’e intikal etmiştir
Cumhuriyet’in, belki de en büyük şansı, Osmanlı'dan, parlamenter sistem ile tecrübesi olan, yetişmiş "elit bürokrat" kadroları devralmış olmasıdır
[10] Yine, bu kadrolarla beraber, devletin gücünün, bürokrasinin tekelinde bulunduğuna dair, "bürokratik ve merkeziyetçi" devlet anlayışı ve uygulaması, Cumhuriyet'e aktarılır
[11] Cumhuriyet'in bu "seçkinci-devletçi" bürokrasi yaklaşımı, Osmanlı devlet anlayışının devamıdır
[12]
2
3
Hukuk
Osmanlı Devleti, hukuk bakımından Şeriat'a dayalı, teokratik bir devlet olarak tanımlanır
Ancak, çok ırk, din, dil ve milletten oluşan İmparatorluğun, yalnızca Şeriat'ta yer alan kuralar dahilinde idare edilmesinin pratikte mümkün olmayacağı aşikardır
Bu durum, Şeriat'ın esasına dokunmamak ve onunla mutabık olmak kaydıyla, padişahların insiyatifine bırakılan bir karar alma yetkisini ve sahasını gerekli kılmıştır
Böylece, çoğu mahalli şartlardan ve günün ihtiyaçlarından kaynaklanan ve bunlara uygun olarak padişahlar tarafından yapılan düzenlemeler, Örfi hukuk denen ayrı bir hukuk sahasını oluşturmuştur
19
yüzyıla gelinceye kadar Osmanlı Devleti'nde, Örfi ve Şer'i hukukun, birlikte, fakat birbiriyle örtüşmeyen ayrı sahalarda yürürlükte olduğu görülmektedir
Zaman içinde değişen ihtiyaçlar karşısında yetersiz kalan yürürlükteki kanunların bıraktığı boşluklar, bir yandan, mevcut kanunların ıslahıyla, diğer yandan da, Avrupa'dan alınan kanunlarla doldurulmaya çalışılmıştır
Bu tür çalışmaların dönüm noktası yine Tanzimat olmuş, modern anlamda kanunlaştırma (kodifikasyon) hareketleri bu dönemde başlamıştır
Fransız ve İtalyan örneğinden faydalanılarak çıkarılan ticaret, ceza ve arazi kanunları ile, Batı hukukuna yönelme ivme kazanmıştır
Bir yandan Batı’lı kanunların alınmasıyla Batı hukukuna yönelinirken, diğer yandan da, mevcut yerli kanunlarda yapılan, ve biri diğerini geçersiz kılmayan düzenlemeler sunucunda, birbirinden kesin çizgilerle ayrılan, ikili hukuk sistemi uygulaması ortaya çıkmıştır
Ancak, bu uygulama, değişik unsurlardan meydana gelen İmparatorluğun bütün teb'asının ihtiyaçlarına cevap vermeden uzak kalarak, bu unsurları bir arada tutmak için yükseltilen ideolojileri, özellikle de Osmanlıcılık ideolojisini, boşa çıkarmıştır
Bu başarısızlığa rağmen, "kanunlaştırma" kavramının yerleşmesi, yargılama usullerinin geliştirilmesi ve yeni mahkemelerin kurulması gibi konularda ilk tecrübeyi teşkil ederek, Cumhuriyet döneminde, bu sahada yapılacak düzenlemelere zemin hazırlamıştır
Cumhuriyet'e gelindiğinde, çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu’nun hukukunun, tek uluslu Cumhuriyet için geçerli olmadığı görülür, ve değişen toplumun ihtiyaçlarına yönelik, çağdaş hukuk sisteminin getirilmesi için düzenlemelere girişilir
Yukarıda da belirtildiği gibi, Tanzimat dönemi ve sonrasında Batı hukukundan iktibaslar yapılmıştır
Bu süreç, Cumhuriyet döneminde, 1926'da İsviçre medeni kanununun kabulü, İtalyan modelinden alınan ceza kanunu ve, İtalyan ve Alman modellerinden alınan ticaret kanununun benimsenmesi ile hız kazanır
Ticaret ve ceza kanunları Osmanlı döneminde Batı örneğine göre düzenlenmiş olmasına rağmen, medeni kanun Şer'i olma özelliğini korumuştur
Cumhuriyet döneminde, hukuk alanında en önemli değişiklik, medeni kanunun, dini zeminden uzaklaştırılması ile gerçekleştirilir: Çok kadınla evliliğin yasaklanması, evliliğin resmi makamlarca onaylanması (resmi nikah), boşanma konusunda kadın ve erkeğe, miras konusunda kız ve erkek çocuklara eşit haklar tanınması gibi aile hayatına ilişkin düzenlemelerle, aslında hedeflenen, Türk ailesini, Batı modelinde yeniden yapılandırmaktır
[13]
Hukuk sahasında yapılan düzenlemelerin bir uzantısı olarak, anayasadan da bahsetmek gerekiyor
Sened-i İttifak (1808), Tanzimat Fermanı (1839) ve Islahat Fermanı (1856), anayasa veya benzeri belgeler olmamakla birlikte padişahın hak ve yetkilerine, sınırlı da olsa, kısıtlamalar getirmesi itibarıyla önemlidir
Ancak, padişahın hak ve yetkilerini sınırlayan, bununla da kalmayıp, idari mekanizmayı yeniden yapılandırmaya yönelik ilk anayasal hareket, Kanun-i Esasi'nin ilanıdır (1876)
Yalnızca iki yıl gibi kısa süre (1876-1878) yürürlükte kalma şanssızlığına uğrayan Kanun-i Esasi, otuz yıllık bir aradan sonra, 1908'de, ikinci kez yürürlüğe konulur
Bu dönemde üzerinde bazı iyileştirmeler yapılmasına rağmen, yurttaşlara çağdaş anlamdaki temel hak ve özgürlükleri sağlamaktan yoksundur
Halkın değil, aydınların dayatmasıyla yürürlüğe konulan bu anayasada, bu tür nitelikler aramak fazla iyimserlik olur
Zaten, bu anayasa ile korunan, azınlıkların hak ve hürriyetleridir
Yukarıda da belirtildiği gibi, idarenin yeniden yapılandırılması, dolayısıyla da yeni bir idare anlayışının-ki bu meşruti monarşidir-yerleştirilmesi esas amaçtır
Bu haliyle düşünüldüğünde, Osmanlı Kanun-i Esasi’si Cumhuriyet'e geçildiğinde hükümsüz bir belge haline gelmiştir
Ancak, Batı'nın liberal ve demokratik akımlarının yansımalarını ihtiva etmesi itibarıyla, Cumhuriyet aydınları için önemli bir tecrübe teşkil etmiştir
Cumhuriyet döneminde ilk anayasa 1921 yılında yapılır
Dönemin olağanüstü şartlarında hazırlanan bu anayasa, orijinal adıyla Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, yeni Türk devletinin ilk anayasası niteliğindedir
Olağanüstü şartlar dolayısıyla "kuvvetler birliği"nin benimsendiği bu anayasa 1924'e kadar uygulamada kalmış, bu tarihte yapılan düzenleme ile yeni bir anayasa hazırlanmıştır
Kuvvetler birliğinin, önceki kadar katı olmamakla birlikte korunduğu bu anayasaya, 1921 anayasasının maddelerinin büyük bir kısmı dahil edilmiş, bazı ek hükümler getirilmiştir
Cumhuriyetin ilk döneminde anayasada sıklıkla yapılan değişiklikler (ki bunlar 1928, 1934, 1937 yıllarına rastlar) göz önüne alındığında, laikliğe aykırı olan maddelerin kaldırıldığı, giderek sivil hale getirildiği gözlenmektedir
Hukuk sahasında Osmanlı son döneminde yapılan düzenlemeler değerlendirildiğinde, bunların, Batı hukukunu tanıma ve uygulama tecrübesi olarak Cumhuriyet'e aktarıldığı görülür
Mevcut Osmanlı hukuku ise, kısmi de olsa, Cumhuriyet'e intikal etme şansına sahip olmamıştır
Dantel
Mumsema
Frmacil
03-01-2009
#
2
Profil Bilgileri
FataL
--->: Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne: Değişme ve Süreklilik
2
4
Kültür
Kültürel alanda, halk kültürü ve gündelik hayat düzeyinde Osmanlı mirasının, yukarıda bahsedilen sahalara nispeten, değişmeye daha dirençli olduğu söylenebilir
Halkın inanışları, alışkanlıkları, davranışları ve değerler sisteminin toplamı olan "zihniyet" ise, değişmeye en fazla direnç gösteren, ve değişmenin, ancak asırlar alan bir sürede gerçekleştiği sahadır
[14] Müzik, mutfak, halkın kullandığı eşyalar, eğlence, kahvehane v
s
gibi gündelik hayatla ilgili konularda ve, başka etnik gruplarla birlikte yaşama, farklı kültürlere gösterilen tolerans ve din gibi, alışkanlık ve zihniyetle ilgili alanlarda, sürekliliğin izlerini tespit etmek mümkündür
[15] Yine de, halkın günlük hayatı, "devletin müdahale edebileceği" sahalar arasına dahil olmuştur
Burada yapılacak değişmelerin, uzun vadede, halkın zihniyetinde değişme meydana getireceğine inanılarak, kıyafetten takvim ve saate, alfabeden eğitime kadar, günlük hayatın çeşitli sahalarında düzenlemeler yapılmıştır
Böylece, Batı tarzı bir hayat sürme yoluyla, Batı zihniyetine erişmenin mümkün olacağı düşünülmüştür
Aşağıda, dil ve alfabe, ve eğitim başta olmak üzere, kültürel hayatın çeşitli sahalarında, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde, Batı modelinden yapılan alımlar incelenerek, bunlardaki değişme ve süreklilik çizgileri tespit edilmeye çalışılacaktır
Dil ve alfabe konusunda, daha 19
yüzyılın ilk yarısında, aydınlar ciddi tartışmalara girmişlerdi
Tanzimat'la birlikte, Batı tarzında eğitim veren okulların açılmasıyla, Türkçe'nin ilim dili olarak kullanılması, Arapça ve Farsça kelimelerden arındırılması konusu gündeme geldi
1876'da Kanun-i Esasi'ye, "Osmanlı Devleti'nin resmi dilinin Türkçe olduğu, ve devlet hizmetine girecekler için bu dilin bilinmesi gerektiği"ne dair bir hüküm konuldu
Fakat bu, dil ve alfabe konusundaki tartışmaların sonu değil, resmi düzeyde başlangıcı oldu
[16] Dil konusu biraz irdelendiğinde, asıl sorunun, Türkçe'ye uygun olmayan Arap Alfabesi’ni kullanmaktan kaynaklandığı, dolayısıyla, alfabenin değiştirilmesi gerektiği kanaati uyandı
Bu sırada, Latin Alfabesi’nin alınması konusu gündeme geldi
[17] Türkçe’nin ilim dili olması yolunda harcanan çabalar kısmen başarılı olmasına rağmen, aynı başarı alfabe konusunda sağlanamadı
Alfabe değişikliğini yapmakta Cumhuriyet'e kaldı
1 Kasım 1928'de kabul edilen bir kanunla Latin Alfabesi kabul edildi
Ardından Türkçe'nin sadeleştirilmesi için faaliyetlere girişildi: Atatürk'ün geliştirdiği Güneş-Dil Teorisi ve Türk Dil Kurumu'nun kurulması (1932) bu faaliyetler arasındadır
Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde, Cumhuriyet döneminde, milli bir dil yaratma endişesinin hakim olduğu görülmektedir
Cumhuriyet'in, Osmanlı geçmişi ile olan organik bağlarından birini, belki de en önemlisini, kopartması anlamına gelen bu girişim, ele alınan konu açısından radikal bir değişme olarak değerlendirilebilir
Bir toplumun vatandaşlarına, kendi kültürünü aktarma süreci olarak tarif edilen eğitim faaliyetleri, Osmanlı toplumunda yüzyıllar boyunca medreseler tarafından yürütülmüştür
Bu geleneksel insan yetiştirme kurumundan ilk uzaklaşma, II
Mahmud döneminde, Batı usulünde askeri eğitim veren okulların açılmasıyla başlar
[18] Bu, aynı zamanda, dini ilimlerin ağırlıklı olarak verildiği medrese eğitimine alternatifin ilk ortaya çıkışıdır
Batı'nın ilim ve fenninin öğretildiği bu okullar, Osmanlı'da eğitiminin mektep-medrese şeklinde ikileşmesinin ilk örneğini teşkil ederek, ileride yapılacak olan düzenlemelere yön vermiştir
Bundan sonra yapılan düzenlemelerde, geleneksel medrese sistemine hiç müdahale etmeden, tamamıyla yeni bir sistem kurmaya yönelinmiştir
Yine, Tanzimat döneminde ilk kez olarak, eğitimin siyasi ve toplumsal fonksiyonlarının olduğu fark edilmiş, devleti felakete gidişten kurtaracak yol olarak görülmüştür
[19] Batı usulünde eğitim sisteminin kurulması, aydınlar ve memurlar yetiştirmek için sivil okullar açılması, bu fark edişin bir neticesidir
[20] Tanzimat döneminde azınlıklar ve yabancılar da özel okullar açarak, eğitimin daha da çeşitlenmesine neden olmuş, ancak bunlar, Osmanlı Devleti'ne değil, kendi azınlık gruplarına hizmet ederek ayrılıkçı faaliyetler gütmüşlerdir
Eğitim konusunda ikinci önemli gelişme, II
Abdülhamid'in saltanat yıllarında yaşanır
Bu dönemde, pek çok meslek ve sanat okulu, özürlüler için okullar açılır ve okul programları yeniden düzenlenir
Cumhuriyet'e gelindiğinde, eğitim sahasında yapılan ilk iş, yaşanan mektep-medrese ikiliğini gidermek üzere "Tevhid-i Tedrisat Kanunu" (öğretimin birleştirilmesine dair kanun)'nun çıkarılması olmuştur (3 Mart 1924)
Bu kanunla, ülkedeki bütün eğitim kurumları Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı)'ne bağlanarak, azınlık ve yabancı okullar denetim altına alınmıştır
Aynı tarihte Şer'iye ve Evkaf Nezareti de kaldırılarak, idaresinde bulunan medreseler, önce Maarif Vekaleti'ne bağlanmış, sonra da kaldırılmıştır
Bütün bu düzenlemelerdeki amaç, eğitimin daha "laik" ve "milli" hale getirilmesidir
1933'de çıkarılan Üniversite kanunu ile Yükseköğrenim kurumları yeniden yapılandırılarak, Batılı tarzda yeni fakülte ve üniversiteler kurulmuştur
Osmanlı döneminde Batı modelinde açılan okullar, Cumhuriyet'e gelindiğinde yeniden yapılanmaya tabi tutulmasına rağmen, üzerinde çalışılacak bir model oluşturması, ve daha da önemlisi, insan yetiştirmede tecrübe teşkil etmesi bakımlarından önemlidir
Cumhuriyet'e intikal edenler de bunlar olmuştur
Laik Cumhuriyet idaresinin kurulması, mevzuat ve hukukun da bu çizgide düzenlenmesi ile, toplumdaki çeşitli kurumların üzerinde yapılanacağı esaslar, ve eski usuller ve alışkanlıklara karşı alınacak tavır da belirlenmiştir
Kılık-kıyafet konusunda yapılan düzenlemeler (2 Eylül 1925), aynı tarihte, tekke ve zaviyelerin kaldırılması (2 Eylül 1925), uluslararası saat ve takvimin (26 Aralık 1925), ölçü ve ağırlık sisteminin (1 Nisan 1931) ve soyadı kanununun (1934) kabulü, ve hafta tatilinin Cuma'dan, Cumartesi-Pazar gününe alınması (1935), hep bu esaslar dahilinde yapılan düzenlemelerdir
Bu düzenlemelerin en önemli özelliği, Osmanlı döneminde uygulanmakta olanların tamamen terk edilmesi, yerine çağdaş olanın konulmasıdır
Diğer bir ifadeyle, bahsedilen konularda, süreklilik değil, değişme söz konusudur
Kültürün değişik sahalarında uygulamaya konulan reformlar ve inkılaplarla, Batılı kültür unsurlarının aktarılması (cultural borrowings) yoluyla, gerçekte, bir kültür değişimi (acculturation) planlandığı söylenebilir
"Kültür unsurlarının aktarılması" ve "kültür değişimi" tamamen farklı iki kavram olup, bunlardan ilki, bütün kültürler arasında aralıksız devam ede gelen bir süreçtir
İkincisi ise, bir kültürü belirleyen temel değerler sisteminde değişme anlamlarına gelir
[21] Osmanlı ve Cumhuriyet yenileşmeleri tahlil edildiğinde bunların, "kültür değişimine uğramadan, kültür unsurlarının aktarılması için gösterilen çabalar"ın tarihi olduğu söylenebilir
Osmanlı aydınları ve bürokratlarının gündemini sürekli işgal eden bu çabalar, onların zihninde, Batı'nın yalnızca, "ilmini ve fennini" alma, "değerlerini" reddetme şeklinde formüle edilmiş, bu da, Batı medeniyetinden nelerin alınıp, nelerin alınmayacağı konusunda karar vermede, ayırt edici kriter olmuştur
[22] Gerçekte ise, Osmanlı aydınları ve bürokratları, bu tür bir "seçme" şansına sahip olmadıkları gibi, "kültürel alımlar"ın yol açacağı değişmeye müdahale edebilecek iradeye de sahip değillerdi
Dış müdahaleler de işin içine girince, kültür unsurlarının aktarımı, "mecburi veya güdümlü" hale geldi
[23] Aynı tartışmalar ve durumlar Cumhuriyet’e de intikal ederek, yapılacak olan inkılapların mahiyetini belirledi
3
Sonuç
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş noktasında, Cumhuriyet, son yüzyılı modernleşme sancıları ile geçiren bir toplum devralmıştır
Cumhuriyet kurulduğunda, ilk anda gerekli olan yönetim örgütü, eğitim sistemi, mali sistem vs
Osmanlı'dan alınmıştır
Parlamenter sistem ile tecrübe, siyasi parti ve çeşitli siyasi kurumlar Osmanlı'dan miras kalmış, Cumhuriyet'in aydın ve yetişmiş insan kadroları da, yine Osmanlı'dan intikal etmiştir
Osmanlı döneminde yaşanan modernleşme süreci, daha çok, bir "tecrübe" olarak Cumhuriyet'e aktarılmıştır
Osmanlıdan Cumhuriyet'e intikal eden, belki de en önemli, "alışkanlık", her ikisinde de, değişmenin devlet eliyle ve kısa sürelerde gerçekleştirileceğine kanaat getirilmesidir
Bu alışkanlık, günümüzde de devam etmektedir
Diğer yandan, çok uluslu İmparatorluğun kurumları, tek uluslu Cumhuriyet'e geçişte, kendiliğinden geçersiz hale gelmiş, yeni düzenlemelerin yapılması gereği hasıl olmuştur
Daha çok, siyasi rejim, devlet idaresi ve kurumlar düzeyinde gerçekleştirilen düzenlemeler, değişme olarak değerlendirilmelidir
Kültürel sahada, günlük hayatı ilgilendiren konularda değişmeler yaşanırken, zihniyet, halk kültürü v
s
gibi konularda süreklilik hakim olmuştur
Sonuç olarak, Cumhuriyet’in kurucuları, Osmanlı'dan devralınan toprak ve nüfus üzerinde yeni ve modern bir devlet inşaa etmek gayesiyle siyasi rejim, hukuk ve kültürün çeşitli sahalarında geniş çaplı ve köklü değişimler yapmışlardır
Kısa dönemde bakıldığında “radikal” olarak nitelendirilen bu değişimlerin, uzun dönemde bakıldığında, Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan yenileşme ve modernleşme çabalarının Cumhuriyet döneminde güçlenerek devam eden uzantıları olduğu görülmektedir
Notlar
[1] Zaman kavramı, çeşitleri ve tarihte kullanımı konusunda ayrıntılı bilgi için bkz
Robert F
Berkhofer, Jr
, A Behavioral Approach to Historical Analysis, New York-London 1969, s
210-270
[2] Fatma Acun, “Yakın Dönem Tarihi Metodolojisi”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 42 (Kasım 1998), s
723
[3] Bu konuda bak, Justin McCarthy, Death and Exile: The Ethnic Cleansing of Ottoman Muslims, 1821-1922, Princeton 1995
Kitabın Türkçe tercümesi de mevcuttur: Ölüm ve Sürgün: Osmanlı Müslümanlarına Karşı Yürütülen Ulus Oarak Temizleme İşlemi, çev
Bilge Umar, İstanbul 1998
[4] II
Mahmud döneminde yapılan reformların karşılaştırmalı bir değerlendirilmesi için bak
İlber Ortaylı, İmparatorluğum En Uzun Yüzyılı, İstanbul 1987, s
27-46
[5] Meclisi Vala hakkında bkz
Mehmet Seyitdanlıoğlu, Tanzimat Devrinde Meclis-i Vala, Türk Tarih Kurumu Yayını, 2
Baskı, Ankara 1999
[6] İttihad ve Terakki Partisi hakkında bkz
Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Ankara 1993, s, 209-237
Ayrıca bkz
şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 18095-1908, Ankara 1984
[7] Buraya kadar olan gelişmeleri takip etmek için, bak Ercümend Kuran, "Osmanlı İmparatorluğunda Yenileşme Hareketleri", Türk Dünyası El Kitabı, cilt I, Ankara 1992, s
495-503; Roderic Davison, Turkey, A Short History, England 1988, s
67-127
[8] Halifeliğin kaldırılması hakkındaki tartışmalar için, bak Halil İnalcık, "The Caliphate and Atatürk's İnkılab", From Empire to Republic, Essays on Ottoman and Turkish Social History, The Isis Press İstanbul 1995, s
153-164
[9] Halil İnalcık, "Turkey Between Europe and The Middle East", From Empire to Republic, Essays on Ottoman and Turkish History, The Isis Press, İstanbul 1995, s
144
[10] Osmanlı İmparatorluğu, merkezde eğitilen ve merkezden kontrol edilen bürokratlar vasıtasıyla idare ediliyordu
Cumhuriyeti kuran da, Osmanlı bürokrasi geleneğinden yetişen şahıslardı
Osmanlı’ların "bürokratik-merkeziyetci-seçkinci" kadroları, anlayışları ile birlikte, Cumhuriyet'e intikal etti
Bu "seçkin" kadrolar, ilk kez, çok partili hayata geçişin sağlandığı 1950'de değişime uğradı: Bürokrasi kökenli merkeziyetçi kadroların yerini, taşra tüccarları ve serbest meslek sahiplerinden oluşan, daha az devletçi, daha az merkeziyetçi kadrolar aldı
Bu konuda bak Ergun Özbudun, "Türk Siyasal Sisteminde Değişim ve Süreklilik Unsurları", Türkiye Günlüğü, sayı 25, 1993, s
13; İlter Turan, "Evolution of Political Culture in Turkey", Modern Turkey, Continuity and Change, ed
Ahmet Evin, Opladen 1984, s
105
[11] İnalcık, Turkey Between Europe and The Middle East, s
150; Ergun Özbudun, Dankwart Rustov'dan atıfla, Türkiye'nin siyasi gelişim sürecinde, siyasi kadrolarla, siyasi yapılar arasında ters bir ilişki olduğunu söylemektedir: Siyasi kadrolarda değişimin en yoğun biçimde yaşandığı dönemlerde, siyasi yapıda pek az değişme gerçekleşirken (II
Meşrutiyet’in ve 1950’nin siyasi kadroları bu değişime örnektir), siyasi yapıda en radikal değişimin yaşandığı dönemde ise, siyasi kadrolarda çok az değişiklik meydana gelmiştir (Cumhuriyet’in kuruluşu buna örnektir)
Cumhuriyet ile birlikte Türkiye'de yaşanan siyasi değişikliğin, dünyada siyasi değişim yaşayan diğer ülkelerdekinden çok daha az sarsıntılı biçimde cereyan etmesinin nedeni budur
Adı geçen eser, s
14
[12] Emre Kongar, İmparatorluktan Günümüze Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, cilt I, İstanbul 1985, s
143
[13] Davison, aynı eser, s
132-133
[14] Bu konuda bak, Erol Güngör, Dünden Bugünden, Tarih-Kültür-Milliyetçilik, Ankara 1984, s
26-31
[15] Balkanlar’daki Osmanlı mirası ve bu mirasın değişen ve devam eden unsurları konusunda örnek bir çalışma için bak, Maria Todorova, "Balkanlarda Osmanlı Mirası", Yeni Balkanlar Eski Sorunlar, ed
Kemali Saybaşlı-Gencer Özcan , İstanbul 1997, s
117-145
[16] Enver Ziya Karal, "Dil ve Dil Tartışmaları", Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 2, s
314-332
Dil sorununu resmi düzeyde ilk kez, Osmanlı Mebuslar Meclisi açıldığında hissedildi
Meclisteki Mebusların her biri, geldikleri bölgeye has bir Türkçe ile konuşuyorlardı
Bu nedenle zabıt tutmak hayli zorlaştı
Hatta, bir gün, zabıt tutmakla görevlendirilen Ahmet Mithat Efendi düşüp bayıldı
Meclis çalışmaları ertelendi
Türkçe'nin bu kadar çeşitli şekillerde söylendiğine ilk kez şahit olan mebuslar hayretler içinde kalırken, bir yandan da, birbirlerinin konuşmalarıyla alay ediyorlardı
Bu durum, Türkçe'nin düzenlenmesi yolundaki çalışmaların hızlanmasına vesile oldu
Bu konuda bkz, aynı eser, s
317
[17] Mustafa Celaleddin Paşa, 1869 tarihinde Latin Alfabesinin kabulünü olumlu karşıladığını duyurmuş, kızına Latin harflerle Türkçe mektuplar bile yazmıştır
II
Abdülhamid'in Latin harflerini kullanma konusuna sıcak baktığı bilinir, fakat bunu gerçekleştirmeye yönelik herhangi bir girişimde bulunmamıştır
Karal, adı geçen eser, s
319
[18] Bu okullardan biri, Fransa'daki Saint-Cyr askeri okulu örnek alınarak 1834'de açılan Mekteb-i Ulum-u Harbiyedir
Kuran, adı geçen makale, s
495
[19] Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi (Başlangıçtan 1993'e), İstanbul 1994, s
137
[20] Tanzimat döneminde eğitim konusunda yapılan düzenlemeler için, bak
Akyüz, Aynı eser, s
138-162
[21] Halil İnalcık, "Osmanlılarda Batı'dan Kültür Aktarması Üzerine", Osmanlı İmparatorluğu Toplum ve Ekonomi, İstanbul 1993, s
425
Kültür değişimi veya kültürleşme şeklinde ifade edilen acculturation,
kendimizin dışında, diğer çağdaş bir toplumun kültürünü alma sürecidir
Böyle bir süreç, kültürlerin teması sonunda ortaya çıkar
Bu konuda ayrıntılı bilgi için bak, Robert Bierstedt, The Social Order, 3
edition, Tokyo 1970, s
167-168
[22] Ziya Gökalp, değerler sistemini "kültür", teknoloji ve bilimi "medeniyet" şeklinde kavramlaştırarak, konunun, dönemin aydınlarının kafasında yol açtığı zihin karmaşasını büyük ölçüde önlemiştir
Gökalp'e göre, kültür ve medeniyet uzlaşmaz değildir, ikisi de bir arada yaşanabilir
Ancak, Gökalp'in bu ve buna bağlı diğer görüşleri, modern araştırmacılar tarafından yakından incelendiğinde, eksik yönlerinin olduğu görülmüştür
Bunlardan en önemlisi, teknoloji başta olmak üzere, diğer kültürlerin maddi unsurlarının alınmasının, toplumda kültürel değişmeye yol açtığı gerçeğidir
Bu konuda bak, Erol Güngör, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Ankara 1980
s
7-11
Diğer yandan, kültür unsurlarını, "değer sistemine bağlı olanlar" ve "tarafsız" olanlar şeklinde ikiye ayıranlar olmuştur
Kıyafet, gibi, kimliği belirleyen unsurlar değer sistemine bağlı olurken, teknoloji ve bilim, tarafsız kategoriye dahil edilir
Bunlardan yalnızca birini, tarafsız olan bilim ve teknolojiyi kullananlar, gerçekte, bir kültür değişimi süreci içine girmiştir
Bu konuda bak, İnalcık, adı geçen eser, s
426
[23] Mecburi kültür değişmeleri hakkında, bak Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, İstanbul 1951, s
127-129
Tags
:
cumhuriyetine
,
degisme
,
osmanlidan
,
sureklilik
,
turkiye
Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne: Değişme ve Süreklilik ile ilgili Benzer Konular
27 Kez Görüntülendi
Yapay Osmanlı'dan, Yaratıcı Türkçe'ye .. !!
Türkçe ve Türkçe Kullanımı
Osmanlı'dan Sonra Irak ve Kürtler
Kitap & Dergi
Osmanlı'dan Elizabeth'e mektup
Türk ve Dünya Tarihi
Genelkurmay Cumhuriyeti'ne Genelkurmay'dan suç duyurusu
Kültür Sanat Haberleri
Ip değişme
Program İsteyenler
Yazdırılabilir şekli göster
Sayfayı E-Mail olarak gönder
-- English (US)
-- Türkce(TR)
İletişim
-
Anasayfa
-
Arşiv
-
Gizlilik Bildirimi
-
Yukarı git
Saat
03:32
.
Sayfalar
Rüyatadı
Mumsema
Frmacil
Etiket
Dantel
Modeller
Powered by vBulletin® Version 3.6.12 Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Mail Adresimiz Forumalev(at)gmail
com
Moderatör Başvuru Formu
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
253
254
255
256
257
258
259
260
261
262
263
264
265
266
267
268
269
270
271
272
273
274
275
276
277
278
279
280
281
282
283
284
285
286
287
288
289
290
291
292
293
294
295
296
297
298
299
300
301
302
303
304
305
306
307
308
309
310
311
312
313
314
315
316
317
318
319
320
321
322
323
324
325
326
327
328
329
330
331
332
333
334
335
336
337
338
339
340
341
342
343
344
345
346
347
348
349
350
351
352
353
354
355
356
357
358
359
360
361
362
363
364
365
366
367
368
369
370
371
372
373
374
375
376
377
378
379
380
381
382
383
384
385
386
387
388
389
390
391
392
393
394
395
396
397
398
399
400
401
402
403
404
405
406
407
408
409
410
411
412
413
414
415
416
417
418
419
420
421
422
423
424
425
426
427
428
429
430
431
432
433
434
435
436
437
438
439
440
441
442
443
444
445
446
447
448
449
450
451
452
453
454
455
456
457
458
459
460
461
462
463
464
465
466
467
468
469
470
471
472
473
474
475
476
477
478
479
480
481
482
483
484
485
486
487
488
489
490
491
492
493
494
495
496
497
498
499
500
501
502
503
504
505
506
507
508
509
510
511
512
513
514
515
516
517
518
519
520
521
522
523
524
525
526
527
528
529
530
531
532
533
534
535
536
537
538
539
540
541
542
543
544
545
546
547
548
549
550
551
552
553