Mumsema.NET

FrMaLeV

Bilgi Dağıtmak İçin El Ele


Geri git   Mumsema.NET >
İslamiyet
> İslami Konular > Peygamber Efendimiz (S.A.V)

Forum Kuralları İletiler Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Bütün Forumları okunmuş kabul et

             
Ashab-ı Kiram ile ilgili Benzer Konular
1238 Kez Görüntülendi

Ashab-ı Kiram Peygamberimiz (s.a.s.)’ı Anlatıyor Peygamber Efendimiz (S.A.V)
Baskı Ve Zulümle Karşılaşan Sahabe-i Kiram’ın şerefli Yaşamları Sahabeler ve Alimler
Eshab-I Kiram E-Kitap
Ashab-i Kehf Dini Sohbet

***Müslümanlık Görevimiz*** | Peygamber Efendimizin bazı Mucizeleri!
Cevapla
 
Konu Araçları
Alt 15-09-2006   #21
Profil Bilgileri
Standart Tevbesi ile meşhûr sahâbî: EBU LÜBÂBE

Tevbesi ile meşhûr sahâbî: EBU LÜBÂBE ile ilgili üçüncü sayfa Mumsema.com


İslâmın nûrunu söndürmek isteyen Mekkeli müşriklere karşı hazırlanan mücâhid ordusunda az sayıda deve vardı Bu sebeple bir deveye üç sahâbî nöbetleşe biniyordu

Resûlullah efendimiz de Ebû Lübâbe ve Hz Ali ile bir deveye sırayla bineceklerdi Deveye ilk olarak Resûlullah efendimiz binmiş idi Her ikisi de Resûlullahın deveden inmemesini ve haklarını seve seve vermeyi arzû ediyorlardı Kendilerinin binip, Resûlullahın yürümesini içlerine sindiremiyorlardı

Biz yaya yürüyelim

Nitekim yaya yürüme sırası Resûlullah efendimize geldiğinde ikisi birden şu teklifi yaptılar:

- Yâ Resûlallah! Siz inmeyin, biz yaya yürüyebiliriz

Onların bu samîmî ve içten tekliflerine Resûlullah efendimiz şu cevâbı verdiler:

- Siz yürümekte benden daha güçlü değilsiniz Ayrıca benim de sizin kadar sevâba ihtiyâcım var

Ebû Lübâbe, cihâd aşkıyla yanıyor, müşriklerle bir an önce karşılaşmaya can atıyordu Henüz düşmanla karşılaşmadan Resûlullah efendimiz Ebû Lübâbe'yi kendi yerine vekil olması için Medîne'ye gönderdi Oradaki vazîfesi kadın ve çocukları korumaktı

Ancak Resûlullah efendimiz, Bedir'de kazanılan ganimetlerden ona da pay verdi

Peygamber efendimizle, Benî Kurayza Yahûdîleri arasında bir anlaşma vardı Buna göre, Mekke müşrikleri ile yapılan Hendek Muharebesinde Müslümanlarla beraber, Medîne'yi müdafaa etmeleri gerekiyordu Fakat bunlar, böyle bir şeye yanaşmadıkları gibi, harbin en nazik bir zamanında müşriklerle işbirliği yaptılar Peygamber efendimizin, durumu araştırmak ve sulh için gönderdiği heyete de hakârette bulundular Bununla da yetinmeyip, Medîne üzerine baskınlar düzenlediler Müslümanları öldürmeye teşebbüs ettiler

Onların üzerine yürü

Hendek muharebesinde, on bin kişilik müşrik ordusunun büyük zayiat vererek geri çekilmesi Kurayza Yahûdîlerini hayâl kırıklığına uğrattı Endişeyle Medîne'ye iki saatlik mesâfede bulunan kalelerine çekildiler Peygamber efendimizin üzerlerine yürümesinden çok korkuyorlardı

Peygamber efendimiz, Hendek'ten dönüp, evine geldi Üzerindeki silâhları çıkardı O sırada Cebrâil aleyhisselâm geldi Sarığının ucu iki omuzunun arasında ve üzerinde zırhtan gömlek vardı

- Ey Allahın Resûlü! Silahlarınızı çıkardınız mı? Vallahi biz daha silahlarımızı çıkarmadık Düşman sana geldiğinden beri melekler silâhlarını çıkarmadılar Kalk, silâhını kuşan ve onların üzerine yürü, dedi

Peygamberimiz sordular:

- Kimin üzerine yürüyeyim?

Cebrâil aleyhisselâm da;

- İşte oraya, diyerek eliyle Benî Kurayza tarafını gösterdi

Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

- Eshâbım çok yoruldular Birkaç gün dinlenseler nasıl olur?

- Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ, hemen Benî Kurayza kabîlesi üzerine yürümeni emrediyor Ben şimdi yanımdaki meleklerle beraber, Kurayza Yahûdîlerinin kalelerine gidiyorum Allahü teâlâ onları helâk edecektir

Peygamber efendimiz, Cebrâil aleyhisselâm Allahü teâlânın emrini bildirip gidince, Bilâl-i Habeşî'ye;

- İşitip, itâat eden kişi, ikindi namazını Benî Kurayza yurdundan başka yerde kılmasın, diye seslenmesini emretti

Peygamber efendimiz ve Eshâb-ı kirâm silahlandılar Cebrâil aleyhisselâmın izini takip ederek yola çıktılar Benî Kurayza Yahûdîlerinin olduğu yere geldiler Kalelerin çok yakınına kadar yaklaştılar Benî Kurayza Yahûdîleri iyice muhasara altına alındı Muhasara son derece şiddetlenmişti Yahûdîler, Peygamber efendimizden, görüşmek ve danışmak üzere Ebû Lübâbe'yi kendilerine göndermesini istediler

Bize ne yaparlar

Ebû Lübâbe'nin çoluk çocuğu ve malları Benî Kurayza yurdunda idi Resûlullah efendimiz Ebû Lübâbe'yi çağırdı ve buyurdu ki:

- Yahûdîlerin yanına git! Onlar Evsliler arasından seni istediler

Resûlullah efendimiz ayrıca Ebû Lübâbe'ye, onların yanına vardığında nasıl davranacağını da gösterdi Ebû Lübâbe yanlarına varınca, onu karşıladılar Kadınlar ve çocuklar ağlaşarak, kendilerine acındırmaya çalışarak yardım bekliyorlardı Yahûdîler, Ebû Lübâbe'ye dediler ki:

- Ey Ebû Lübâbe! Muhasara bizi mahvetti Muhammed müsaade etse de buradan çıkıp, Şam'a veya Hayber'e gitsek, bizim çarpışmaya gücümüz yok Ey Ebû Lübâbe, biz teslim olursak bize ne yapılacak? Bize teslim olmayı tavsiye eder misin?

Ebû Lübâbe de şöyle cevap verdi:

- Evet, teslim olmanızı tavsiye ederim (Böyle söylerken elini boğazına götürerek, teslim olurlarsa boğazlarının kesileceğini ifâde eden bir işâret yapmıştı)

Ebû Lübâbe diyor ki:

- Vallahi onların yanından da henüz ayrılmamıştım ki, bu hareketimle, Allaha ve Resûlüne karşı iyi bir iş yapmadığımı anlamıştım

Ebû Lübâbe, salâhiyetli olmadığı veya gizli kalması gereken bir şeyi söylemişti Ancak bir kere ağzından çıkmıştı

Allahü teâlâ kalbimi biliyor

Ebû Lübâbe bu duruma çok üzüldü, çok pişman oldu Gözlerinden akan yaşlar sakalını ıslattı Kalenin arkasından bulduğu bir yolla, doğru Medîne'ye gidip Mescid-i Nebeviye girdi Kendisini direğe bağlattı

- Allahü teâlâ kalbimi biliyor Bana hakîkî bir tevbe ihsân edinceye kadar vallahî ben Resûlullahın yüzüne de bakamam Allahü teâlâ işlediğim günâhtan tevbemi kabûl etmedikçe bu yerimden ayrılmıyacağım, diye yemin etti

Ebû Lübâbe'nin düştüğü bu hatâ ile ilgili olarak şu meâldeki âyeti kerime nâzil oldu:

(Ey îmân edenler, Allaha ve Resûlüne hâinlik etmeyin Bile bile aranızdaki emânetlere de hâinlik etmeyin) [Enfâl 27]

Ebû Lübâbe, Resûlullahın muhterem hanımlarından Ümm-i Seleme'nin Mescid-i Nebeviye açılan kapısı önündeki direğe kendisini bağlatmıştı Hava bir hayli sıcaktı Bir hafta hiçbir şey yemeyip, kulakları işitemeyecek hâle gelmişti

Ebû Lübâbe, yaptığına pişman olup kendini direğe bağlattığı sırada, Müslümanlar onun bu hâlinden habersiz, Yahûdîlerin kalesinden dönmesini bekliyorlardı Aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen Ebû Lübâbe dönmedi Nihayet durumdan haberdar olunup, Resûlullaha arz edildi Peygamber efendimiz buyurdu ki:

- Eğer doğruca yanıma gelseydi, bağışlanmasını Allahü teâlâdan dilerdim Madem ki, o kendisini bağlatmış, artık Allahü teâlâ tevbesini kabûl edinceye kadar onu bulunduğu yerde bırakırım

Ebû Lübâbe bu şekilde direğe bağlı kalarak altı gece kaldı Her namaz vaktinde hanımı tarafından bağları çözülür, namazını kıldıktan sonra, tekrar direğe bağlanırdı

Müjdeleyeyim mi?

Peygamber efendimiz Ümm-i Seleme'nin odasında idi O sırada, Ebû Lübâbe'nin tevbesinin kabûl olduğuna dâir âyet-i kerîme nâzil oldu Âyet-i kerîmede meâlen buyuruldu ki:

(Onlardan diğer bir kısmı da günâhlarını itiraf ettiler ve önce yapmış oldukları iyi bir ameli sonradan yaptıkları başka bir kötü amel ile karıştırdılar Olur ki, Allah, onların tevbelerini kabûl eder Çünkü Allah, Gafûrdur, çok bağışlayıcıdır, Rahimdir) [Tevbe 102]

Ümm-i Seleme vâlidemiz, seher vakti Peygamber efendimizin güldüğünü işitince sordu:

- Niçin gülüyorsunuz yâ Resûlallah!

- Ebû Lübâbe'nin tevbesi kabûl olundu

- Müjdeleyeyim mi yâ Resûlallah?

- Olur! Müjdelemek istiyorsan, müjdele!

Bu haberi duyan herkes, iplerini çözüp salıvermek için Ebû Lübâbe'ye doğru koştular Ebû Lübâbe bunu kabûl etmedi Dedi ki:

- Vallahi Resûlullah efendimiz bizzat eliyle beni bırakmadıkça buradan ayrılmam

Peygamber efendimiz de namaza giderken, uğrayıp salıverdiler

Ebû Lübâbe direğe ince, sağlam bir iple bağlanmıştı Onun için ip, onun iki kolunu kesmişti Uzun zaman bu kesikler geçmedi, izi kollarında kaldı

Ebû Lübâbe hazretleri bu hâdise ile ilgili olarak şöyle anlatır:

Benî Kurayza Yahûdîlerini kuşatmıştık O zaman bir rü'yâ gördüm Şöyle idi: Kurayza Yahûdîleri, çok pis kokan bir kara balçık hâline gelmişler! Onlardan uzaklaşma imkânım da yoktu Az kalsın, onların o kötü kokularından ölecektim Sonra, akan bir nehir gördüm, onda yıkandım Tertemiz oldum Güzel bir koku da süründüm

Rü'yâmı Hz Ebû Bekir'e anlattım O rü'yâmı şöyle ta'bîr etti:

- Dilin tutulacak, çok sıkıntılı bir işe gireceksin Fakat kurtulacaksın

Yemin keffâreti

Direkte bağlı olduğum zaman Ebû Bekir'in sözü aklıma geldi Tevbemin kabûl olacağına dâir âyet ineceğini ümit etmiştim

Ebû Lübâbe bu günâhın işlendiği, Benî Kurayza yurduna dönmek istiyordu Hâlbuki Allah ve Resûlüne karşı günâh işlediği bu memlekete bir daha hiç girmeyeceğine dâir yemin de etmişti Durumu Resûlullaha arz etti Allah ve Resûlü uğrunda, bütün malını bile verebileceğini söyledi Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

- Malının üçte birini vermek senin keffâretine yeter

Hz Ebû Lübâbe, malının üçte birini ayırıp, verilmesi gerekli kimselere dağıttı Ondan sonra, vefât edinceye kadar kendisinden hayırdan başka bir şey görülmediği bildirilmiştir

 

keremy is offline  
Alt 15-09-2006   #22
Profil Bilgileri
Standart



Resûlullahın süvârilerinden: EBÛ KATÂDE

Peygamber efendimizin develerini Medîne’de otlağa götürme vazîfesini, bir çobanla birlikte Peygamberimizin hizmetçisi Rebâh üzerine almıştı Gâbe dağının yokuşuna vardıkları zaman, Gatafan ve Fezârîlerden kırk atlı baskın yaparak, Ebû Zer’in oğlunu şehîd ettiler ve develeri götürdüler

Sabahleyin durumu öğrenen Seleme bin Ekvâ, hemen Rebâh’ı Medîne’ye haber vermek için gönderdi Kendisi de yüksekçe bir yerden yardım çağrısında bulundu ve gelecek yardım kuvvetini beklemeden, tek başına eşkıyânın ardına düştü

Allah yardımcın olsun!

Nihâyet onlara yetişti Vuruşmaya başladılar Onlardan birçoğunu öldürdü Ancak, eşkıyâ grubu develerin bir kısmını bırakarak, orada bulunan dağ geçidine doğru çekilip, kendilerini emniyete aldılar

Durumu haber alan İslâm süvârileri, Peygamber efendimizin yanında toplandılar Bu sırada, Ebû Katâde başını yıkamakla meşguldü O anda atı kişnemeye ve ayaklarını yere vurmaya başladı Ebû Katâde başını yıkamayı bırakarak dedi ki:

- Vallahi bu at, süvâri kokusu almıştır Bu hazırlanmış savaşa işârettir

Hemen atına binerek Resûlullahın yanına gitti Resûlullah efendimiz onu görür görmez buyurdu ki:

- Yâ Ebâ Katâde! Hemen hareket et! Allah yardımcın olsun!

Ebû Katâde, diğer süvârileri toplayarak müşriklere yetiştiler ve eşkıyâlara hücûm ettiler Ancak Abdurrahman El-Fezârî, Muhriz bin Nadre’yi şehîd etti Bunun üzerine Hz Ebû Katâde bu azılı düşmana saldırarak, onu öldürdü

Bundan sonra müşrikleri takibe devam eden Hz Ebû Katâde duraklamadan üzerlerine saldırdı Reisleri olan Mes’ade’yi öldürdü Bu adamı kendisinin öldürdüğünü belli etmek için de kaftanını çıkarıp, üzerine örttü Ebû Katâde diyor ki:

“Sonra ilerledim Mes’ade’nin yeğeninin üzerine yürüdüm Kendisi on yedi kişilik bir süvâri müfrezesinin içinde belli oluyordu Onu mızrakladım Yanında bulunan süvâriler bozulup dağıldılar

Ebû Katâde ölmedi

Peygamberimizle birlikte gelen Sahâbîler, Ebû Katâde’nin, öldürdüğü Mes’ade’nin üzerine örttüğü kaftanını görünce tanıdılar ve dediler ki:

- Ebû Katâde öldürülmüş İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci’ûn

Peygamberimiz ise şöyle buyurdu:

- Hayır, Ebû Katâde öldürülmemiştir Bu ölen kimse, Ebû Katâde’nin öldürdüğü bir müşriktir Ebû Katâde, onu, kendisinin öldürdüğü bilinsin diye kendi kaftanını onun üzerine örtmüştür Allahü teâlâ, Ebû Katâde’yi rahmetiyle esirgesin Beni Peygamberlikle şereflendiren Allaha yemîn ederim ki, Ebû Katâde şiir okuyarak müşriklerin ardına düşmüştür

Hz Ebû Bekir ile Hz Ömer koşarak ölü üzerindeki örtüyü açtılar Ölünün Mes’ade olduğunu gördüler

Ebû Katâde’nin müşriklerin reislerini öldürmesi netîcesinde, İslâm mücâhitleri müşrikleri bozguna uğrattılarDevelerin on tanesini kurtardılar Ebû Katâde Peygamberimizin yanına geldiğinde, Resûlullah efendimiz ona bakarak şöyle duâ etti:

- Ey Allahım! Onun saçına ve derisine bereket ver Onu zinde yaşat ve murâdına erdir

Daha sonra, “Mes’ade’yi sen mi öldürdün?” diye sordular Ebû Katâde, “Evet, yâ Resûlallah!” dedi Peygamber efendimiz onun yüzündeki yara izini gördü ve buyurdu ki:

- Yanıma yaklaş!

Süvâri ve piyâdelerin en hayırlısı

Ebû Katâde Resûlullahın yanına yaklaştı Peygamberimiz onun yarasına mübârek ağız suyundan sürdü Netîcede Ebû Katâde’nin hiçbir ağrısı ve sızısı kalmadı

Mücâhidler Medîne’ye dönerlerken, Peygamberimiz, Ebû Katâde’yi ve Seleme bin Ekvâ’yı şöyle takdir ve taltif etti:

- Bugün süvârilerin en hayırlısı Ebû Katâde, piyâdelerin en hayırlısı da Seleme idi

Ebû Katâde birçok seriyyelere iştirâk etti Bunların bir kısmında kumandan mevkiinde, bir kısmında süvâri olarak bulunmuştur Hicretin sekizinci senesinde 15 kişilik bir keşif kuvvetinin başında Hadre tarafına gönderildi Hadre havâlisinde Gatafan kabîlesi bulunuyordu Bunlar zaman zaman Müslümanların bulunduğu yerlere baskınlar düzenler, yağma ederler ve Müslümanları rahatsız ederlerdi Resûlullah efendimiz, Ebû Katâde’yi gönderirken şu tavsiyede bulundu:

- Geceleri yürüyüp, gündüzleri gizleniniz! Dağınık düzenle, dört taraftan kuşatarak, Gatafanlara birden baskın yapınız! Kadınları ve çocukları öldürmeyiniz!

Ebû Katâde, Resûlullahın emirlerine harfiyen uydu Çok tedbirli hareket etti Hadre’ye vardığında, mücâhidleri ikişer ikişer gruplara ayırdı Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmelerini ve yasaklarından kaçınmalarını tavsiye etti ve devamla şunları söyledi:

- Ölmedikçe kimse arkadaşından ayrılmayacak! Dönünce arkadaşı hakkında bana bilgi verecek! Arkadaşından sorulduğunda, “Onun hakkında bilgim yok” demeyecek! Ben tekbîr getirdiğim zaman, siz de tekbîr getireceksiniz! Kaçan düşmanı kovalamak için birlikten ayrılmayacaksınız!

Ganîmetle döndü

Ebû Katâde bunları söyledikten sonra tekbîr getirerek Gatafanlılar üzerine hücûm ederek, onları muhâsara etti Gatafanlıları çok sıkı bir şekilde baskı altına aldı Sonunda Gatafanlılar mallarını bırakarak kaçtılar Ebû Katâde elde ettiği ganîmetlerle geri döndü Ganîmetlerin beşte biri Resûlullaha arz edildikten sonra, geri kalanı mücâhitler arasında dağıtıldı

Aynı senenin Ramazan ayı idi Batnı Eham, Zi Merve taraflarında yine eşkıyâ meselesi vardı Hz Ebû Katâde bunun için gönderildi Oralardaki eşkıyâyı temizleyerek emniyet ve huzûru temin etti Bu hâdiselerin peşinden Mekke fethine ve Huneyn seferine katıldı

Ebû Katâde Tebük gazvesinde de bulundu Bu seferde Resûl-i ekrem efendimizin yanıbaşında yürüyordu Resûlullah efendimiz binekleri üzerinde idiler Peygamber efendimiz bir ara Eshâb-ı kirâma:

- Yarın su bulamazsanız, susuzluğa uğrayacaksınız, buyurarak ihtiyâtlı olmalarını hatırlattı

Bunun üzerine Eshâb-ı kirâm su aramaya çıktılar Ebû Katâde ise Peygamberimizin yanından ayrılmadı O susuzluğa tahammül eder, fakat Resûlullaha bir zarar gelmesine tahammül edemezdi

Allahü teâlâ seni muhâfaza etsin!

Resûlullah efendimiz gece bir ara develerinin üzerinde uyudular Bu sırada uyku hâliyle biraz eğilmişlerdi Ebû Katâde gidip, Resûlullahın mübârek vücudunu kaldırıp doğrulttular

Biraz sonra, mübârek bedenleri tekrar eğilmiş, düşecek bir vaziyet almıştı Hz Ebû Katâde tekrar Resûlullahı kaldırdı Bu defa Resûlullah efendimiz uyandılar Resûlullah efendimiz Ebû Katâde’ye şöyle duâ buyurmuşlardı:

- Yâ Ebâ Katâde! Sen Allahın Resûlünü muhafaza ile meşgul oldun, Allahü teâlâ da seni muhâfaza etsin!

Bunun gibi Eshâb-ı kirâm, Resûlullahın etrafında pervane olmuşlar, onun her sözünü, her hareketini ve tavrını, kendilerinden sonrakilere titizlikle, emânet eder gibi aktarmışlardır

Ebû Katâde, İslâm kardeşliğini, yaşayışı ile bilfiil gösteren bir sahâbîdir

Bir gün bir cenâze getirildi Peygamber efendimizden namazını kıldırması istendi Fakat Resûlullah efendimiz, onun borcu olup olmadığını sordu İki altın borcu olduğu söylenince, Peygamber efendimiz tekrar, borcu için karşılık bırakıp bırakmadığını sordu Bir şey bırakmadığı bildirildi Bunun üzerine Peygamber efendimiz buyurdu ki;

- Götürün, namazını siz kılınız!

Orada bulunanlardan Ebû Katâde dedi ki:

- Yâ Resûlallah! Onun borcunu ödemeyi ben üzerime alıyorum

- Bu iki altın borç, senin üzerine oldu mu ve meyyit borçtan kurtuldu mu?

Ebû Katâde, “Evet” deyince, Resûlullah efendimiz cenâze namazını kıldırdı Böylece Ebû Katâde, o zâtın Resûlullah tarafından cenâze namazının kılınmasına ve saâdete kavuşmasına vesîle oldu

Gözünü güzel eyle!

Uhud gazâsında Ebû Katâde’nin bir gözü çıkıp yanağı üzerine düştü Resûlullaha getirdiler Mübârek eli ile gözünü yerine koyup buyurdu ki:

- Yâ Rabbî! Gözünü güzel eyle!

Bunun üzerine gözü, diğerinden güzel oldu Ondan daha kuvvetli görürdü

Ebû Katâde’nin torunlarından biri, halîfe Ömer bin Abdülazîz’in yanına gelmişti Ona, “Sen kimsin” dedi

Bir beyit okuyarak, Resûlullahın mübârek eli ile gözünü yerine koymuş olduğu zâtın torunu olduğunu bildirdi Halîfe bu beyitleri işitince, kendisine ziyâdesiyle ikrâmda ve ihsânda bulundu

Ebû Katâde hazretleri, Vedâ Haccına Resûl-i ekremle birlikte gitti Medîne’ye dönünce Resûl-i ekrem âhırete teşrif buyurdular Resûl-i ekremden sonra Hulefâ-i Râşidîn devirlerini de gördü Hz Ömer zamanında İran seferlerine katılarak, Fars bölgesi hâkimini öldürmüş ve onun üzerindeki zırh kendisine ganîmet olarak verilmiştir

Hz Ali’nin devrinde bir ara Mekke vâliliği yapmış, sonra yerine Kusem İbni Abbâs tayin edilmiştir Bundan sonra Hz Ali’nin yanında kaldı, 658 senesinde Hâricîlerle yapılan Nehrevan muharebesine katılarak, Hz Ali’nin piyâde kuvvetleri kumandanlığını yapmıştır

Resûlullahın duâsını aldı

Hz Ebû Katâde, iyiliği emredip, kötülükten alıkoymaya çok ehemmiyet verir, Resûl-i ekremin sünnet-i seniyyesine son derece riâyet ederdi Onun gönlü Resûl-i ekremin sevgisiyle dolup taşardı Hattâ Resûlullahın yüksek duâlarına da kavuşmuşlardı Ebû Katâde 170 civârında hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir

Hadîs rivâyet ederken son derece dikkatli ve titiz hareket eder, ufak bir hatâ olmasından çok sakınırdı Bu konuda Resûl-i ekremden şu hadîs-i şerîfi bildirmiştir:

(Ey insanlar! Benden çok hadîs rivâyet etmekten sakınınız! Benden bir sözü nakleden, sadece hakkı ve doğruyu söylesin! Bana, söylemediğim bir sözü nisbet eden, söyledi diyen, kendine Cehennemden yer hazırlamış olur)

Ebû Katâde şöyle anlatır: Resûlullah efendimizin yanından bir cenâze geçirdiler Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

- Rahata ermiş veya kendisinden kurtulunmuş

Eshâb-ı kirâm sordular:

- Bu rahatlayan ve kendisinden kurtulunan ne demektir, yâ Resûlallah?

- Mü’min bir kul dünyanın yorgunluğundan, meşakkatlerinden rahata erer Günâhkâr kuldan ise, insanlar, melekler, ağaçlar ve hayvanlar kurtulup rahata erer

Ebû Katâde’nin bildirdiği bir hadîs-i şerîfte, (Biriniz din kardeşinin cenâze işlerini görürse, kefenini güzel yapsın! Çünkü onlar, kabirleri içinde birbirlerini ziyâret ederler) buyuruldu

Savaşlara katıldı

İsmi Hâris, künyesi Ebû Katâde, lakabı Fâris-i Resûlullah = Resûlullahın süvârisi’dir Adının Nu’mân olduğu da rivâyet edilmiştir Tahminen 602 yıllarında Medîne’de doğup 674 senesinde de Kûfe’de vefât etmiştir Hazrec kabîlesindendir Babası Rebi’ bin Beldeme, annesi Kebşe binti Mazhâr’dır

Ebû Katâde Sülâfe binti Berrâ bin Ma’rur ile evli idi Sülâfe de kadın Sahâbîlerden idi Ebû Katâde’nin bu zevcesinden Abdullah, Ma’bed, Abdurrahman ve Sabit adlarında dört oğlu oldu

Ebû Katâde ikinci Akabe bî’atından sonra Müslüman oldu Bedir savaşına katıldığı ihtilâflıdır Bundan sonraki bütün savaşlara katıldı

 

keremy is offline  
Alt 15-09-2006   #23
Profil Bilgileri
Standart Cebrâil aleyhisselâmın, şekline girdiği sahâbî:DIHYE-İ KELBÎ



Dıhye-i Kelbî ticâretle meşgul olup, çok zengindi Kabîlesinin reisiydi Müslüman olmadan önce de Resûlullah efendimizi severdi Ticaret için Medîne’den ayrılır, her dönüşünde Resûlullahı ziyâret eder ve hediyeler getirirdi Fakat Peygamberimiz bunlara kıymet vermez ve;

- Yâ Dıhye, eğer beni memnun etmek istiyorsan îmân et! Cehennem ateşinden kurtul, buyurur, onun îmân etmesini isterdi Dıhye ise, zamanı olduğunu söylerdi Peygamberimiz onun hidâyet bulması için duâ ederdi

Yüzüne gözüne sürdü

Bedir gazâsından sonra bir gün Cebrâil aleyhisselâm, Dıhye’nin îmân edeceğini Resûlullaha haber vermişti Îmânla şereflenmek için huzuru saâdetlerine girince, Resûlullah efendimiz üzerindeki hırkasını Dıhye’nin oturması için yere serdi

Dıhye-i Kelbî, Resûlullah efendimize hürmeten Hırka-i saâdeti kaldırıp, yüzüne gözüne sürdükten sonra, başının üzerine koydu Resûlullahın duâları bereketiyle kalbinde îmân nûru doğmuş ve öylece Resûlullaha gelmişti

Cebrâil aleyhisselâm çok defa Resûlullahın huzuruna, onun sûretinde gelirdi Resûlullah efendimiz, Ümeyyeoğullarından üç kimseyi üç kimseye benzetti ve buyurdu ki:

- Dıhye-i Kelbî Cebrâil’e, Urve bin Mes’ûd-es-Sekâfi Îsâ’ya, Abdülüzzi ise Deccâl’a benzer

Yine bir gün Cebrâil aleyhisselâm, Hz Dıhye sûretinde Mescid-i Nebîye, Resûlullah efendimizin yanına geldi Bu sırada daha çocuk yaşta olan Hz Hasan ile Hz Hüseyin de mescidde oynuyorlardı Cebrâil aleyhisselâmı Dıhye zannedip, hemen ona doğru koştular ve ceplerine ellerini sokup, bir şeyler aramaya başladılar Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

- Ey kardeşim Cebrâil! Sen benim bu torunlarımı edebsiz zannetme! Onlar seni Dıhye sandılar Dıhye ne zaman gelse hediye getirirdi Bunlar da hediyelerini alırlardı Bunları öyle alıştırdı

Cebrâil aleyhisselâm bunu işitince üzüldü “Dıhye bunların yanına hediyesiz gelmiyor da, ben nasıl gelirim” dedi Elini uzatıp Cennetten bir salkım üzüm kopardı ve Hz Hasan’a verdi Bir daha uzattı, bir nar koparıp, onu da Hz Hüseyin’e verdi

Hz Hasan ve Hüseyin hediyelerini alınca, Dıhye zannettikleri Cebrâil aleyhisselâmın yanından uzaklaştılar ve Mescid-i Nebevî’de oynamaya devam ettiler Bu sırada mescidin kapısına, ak sakallı, elinde baston, toz-toprak içerisinde, beli bükülmüş ihtiyâr bir kimse gelip dedi ki:

- Yavrularım, günlerdir açım, Allah rızâsı için yiyecek birşeyler verin

Ona harâmdır

Hz Hasan ve Hüseyin, biri üzümü, diğeri de narı yiyecekleri sırada, bir ihtiyârı böyle görünce, hemen yemekten vazgeçip ihtiyâra vermek için mescidin kapısına doğru yürüdüler Tam verecekleri sırada Cebrâil aleyhisselâm gördü:

- Durun, vermeyin o mel’ûna! O şeytandır Cennet ni’metleri ona harâmdır, buyurarak şeytanı kovdu

Hicretin beşinci senesinde, Resûlullah Benî Kureyza seferine gitmeden önce Medîne’nin yakınında bir mevki olan Savreyn’de Eshâb-ı kirâmdan bir cemâ’ate rastladı ve onlara sordular:

- Kimseye rastlamadınız mı?

- Yâ Resûlallah, biz, Dıhye-i Kelbî’ye rastladık Eyerli beyaz bir katır üzerine binmişti O katırın üzerinde atlastan bir kadife vardı

Bunu işitince, Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

- O Cebrâil’dir Kalelerini sarssın ve kalblerine korku versin diye Benî Kureyza’ya gönderildi

Mühürsüz mektubu okumazlar

Dıhye-i Kelbî Rumca’yı iyi bilirdi Resûlullah efendimiz, onu Bizans’a sefîr olarak gönderdi Resûlullah efendimiz Bizans Kayseri Heraklius’u İslâma da’vet için bir mektup yazdırdı Bu mektubu yazdırdığı zaman Eshâb-ı kirâmdan ba’zıları dediler ki:

- Yâ Resûlallah! Rum tâifesi mührü olmayan bir mektubu okumazlar

Bunun üzerine Resûlullah efendimiz emretti; gümüşten bir mühür kazdırıldı Mührün üzerinde birinci satırda Muhammed, ikincide Resûl, üçüncü satırda Allah yazılı idi Mektubu bu mühürle mühürledi ve Dıhye’ye verdi

Hz Dıhye, mektubu Bizans Kayserine sunması için, Busrâ’daki Gassân emîri Hâris’e başvurdu Hâris de, Dıhye’yi Heraklius’a götürmesi için Adiy bin Hâtem’i vazîfelendirdi

Adiy bin Hâtem de Dıhye’yi alıp, Kudüs’e götürdü Bu sırada Heraklius da Kudüs’te bulunuyordu Heraklius; eğer İranlılar üzerine galip olurlarsa, Humus’tan Kudüs’e kadar yürüyeceğini adamıştı Heraklius, İran ordularını yenince adağını yerine getirmek için; Humus’tan yaya olarak yola çıkmış, yoluna halılar serilmiş, kokular serpilmiş ve bu hâl ile Kudüs’e ulaşmış, adağını yerine getirmişti

Dıhye, Heraklius’tan sonra Kudüs’e vardı ve Heraklius ile görüşmek için temaslarda bulundu İmparatorun adamları kendisine dediler ki:

- Kayser’in huzuruna çıktığın zaman başını eğip yürüyeceksin ve yaklaşınca da yere kapanıp secde edeceksin Secdeden kalkmana izin vermedikçe de aslâ başını yerden kaldırmayacaksın

Bu sözler, Dıhye’ye ağır geldi ve onlara şunları söyledi:

- Biz Müslümanlar, Allahü teâlâdan başka hiçbir kimseye secde etmeyiz Hem insanın insana secde etmesi, insanın yaratılışına terstir

Derdini dinler, sıkıntısını giderir

Bunun üzerine Kayser’in adamları dediler ki:

- O hâlde Kayser, getirdiğin mektubu hiçbir zaman kabûl etmez ve seni huzurundan kovar

- Bizim Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm başkasının, kendisine değil secde etmesine; önünde eğilmesine bile müsâade etmez Kendisiyle görüşmek isteyen, köle bile olsa; ona ilgi gösterir, huzuruna alır, derdini dinler, sıkıntısını giderir, gönlünü alır Bunun için Ona tâbi olanların hepsi hürdür, şereflidir

Dıhye-i Kelbî’nin, Rum Kayser’inin huzurunda eğilmeyeceğini belirtmesi üzerine, orada bulunanlardan biri dedi ki:

- Mâdem ki Kayser’e secde etmeyeceksin, o hâlde üzerine aldığın vazîfeyi yerine getirebilmen için sana başka bir yol göstereyim Kayser’in, sarayının önünde dinlendiği bir yer var Her gün öğleden sonra bu avluya çıkar, oraları dolaşır Orada bir minber vardır Onun üzerinde herhangi bir şikâyet veya yazı varsa, önce onu alır okur, sonra istirâhat eder

Sen de şimdi git, hemen mektubu o minbere koy ve dışarda bekle Mektubu görünce, seni çağırtır O zaman vazîfeni yerine getirirsin

Hükümdârları değilim

Bunun üzerine Hz Dıhye mektubu söylenen yere bıraktı Heraklius mektubu aldı Tercüman, Resûlullahın mektubunu okumaya başladı

“Bismillâhirrahmânirrahîm Allahın Resûlü Muhammed’den Rumların büyüğü Heraklius’a” diye başlandığını görünce, Heraklius’un kardeşinin oğlu Yennak, çok kızdı ve tercümanın göğsüne şiddetli bir yumruk vurdu ve adam yere düştü Bu sırada Resûlullahın mektubu da tercümanın elinden düştü Heraklius, kardeşinin oğluna ne yaptığını sordu O da dedi ki:

- Görmüyor musun? Mektuba hem senin isminden önce kendi ismi ile başlamış, hem de senin hükümdâr olduğunu söylemeyip, “Rumların büyüğü Heraklius’a” demiş Niçin “Rumların hükümdârı” diye yazmamış ve senin isminle başlamamış? Onun mektubu bugün okunmaz Bunun üzerine Heraklius şöyle cevap verdi:

- Vallahi sen, ya çok akılsızsın veya koca bir delisin Senin böyle olduğunu bilmiyordum Ben daha mektubun içinde ne olduğuna bakmadan, yırtıp atmak mı istiyorsun? Hayatıma yemîn ederim ki, eğer O, söylediği gibi Resûlullah ise, mektubuna benim ismimden önce kendi ismini yazmakta ve beni Rumların büyüğü diye anmakta haklıdır Ben ancak onların sahibiyim, hükümdârları değilim

Sonra Yennak’ı dışarı çıkarttı

İslâma davet ederim

Hıristiyan âlimlerinin reisi ve kendisinin müşâviri olan Uskuf isimli kimseyi çağırttı ve mektup okundu Mektubun devamı şöyleydi:

(Allahü teâlânın hidâyetine tâbi’ olana selâm olsun Bundan sonra; ben seni İslâma da’vet ederim Müslüman ol ki, selâmet bulasın! Allahü teâlâ sana iki kat ecir versin Eğer yüz çevirirsen bütün Hıristiyanların vebâli senin üzerinedir Ey kitap ehli, sizin ve bizim aramızda bir olan söze gelin; Allahü teâlâdan başkasına ibâdet etmeyelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım Allahü teâlâyı bırakıp ba’zılarımız ba’zılarını Rab edinmesinler Eğer bu sözden yüz çevirirlerse “Şâhid olunuz, biz Müslümanız!” deyiniz)

Resûlullahın mektubu okunurken Heraklius’un alnından ter taneleri dökülüyordu Mektup bitince dedi ki:

- Hz Süleyman’dan sonra ben böyle “Bismillâhirrahmânirrahîm” diye başlıyan bir mektup görmemiştim

Onun gelmesini bekliyordu

Heraklius, Uskuf’a bu mes’eledeki fikrini sordu O da dedi ki:

- Vallahi O, Mûsâ ve Îsâ aleyhimesselâmın bize geleceğini müjdelediği Peygamberdir Zaten biz Onun gelmesini bekliyorduk

- Sen bu husûsta ne yapmamı tavsiye edersin, neyi uygun görürsün?

- Ona tâbi olmanı uygun görürüm

- Ben senin dediğin şeyi çok iyi biliyorum Fakat Ona tâbi olup, Müslüman olmaya gücüm yetmez Çünkü hem hükümdârlığım gider, hem de beni öldürürler

Bundan sonra Dıhye ve Adiy bin Hâtem’i çağırttı Adiy dedi ki:

- Ey hükümdâr, davar ve develer sahibi Araplardan olan şu yanımdaki zât, memleketinde vuku bulan şaşılacak bir hâdiseden bahsediyor

- Memleketlerindeki hâdise ne imiş, sor bakalım

Hz Dıhye bu soru üzerine dedi ki:

- Aramızda bir zât zuhûr etti Peygamber olduğunu beyân etti Halkın bir kısmı Ona tâbi olmaktadır Bir kısmı da karşı koymaktadır Aralarında çarpışmalar vuku bulmuştur

Bundan sonra Heraklius, Peygamber efendimiz hakkında araştırma yapmaya başladı Şam vâlisine emir verip Peygamber efendimizin soyundan bir kişiyi muhakkak bulmalarını emretti

Bu arada kendisinin dostu olan ve İbranice bilen Roma’daki bir âlime de mektup yazıp, bu mes’eleyi sordu

Roma’daki dostundan, bahsettiği zâtın âhır zaman Peygamberi olduğunu bildiren bir mektup geldi Bu arada Şam vâlisi, ticâret için Şam’a giden bir Kureyş kervanını buldu Bunların içinde Ebû Süfyân da vardı Vâli, Ebû Süfyân’la yanındakileri Şam’a götürüp, Heraklius’un yanına çıkardı

Doğru olmayı emrediyor

Bu sırada Heraklius Kudüs’te bir kilisede idi Vezirleriyle beraber oturmuş ve başına tâcını giymişti Heraklius, Ebû Süfyân ve yanındaki otuz kadar Mekkeliyi burada kabûl etti Peygamber efendimiz hakkında ba’zı sorular sorup cevabını aldıktan sonra, tekrar sordu:

- O size neyi emrediyor?

Ebû Süfyân hiç gizlemeden şu cevabı verdi:

- Yalnız bir Allaha ibâdet etmeyi, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamayı emrediyor, atalarımızın taptığı putlara tapmaktan bizi men ediyor Namaz kılmayı, doğru olmayı, fakîrlere yardım etmeyi, harâmlardan sakınmayı, ahde vefâyı, emânete hıyânet etmemeyi, akrabâyı ziyâret etmeyi emrediyor

Heraklius, kilisede Ebû Süfyân’a sorular sormuş ve cevaplarını almıştı Resûlullahın mübârek mektubu okunmuş, Rum papazları arasında gürültüler çoğalmıştı Zîrâ Kayser’in İslâmiyete meyletmesinden korkuyorlardı Kayser, Ebû Süfyân ve yanındaki Kureyşlilerin dışarı çıkarılmasını emretti

O hepinizden hayırlıdır!

Daha Müslüman olmamış olan Ebû Süfyân, Peygamberimizin da’vâsını başarıyla sonuçlandıracağına inandığını, burada yemînle söylemiştir Hz Dıhye, o mübârek güzel yüzü ile Heraklius’un karşısına geçip, tatlı sesi ile dedi ki:

- Ey Kayser beni sana, Humus’tan Hâris adlı bir kimse gönderdi ki, o, senden hayırlıdır Allahü teâlâya yemîn ederim ki, beni ona gönderen zât, ya’nî Resûlullah ise, hem ondan, hem de senden daha hayırlıdır

Sözlerimi alçakgönüllülükle dinleyip, verilen nasîhatleri kabûl et! Çünkü alçakgönüllülük edersen nasîhatları anlarsın Nasîhatları kabûl etmezsen insaflı olamazsın

Heraklius dedi ki:

- Devam et!

- Öyle ise ben seni, Mesîh’in kendisine namaz kılmış olduğu Allaha da’vet ediyorum Seni, önceden Mûsâ’nın, ondan sonra Îsâ’nın geleceğini müjdeleyip haber verdiği şu Ümmî Peygambere îmâna da’vet ediyorum Eğer bu husûsta bir şey biliyor, dünya ve âhıret saâdetini kazanmak istiyorsan, onları gözlerinin önüne getir Yoksa âhıret saâdetini elinden kaçırır, dünyada küfür ve şirk içinde kalırsın Şunu da iyi bil ki, senin Rabbin olan Allah, zâlimleri helâk edici ve ni’metleri değiştiricidir

Heraklius, Peygamberimizin mektubunu okuyunca, öpüp gözlerine sürdü ve başına koydu Sonra da şöyle dedi:

- Ben, ne elime geçen bir yazıyı okumadan, ne de yanıma gelen bir âlimden bilmediklerimi sorup öğrenmeden bırakmam Böylece hayır ve iyilik görürüm Sen bana hakîkatı düşünüp buluncaya kadar mühlet ver

O îmân ederse

Heraklius daha sonra Hz Dıhye’yi yanına çağırıp başbaşa konuştu Kalbinde olanı izhâr etti Dedi ki:

- Ben biliyorum ki seni gönderen Zât, kitaplarda geleceği müjdelenen ve gelmesi beklenen âhır zaman Peygamberidir Yalnız ben Ona uyarsam; Rumların beni öldürmesinden korkuyorum

Onların içinde en büyük âlimleri ve benden daha ziyâde itibâr gösterdikleri bir kimse vardır ki, Dağatır derler Seni ona göndereyim Bütün Hıristiyanlar ona tâbi’dir Eğer o îmân ederse, bütün hepsi ona uyup îmân ederler Ben de o zaman kalbimde olanı ve i’tikâdımı açığa vururum

Bundan sonra Heraklius bir mektup yazdı ve Hz Dıhye’ye verip, Dağatır’a gönderdi

Hz Dıhye, Heraklius’un mektubu ile beraber Resûlullahın da bir mektubunu Dağatır’a götürdü Zaten Resûlullah efendimiz Dağatır’a ayrıca mektup yazmıştı Dağatır, Peygamberimizin mektubunu okuyup, vasıflarını işitince;

- Vallahi senin sahibin, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir Biz Onun sıfatlarını tanıyoruz İsmini de kitaplarımızda yazılı bulduk, dedi ve îmân etti

Bundan sonra Dağatır evine gitti ve her pazar yaptığı va’zlara üç hafta çıkmadı Hıristiyanlar bağırıyorlardı:

- Dağatır’a ne oluyor ki, o Arabla görüştüğünden beri dışarı çıkmıyor, onu istiyoruz!

Ahmed'den mektup geldi

Dağatır üzerindeki siyah papaz elbisesini çıkardı Beyaz bir elbise giydi ve eline âsâsını alıp kiliseye geldi Hıristiyanları topladı Ayağa kalkıp dedi ki:

- Ey Hırıstiyanlar! Biliniz ki bize Ahmed’den mektup geldi Bizi hak dîne da’vet etmiş Ben açıkça biliyor ve inanıyorum ki, O, Allahü teâlânın hak peygamberidir

Hıristiyanlar bunu işitince, hepsi Dağatır’ın üzerine hücûm ettiler ve onu döverek şehîd ettiler

Hz Dıhye gelip, durumu Heraklius’a haber verdi Heraklius da bunun üzerine dedi ki:

- Ben sana söylemedim mi? Dağatır, Hırıstiyanlar katında benden daha sevgili ve azîzdir Eğer duysalar beni de onun gibi katlederlerHeraklius Humus’taki köşkünde, Rumların büyüklerini çağırtıp, kapıların kapatılmasını emretti Sonra yüksek bir yere çıktı ve onlara dedi ki:

- Ey Rum cemâ’atı! Sizler saâdete, huzura kavuşmayı ve hâkimiyetinizin temelli kalmasını, Hz Îsâ’nın söylediğine uymak ister misiniz?

- Ey bizim hükümdârımız, bunları elde etmek için ne yapalım?

- Ey Rum cemâ’atı, ben sizleri hayırlı bir iş için topladım Bana Muhammed’in mektubu geldi Beni İslâm dînine da’vet ediyor Vallahi O, gelmesini bekleyip durduğumuz, kitaplarımızda kendisini yazılı bulduğumuz ve alâmetlerini bildiğimiz Peygamberdir Geliniz Ona tâbi olalım da dünyada ve âhırette selâmet bulalım

Öldürülmesinden korktu

Bunun üzerine herkes kötü sözler söyleyip homurdanarak dışarı çıkmak için kapılara koştular Fakat kapılar kapalı olduğu için bir yere gidemediler Heraklius Rumların bu hareketlerini görüp, İslâmiyetten böyle kaçındıklarını anlayınca, öldürülmesinden korktu ve;

- Ey Rum cemâ’ati, benim biraz önce söylediğim sözler, sizlerin, dîninize olan bağlılığınızı ölçmek içindi Dîninize bağlılığınızı ve beni sevindiren davranışınızı şimdi gözlerimle gördüm, dedi

Bunun üzerine Rumlar Heraklius’a secde ettiler Köşkün kapıları açıldı ve çıkıp gittiler Heraklius, Hz Dıhye’yi çağırıp olanları anlattı Bahşişler, hediyeler verdi Peygamberimize bir mektup yazdı Mektubu ve hazırlattığı hediyeleri Hz Dıhye ile Peygamberimize gönderdi

Heraklius, Müslüman olmak istemişse de, makâm ve ölüm korkusundan îmân etmedi Peygamberimize yazdığı mektupta şöyle diyordu:

“Hz Îsâ’nın müjdelediği Allahın Resûlü Muhammed’e Rum hükümdârı Kayser’den, Elçin mektubunla birlikte bana geldi Ben şehâdet ederim ki sen Allahın hak Resûlüsün Zaten biz seni İncil’de yazılı bulduk ve Hz Îsâ seni bize müjdelemiş idi Rumları sana îmân etmeye da’vet ettim Fakat îmân etmeye yanaşmadılar

Beni dinleselerdi

Onlar beni dinleselerdi muhakkak ki, bu onlar için hayırlı olurdu Ben senin yanında bulunup, sana hizmet etmeyi ve ayaklarını yıkamayı çok arzû ediyorum

Hz Dıhye, Heraklius’tan ayrılıp Hismâ’ya geldi Yolda Şenar vâdisinde Huneyd bin Us, oğlu ve adamları Hz Dıhye’yi soydular Eski elbiselerinden başka herşeyini aldılar Bu mevkide Dübey bin Rifâe bin Zeyd ve kavmi, İslâmiyeti kabûl etmişlerdi

Hz Dıhye bunlara geldi Bunlar Hüneyd bin Us ve kabîlesinin üzerine yürüyüp Dıhye’den aldıkları şeylerin hepsini kurtardılar

Daha sonra Efendimiz Zeyd bin Hâris’i Hüneyd bin Us ve adamlarının üzerine gönderdi O beldede olanların hepsi îmân etti Bu mes’ele böylece kapandı

Hz Dıhye Medîne’ye gelince, evine uğramadan hemen doğruca Resûlullahın kapısına gitti İçeri girdi ve bütün olanları anlattı Peygamberimize Heraklius’un mektubunu okudu

- Onun için bir müddet daha saltanatta kalmak vardır Mektubum yanlarında bulundukça, onların saltanatı devam edecektir, buyurdu

Heraklius daha sonra da Peygamberimize îmân ettiğini bildiren mektup yazmış ise de Resûlullah efendimiz;

- Yalan söylüyor Dîninden dönmemiştir, buyurdu

Mektubu muhâfaza ettiler

Heraklius Peygamberimizin mektubunu ipekten bir atlasa sarıp, altından yuvarlak bir kutunun içerisinde muhafaza etti Heraklius ailesi bu mektubu saklamışlar ve bunu da herkesten gizli tutmuşlardır Bu mektup ellerinde bulunduğu sürece saltanatlarının devam edeceğini söylerler ve buna inanırlardı Hakîkaten de öyle olmuştur İslâm kumandanlarından onu görmek isteyenlere:

(Bize baba ve dedelerimiz, “Bu mektup elinizde kaldıkça saltanat bizden gitmeyecektir” diye tenbîh etmişlerdir) demişlerdir

Dıhye-i Kelbî Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden ve simâ olarak en güzellerindendir İsmi; Dıhye bin Halîfe bin Ferve bin Fedâle bin Zeyd İmrü’l-Kays bin Hazrec olup, Dihyet-ül Kelbî diye meşhûr olmuştur Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir

Bedir gazâsı dışındaki Resûlullahın bütün gazvelerine iştirak eden Hz Dıhye, Hz Ebû Bekir’in hilâfeti zamanında Suriye seferine katıldı Hz Ömer zamanında Yermük savaşında bulundu Şam seferlerine katıldı Şam’ın fethinden sonra oraya yerleşti ve Muzze’de oturdu Hz Muaviye zamanında, Şam’da 672’de vefât etti

 

keremy is offline  
Alt 15-09-2006   #24
Profil Bilgileri
Standart Cennete uçarak giden sahâbî: CA'FER-İ TAYYÂR



Peygamber efendimiz, 36 yaşlarında bulundukları sırada Hicaz topraklarında şiddetli bir kuraklık ve açlık hüküm sürüyordu Hemen herkes her geçen gün bunun ağırlığını daha çok, daha derinden hissediyordu Peygamber efendimizin amcası Ebû Tâlib, kalabalık bir ailenin reisiydi Ailesini geçindirecek bir servete sahip değildi Bunun için geçinmekte herkesten daha çok sıkıntı çekiyordu

Yükünü biraz hafifletelim

Peygamber efendimiz, küçük yaşından beri yanında büyüdüğü ve iyiliğini gördüğü amcasına bu sıkıntılı zamanında bir yardım yapmak, onun geçim yükünü hafifletmek istiyordu Bu sebeple, amcalarının en zengini olan Hz Abbâs'a bir gün şöyle teklifte bulundular:

- Ey Amcam, biliyorsun ki, kadeşin Ebû Tâlib'in çok çocuğu vardır İnsanların uğradığı şu kıtlık ve açlığı da görüyorsun Haydi, Ebû Talib'e gidelim, onun aile yükünü biraz hafifletelim Bakıp, büyütmek üzere oğullarından birini ben yanıma alayım, birisini de sen alırsın Evlâtlarından iki tanesini onun üzerinden almak kâfi gelir

Hz Abbâs, "olur" deyince, kalktılar, Ebû Tâlib'in yanına vardılar Ona dediler ki:

- Halkın, içinde bulunduğu kıtlık ve darlık kalkıncaya kadar, senin çocuklarından bir kısmını yanımıza alıp yükünü hafifletmek istiyoruz

Ebû Tâlib de onlara dedi ki:

- Oğullarımdan Ukayl ve Tâlib'i bana bırakıp, istediğinizi alabilirsiniz

Böylece Peygamber efendimiz Hz Ali'yi, Hz Abbâs da Hz Ca'fer'i yanına aldı

Birgün Ebû Tâlib, oğlu Ca'fer ile şehrin dışında yürürken Peygamber efendimizi gördü Hz Ali ile beraber namaz kılıyorlardı Ebû Tâlib, oğlu Ca'fer'e:

- Git, sen de kardeşinin yanına dur, namaza başla, dedi

Ca'fer gidip, Hz Ali'nin yanında namaza durdu Namazdan sonra, Peygamber efendimiz, Ona duâ ederek buyurdu ki:

- Hak teâlâ, sana iki kanat versin Cennette onlar ile uçarsın

Allahü teâlâ bu duâyı kabûl etti Hz Ca'fer, Mûte gazâsında, şehîd olmakla şereflendi Allahü teâlâ, ona iki kanat verdi Firdevs Cennetinde uçmaktadır Bunun için Ca'fer-i Tayyâr diye meşhûrdur

Kureyş müşriklerinin Eshâb-ı kirâma karşı revâ gördükleri zulüm ve işkenceden sonra, Peygamber efendimiz, bir kısım Eshâbın Habeşistan'a hicret etmelerine müsaade etti Kâfile, Hz Ca'fer'in başkanlığında hareket etti Habeşistan'da çok iyi karşılandılar

Teslim edilmesini isteyiniz

Mekkeli müşrikler bu durumdan haberdar olunca toplandı Habeşistan meliki Necâşî'ye iki elçi göndermeye karar verdiler Son derece kıymetli hediyeler hazırladılar Necâşî'nin din adamlarına, devlet erkânına hediyeler ayrıldı Bu işe Abdullah bin Rebia ile Amr bin Âs vazifelendirildi Bu iki elçiye Neçâşi'nin huzurlarında neler söyleyeceleri öğretildi Onlara denildi ki:

- Hükümdar ile konuşmadan evvel onun patriklerine ve kumandanlarının her birine, hediyesini verdikten sonra Necâşî'nin hediyesini takdim ediniz Bu işi yaptıktan sonra oradaki Müslümanların size teslim edilmesini isteyiniz Necâşî'nin Müslümanlar ile konuşmasına imkân bırakmayınız

Mekkeli müşriklerin elçileri Habeşistan'a geldiler ve devlet erkânının hediyelerini verdikten sonra Mekkeli muhâcirlerin kendilerine teslim edilmesi hususunda yardım etmelerini istediler

Memleketinize sığınmışlardır

Patrikler bunu kabûl ettiler Bundan sonra, Mekkeli elçiler Necâşî'nin hediyelerini takdim ettiler Melik Necâşî'ye şöyle söylediler:

- Ey Melik! İçimizden birtakım kimseler sizin memleketinize sığınmışlardır Bu gelenler, kendi milletlerinin dînini terkettikleri gibi sizin dîninize de girmemişlerdir Kendi kafalarına uygun uydurma bir dinleri vardır Ne biz, ne de siz, bu dîni tanımazsınız

Bizi, bunların mensup oldukları milletin eşrâfı, sizin memleketinize iltica eden adamların babaları ve kendi öz akrabaları gönderdi İstekleri, gelenlerin tekrar iâde edilmeleridir Çünkü onlar, bunların hâllerini daha yakından tanır Onların kendi öz dînlerinde hoş görmediklerini daha iyi bilirler

Gerek Amr bin Âs ve gerekse Abdullah bin Rebia'nın en çok arzû ettikleri şey, Necâşî'nin bu sözleri dinliyerek, arzûlarına uygun hareket etmesiydi Elçiler, bu sözleri söyledikten sonra Necâşî'nin patrikleri söz almış, şöyle demişlerdi:

- Bunlar çok doğru söylediler Bunların milletleri, onlarla daha iyi meşgul olabilir, onların neyi beğenip beğenmediklerini daha iyi takdir ederler Onun için siz bu adamları teslim ediniz de, bunlar onları memleketlerine ve milletlerine götürsünler

Melik Necâşî bu sözlere çok kızdı ve dedi ki:

- Vallahi hayır! Ben bu adamları teslim etmem Bana iltica eden, memleketime gelen adamlara hıyânet edemem Bunlar, beni başkasına tercih etmiş ve benim memleketime gelmişlerdir Onun için, gelen muhâcirleri sarayıma da'vet eder, onlara, bu adamların söyledikleri sözlere karşı ne diyeceklerini sorar, cevaplarını dinlerim Eğer muhâcirler bunların dedikleri gibi iseler, onları teslim eder ve kendi milletlerine iâde ederim Öyle değilse onları korur, ülkemde kaldıkça onlara iyilik ederim

Kime inanırlar

Daha önceleri Necâşî semâvi kitapları incelemişti Muhammed aleyhisselâmın gelme zamanının yakın olduğunu, kavminin ona yalancı deyip inanmayacaklarını ve Mekke'den çıkaracaklarını biliyordu

Necâşî, Mekkeli elçilere sordu:

- İnandıkları kimse kimdir?

- Muhammed'dir

Necâşî bu ismi işitince, O'nun Peygamber olduğunu anladı ve belli etmedi Gelenlere tekrar sordu:

- Onun dîni ve mezhebi nedir ve neye da'vet eder?

- Onun mezhebi yoktur

- Mezhebi ve dînini bilmediğim bir topluluk ki, gelip bana sığınmışlardır Ben onları size nasıl teslim ederim? Meclis kuralım Onları da getirelim Sizlerle yüzleştirelim Hepinizin de durumları belli olsun Onların da dînini bileyim

Necâşî, Mekkeli müşriklerle yüzleştirmek için Müslümanları saraya da'vet etti Müslümanlar önce kendi aralarında istişâre ettiler ve, "Habeş hükümdarının hoşuna gidecek ve mizaçlarına uygun olacak şekilde neler söyleyelim" diye konuştular Hz Ca'fer dedi ki:

- Bizim bu husûstaki bildiklerimiz, Peygamberimizin bize buyurduğundan ibârettir, deriz Netice neye varırsa râzıyız

Hepsi kabûl ettiler Sadece Hz Ca'fer'in konuşması için ittifak ettiler

Büyük bir divan kuruldu

Necâşî de âlimlerini topladı Büyük bir divan kuruldu Sonra muhâcirleri getirdiler Müslümanlar geldiklerinde selâm verdiler ve secde etmediler Necâşî, Müslümanlara sordu:

- Neden secde etmediniz?

- Biz Allahü teâlâdan başkasına secde etmeyiz Peygamber efendimiz bizi, Allahtan başkasına secde etmekten men edip, "Secde, yalnız Allahü teâlâya mahsûstur" buyurdu

Necâşî dedi ki:

- Ey huzuruma getirilmiş olan topluluk! Bana söyleyiniz Ülkeme ne için geldiniz? Hâliniz nedir? Tüccâr değilsiniz, bir istediğiniz de yok Sizin şu ortaya çıkmış olan Peygamberinizin hâli nedir?

Hz Ca'fer şöyle cevap verdi:

- Ey Hükümdar! Ben, önce, üç söz söyliyeceğim Eğer doğru söyler isem beni tasdik edin, yalan söylersem yalanlayın Herşeyden önce emret ki; şu adamlardan yalnız biri konuşsun, diğerleri sussun!

Mekkeliler adına Amr bin Âs dedi ki:

- Ben konuşayım

Necâşî bunun üzerine:

- Ey Ca'fer, önce sen konuş! dedi

Hz Ca'fer konuşmaya başladı:

- Benim, üç sözüm var Şu adama sorunuz Biz, yakalanıp efendilerimize iâde edilecek köleler miyiz?

Necâşî sordu:

- Ey Amr! Onlar köle midirler?

- Hayır! Onlar köle değil, hürdürler!

Hz Ca'fer tekrar konuştu:

- Acaba biz haksız yere bir kimsenin kanını mı döktük de, kanı dökülenlere iâde mi edileceğiz?

Birinin kanını mı döktüler

Necâşî, Amr'a sordu:

- Bunlar, haksız yere birinin kanını mı döktüler?

- Hayır, bir damla bile kan dökmediler

Bu sefer Hz Ca'fer, Necâşî'ye hitaben dedi ki:

- Başkasının mallarından haksız yere aldığımız, üzerimizde ödemekle mükellef olduğumuz mallar mı vardır?

Necâşî de Amr'a sordu:

- Ey Amr! Eğer, şuncağızların ödeyecekleri pek çok altın bile olsa, borçları varsa, onu, ben ödeyeceğim! Söyleyin!

- Hayır, bir kuruş bile yok!

- O hâlde siz bunlardan ne istiyorsunuz?

- Onlar ile biz bir dinde idik Onlar, bunları bıraktılar Muhammed'e ve dînine uydular

Necâşî, Hz Ca'fer'e dedi ki:

- Siz bulunduğunuz dîni bırakıp ne diye başkasına uydunuz? Kavminizin dîninden ayrıldığınıza, ne benim dînimde ne de bunların dîninde olmadığınıza göre, sizin edindiğiniz bu din hakkında bilgi veriniz?

Hz Ca'fer şöyle cevap verdi:

- Ey hükümdar! Biz câhil bir millet idik Putlara tapardık Ölmüş hayvan leşini yer, her türlü kötülüğü işlerdik Akrabalarımızla münâsebetlerimizi keser, komşularımıza kötülük yapardık Kuvvetli olanlarımız zayıf olanlarımızı ezerdi

Allahü teâlâ bize, kendimizden doğruluğunu, eminliğini, iffet ve temizliğini, soyunun düzgünlüğünü bildiğimiz bir Peygamber gönderinceye kadar, biz bu vaziyette idik O Peygamber bizi, Allahü teâlânın varlığına, birliğine inanmaya, O'na ibâdete; bizim ve atalarımızın tapınageldiği taşları ve putları bırakmaya da'vet etti

İftirâdan alıkoydu

Doğru sözlü olmayı, emânete hıyânet etmemeyi, akrabalık haklarını gözetmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, günâhlardan ve kan dökmekten sakınmayı bize emretti Her türlü ahlâksızlıklardan, yalan söylemekten, yetimlerin malını yemekten, namuslu kadınlara dil uzatmaktan ve iftira etmekten bizi alıkoydu

Allahü teâlâya eş, ortak koşmaksızın ibâdet etmeyi, namaz kılmayı, zekât vermeyi, oruç tutmayı bize emretti Biz de kabûl ettik ve îmân ettik Onun Allahtan getirip bildirdiklerine tâbi olduk Allahü teâlâya ibâdet ettik, O'nun bize harâm kıldığını harâm, helâl kıldığını helâl olarak kabûl ettik

Bu yüzden kavmimiz, bize düşman olup, bize zulmettiler Bizi, dînimizden döndürüp, Allaha ibâdetten vazgeçirip putlara taptırmak için türlü işkencelere uğrattılar Bizi perişân ettiler Bizi, yeniden putlara taptırmak için zulmettiler Bizi sıkıştırdıkça sıkıştırdılar Bizimle, dînimizin arasına girdiler ve bizi dînimizden ayırmak istediler

Biz de yurdumuzu yuvamızı bırakarak senin ülkene sığındık Seni başkalarına tercih ettik Senin himâyene, komşuluğuna can attık Senin yanında zulme, haksızlığa uğramıyacağımızı ummaktayız

Necâşî, Hz Ca'fer'e dedi ki:

- Sen, Allahın bildiklerinden biraz biliyor musun?

- Evet, biliyorum

- Ondan bana biraz oku!

Tatlı ve güzel kelâm

Hz Ca'fer de Meryem sûresinin ilk âyetlerini okumaya başladı O okudukça Necâşî ağlıyordu Gözlerinden akan yaşlar sakalını ıslatıyordu Rahibler de çok ağladılar Necâşî ve Rahibler dediler ki:

- Ey Ca'fer! Bu tatlı ve güzel kelâmdan biraz daha oku!

Hz Ca'fer, Kehf sûresinden okudu Necâşî, kendisini tutamıyarak:

- Vallahi, bu aynı kandilden fışkıran bir nûrdur Hz Mûsâ ve Hz Îsâ da onunla gelmiştir, dedi

Necâşî daha sonra Kureyş elçilerine döndü:

- Gidiniz! Vallahi ben ne onları size teslim eder, ne de onlara bir kötülük düşünürüm

Bunun üzerine Abdullah bin Ebî Rebia ile Amr bin Âs, Necâşî'nin huzurundan çıktılar

Amr bin Âs, Necâşî'nin huzurundan eli boş çıkınca, arkadaşı Abdullah'a dedi ki:

- Onların bir kabahatini Necâşî'nin yanında ortaya koyup, köklerini kazıtayım da gör Onların, Meryem oğlu İsâ'yı bir kul olarak bildiklerini ihbar edeceğim

Ertesi günü, Necâşî'nin yanına varıp:

- Ey Hükümdar! Onlar Meryem oğlu Îsâ hakkında ağır sözler söylüyorlar Onlara Hz Îsâ için ne söylediklerini sor, dedi

Ne cevap vereceğiz?

Bunun üzerine Necâşî, muhâcir Müslümanlara adam gönderdi Müslümanlar, tekrar bir araya toplandılar Birbirlerine sordular:

- Îsâ aleyhisselâm hakkında sorarlarsa ne cevap vereceğiz?

Hz Ca'fer dedi ki:

- Hz Îsâ hakkında Allahü teâlânın buyurduğunu, Peygamber efendimizin bize getirdiğini söyleriz

Necâşî'nin huzuruna çıkınca, Necâşî sordu:

- Siz Meryem oğlu Îsâ hakkında ne biliyorsunuz?

Hz Ca'fer şöyle cevap verdi:

- Biz Hz Îsâ hakkında, Peygamber efendimizin bize Allahü teâlâdan getirip tebliğ eylediğini söyleriz Onun Allahın kulu ve Resûlü olduğunu, dünyadan ve erkeklerden vazgeçerek Allaha bağlanmış afîfe bir kız olan Hz Meryem'den babasız olarak dünyaya geldiğini kabûl ederiz Allahü teâlâ Hz Âdem'i topraktan yarattığı gibi Hz Îsa'yı da babasız yaratmıştır deriz

Necâşî, elini yere uzatıp, yerden bir saman çöpü aldı ve dedi ki:

- Yemîn ederim ki Meryem oğlu Îsâ da sizin söylediğinizden fazla bir şey değildir Arada bu çöp kadar bile fark yoktur

Siz ne derseniz deyin

Necâşî bunu söylediği zaman etrafındaki hükûmet erkânı ve kumandanları, aralarında fısıldaşmaya ve homurdanmaya başladılar Necâşî, bunu görünce, onlara:

- Yemîn ederim ki, siz ne dersiniz deyin, ben bunlar hakkında iyi şeyler düşünüyorum, dedi

Sonra Müslüman muhacirlere dönerek devam etti:

- Sizi ve yanından geldiğiniz zâtı tebrik ederim! Ben şuna inandım ki; O Allahın Resûlüdür Zâten biz, onu İncil'de görmüştük O Resûlü Meryem oğlu Îsâ da haber verdi Vallahi eğer O, buralarda olsaydı gidip onun ayakkabılarını taşır, ayaklarını yıkardım! Gidiniz! Ülkemin el değmemiş kısmında, her türlü tecâvüzden uzak, emniyet ve huzura kavuşmuş olarak yaşayınız Size kötülük edeni helâk ederim Bana dağ kadar altın verseler de, sizlerden birini üzüntüye sokmam

Necâşî, bundan sonra, Kureyş elçilerinin getirdikleri hediyeler için:

- Benim bunlara ihtiyacım yoktur! Başkalarının gaspettiği bu mülkümü, Allah bana geri verirken, halkı bana boyun eğdirirken, benden rüşvet almadı, diyerek hediyelerini kendilerine geri verdi

Necâşî İslâmiyeti seçmiş ve Eshâb-ı kirâmı ziyâdesiyle sevindirmişti

Bir gün, Necâî eski elbiselerini giyip sarayından çıktı Başında tac ve arkasında padişahlık elbisesi yoktu Toprak üzerine oturdu Papazlar bu hâle şaşırdı Sonra Hz Ca'fer'i ve diğer Eshâb-ı kirâmı çağırdı Onlar geldiler Melik'i bu vâziyette görüp sustular Necâşî, Hz Ca'fer'e dedi ki:

- Ben etrafa haberciler gönderdim Bana müjde haberi getirdiler Allahü teâlâ, Resûlüne yardım etmiş, Bedir savaşında düşmanlarını helâk eylemiş Kâfirlerden Şeybe, Utbe bir Rebia, Ebû Cehil, Ümeyye bin Halef cümlesi helâk olmuşlar ve bir çoğu da esir olmuşlar

Hz Cafer sevincini açıklayıp şükrettikten sonra sordu:

- Ey Melik! Böyle eski elbiseler giymenize sebep nedir?

Hangisine sevineyim

Necâşi şöyle cevap verdi:

- İncilde gördüm ki, Hak teâlâ, kullarına bir ni'meti başkasına haber veren kimsenin tevâzu yapması gerekir, buyuruyor Şimdi Hak teâlâ, Sevgili Peygamberine zafer ihsân eylemiş Ben de bunu size haber vermek için böyle yaptım

Hz Ca'fer ve beraberindeki Müslümanlar, birkaç sene kaldıktan sonra Habeşistan'dan Medîne'ye geldiler Böylece iki defa hicret ettiler Dönüşleri hicretin yedinci yılında, Hudeybiye'den sonra ve Peygamber efendimiz Hayber'de bulundukları sırada olmuştu Peygamber efendimiz, Hz Ca'fer ile karşılaşınca, onu alnından öpüp bağrına bastı ve buyurdu ki:

- Ben Hayber'in fethine mi, yoksa Ca'fer'in gelişine mi sevineceğim bilemiyorum Sizin hicretiniz iki defadır Siz, hem Habeş ülkesine, hem de yurduma hicret ettiniz

Hz Ca'fer Habeşistan'dan döndükten iki yıl sonra Mûte seferi kararlaştırıldı İslâm Ordusu kısa zamanda hazırlandı Resûlullah efendimiz, mübârek sancağı Hz Zeyd bin Hârise'ye teslim etti ve buyurdu:

Zeyd bin Hârise'yi, cihâda çıkacak olan şu insanların başına kumandan tâyin ettim O şehîd olursa yerine Ca'fer bin Ebû Tâlib geçsin, O da şehîd olursa yerine Abdullah bin Revâha geçsin O da şehîd olursa, Müslümanlar, aralarında uygun birini seçip onu kendilerine kumandan yapsınlar!

Çok kalabalık idiler

Peygamber efendimiz tarafından uğurlanıp yola çıkan mücâhidler yollarına devam ettiler Şam topraklarından Maan denilen yere varınca biraz dinlendiler Mücâhidler ilerlerken Meşârif diye anılan köyde düşman askerlerinin yaklaşmakta olduğunu görünce, hemen Mûte'ye çekilip, savaş düzenine girdiler

İki taraf arasında çok şiddetli bir savaş başladı Müslümanların başında bulunan Hz Zeyd bin Hârise'nin elinde Peygamber efendimizin sancağı bulunuyordu Rum askerlerinin mızrak darbeleriyle, mübârek vücudu parçalanıp, kanlar fışkırıncaya kadar, kahramanca saldırıp dövüşmekten geri durmadı ve şehîd oldu

Bundan sonra Hz Ca'fer hemen sancağı kaptı Elinde sancak, atını düşmana doğru sürdü Düşman askerleri Hz Ca'fer'in heybetinden korkup aralarında şöyle konuştular:

- Bunun hakkından kim gelecek?

Sancağı yere düşürmedi

Hz Ca'fer, düşman askerlerinin arasına iyice dalmıştı Nihâyet bir düşman askeri Hz Ca'fer'in koluna bir kılıç darbesi vurdu Sağ eli kesilen Ca'fer, sancağı diğer eline aldı Biraz sonra o eli de kesilince, sancağı bırakmamak için, pazılarıyla göğsüne kaldırdı

Nihayet mızrak ve kılınç darbeleriyle şehîd oldu Şehîd olduğunda, mübârek vücudunda yetmişten fazla mızrak, kılınç ve ok yarası görülmüştü ve hepsi de vücudunun ön kısmında idi Sonra sancağı Abdullah bin Revâha almış o da şehîd olunca Hâlid bin Velid almıştır

Rumlarla yapılan bu savaşta kumandanların şehîd olduklarını, Cebrâil aleyhisselâm, Peygamber efendimize bildirmiş Hz Peygamberimiz de mescidde Müslümanlara haber vermişti Peygamber efendimiz çok üzülmüşlerdi Eshâb-ı kirâm dediler ki:

- Yâ Resûlullah! Sizi üzüntülü görmek bizi daha çok üzüyor

Bunun üzerine üzüntülerinin, şehîdlerin Cennette, karşılıklı tahtlar üzerinde oturduklarının kendisine gösterilmesine kadar devam edeceğini beyân ettiler

Ca'fer-i Tayyâr'ın hanımı Hz Esmâ binti Umeys anlatıyor:

"O gün ekmek yapacağım hamuru yoğurduktan sonra, çocuklarımı yıkadım, temizledim, güzel kokular sürdüm Resûlullah teşrif etti Buyurdu ki:

- Ey Esmâ! Ca'fer'in çocukları nerede? Onları bana getir!

Çocukları getirdim Onları sevdi, okşadı ve mübârek gözlerinden yaş aktı Bunun üzerine kendilerine sordum:

- Ey Allahın Resûlü! Niçin ağlıyorsunuz? Yoksa Ca'fer ve arkadaşlarından size bir haber mi geldi?

Peygamber efendimiz buyurdu ki:

- Evet, onlar bugün şehîd oldular

Bunu duyunca ağlamaya başladım Peygamberimiz, ağzımdan uygun olmayan bir söz çıkmamasını tenbih edip, evlerine gittiler"

Bundan sonra Peygamber efendimiz, kerîmesi Hz Fâtıma'nın yanına vardı O da ağlıyordu

Peygamberimiz Hz Ca'fer'in âilesi için yemek yapılmasını emretti Üç gün ev halkına yemek yedirildi ve bu sünnet oldu

Fakirlerin babası

Peygamber efendimizin üzüntüsü devam ederken, Cebrâil aleyhisselâmın gelerek, Hz Ca'fer'in kesilen iki eli yerine Allahü teâlâ tarafından yâkuttan iki kanat ihsân olunduğunu, o kanatlarla Cennette uçmakta olduğunu haber vermesi üzerine Peygamber efendimiz, Hz Ca'fer'in ailesine;

- Ey iki kanatlı mesûd kimsenin çocukları, diyerek bu durumu müjdelemişti

Bunun için, Hz Ca'fer, Tayyâr=Uçan ismiyle tanınmıştır

 

keremy is offline  
Alt 15-09-2006   #25
Profil Bilgileri
Standart



Tefsîr âlimlerinin şâhı:
ABDULLAH BİN ABBÂS






Resûlullah efendimiz Mekke’de iken, Abdullah ibni Abbâs’ın annesine buyurmuştu ki:

- Senin bir oğlun olacak Doğduğu zaman bana getir!

Çocuğu getirdiklerinde, kulağına ezân ve ikâmet okuyup, ismini Abdullah koydular “Allahım! Onu dinde fakîh kıl ve kitabını ona öğret” diyerek duâ ettiler Sonra annesinin kucağına verip buyurdular ki:

- Halîfelerin babasını al, götür!

Abbâs bunu işitip, bu durumu Peygamber efendimize gelip sorunca, “Evet, böyle söyledim Bu çocuk halîfelerin babasıdır” buyurdu

Hepsi onun soyundan oldu

Abbâsî devletinin başına çok halîfeler geldi Bunların hepsi, Abdullah bin Abbâs’ın soyundan oldu

Abdullah bin Abbâs, Resûlullahın duâsı bereketiyle, ilimde çok yüksek derecelere ulaştı Daha küçük yaşta iken, Resûl-i ekrem efendimizin yanına giderdi Teyzesi Meymûne binti Hâris Resûlullahın zevcesi idi Bu sebeple pek çok defa Peygamberimizin evine gidip gelmiş, ba’zı geceler orada kalmıştır

Abdullah bin Abbâs, Resûlullahın abdest suyunu hazırlar, birlikte namaz kılarlardı Abdest almayı, namaz kılmayı, Resûlullahtan görerek öğrendi Devamlı hizmeti sebebiyle, Resûlullahın çok duâ ve iltifâtına kavuştu

Bir defasında Peygamber efendimiz, mübârek elini Abdullah bin Abbâs’ın başına koyarak şöyle duâ etti:

- Yâ Rabbî! Bütün ilim ve hikmeti, bu başa ver! Onları te’vîl ve tefsîr edebilsin

Bir başka gün de mübârek elini göğsü üzerine koyup:

- Allahım! İnsanoğluna ihsân ettiğin her ilim ve hikmet, bu güzel göğüste toplansın, buyurmuştur

Peygamberimiz, Medîne’ye hicret ettikten sonra, Abdullah bin Abbâs, âilesi ile birlikte hicretin sekizinci senesine kadar Mekke’de kaldı Mekke’nin fethinden önce Medîne’ye hicret etti Bu sıralarda henüz 11-12 yaşlarında bulunuyordu Aklı, zekâsı, çabuk kavrayışı ile dikkati çekiyor ve seviliyordu

En derin âlim

Peygamberimiz vefât ettiği sırada, İbni Abbâs onüç veya ondört yaşında bulunuyordu Eshâb-ı kirâmın büyüklerinin meclisinde bulundu Hz Ömer’in sohbetlerine ve ilim meclisine devam edip, onun, Peygamberimizden aldığı ilme, feyze ve ma’rifetlere kavuştu

Abdullah bin Abbâs, dört halîfe devrinde fetvâlar verdi Hz Osman devrinde yapılan Kuzey Afrika seferine katıldı Bu seferde, İslâm ordusu adına kendisine elçilik vazîfesi verildi Burada hükümdârlık eden Cercis ile görüştü Cercis ve adamları onun aklını, zekâsını, fikrî kuvvetini ve ilmini görerek şaşırmışlardı Hattâ onların, “Bu, Arabların en derin âlimidir” dedikleri bildirilmiştirDönüşlerinde Hz Osman’ın emriyle, onun yerine hac emirliği yaptı Bu vazîfeden döndüğü zaman, Hz Osman şehîd edilmişti Hz Ali’nin halîfeliği sırasında, Basra vâliliğinde bulundu

Abdullah bin Abbâs, Eshâb-ı kirâm arasında, ilminin üstünlüğü ile tanınmıştır Übey bin Ka’b onun hakkında buyurdu ki:

- O, bu ümmetin âlimidir Ona akıl ve anlayış verilmiştir Resûlullah efendimiz, onun dinde fakîh olması için duâ etmiştir

Bahr-ül ilim

Abdullah bin Abbâs hazretleri, Muhâcir ve Ensâr-ı kirâmdan birçoklarıyla görüşür, onlara Resûlullahın gazâları ve inzâl olan sûreler hakkında suâller sorardı İlminin çokluğu sebebiyle kendisine lakab olarak Bahr-ül ilim, ya’nî ilim deryâsı denildi

Çalışmaları, son derece muntazam ve belli bir plân dâhilinde idi Hangi gün ne iş yapacağını önceden tesbit eder ve onlara aynen riâyet ederdi

Dört büyük halîfe ve diğer Eshâb-ı kirâmdan çok iltifât gördü Bu iltifâtlar karşısında aslâ hâlini değiştirmedi Tevâzudan hiç ayrılmadı Çok methedildiği zaman; “Bana bu ni’meti ihsân eden Allahü teâlâdır Çünkü, Resûlullah efendimiz benim için duâ etti” derdi

Abdullah bin Abbâs hazretleri, bilhassa Kur’ân-ı kerîmin tefsîri ve âyet-i kerîmelerin îzâhında yüksek bir ilme sahipti Bu vasfından dolayı Tercümân-ül Kur’ân denilmiştir Hz Ömer, onu, ilim meclisinde bulundurur ve dâimâ ilme teşvîk ederdi Yaşının küçüklüğüne rağmen İbni Abbâs’a hürmet eder, onunla istişârede bulunur, ilim ve irfânını takdîr ve tebrik ederdi

Abdullah bin Abbâs hazretleri, Hz Ömer’in kendisini üstün tutup, meclisinde bulundurması hakkında şöyle demektedir:

“Hz Ömer, beni, Eshâb-ı Bedir’in meclisinde bulundururdu Onlardan ba’zıları Hz Ömer’e, “Niçin bu genci yanında bulunduruyorsun” diye suâl ettiklerinde buyururdu ki:

- Bu, sizin bildiklerinizden değil

Âlimler meclisine gelirdi

Talebesi Atâ bin Ebî Rebâh der ki:

- İbni Abbâs’ın ilim meclisinden daha üstün ve daha faydalı bir meclis görmedim Âlimler, sâlihler, şâirler onun meclisine devam ederler, her biri ilme doymuş olarak huzûrundan ayrılırlardı

Abdullah bin Amr bin Âs da, İbni Abbâs’ı methederek der ki:

- Sünneti ve Kur’ân-ı kerîmdeki âyet-i kerîmelerin ihtivâ ettiği hükümlerin inceliklerini, en iyi bilenlerimizdendir

Abdullah bin Abbâs hazretleri, devrinin ilim, irfân ve fazîlet bakımından önde gelenlerindendi

İlimde canlı bir kütüphâne olup, bütün ilimleri kendisinde toplamış; tefsîr, hadîs, fıkıh, edebiyât ve sahâbenin ihtilâf ettiği konularda ve diğer ilim dallarında mütehassıs olmuştu

Kur’ân-ı kerîmle ilgili ilmini, isteyen ve soranlara öğretirdi Kur’ân-ı kerîm âyetlerinin toplanmasında ve neşrinde büyük hizmeti olmuştur

Meşhûr velîlerden Şakîk, bir hac mevsiminde İbni Abbâs’ın bir hutbesini dinlemişti İbni Abbâs, Nûr sûresinin tefsîrini yapmıştı Şakîk buna hayrân olup dedi ki:

- Bu tefsîrin kadri, kıymeti yüksektir Eğer Mecûsîler, Rumlar bunu duysalardı, hepsi Müslüman olurdu

Tefsîr yazmadı

Abdullah bin Abbâs hazretlerinin, müstakil bir tefsîr kitabı yoktur Fakat tefsîre dâir muhtelif rivâyetleri vardır İslâm âlimleri, tefsîr kitaplarını onun rivâyetleriyle süslediler

Abdullah bin Abbâs hazretlerinin nakledilegelen rivâyetlerinden bir kısmını, Fîrûzâbâdî, Tenvîr-ül-Mikbâs min Tefsîr-i İbni Abbâs adlı bir kitapta toplamıştır Onun tefsîre dâir rivâyetleri çeşitli yollarla nakledilmiştir

İbni Abbâs hazretlerinin verdiği fetvâlar, fıkıh ilminin en kuvvetli temellerindendir Halîfe Me’mûn zamanında toplatılan fetvâları, yirmi cildi bulmakta idi Kendisine havâle edilen mes’elelere gâyet açık ve isâbetli cevaplar vermesiyle meşhûr oldu Bu sebeple müşkillerini sormak üzere kendisine çok sayıda gelen oluyordu Suâl sormak için gelenlerin çok kalabalık olması sebebiyle, gelenleri ellişer kişilik gruplar hâlinde yanına alıp, suâllerine cevap verirdi

Talebelerinden Ebû Sâlih anlatır:

“İnsanlar mes’elelerini sormak için Abdullah bin Abbâs’ın evi önünde toplanmışlardı Yol, insanla dolup taşmıştı Kimsenin gelip geçmesi mümkün değildi Huzûruna girip, kapı önündeki durumu haber verdim Bana, su getirmemi söyledi Getirdiğim su ile, abdest aldı ve buyurdu ki:

- Şimdi çık ve dışardakilere söyle! Onlardan, Kur’ân-ı kerîm ve kırâat ilmine dâir soru sormak isteyenler gelsinler!

Dışarı çıkıp söyledim O husûsta mes’elesi olanlar içeri girdiler Ev doldu Müşkillerini sordular ve cevaplarını fazlasıyla alıp dışarı çıktılar Sonra tekrar buyurdu ki:

- Şimdi Kur’ân-ı kerîmin tefsîr ve te’vîli husûsunda bilgi edinmek isteyenler gelsin!

Söyledim İçeri girdiler Onlar da evin odalarını doldurdular Onların da suâllerini cevaplandırdı Doymuş olarak çıktılar Arkasından tekrar buyurdu:

- Harâm, helâl ve fıkıhtan mes’elesi olanlar gelsinler!

Cevaplarını aldılar

Haber verdim, onlar da içeri girdiler Evde yine boş yer kalmadı

Gelenler de harâm, helâl ve fıkhî mevzûlarda çeşitli suâller sordular Onlara da çok güzel cevaplar verdi

Gelenler dışarı çıktılar Sonra tekrar buyurdu ki:

- Ferâiz ya’nî mîrâs mes’elesine dâir suâlleri olanlar girsinler!

Onlar gelip evi doldurdular Cevaplarını alıp çıktılar

Onlar çıktıktan sonra yine buyurdu:

- Lügat ilminden ve edebiyattan sormak isteyenler girsinler

Onlar da gelip suâllerini sorup cevaplarını aldılar Böylece, suâli olanların hepsi, cevaplarını teferruatlı bir şekilde aldılar

Bu duruma yakînen şâhit olduktan sonra anladım ki, Kureyş, Abdullah bin Abbâs hazretleri ile ne kadar iftihâr etse azdır Hayatımda, kapısında böyle kalabalık insanların toplandığı bir başka kimse görmedim

İbni Abbâs hazretleri, hadîs ilminde bir deryâ idi 2660 civârında hadîs-i şerîf rivâyet etti Hadîs-i şerîfleri tedkîk ve araştırma ile öğrenirdi Rivâyetleri Kütüb-i sitte denilen meşhûr altı hadîs kitabında yer almaktadır

Abdullah bin Abbâs hazretleri, ömrünün son günlerinde 7-8 gün hasta yattıktan sonra, 687 senesinde Tâif’te vefât etti Cenâze namazını, Hz Ali’nin oğlu Muhammed bin el-Hanefiyye kıldırdı ve buyurdu ki:

- Bugün, bu ümmetin en âlimi vefât etti Onun vefâtı Müslümanları çok üzdü

Gözleri görmez olmuştu

Abdullah bin Abbâs hazretleri, uzun boylu, güzel beyaz yüzlü, iri vücutlu bir zât idi Sakalını kına ile boyardı Çok ağlaması sebebiyle, yanaklarında, gözyaşlarının bıraktığı izler görünürdü Ömrünün sonuna doğru gözleri görmez olmuştu Bunun için şu beyti söylemişti:

Allah, gözlerimden görme nûrunu aldıysa, Dilimde ve kalbimde o nûr devam ediyor

Abdullah bin Abbâs hazretleri buyurdu ki:

“Dağlar dahî birbirine karşı azsa, azgın cezâsını bulacaktır

“İçinde harâm olanın, ya’nî harâm yiyenin, namazını Allahü teâlâ kabûl etmez

“Benim için gecenin az bir vaktini ilme ayırmak, bütün geceyi ibâdetle geçirmekten daha sevimlidir

“İnsanlara hayrı öğretenler için, denizdeki balıklara varıncaya kadar her şey, Allahü teâlâdan magfiret diler

“Resûlullah efendimiz misvâk kullanmak husûsunda bize öyle emirler verirdi ki, bu husûsta bir âyet geleceğini zannederdik

“Her binânın bir temeli vardır İslâm binâsının temeli de güzel ahlâktır

“Zengine ikrâm edip, fakîre ihânet eden mel’ûndur

“Kıyâmet günü Cennete ilk da’vet edilecek olanlar, her durumda Allahü teâlâya hamd edenlerdir

“Ey çok günâh işleyen! Yaptığın işin şerli sonucu seni bekliyor, onun için kendinden emîn olma! Gülmektesin, ama başına neler geleceğini anlamıyorsun Bu hâlin, günâhların en büyüğüdür Bir hatâlı işte başarı kazanır, sevinirsin Bu sevinmen, yaptığın hatâdan daha büyüktür

Sabır üç çeşittir

“İşleyeceğin yanlış bir işin fırsatını kaçırınca, üzülürsün Hâlbuki bu, o hatâdan daha tehlikelidir Sen hatâdasın Allahü teâlâ, seni dâimâ görmektedir Bu görüş, kalbini titretmez Bu hâlin, yaptığın hatâdan daha fenâdır

“Sabır üç çeşittir Birincisi, farzların yapılmasında güçlüklere sabretmek Bunun sevâbı üçyüz derecedir İkincisi harâmlardan ve yasak edilen şeylerden sakınma husûsunda sabır Bunun altıyüz derece sevâbı vardır Üçüncüsü, musîbetin ilk geldiği anda gösterilen sabırdır Bunun da fazîleti dokuzyüz derecedir

Talebesi Mücâhid bin Cebr, Abdullah bin Abbâs’ın şöyle buyurduğunu nakleder:

“Üzerine gerekmeyen ve sana faydası dokunmayan şeyler hakkında konuşma! Çünkü bu fuzûlî bir iştir, zararından da emîn değilsin

Yerini bulmadıkça lüzûmlu olan sözü de konuşma! Çok kere faydalı söz yerini bulmaz da kaybolur gider

Sen de öyle yap!

Sefîh ve ahmak kimselerle mücâdele etme! Çünkü sefîh, kalbinden sana buğzeder Ahmak, âdî kimseler, dili ile sana eziyet ederler

Tanıdığın kimse yanından ayrıldığı zaman, onun ayrı bir yerde seni nasıl anmasını istersen, sen de onu öyle an!

Sen, affedilmeni istediğin husûslarda, onu da affet! Kardeşinin sana ne şekilde muâmele yapmasını istersen, sen de ona o şekilde muâmele et!

Suçlu olarak yakalanıp da, ihsân ile mükâfât görenin ameli gibi amel et!”

Abdullah bin Abbâs bir dersinde şöyle buyurdu:

- Besmeleyi okuyan, Allahü teâlâyı zikretmiş olur Elhamdülillah diyen, şükretmiş olur Allahü ekber diyen, Allahü teâlâyı ta’zîm etmiş, büyük bilmiş olur Lâ ilâhe illallah diyen, Allahü teâlâyı tevhîd etmiş olur Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh diyen, Allahü teâlâya teslîm olmuş olur Onun için Cennette yüksek bir derece ve hazîneler vardır

Abdullah bin Abbâs hazretleri, farzlara çok önem verirdi Nasîhat istiyenlere buyururdu ki:

- İlk önce farzları yapmalıdır Allahü teâlânın emirlerini yerine getir ve O’ndan yardım iste! Allahü teâlâ bir kulunda, düzgün niyet ve katındaki sevâba kavuşma arzûsu görünce, onun istemediği şeyleri ondan men eder

Allahü teâlâ, mü’min, fâcir, günâhkâr herkesin rızkını helâlden takdîr etmiştir Helâl rızkı için sabrederse, Allahü teâlâ onu mutlaka gönderir Sabırsızlık gösterip harâmdan bir şey yerse, helâl rızkından eksiltir

O da seni gözetir

Abdullah bin Abbâs anlatır:

“Resûlullah efendimiz bana şöyle buyurdu:

- Ey oğlum! Sana faydalı olacak ve Allahü teâlânın râzı olduğu birkaç şey öğreteyim mi?

Sen Allahü teâlânın hakkını gözetirsen, O da seni gözetir Genişlik vaktinde O’nu unutmazsan, sıkıntılı zamanında imdâdına yetişir

İnsanlar sana bir şey vermek için bir araya gelseler, o şeyi Allahü teâlâ takdîr etmedi ise vermeye güçleri yetmez Bir şeyden seni men ettiklerinde, eğer Allahü teâlâ o şeyi takdîr etti ise, mâni olamazlar

Yaptığını Allah için yap! Nefsinin hoşuna gitmeyen şeylere sabretmekte, senin için çok hayır ve iyilikler vardır Allahü teâlânın yardımı, sabırla birlikte gelir Sıkıntıdan sonra rahatlık vardır

Abdullah bin Abbâs, kâinâtın yaratılışıyla ilgili olarak bir dersinde buyurdu ki:

Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

İblîs, Âdem aleyhisselâm yeryüzüne indirilince, Allahü teâlâya sordu:

- Kullarına saâdet yolunu göstermek için, birçok kitap ve Peygamberler verdin Kullarını azdırmak için, bana ne vereceksin?

- Senin kitâbın, nefsi azdıran şiirler ve mûsikîdir Peygamberlerin, kâhinler, falcılar, büyücülerdir Aklı gideren, kalbleri karartan gıdaların da, Besmelesiz yenilen, içilen şeyler ve sarhoş eden içkilerdir Nasîhatların, yalan; evin, oyun sahaları ve hamamlar; tuzakların, çıplak gezen kızlar; mescidlerin, fısk meclisleridir

Ümmetine emret!

Abdullah bin Abbâs buyurdu ki:

“Allahü teâlâ Îsâ aleyhisselâma buyurdu:

- Yâ Îsâ! Muhammed aleyhisselâma îmân et! Senin ümmetinden, Onun zamanına yetişecek olanların, Ona îmân etmeleri için de ümmetine emret! Muhammed aleyhisselâm olmasaydı, Âdem Peygamberi yaratmazdım

Muhammed aleyhisselâm olmasaydı, Cenneti, Cehennemi yaratmazdım Arşı su üzerinde yarattım Hareket etti Üzerine, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah yazınca durdu

Bir gün Abdullah bin Abbâs hazretlerine sordular:

- Beş vakit namazı emreden âyet-i kerîme, Kur’ân-ı kerîmin neresindedir?

Cevâbında buyurdu ki:

- Rûm sûresinin onyedinci ve onsekizinci âyetlerini oku! Bu iki âyet-i kerîmede meâlen buyuruldu ki:

(Akşam ve sabah vakitlerinde, Allahı tesbîh edin! Göklerde ve yeryüzünde olanların yaptıkları ve ikindi ve öğle vakitlerinde yapılan hamdler, Allahü teâlâ içindir)

Akşam yapılan tesbîh, akşam ve yatsı namazlarıdır Sabah yapılan tesbîh, sabah namazıdır İkindi ve öğle vakitlerinde yapılan hamdler, ikindi ve öğle namazlarıdır

Bu âyet-i kerîmeler, beş vakit namazı emretmektedir

Kabir azâbından kurtarır

Abdullah bin Abbâs anlatır:

“Birkaç Sahâbî yolculukta bir çadır kurduk Burada kabir olduğunu bilmiyorduk Birisinin Mülk sûresini başından sonuna kadar okuduğunu işittik Medîne’ye gelince, bunu Resûlullaha arz ettik Buyurdular ki:

- Bu sûre, ölüyü kabirdeki azâbdan kurtarır

Abdullah bin Abbâs buyurdu ki:

- Allahü teâlâ bütün emirleri için bir sınır koymuş, bu sınırı aşınca, özür saymıştır Özür olanı affetmiştir Yalnız, zikrediniz emri, böyle değildir

Bunun için bir sınır ve özür tanımamıştır Hiçbir özür ile zikir terkedilmez Çünkü O, “Dururken, otururken ve yatarken de zikrediniz! Her yerde, her hâlde, dil ile ve kalb ile zikredin! Beni hiç unutmayın” buyurdu

Bakara sûresinin yüzelliikinci âyetinde meâlen, “Beni zikredin! Ben de sizi zikrederim!” buyuruldu

 

keremy is offline  
Alt 15-09-2006   #26
Profil Bilgileri
Standart Hz.Ebu Hureyre (ra)



Çok hadis rivâyet eden meşhur sahâbî

Adı, Abdurrahman b Sahr; künyesi, Ebû Hureyre'dir Câhiliye döneminde ismi Abdüşşems idi Hz Peygamber onu, Abdurrahman (bazı rivâyetlere göre Abdullah, hattâ başka isimler de ileri sürülmektedir) diye adlandırdı (el-Hâkim en-Nisâbûrî, el-Müstedrek, Beyrut, ty, III, 507) Ne sebeple Ebû Hureyre diye künye edindiğini kendisi şöyle açıklamıştır: "Bir kedi bulmuştum, onu elbisemin yeninde taşırdım; bundan dolayı Ebû Hureyre (kedicik babası) künyesiyle çağrılır oldum (ez-Zehebî, Tezkiretü'l-Huffâz, Haydarâbâd 1376/1956, I, 32) Hayber gazvesi sıralarında Yemen'den Medine'ye gelip müslüman olmuştur (H 7/M 629) (ez-Zehebî, age, aynı yer) O tarihten itibaren Hz Peygamber'in vefâtına kadar ondan ayrılmayan bir sahâbîsi olmuş, kendisini onun hizmetine adamıştır Hizmet süresi yaklaşık dört yılı buluyordu (İbn Kesir, el-Bidâye ve'n Nihâye, Beyrut 1966, VIII, 108,113)

Hz Peygamber'in misafirperverliği ve cömertliği sayesinde yaşayan Ebû Hureyre, Rasûlullah (sas)'in mescidinde sadece ibadet ve ilimle meşgul olan Ehl-i Suffe'nin en ileri gelen siması idi Hz Peygamber'i büyük bir muhabbetle sevmiş, onun sünnetine uygun olarak yaşamış ve manevî yüce mertebelere erişmiştir (İbn Kesir, age, VIII, 108, 110)

İffet sahibiydi, eli açık ve cömertti Hz Osman'ın şehid edilmesinden sonraki fitne olaylarında köşesine çekildi Halk onun bu halinden kendisine söz ettiklerinde Rasûlullah (sas)'in şu hadisini rivâyet ediyordu: "Fitneler çıkacak O zamanda, oturanlar ayakta durandan, ayakta duran yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlıdır Kim dönüp bakmaya yönelirse, o da ona yönelir Kim bir sığınak veya korunak bulursa onunla korunsun" (Buhâri, Menâkib, 25; Müslim, Fiten, I0)

Hoşsohbet, temiz ve ince duygulu, saf gönüllü idi (Zehebî, Tezkire, 1, 33) Emirlik ve valilik ona kibir vermedi Üstelik alçak gönüllülüğünü arttırdı Medine valisi Mervan'a vekâlet ettiği sıralarda, üzerine semeri bağlanmış bir eşekle, hurma lifinden örülmüş bir başlık başında olduğu halde çarşıya çıkar ve, "Savulun emir geliyor!" dermiş (İbn Sa'd, et-Tabakatü'l-Kübrâ, Beyrut 1380/1960, IV, 336)

İmam şâfii gibi büyük âlimlerin bildirdiğine göre Ebû Hureyre kendi dönemindeki hadis nakledenlerin içinde hafızası en sağlam olanıdır (İbn Hacer, el-isâbe fî Temyîzi's-Sahâbe, Mısır 1328, IV, 205) Hz Peygamber ile nisbeten kısa sayılabilecek bir süre birlikte olmasına rağmen, onun hadislerini bu kadar büyük bir sayıda elde edebilmesinin sırrı ve sebebleri şöyle açıklanabilir:

a) Birinci sebep: Hz Peygamber ile sık sık görüşmesi ve ona hiç çekinmeden her çeşit sorular sormasıdır (İbn Hacer, age, IV, 206) Nitekim Buhâri ve Müslim'in naklettiklerine göre Ebû Hureyre şöyle demiştir: "Siz, Ebû Hureyre'nin çok hadis rivâyet ettiğini söyleyip duruyorsunuz Ben fakir bir kimseydim Karın tokluğuna Hz Peygamber'e hizmet ediyordum Muhâcirler çarşıda, pazarda alışverişle, Ensâr da kendi malları, mülkleriyle uğraşırken, ben Hz Peygamber'in meclislerinin birinde bulunmuştum; buyurdu ki: 'İçinizden kim cübbesini yere serer de ben sözümü bitirdikten sonra toplarsa benden duyduğunu bir daha unutmaz 'Bunun üzerine ben üzerimdeki hırkayı yere serdim, Hz Peygamber de sözünü bitirince, onu topladım Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, o andan sonra ondan duyduğum hiçbir sözü unutmadım" (Müslim, Fadâilü's-Sahâbe, 159; Buhâri, ilim, 42)

b) İkinci sebep: İlme olan tutkunluğu ve Hz Peygamber'in ona bildiğini unutmaması için dua buyurmasıdır El-Hâkim en-Nisâbûrî, Müstedrek'te (111, 508) şu haberi vermektedir: "Bir adam Zeyd b Sâbit'e gelerek ona bir mesele sordu O da Ebû Hureyre'ye gitmesini söyledi ve şöyle devam etti; çünkü bir gün ben, Ebû Hureyre ve bir başka sahâbî Mescid'de oturuyorduk, dua ve zikirle meşgul idik O sırada Hz Peygamber geldi, yanımıza oturdu; biz de dua ve zikri bıraktık Buyurdu ki: 'Her biriniz Allah'tan bir dilekte bulunsun ' Ben ve arkadaşım, Ebû Hureyre'den önce dua ettik, Hz Peygamber de bizim duamıza âmin dedi Sıra Ebû Hureyre'ye geldi ve şöyle dua etti: 'Allah'ım, senden iki arkadaşımın istediklerini ve de unutulmayan bir ilim dilerim' Hz Peygamber bu duaya da âmin dedi Biz de, 'Ey Allah'ın Rasûlü, biz de Allah'tan unutulmayan bir ilim isteriz' dedik Hz Peygamber, 'Devsli genç sizden önce davrandı' buyurdu

Buhâri, ilim bahsinde, hadise olan tutku bâbında (nr 33) Ebû Hureyre'nin şöyle dediğini nakletmiştir: "Ey Allah'ın Rasûlü, kıyâmet gününde senin şefâatine nâil olacak en mutlu kişi kimdir?" diye sordum Rasûlullah buyurdu ki: "Ey Ebû Hureyre, senin hadise olan aşırı tutkunluğunu bildiğim için, böyle bir soruyu senden önce hiç kimsenin sormayacağını tahmin etmiştim Kıyâmet gününde benim şefâatime nâil olacak en mutlu kişi Lâilâhe illallah diyen kimsedir"

c) Üçüncü sebep: Ebû Hureyre'nin büyük sahâbîlerle görüşmesi, onlardan birçok hadis alması ve bu sayede ilminin artıp ufkunun genişlemesidir (İbn Hacer el-Askalâni, el-isâbe, IV, 204)

d) Dördüncü sebep: Hz Peygamber'in vefâtından sonra uzun süre yaşamış olmasıdır Nitekim Hz Peygamber'den sonra kırkyedi yıl yaşamış, hadisleri halk arasında yaymakla meşgul olmuştur (Muhammed Ebû Zehv, el-Hadis, ve'l-Muhaddisûn, Kahire 1958, 134)

Bütün bunların neticesinde Ebû Hureyre, Sahâbe içerisinde hadisi en iyi bilen, hadis almada ve rivâyet etme hususunda diğerlerinden daha üstün bir duruma gelmiştir Onun rivâyet ettiği hadisler, diğer sâhâbilerde veya birçoğunda dağınık halde bulunuyordu Bu yüzden onlar Ebû Hureyre'ye başvuruyor, hadis rivâyetinde ona dayanıyorlardı İbn Ömer, onun cenaze namazında, ona Allah'tan rahmet dileyerek, "Hz Peygamber'in hadisini müslümanlar adına muhâfaza ediyordu" demiştir (İbn Sa'd, Tabakât, IV, 340) Buhâri, 'Ebû Hureyre'den 800 kadar sahâbe ve tâbiîn âlimleri hadis rivâyet etmişlerdir' diyor (İbn Hacer, age, IV, 205)

Kendisinden beşbinüçyüzyetmiş dört hadis gelmiş, bunlardan üçyüzyirmibeş tanesini Buhâri ve Müslim müştereken, doksanüç tanesini yalnız Buhâri, yüzseksendokuz hadisini de yalnız Müslim Sahîh'lerine almışlardır (Muhammed Ebû Zehv, age, 134)

Ebu Hureyre, asırlar boyunca tetkik ve tenkid konusu olmuştur Gerek Doğu dünyasında gerek Batı dünyasında Ebû Hureyre hakkında ileri geri konuşulmuştur Bunun sebebi, keyif ve arzulara karşı gelen dine yönelik hile ve tuzakları sonuçsuz bırakan bir kısım hadislerinden kurtulmak istenmesidir Bu hücumlar ya yalan ve zayıf rivâyetlere, ya da bazı sahîh hadislere dayanır Fakat bu tür sahîh hadisleri de doğru-dürüst anlayamazlar, bu yüzden de kendi arzuları doğrultusunda yanlış yorumlara başvururlar(Muhammed Ebû Zehv, age, 153; el-Hâkim en-Nisâbûrî, age, III, 5 1 3) Bu hadislerden bir kısmını ve cevaplarını özet olarak verelim:

Ebû Hureyre'nin hadis konusundaki güvenilirliğine gölge düşürecek şüphe kaynaklarından biri, onun Rasûlullah (sas)'den: "Bir kimse Ramazan ayında cünüp olarak sabahlarsa, o gün oruç tutmasın " hadisini nakletmesi ve halka bu yolda fetvâ vermesidir Onun böyle rivâyet ettiğini Âişe ve Ümmü Seleme haber alınca, onun bu rivâyetini kabul etmemişler, şöyle demişlerdir: "Hz Peygamber ailesiyle birlikte olması neticesinde cünüp olarak sabahlar, sonra da boy abdesti alıp orucunu tutardı" Bunun üzerine Ebû Hureyre onların dediklerini kabul etmiş ve demiştir ki: "Bu hadisi bana Fadl b Abbâs ile Üsâme b Zeyd Hz Peygamber'den nakletmişlerdi Mü'minlerin anneleri ise bu gibi konuları erkeklerden daha iyi bilirler" (Buhâri; Savm, 23; İbn Hacer, Fethu'l-Bâri, Mısır 1300, IV, 123-124; Muhammed Ebû Zehv, age, 155)

Buna şu cevap verilmiştir: Ebû Hureyre sözkonusu hadisi Rasûlullâh (sas)'den kendisi işitmemiştir Hadisi Fadl ve Üsâme vasıtasıyle rivâyet etmiştir Bu iki sahâbî ise doğru ve güvenilir kişilerdir Âişe ile Ümmü Seleme'nin hadisi, onun yanında ağırlık kazanınca, onların rivâyetine dönmüş, hakka uyarak önceki fetvâsından vazgeçmiştir (İbn Hacer, age, IV, 126; M Eba Zehv, age, 155) Fadl ve Üsâme'nin naklettiği hadise gelince, âlimler bu konuda şunları söylediler: Birincisi, bu hadis kendisinden daha kuvvetli hadisle çelişmektedir; dolayısıyle onunla değil kuvvetli olanla amel edilir ikincisi, bu iki sahâbînin hadisi orucun farz kılındığı dönemin başlarına aittir O sırada oruçlunun uyuduktan sonra yemesi, içmesi, cinsel münasebette bulunması haramdı Daha sonra Allah'tan yeri ağarıncaya kadar bütün bunları mübah kıldı Onun için karı-koca ilişkisi sabaha kadar devam ederdi Fecrin doğuşundan sonra da yıkanması gerekmekteydi Bu da gösteriyor ki Âişe ile Ümmü Seleme'nin naklettiği hadisin hükmünü neshetmiştir Ne Fadl ile Üsame'nin ne de Ebû Hureyre'nin bu son hükmü bildiren hadisten haberleri vardı Bu yüzden Ebû Hureyre hâlâ önceki hadise göre fetvâ vermeye devam ediyordu Kendisine bu haber ulaşınca da bu fetvâsından dönmüştür (İbn Hacer, age, IV, 127-128) İbn Hacer şöyle der: "Ebû Hureyre'nin hakkı teslim edip ona dönmesi onun faziletini gösterir" (age ve yer; Kastallâni, irsâdü's-Sârı, Mısır 1326 IV, 443; M Ebû Zehv, age, 155)

Bir başka itiraz da şudur: Ebû Hureyre hadis rivâyet ederken tedlis yapardı (Hz Peygamber'den duymadığı bir hadisi kendisine rivâyet eden şahsın ismini vermeyerek, Hz Peygamber'den rivâyet ederdi) Meselâ, yukarıda geçen "cünüp olarak sabahlayan kimseye oruç tutmak yoktur" hadisinde durum böyledir Tedlis yapmak ise yalan söylemenin kardeşidir (İbn Kesir, el-Bidâye, VIII, 109)

Bu itiraza şöyle cevap verilir: Ebû Hureyre'nin islâm'a girişinin hicretin 7 yılına kadar geciktiği dikkate alınırsa, Hz Peygamber'in pekçok hadisini ondan duymadığı ortaya çıkar Bu durum, onun hadis bilgisini tamamlayabilmesi için, Hz Peygamber'den duymuş olan sahâbîlerden almasını gerektiriyordu Onun bu hali, ya dünyevi meşguliyetlerinden dolayı, ya da yaşlarının küçük olması, yahut da sonradan müslüman olmaları gibi sebeplerle Hz Peygamber'in meclislerinde bulunmayan diğer sahâbîlerin durumuyla aynıdır Humeyd'den gelen şu haber de bunu teyid eder: "Biz Enes b Mâlik'in yanında idik Bize şöyle dedi: Vallahi size Hz Peygamber'den naklettiğimiz hadislerin hepsini bizzat kendisinden duymuş değiliz Fakat (hadisi duyan duymayana naklederdi) biz de birbirimizi yalanlamazdık" (Ahmed b Hanbel, Müsned, Mısır 1313, IV, 283; M Ebû Zehv, age, 157)

Hadisi duyan ve diğerlerine nakleden sahâbînin isminin zikredilmemesini tedlis saymak uygun değildir Zira ehli sünnet âlimlerinin ittifakıyla sahâbenin hepsi âdildir Âlimlerin, mürsel hadisi delil kabul etmek hususundaki ihtilâfı, ismi zikredilmeyen râvinin durumunun bilinmeyişi sebebiyledir İbnu's-Salâh bu hususta şöyle der: "İbn Abbâs ve benzeri yaşça küçük sahâbîlerin Hz Peygamber'den işitmedikleri halde ondan rivâyet ettikleri mürsel hadisler, mevsûl ve müsned hükmündedir Çünkü onlar bu hadisleri sahâbîlerden almışlardır Bir sahâbînin kim olduğunun bilinmemesi, hadisin sıhhatine zarar vermez Çünkü sahâbîlerin tamamı âdildir" (İbnu's-Salâh, Mukaddime, Mısır 1326, 22) Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Ebû Hureyre'den hiçbir yalan çıkmış değildir Zira bu tür mürsel hadislerde Ebû Hureyre, "Rasûlullah'ın şöyle dediğini işittim, ya da şöyle yaptığını gördüm" demiyor; aksine, "Rasûlullah şöyle buyurdu veya şöyle yapmıştır" gibi ifadeler kullanıyordu Burada onun tedlis yaptığı da söylenemez Çünkü adını zikretmediği sahâbeden biridir ve sahâbînin âdil olduğuna dair icmâ vardır (M Ebû Zehv, age, s158)

Bir başka itiraz: Hz Ömer, Ebû Hureyre'yi hadis rivâyetinden alıkoymuş ve ona, "Ya Hz Peygamber'den hadis rivâyetini bırakırsın, ya da seni Devs topraklarına sürerim" demiştir (İbn Kesir, el-Bidâye, VIII, 106; M Ebû Zehv, age, 159) Ömer'in bu tutumu Ebû Hureyre'nin yalan söylediğini göstermektedir

Buna şöyle cevap verilmiştir: Ebû Hureyre, Hz Peygamber'den naklettiği hadisleri halka öğretmeyi, ilmi gizlemenin günahındân kurtulmak için, kendisine bir görev sayıyordu (Buhâri, ilim, 43) Bu anlayış onu çok hadis rivâyet etmeye sevketti Bir tek mecliste bile Hz Peygamber'in birçok hadisini naklederdi Fakat Hz Ömer, halkın herşeyden önce Kur'ân ile meşgul olmasını, amelle ilgili olanların dışında kalan hadisleri az rivâyet etmelerini, halkı yersiz bir tevekküle götürecek ruhsat hadisleriyle, halkın anlayamayacağı müskil hadisleri halka rivâyet etmeyi uygun görmüyordu Bu arada, çok hadis rivâyet edenlerin, rivâyet sırasında hata yapabileceklerinden ve benzeri şeylerden de endişe ediyordu Bütün bu sebeplerle, Hz Ömer sahâbîleri çokça hadis rivâyet etmekten alıkoymuş, Ebû Hureyre'ye de ağır konuşmuş ve onu Devs'e sürmekle tehdid etmiştir Çünkü Sahâbe içerisinde en çok hadis rivâyet eden oydu İbn Kesir bunu naklettikten sonra şöyle der: "Bildirildiğine göre Hz Ömer (ra) daha sonra Ebû Hureyre'nin hadis nakletmesine izin vermiştir (İbn Kesir, age, VIII, 106; M Ebu Zehv, age, 159)

Bir başka menfî tenkid: Ebû Hureyre'nin diğer sahâbîlerden daha çok hadis rivâyet etmesini sağlayan şey, Hz Peygamber söylesin veya söylemesin, helâl ve haramla ilgili olmayan, fakat güzel ahlâka teşvik, cennet ve cehennem haberleri gibi bütün güzel sözleri ona isnad etmeyi kendine câiz görmesidir Onun bu konudaki dayanağı şu hadislerdir: "Benden size hakka uygun bir söz ulaştığında, ben onu ister söylemiş olayım isterse olmayayım, onu alınız' "Benim söylemediğim fakat benden size ulaştırılan güzel bir sözü, ben söylemişimdir" (M Ebû Zehv, age, 160)

Buna verilen cevap şudur: Geç müslüman olmasına rağmen Ebû Hureyre'nin çok hadis rivâyet etmesi, onların ileri sürdükleri sebeplere bağlanamaz Bunun asıl sebebi, dünyadan el-etek çekip Hz Peygamber'in toplantılarına katılması, savaşta ve savaş dışında onun yanından ayrılmaması, hadisleri unutmaması için Hz Peygamber'in duasını alması, Hz Peygamber'in vefâtından sonra elli yıl kadar daha yaşaması ve duymadığı hadisleri diğer sahâbîlerden alarak insanlara rivâyet etmesidir (Age ve yer) Helâl ve haram dışındaki konularda Hz Peygamber'e yalan isnad etmesini kendisi için câiz görmesi iddiası da geçersizdir Çünkü o, "Kim bilerek bana yalan isnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın" hâdisinin râvîlerinden biridir Birçok toplantılarında hadis rivâyet etmek istediğinde bu hadisi zikrettiği sâbittir Sahâbiler, onun hadis rivâyetindeki üstünlüğünü kabul ettiler ve ondan hadis naklettiler Hz Ömer, Osman, Talha, İbn Abbâs, Âişe, Abdullah b Ömer ve diğerleri (ranhum) bunlardandır (Hâkim en-Nisâbûrî, age, III, 513; İbn Kesir, age, VIII, 108) Bu da onların, Ebû Hureyre'nin güvenilirliği ve doğruluğu hususunda ittifak ettiklerini gösterir Diğer taraftan, Ebû Hureyre'nin rivâyet ettiği hadislerin çoğunun, başka sahâbîler tarafindan da nakledildiği görülür (M Ebû Zehv, age, 160, 161)

Ebû Hureyre'nin dayandığını ileri sürdükleri hadislere gelince, bu hadisleri Ebû Hureyre rivâyet etmemiştir Aksine bunlar onun adına uydurulmuş sözlerdir Bu hususta İbn Hazm şöyle demiştir: "Allah'tan korkmaz bazı insanlar birtakım hadisler rivâyet ettiler Bunların bazısı islâm'ın temel prensiplerini geçersiz kılmakta, bazıları da Hz Peygamber'e yalan isnat etmeyi mübah saymaktadır " İbn Hazm bu iki hadisi de, râvîlerinin çok zayıf olmasından ötürü geçersiz saymaktadır (İbn Hazm, el-ihkâm fî Usûli'l-Ahkâm, Mısır 1345, II, 76, 78, 80; M Ebû Zehv, age, 161, 162)

Macar asıllı ünlü müsteşrik yahudi Ignaz Goldziher de Ebû Hureyre'nin hadis uydurduğunu ve bunda hayli ileri gittiğini ileri sürmüştür Böyle bir tenkid tümüyle bâtıldır, geçersizdir ve hiçbir haklı tarafı yoktur Buhâri'nin söylediği gibi Ebû Hureyre'den sekizyüz âlim hadis rivâyet etmiştir O, sahâbe ve muhaddisler nazarında son derece güvenilir yüce bir şahsiyettir İbn Ömer şöyle demiştir: "Ebu Hureyre benden daha hayırlı ve naklettiğini daha iyi bilendir" Cennet'le müjdelenenlerden biri olan Talha b Ubeydullah da: "şüphe yok ki Ebû Hureyre Hz Peygamber'den bizim işitmediğimiz hadisleri işitmiştir" demiştir (el-Hâkim en-Nisâbûrî, age, III, 511, 512) Mervan'ın sekreteri Ebû Zualza'a da Ebû Hureyre'nin hadis rivâyetinde ne derece güçlü olduğunu gösteren şu haberi nakleder: "Mervan, Ebû Hureyre'yi Saray'da hadis rivâyet etmek için dâvet etmişti Mervan beni divanın arkasına oturtmuştu ve ben de Ebû Hureyre'nin naklettiklerini gizlice yazıyordum Ertesi yıl yine onu dâvet etti ve ondan hadis rivâyet etmesini istedi Bana da bir yıl önceki yazdıklarımdan takip etmemi tenbih etti Neticede, onun bir tek kelime bile değişiklik yapmadan rivâyet ettiğini gördüm (İbn Kesir, age, III, 106; M Ebû Zehv, age, 162-164)

 

keremy is offline  
Alt 15-09-2006   #27
Profil Bilgileri
Standart HZ. HAMZA (r.anh)



Hz Peygamber'in amcası, Şehidlerin efendisiKünyesi; Ebn Ya'la veya Ebû Ammâre; Lakabı; Esedullah (Allah'ın Aslanı)dır Babası Abdulmuttalib, annesi Hâle'dirHz Hamza, Peygamberimizin amcalarının en küçüğüdür Doğumdan bir kaç gün sonra, Peygamberimizi emziren Ebû Lebeb'in câriyesi Süveybe daha önceleri Hz Hamza'yı da emzirmiş olduğundan, Hamza Peygamberimizin süt kardeşi idi

Hz Hamza, orta boylu, güçlü kuvvetli, heybetli, onurlu bir sahabîdir Hz Hamza (ra) iyi bir avcı, keskin nişancı, Kureyş'in en şereflilerindendir Mazlumlara yardım etmeyi seven cesur bir savaşçıydı Av dönüşü evine gitmeden Ka'be'yi tavaf edecek kadar kutsal kabul ettiği değerlere saygılı, karşılaştığı şahıslara selâm verip sohbet etmesini seven mürüvvetli bir insandı Onun gençlik dönemine ait bilgilerimiz yok denecek kadar azdır (İbnu'l-Esîr, İsdit'l-Gâbe, II, 52)

Peygamberimiz yakınlarına İslâm'ı tebliğ etmiş olmasına rağmen, Hz Hamza henüz müslüman olmamıştı Ebû Cehil'in Peygamberimize yaptığı bir hakaret sonucunda müslüman olmuştur Peygamberimiz bir gün Safâ tepesinde iken Ebû Cehil ve arkadaşları onun yanına gelirler Ebû Cehil Peygamberimize hakaret eder Abdullah b Cüdâ'nın câriyesi bu olayı seyredir av dönüşü Kabe'ye uğramayı âdet edinen Hz Hamza'ya anlatır Hz Hamza, eve gitmeden Ebû Cehil'in yanına uğrayarak elindeki yayı Ebû Cehil'in kafasına çalar, başını yaralar ve hakaret eder Bir gün sonra da Allah Rasûlünün yanına giderek (Bi'set'ten iki yıl sonra) müslüman olur

Hz Hamza'nın müslüman olması Peygamberimizi çok sevindirmiştir Onun İslâm'a girmesiyle müslümanlar güçlendi Müşrikler rahatsız oldularMekke müşrikleri, hicretten sonra da rahat durmadılar Peygamberimizin ve müslümanların Medine'den çıkarılması için Abdullah b Übeyy, Hazreç ve Evs kabilesi müşrikleriyle ilişki kurdular Müslümanların hac yollarını da kapadılarMüşriklerin gözlerini korkutmak, Şam ticaret yollarını keserek onları sıkıntıya düşürmek gerekiyordu Peygamberimiz bu amaçla Hz Hamza'yı Sifu'l-Bahr'a gönderdi Otuz kişilik bir kuvvetle Hz Hamza belirtilen yere vardı Müşriklerin kervanı Sifu'l-Bahra gelmişti Kervanda Ebû Cehil de bulunuyordu Üçyüz kişilik bir kuvvetleri vardıHz Hamza, müşriklerle çarpışmak istiyordu Yanında bulunan müslümanlar da aynı duyguyu yaşıyorlardıHenüz müşrik olan Mecdi b Amr b Cühenî bu iki grubun arasına girdi Hem müslümanlarla hem de müşriklerle görüştü Sonunda iki tarafı çarpışmaktan vazgeçirdi

Bundan Sonra Hz Hamza'yı Bedir savaşında görüyoruz Bedir savaşında Utbe, Velid, Şeybe meydana çıktılar Çarpışmak için er dilediler Hz Hamza, Şeybe ile çarpıştı Bir hamlede Şeybe'yi öldürdü Daha sonra Utbe'yi ve Tuayma b Adiyy'i öldürdüHz Hamza, Bedir savaşında kahramanca savaştı Allah ve Rasûlünün hoşnutluğunu kazandıBedir savaşında Hz Hamza (ra)'nın etkinliği ileri boyutlara ulaştı ve müşriklere karşı amansız bir savaş verdi

Hârisû't-Temîmî, Hz Hamza'nın Bedir'deki durumunu anlatan bir rivayetinde şöyle diyor: "Hamza b Apdülmuttalib(ra)'in, Bedir savaşında üzerinde, deve kuşu olan kim" diye sordu "Hamza b Abdulmuttalib" diye cevap verildi O müşrik: "Ne yaptıysa O bize yaptı" diye mırıldandı" (M Yusuf Kandehlevi, Hadislerle müslümanlık, ll, 553)

Hz Hamza, Bedir Savaşını mütekaib Kaynukoğulları gazvesine katıldıPeygamber Medine'ye geldiğinde Yahudilerle anlaşma yapmıştı Yahudiler, Bedir savaşını müslümanların kazanmasını hazmedemediler"Siz savaşın ne demek olduğunu bilmeyen adamlarla çarpıştınız" dediler Savaş için fırsat kollamaya başladılarKaynuka gazvesi'nin genel sebebi bir kadına karşı yapılan terbiyesizliktir Kadıncağız bazı eşyalarını Kaynuka pazarında sattıktan sonra bir kuyumcuya giriyor Kuyumcu yahudi kadının eteğinin alt kısmını üst kısmına bir dikenle iğneliyor Kadıncağız ayağa kalktığında üzeri açılıyor Utanıyor, sıkılıyor, feryat ediyor, çevresinden yardım istiyor Kadının yardımına koşan müslümanlar Yahudiyi öldürüyor Yahudiler de müslümanın başına üşüşüyorlar ve onu şehid ediyorlar

Öldürülen müslümanın akrabaları Peygamberimizden yardım istiyorlar Bunun üzerine-Peygamberimiz Yahudilerden antlaşmanın yenilenmesini istedi Yahudiler Peygamberimizin bu isteğini reddettilerBu olay üzerine Peygamberimiz beyaz sancağını Hz Hamza'nın eline verip Kaynukaoğullarının üzerine gönderdi Kaynukaoğulları Yahudileri bekledikleri yardıma kavuşamayınca teslim olmak zorunda kaldılar

Bedir savaşı'nın acısını unutmayan Kureyşliler yeniden savaş için hazırlığa başladılar Bir yıl önceki kervanın gelirini savaş için harcamaya karar verdiler Savaş için değişik müşrik kabilelerden yardım isteyerek büyük bir kuvvet oluşturdularBu kez de Kureyş'in kadınları da katılacaktı Bedir Savaşı'nın bozgunla bitmesi sebebiyle müşrik kadınlar erkeklerini suçluyorlardı Bedir'in matemini tutarak erkekleri savaşa teşvik ediyorlardı

Cübeyr b Mut'i'nin Vahşi adında Habeşli bir kölesi vardı Bu köle harbe (Habeşlilere özgü bir mızrak) atmakta oldukça maharetli idi Hz Hamza, Cübeyr b Mut'im'in amcası Tuayma b Adiyy'i Bedir savaşında öldürmüştü Cübeyr, amcasının acısını unutmamıştı Kölesi Vahşi ile konuştu Hz Hamza'yı öldürmesi şartıyla kendisini serbest bırakacağını bildirdi

Peygamberimiz, Medine'nin içinde kalmayı, savunma savaşı yapmayı düşünüyordu Bedir Savaşı'na katılmayanlar düşmanla yüz yüze gelmek, Medine dışında savaşmak istiyorlardı Peygamberimiz Ashabın bu tavrı karşısında Medine dışında savaşılmasına karar verdi Hz Hamza'da Medine dışında savaşılmasına taraftardı Hattâ Peygamberimize "sana, kitabı indirmiş olan Allah'a yemine eder, and içerim ki, bu kılıcıma Medine dışında Kureyş müşrikleriyle çarpışmadıkça yemek yemeyeceğim" demiştiHz Hamza Cuma günü oruçlu idi Cumartesi müşriklerle karşılaştığı zaman da oruçlu bulunuyorduPeygamberimiz, sabahleyin "Rüyada, meleklerin, Hamza'yı yıkadıklarını gördüm" diye buyurdu

Uhut bölgesine varıldı, orduya savaş düzeni verildi Kureyş'in birinci bayraktarı Talha b Ebî Talha, Hz Ali tarafından, ikinci bayraktarı Osman b: Ebî Talha da Hz Hamza tarafından öldürüldü Sancaktarların ölmesi Kureyş'i şaşkına çevirdi Sarsıldılar, sendelediler Halid b Velid'in saldırıları da sonuç vermedi: Müşrikler, kaçışmaya başladılar Hz Hamza Uhud günü "ben Allah'ın Arslanıyım" diyerek kıhç salladı Sâfvân, Hz Hamza'yı savaşırken görüyor, "Ben, bugüne kadar kavmini öldürmeye onun kadar hırslı bir kimse daha görmedim" buyuruyor Uhud savaşında müşriklerin çoğunu Hz Hamza öldürmüştür

Kureyşliler bozguna uğrayıp kaçmaya başlayınca Peygamberimiz tarafından görevlendirilen okçular yerlerini bırakmaya başladılar Birbirlerine "ne duruyorsunuz? Allah, düşmanı bozguna uğrattı Siz de, müşriklerin ordugahına giriniz Kardeşlerinizle birlikte ganimet toplayınız" dediler Diğer bir kısmı bu teklife itiraz ettiler "Siz Rasûlullah'ın: Bizi arkamızdan koruyunuz! Sakın yerinizden ayrılmayınız! Bizim öldürüldüğümüzü görürseniz de yardımımıza koşmayınız! Ganimet topladığımızı görürseniz de, bize katılmayınız! Bizi arkamızdan koruyunuz" buyurduğunu bilmiyor musunuz?" dediler

Okçular, komutanları Abdullah b Cübeyr'i dinlemediler; "ganimetten nasibimizi alacağız" diyerek yerlerini terkettiler Abdullah b Cübeyr'in yanında çok az bir kuvvetin kaldığını gören Halid b Velid bu fırsatı değerlendirmek istedi Kuvvetlerini bir araya topladı, okçuların üzerine yürüdü Abdullah b Cübeyr, kendilerine doğru bir kuvvetin geldiğini görünce arkadaşlarına dağılmamalarını söyledi Müslüman okçular, üzerlerine gelen Kureyş müşriklerini ok yağmuruna tuttular Okları bitinceye kadar kahramanca savaştılar Abdullah b Cübeyr, okları bitince mızrağı ile savaştı daha sonra kılıcını kınından sıyırdı Şehid düşünceye kadar çarpıştı Diğerleri de aynı şekilde savaştılar Kureyş'in süvarileri insanlığa yakışmayan bir davranışla Abdullah b Cübeyr'in karnını deştiler, barsaklarını döktülerOkçuların yerlerini bırakması, kalan kısmının şehid edilmesiyle müslümanlar gâfil avlandılar Hem arkadan, hem önden kuşatıldılar Müslümanlar şaşkınlıkla birbirlerine kılıç sallamaya başladılar

Hâris b Amr kızı ile Utbe'nin kızı Hind de Hz Hamza'yı öldürmesi için Vahşi'yi teşvik ediyorlardı Vahşi, açık dövüşmekten korkuyor, gizli dövüşmeyi tercih ediyorduVahşi, Uhud Savaşındaki durumu şöyle açıklıyor: "Halk arasında Ali'yi aradım Çok uyanık, girişken, çevik, çekingen ve etrafına çok bakınan bir adamdı Kendi kendime:"benim aradığım adam bu değildir" dedim O sırada Hamza'yı gördüm Halkı kasıp kavuruyor, kesip biçiyordu Fırsat kollamak için kayanın arkasına gizlendim Bir ara Şiba'b Ümmü Emmâr "var mı benle çarpışacak bir yiğit' diyerek meydan okuyordu Hamza ona: "Allah ve Rasûlüne sen misin meydan okuyan' dedi Göz açtırmadan, bacaklarından vurdu yere serdi Sel suları arkalarına eriştiği sırada ayağı kayıp düşünce mızrağımı fırlatıp attım; böğründen vurdum"Hz Hamza'yı Şehid eden Vahşi daha sonra bir kenara çekilir Hind üzerindeki takılarını çıkarır Vahşi'ye verir Hz Hamza'nın yanına gelen Hind, onun burnunu, kulaklarını keser, cesedine işkence yapar, hatta ciğerini bile çiğneyerek parçalar

Vahşi müslüman oluşunu anlatırken: "Mekke'nin fethinden sonra Mekke'ye gelerek Rasûl-i Ekremi gördüm Bana dedi ki: "Sen Vahşi misin?" Ben cevap verdim: "Evet" Hamza'yı sen mi öldürdün? buyurdular "Öyle oldu" dedim Bunun üzerine Allah Rasûlü buyururdular ki: "bana yüzünü göstermemen mümkün mü? Ben de çıkıp gittim Rasûlullah'ın vefatından sonra yalancı peygamber Müseyleme ortaya çıktı Belki bu herifi öldürürüm de günahımı öderim, diye düşündüm Müslûmanlarla birlikte Yemâme'ye gittim ve bildiğiniz gibi Mûseyleme'yi öldürdüm (Sahihi Buharî, V, 36, 37)

Allah Rasûlünün Hz Hamza'ya derin bir sevgisi vardı Bu sevgiden dolayı elinde olmayarak "Vahşi"ye karşı olumsuz bir tutum içinde olmaktan da çekiniyordu Bu sebeple de Vahşi'yi görmek istememiştiPeygamberimiz, Hz Hamza'nın şehit olduğunu öğrenince onun başı ucuna gelir ve dua eder Hz Hamza, kız kardeşi Safiyye'nin getirdiği bir hırka ile kefenlendi Peygamberimiz, amcası Hamzâ'nın cenaze namazını kıldırdı Hz Hamza, Uhud'a defnedildiHz Peygamber'den iki veya dört yaş büyük olan Hamza, öldürüldüğünde elli yedi yaşında idi Hz Peygamber (sas) öldürülen her şehid ile beraber Hamza'nın namazını tekrarlamış; o gün yetmiş iki defa onun cenaze namazını kıldırmıştır

Hz Peygamber (sas)'in ilk cenaze namazı kıldığı şehidin de Hz Hamza olduğu söylenmiştir Hz Hamza'nın eşi, çocukları Medine'de olmadığı için şehâdetine ağlanmamış bunu gören Hz Peygamber "Hamza'nın niye ağlayanları yok" buyurmuştur Bunu duyan Ensâr önce Hamza için sonra kendi şehidleri için ağlamaya başlıyorlar Tarihçi Vâkıdî (V 207/223) benim zamanıma kadar bu adet devam etmekteydi diye naklediyor (İbnü'l-Esir, Usdü'l-Gâbe, II, 51, 55)

Hz Hamza, bir gün Peygamber Efendimize gelerek Cebraîl (as)'ı asli yapısıyla görmek istediğini bildirdi Peygamberimiz, Hz Hamza'ya "O'nu görmeye dayanabilir misin?" diye sordu Hz Hamza, "Evet, dayanabilirim" diye cevap verdi Bunun üzerine Peygamber Efendimiz "otur, öyleyse" buyurdular Cebrail (as) müşriklerin Kâbe'yi tavaf edecekleri zaman elbiselerini üzerine koymakta oldukları kütüğe indi Peygamberimiz Hz Hamza'ya "Kaldır gözünü, bak" dedi Hz Hamza'ya bakıp, Cebrail'in zebercede yeşil cevhere benzeyen ayaklarını görünce bayıldı Arkasının üzerine düştü Bu olayı İbn Sa'd Tabakat'ında anlatmaktadırHz Hamza Peygamber (sas)'den şu hadisi rivâyet etmiştir: "Şu duayı hiç bırakmayın; "Allahümme inni es'eluke bismike'l-a'zam ve rıdvânıke'lekber" (İbn Esîr, Usdü'l-Gâbe, II, 55)

 

keremy is offline  
Alt 15-09-2006   #28
Profil Bilgileri
Standart HZ. HACCAC İBNİ İLÂT (r.anh)



Haccac İbni Ilât radıyallahu anh, servet sahibi, zekî ve siyasî bir tüccar İslâm’la şereflendikten sonra alacaklarını tahsil etme konusunda siyâsî dehâsını kullanan ve Resulûllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden özel izin alarak Mekke’li müşrikleri kendine hizmet ettiren bir yiğit

O, Beni Süleym kabilesine mensuptur Bu kabilenin topraklarında altın madenleri çıkardı Bu madenlerin zekâtını vermek ilk defa ona nasip oldu Onun İslâmiyeti kabûlü şöyle gerçekleşti:
Haccac İbni Ilât, Süleymoğulları kabilesinden bir grub ile Mekke’ye gidiyordu Gece olunca ıssız bir vadide konakladılar Arkadaşları Haccac’ın nöbet tutmasını istediler O da onların emniyeti için kabul etti Kalktı, etrafı dolaşmağa başladı Kendi kendine: “Ben ve arkadaşlarım sağ sâlim dönünceye kadar Allah’a sığınırız” diyordu Bir ara birinin şöyle dediğini işitti: “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çerçevesinden (köşe ve bucağından) çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa haydi geçip gidiniz Ancak büyük bir güçle çıkıp gidebilirsiniz” (Rahman: 33)

Bu sözlerin âyet olduğunu bilmeyen Haccac onları ezberledi Mekke’ye vardığında Kureyşlilerin ileri gelenlerinin katıldığı bir mecliste bulundu Orada geceleyin başlarından geçen olayı anlattı Ezberlediği âyeti onlara okudu Bunun üzerine Kureyşliler ona: “Ey Ilât! Sen de sapıtmışsın Muhammed de bu sözlerin kendine Allah tarafından vahyedildiğini söylüyor” dediler Ona pek değer vermediler Haccac da: “Vallahi bu sözleri, hem ben hem de yanımdaki arkadaşlar birlikte duyduk” diyerek hadisenin ciddiyetini onlara duyurmaya çalıştı

Haccac İbni Ilât’ın gönlünde bir ışık belirmişti Bu olay ona çok tesir etmişti Resûlullah (sa) Efendimizin nerede olduğunu sorup öğrendi Onu görebilmek için vakit kaybetmeden yola çıktı Medine-i Münevvere’ye geldiğinde İki Cihan Güneşi efendimizin Hayber’e gittiğini haber aldı Yine orada eğlenmeden hemen Hayber’e doğru hareket etti Hayber Gazvesi günlerinde Fahr-i Kâinat (sa) efendimize ulaştı Kendisiyle görüştü ve müslüman oldu Hayber fethine de katıldı

Haccac İbni Ilât (ra) servet sahibi zengin bir tüccardı Kabilesinin topraklarında altın madenleri çıkardı Mekke’de bir hayli alacakları vardı Ailesi de orada kalmıştı Malı-mülkü ve eşyası onun yanındaydı Hem alacaklarını tahsil etmek hem de ailesinin yanındaki mallarını alıp Medine’ye getirmek istedi Bunun için İki Cihan Güneşi Efenmdimizin huzuruna çıktı ve: “Yâ Resûlâllah Mekke’de bir takım kimselerde alacaklarım var İzin verirseniz onları alıp diğer mallarımla birlikte Medine’ye getirmek istiyorum” dedi Efendimiz ona izin verdi Haccac’ın gönlünü tırmalayan, zihnini meşgul eden bir konu daha vardı Onu da Efendimize sormalıydı Şöyle dedi: “Ya Rasûlâllah! Eğer müşrikler benim müslüman olduğumu anlarlarsa bana hiçbir şey vermezler Mallarımı kurtarabilmek için belki senin hakkında münasip olmayan sözler söyleme zorunda kalabilirim Bu hususta ne buyurursunuz?” dedi Fahr-i Kâinât (sa) efendimiz bu konuda da ona izin verdi

Haccac (ra) zekî idi Siyâsî kabiliyete sahipti Bu sebebten fırsatları değerlendirmesini iyi biliyordu Karşısına çıkacak meseleleri, problemleri iyi hesap ediyordu Buna göre sorular soruyordu Aldığı cevaplardan memnundu Gönlü huzur içinde Mekke’ye vardı Kureyş müşriklerinin zaaf noktalarını tesbit etti Onları oradan yakaladı Alacaklarını tahsil hususunda onları kendine hizmet ettirdi Müşriklerle aralarında geçen hadiseyi kendisi şöyle anlatıyor:
Kureyşliler o günlerde Rasûlullah (sa) efendimizin Hayber üzerine yürüdüğünü duymuşlardı Fakat gelişmelerden haber alamamışlardı Mekke’ye vardığımda çevremi sardılar Bana sorular sormağa başladılar Benim henüz müslüman olduğumu da bilmiyorlardı Ben de Efendimizden aldığım izin üzerine onları sevindirecek haberler vermeğe başladım Şunları anlattım; “Muhammed ve ashabı, şimdiye kadar çarpışmayı, savaşmayı Hayberli’lerden daha iyi bilen bir kavimle karşılaşmadı Hayberliler onbin kişilik ordu topladı Müslümanları kılıçtan geçirdi Müslümanlar büyük bir yenilgiye uğradı Muhammed esir alındı” dedim Bu haberler onları çok sevindirdi Daha ileriye giderek şunları ilâve ettim: “Hayberliler Muhammed’i Mekkelilere teslim etmeyi öldürülen adamlarınıza karşılık onu sizin öldürmenizi istiyorlar” dedim

Mekke’li müşriklere aslı olmayan bu parlak müjdeleri verdikten sonra onlara: “Siz de bana yardım ediniz Alacaklarımı süratle toplayayım ki, müslümanların ganimet mallarını başka tüccarlar gelmeden satın alayım” dedim Bu istek ve teklifime memnûniyetle diyerek karşılık verdiler Büyük bir sevinç içerisinde benim alacaklarımı toplayıverdiler

Karısına da aynı şeyleri söyleyip ondan da mallarını alan Haccac (ra) işini bu şekilde bitirdi Mekke’deki servetini topladı Fakat verdiği haberler Mekke’deki müslümanları çok üzdü Hz Abbas bu acı haberi işitince fenâlaştı ve evine döndü Kölesini Haccac’a gönderdi ve görüşmek istediğini bildirdi Haccac onunla gizlice görüştü ve Abbas (ra)’a meselenin iç yüzünü anlattı Birkaç gün gizli tutmasını ricâ etti Sonra Mekke’den ayrılıp Medine’ye gitti Hz Abbas üç-beş gün geçince Kâbe’ye çıktı Müşrikleri sarsan, şok eden haberler vermeğe başladı Gerçek söylenenlerin tam tersi idi Hayberliler hezimete uğramıştı Zafer müslümanlarındı Haccac alacaklarını kurtarmak için böyle söylemişti Hz Abbas Kureyşlilere durumu tek tek anlattı Müşrikler bütünüyle sarsıldı

Haccac İbni Ilât (ra) getirdiği malların zekâtını verdi Medine’de kendisine bir ev, bir de mescid yaparak şehre yerleşti Resûl-i Ekrem (sa)’in vefâtından sonra Humus’a giderek orada yaşadı Hz Ömer (ra)’ın hilâfetinin ilk yıllarında vefat etti Cenâb-ı Hakk’tan şefaatlerini niyaz ederiz Amin

 

keremy is offline  
Alt 15-09-2006   #29
Profil Bilgileri
Standart Ammar Bİn Yasİr (ra)



Ammar İbni Yâsir radiyallahu anh imanda azmin ve sebâtin sembolü bir yigit! inancı uğruna gösterdiği fedakârlıklar, islâm'ın yüceliğinin bir vesikası olan kahraman! Fedakârlığın imanın özü olduğunu gösteren ilk şehid çocuğu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin; "Cennet üç kişiye müstaktır Ali, Ammar ve Selman" iltifatına mazhar cennetlik bir insan!
Babası Yâsir, Yemen'li Kahtânî kabilesinin Ans kolundandır Kaybolan kardeşini aramak için Mekke'ye geldi Benî Mahzum kabilesinden Ebû Huzeyfe İbni Mugire'nin himayesine girdi Sümeyye adındaki câriyesi ile evlendi Bu evlilikten Ammar dünyaya geldi
Ebu'l-Yekzan künyesiyle anılan Ammar İbni Yâsir, Erkam'ın evinde Suheyb ile birlikte otuzuncu müslüman olarak islâm'la şereflendi Kısa bir müddet sonra babası Yâsir ve annesi Sümeyye hatun da müslüman oldular
İslâm'ın ilk günleri zorlu günlerdi İlk müslümanlar da zor zamanı yaşayan insanlardı Zira müşrikler islâm'a girenleri tehdit eder, himâyesiz kimseleri de işkence altında inletirlerdi Yâsir ailesi bu iniltileri bu acıları gönüllerine gömen ve müşriklerin en ağır işkencelerine karşı kahramanca direnen yiğitlerdir Kalbi kararmış, gözü dönmüş, zâlimler Yâsir ailesine akla-hayale gelmeyecek cehennemî işkenceler yaptılar Güneşin en kızgın saatlerinde üçünü birden çölün kavurucu kumlarına gömdüler Üzerlerine, derileri kavlatan kor parçası kayaları koydular Fakat kalblerinden imanlarını alamadılar
Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz her gün Yâsir ailesinin yanına giderdi Onlara manevî kuvvet, rûhî direnç verirdi Bir ziyaretinde Ammar (ra) Resûl-i Ekrem (sa) Efendimize: "Yâ Rasûlallah işkence son haddine vardı" dedi: iki Cihan Güneşi Efendimiz de ona: "Sabret ey Ebü'l-Yekzan! Sabrediniz ey Yâsir ailesi! Size vadedilen yer Cennettir" buyurdu Onlara yüce hedefler göstererek acılarına, dertlerine ortak oldu

Yine birgün Resûl-i Ekrem (sa) Efendimiz, Ammar (ra)'ın yanına uğradı Ateşle dağlayarak ona azap ettiklerini gördü Mübarek eliyle başını sıvazladı ve: "Ya Rab! Bu ateşi İbrâhim'e berd ü selâm buyurduğun gibi Ammar'a da serin ve zararsız eyle" diye dua etti
Ne dehşet verici, ne yürek dağlayan bir hadise! Hangi yürek dayanabilir buna? Amma ilâhî irâde böyle Kader çerçevesi böyle çizilmiş Bir mücâdele vermek gerekiyor Allah Teâlâ kulunda bu gayreti görmek istiyor Buyuruyor ki: "Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?" (Al-i imran: 142)
"İnsanlar, imtihandan geçirilmeden sadece iman ettik demeleriyle bırakılacaklarını mı sandılar?" (Ankebût; 2)
Yâsir ailesi gün geçmezdi ki işkenceye tâbi tutulmasın Müşrikler, Sümeyye hatunu iki devenin arkasına bağlayarak yerlerde sürüklediler Ebu Cehil ve avânesi, kamçı vurarak işkence ettiler O gün anne ve babası ikisi birden şehadet şerbetini içti Tenleri kızgın çölde kaldı Ruhları ise Cennete uçtu
İslâm'in ilk şehidleri olarak tarihe geçen Yâsir ailesi kıyamete kadar gelecek mü'minlere bu davranışlarıyla tükenmeyen bir şeref, bir asâlet bıraktılar
Ammar (ra) kendine yapılan zulüm ve cefaya direnmeğe devam etti Birgün yine ona aklını kaybedesiye, soluğu kesilinceye, derileri soyuluncaya kadar çok ağır işkence yaptılar Putlarını hayır ile yâd etmedikçe bırakmayacaklarını söylediler O da ölümden kurtulmak için onların istedikleri şekilde Lât ve Uzza lehinde zarûreten konuşmak zorunda kaldı Müşriklerin elinden kurtulur kurtulmaz doğruca Rasûlullah (sa) efendimizin huzuruna vardı Başından geçenleri ağlayarak anlattı Efendimiz ona: "Bu sözleri söylerken kalbini nasıl buldun?" diye sordu O da: "Kalbimde Allah'a imanda en ufak bir değişiklik olmadı" dedi Bu cevap üzerine Efendimiz (sa): "Ammar'ı başından ayağına kadar iman kapladı iman kemiklerine işledi" buyurdu
Gözyaşlarını mübarek elleriyle sildi Kalbde iman yerleştikten sonra diliyle zarûrete binaen söylemenin imana zararı olmadığını hatta yine işkenceye uğrarsa aynı sözleri söyleyebileceğini ona su âyet-i kerime ile müjde verdi Meâlen: "Kalbi imanla dolu olduğu halde inkâra zorlanan müstesna, inandıktan sonra Allah'ı inkâr edip gönlünü kafirliğe açanlara Allah'ın gazabı vardır Büyük azâb da onlar içindir" (Nahl suresi: 106)
O, ilk önce Habeşistan'a daha sonra Medine'ye hicret etti Resûl-i Ekrem (sa) efendimiz onu Huzeyfe İbni Yeman (ra) ile kardeş ilan etti Mescid-i Nebevi'nin inşâsında büyük gayretler gösterdi İkişer ikişer kerpiç taşıdı Efendimiz onu yüzü gözü toz içerisinde görünce: "Vah Ammar! Vah Ammar! Seni âsî bir topluluk öldürecek, sen onları cennete, onlar ise seni cehenneme davet edecekler" buyurdu
Ammar (ra) Bedir'den itibaren bütün gazvelerde bulundu Büyük kahramanlıklar gösterdi Yemame savaşında kulağı kopmuş sallanırken o yigitçe savaşmağa devam etti Dağılmak üzere olan orduyu: "Ey müslümanlar! Cennetten mi kaçıyorsunuz? Ben Ammar İbni Yâsir'im Bu tarafa gelin" diye haykırarak toparladı Hz Ömer (ra) zamanında Kûfe'ye vali olarak gönderildi Hz Ali (ra) devrinde Cemel ve Sıffin'de 93 yaşlarında çarpışırken şehid düştü Hz Ali (ra)'ın kıldırdığı cenaze namazından sonra oraya defnedildi

O, uzun boylu, kara yağız, ela gözlü ve geniş omuzluydu Son derece sâde ve nezih yaşadı Hiçbir namazını kazaya bırakmadı 62 hadis-i şerif rivâyet etti Buhari'de geçen bir rivayeti şöyledir: "Üç şeyi nefsinde toplayan kimse imanın tamamını elde etmiş olur

1- Kendi aleyhine de olsa insafı elden bırakmamak,
2- Herkese selâm vermek
3-Fakir iken bile sadaka vermek"
Cenab-ı Hak Ammar İbni Yâsir (ra)'ın azim ve sebatini bizlere de lutfedip şefaatine nail eylesin Amin

 

keremy is offline  
Alt 15-09-2006   #30
Profil Bilgileri
Standart



HZ HADÎCETÜ’L-KÜBRÂ RADIYALLÂHÜ ANHÂ

O, Hz Ali’nin (ra) bildirdiğine göre, Resûlüllah (sav) Efendimiz’in, “İsrâiloğulları’nın en hayırlı kadını, İmrân kızı Meryem; bu ümmetin en hayırlı kadını ise, Hadîcetü’l-Kübrâ’dır” mübârek sözlerinin muhâtabıdır

O, sâhip olduğu bütün servetini, gözünü dahi kırpmadan inandığı dâvâ uğrunda fedâ etmesini bilen İslâm’ın, ferd ve cemiyet hayatına hâkim olması için verilen mücâhede-mücâdelede ve hizmetlerde yılmadan-yıkılmadan zirveleri tutan Kâinâtın Efenidisi’ne ilk inananlardan biri ve belki de birincisi olan fedâkâr-cefâkâr-çilekeş annemizdir

O, inandığı dâvâ uğruna nelerin fedâ edilebileceğine lafla değil bizzat yaşayarak örnek olan
Efendimiz (sav)’in fem-i saâdetlerinden, “Bu ümmetin en hayırlı kadını” ünvânını alan
Henüz hiçbir kimsenin Fahr-i Âlem (sav)’e inanmadığı zamanlarda bile, “Sen bu ümmetin peygamberisin” diyerek ona gönülden inanıp bağrını açan ve sonuna kadar destek ve yardımcı olan
Vahyin, hemen her zerresini bütün heyecanıyla yakından duymuş ve doymuş; gelmiş ve gelecek bütün mü’min kadınlar için en güzel numûne olarak kabul edilecek ulvî bir rûha sâhip bulunan
Zarâfet-nezâket, akıl ve ilimle süslenmiş, metânet-muhabbet ve cesaretle donanmış emsâlsiz bir insan ve zevce olarak Peygamberimiz Hz Muhammed Mustafâ (sav) Efendimiz’e, Allah celle celâlühû tarafından verilmiş bir hediye
Server-i Âlem (sav) Efendimiz’in, “Ondan daha iyisini Allah bana vermedi” buyurduğu mübârek insandır, Hz Hadîcetü’l-Kübrâ (r anhâ) vâlidemiz

Gelecek nesillerin, onun gibi bir imtisâl numûnesi bir insanı tanımaması, onu örnek alamaması elbette ki çok büyük bir talihsizlik olur Zira insanlar İki Cihan Güneşi Efendimiz’e inanmazlarken o îman etmiş, inkâr ederlerken o tasdîk etmişti

İnsanlar ondan mallarını-servetlerini esirgerlerken o, bütün varlığını Allah ve Resûlü için bezletmişti Kısacası o, Resûlüllah Efendimiz’in beyânına göre yaşamış, mü’min kadınlar için kıyâmete kadar örnek olacak bir zevce idi

Hâsılı;

O büyük vâlidemizi, gelmiş-gelecek bütün mü’minlerin annesi olan o örnek insanı hakkıyla anlamak, anlatabilmek şüphesiz ki haddimiz değil Bizim yaptığımız, şâirin İki Cihan Güneşi Efendimiz (sav) için dediği gibi, ona ait hatırlayabildiğimiz en güzel meziyet ve hasletleri sıralayarak gönlümüzü ve lisânımızı süslemeye çalışmaktan ibârettir

Mevlâ-yi zû’l-Celâl ve’l-Kemâl hazretleri, şefâatlerinden mahrûm etmesin Âmîn

 

keremy is offline  
Cevapla
Tags: ashabi, kiram


Ashab-ı Kiram ile ilgili Benzer Konular
1238 Kez Görüntülendi

Ashab-ı Kiram Peygamberimiz (s.a.s.)’ı Anlatıyor Peygamber Efendimiz (S.A.V)
Baskı Ve Zulümle Karşılaşan Sahabe-i Kiram’ın şerefli Yaşamları Sahabeler ve Alimler
Eshab-I Kiram E-Kitap
Ashab-i Kehf Dini Sohbet


Saat 05:53.
Arşiv Sayfaları Rüyatadı Mumsema Frmacil Etiket Dantel Modeller Mumsema.Net Add to Google Add to My Yahoo!
Powered by vBulletin® Version 3.6.12 Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Mail Adresimiz Forumalev(at)gmailcom
Moderatör Başvuru Formu

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545