Mumsema.NET

FrMaLeV

Bilgi Dağıtmak İçin El Ele

Geri git   Mumsema.NET >
İslamiyet
> İslami Konular > Risale-i Nur

Forum Kuralları Bize Ulaşın İletiler Kayıt ol Yardım Ajanda Bütün Forumları okunmuş kabul et

             
Risale-İ Nur'dan Seçmeler ile ilgili Benzer Konular
919 Kez Görüntülendi

Ankara'daki Hayatına Dair Risale-i Nur'dan bir parça / tarihçe-i hayat / İlk hayatı Risale-i Nur
Risale-i Nur'dan Damlalar Risale-i Nur
Risale-i Nur'dan Anlamlı Sözler Risale-i Nur
KOmiklerden SEçmeler Komik Resimler
Yün Örgülerden Seçmeler ... Güzellik & Moda

Bazen felâketten saadet çıkar | Risale-i Nur'un Penceresinden : SEMAVAT (GOKLER)...
Cevapla
 
Konu Araçları
Alt 26-04-2008   #11
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler

--->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler konulu ikinci sayfa görüntüleniyor Mumsema.net


san'ata muvafık olarak nihayetsiz sühulet ve kolaylık var Elbette o yol vâcibdir, hakikattır
İşte ey bedbaht ehl-i dalâlet! Bak: Dalâlet yolu ne kadar karanlıklı ve elemli! Ne zorun var ki, oradan gidiyorsun? Hem bak: İman ve tevhid yolu ne kadar kolay ve safâlı Oraya gir, kurtul
Onikinci Pencere
سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ اْلاَعْلَى اَلَّذِى خَلَقَ فَسَوَّى وَالَّذِى قَدَّرَ فَهَدَى
sırrınca: Umum eşyada hususan zîhayat masnûlarda hikmetli bir kalıbdan çıkmış gibi her şeye bir miktar-ı muntâzam ve bir suret, hikmetle verildiği ve o suret ve o miktarda maslahatlar ve faideler için eğri büğrü hududlar bulunması; hem müddet-i hayatlarında değiştirdikleri suret-i libasları ve miktarları yine hikmetlere, maslahatlara muvafık bir tarzda mukadderat-ı hayatiyeden terkib edilen mânevî ve muntâzam birer suret, birer miktar bulunması, bilbedâhe gösterir ki: Bir Kadîr-i Zülcelâl'in ve bir Hakîm-i Zülkemâl'in kader dairesinde suretleri ve biçimleri tertib edilen ve kudretin destgâhında vücudları verilen o hadsiz masnûat, o zâtın vücub-u vücuduna delâlet ve vahdetine ve kemâl-i kudretine hadsiz lisan ile şehadet ederler Sen kendi cismine ve â'zalarına ve onlardaki eğri büğrü yerlerin meyvelerine ve faidelerine bak! Kemâl-i hikmet içinde kemâl-i kudreti gör
Onüçüncü Pencere
وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ sırrınca: Herşey lisan-ı mahsusu ile Hâlıkını yâdeder, takdis eder Evet bütün mevcûdatın lisan-ı hal ve kal ile ettiği tesbihat, birtek Zât-ı Mukaddes'in vücudunu gösteriyor Evet fıtratın şehadeti reddedilmez Delâlet-i hal ise, hususan çok cihetlerle gelse, şübhe getirmez Bak hadsiz fıtrî şehadeti tâzammun eden ve nihayetsiz tarzlarda lisan-ı hal ile delâlet eden ve mütedâhil daireler gibi birtek merkeze bakan şu mev-
(Orjinal Sayfa: 705)
cudatın muntâzam Sûretleri, herbiri birer dildir Ve mevzun heyetleri, herbiri birer lisan-ı şehadettir Ve mükemmel hayatları, herbiri birer lisan-ı tesbihtir ki, Yirmidördüncü Söz'de kat'î isbat edildiği gibi, o bütün diller ile pek zâhir bir Sûrette tesbihatları ve tahiyyatları ve birtek mukaddes zâta şehadetleri, ziya güneşi gösterdiği gibi bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud'u gösterir Ve kemâl-i ulûhiyyetine delâlet eder
Ondördüncü Pencere
قُلْ مَنْ بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا خَزَآئِنُهُ مَا مِنْ دَآبَّةٍ اِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبّىِ عَلَى كُلّ ِشَيْءٍ حَفِيظٌ
sırlarınca: Herşey, herşey'inde ve her şe'ninde tek bir Hâlık-ı Zülcelâl'e muhtaçtır Evet kâinattaki mevcûdâta bakıyoruz ve görüyoruz ki: Za'f-ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlaka tezahüratı var Ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın âsârı görünüyor Meselâ; nebatatın tohumlarında ve köklerindeki ukde-i hayatiyyelerinin intibahları zamanında gösterdikleri hârika vaziyetleri gibi Hem fakr-ı mutlak ve kuruluk içinde bir gına-i mutlakın tezahüratı var (Kıştaki toprağın ve ağaçların vaziyet-i fakiraneleri ve baharda şa'şaalı servet ve gınâları gibi) Hem cümûd-u mutlak içinde bir hayat-ı mutlakanın tereşşuhatı görünüyor Anâsır-ı câmidenin zîhayat maddelere inkılâbı gibi)
Hem bir cehl-i mutlak içinde muhit bir şuûrun tezahüratı görünüyor (Zerrelerden yıldızlara kadar herşeyin harekâtında nizâmat-ı âleme ve mesalih-i hayata ve metâlib-i hikmete muvafık bir tarzda hareket etmeleri ve şuurkârane vaziyetleri gibi) İşte bu acz içindeki kudret; ve za'f içindeki kuvvet; ve fakr içindeki servet ve gına; ve cümûd ve cehil içindeki hayat ve şuur; bilbedâhe ve bizzarure, bir Kadîr-i Mutlak ve Kaviyy-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyûm bir zâtın vücub-u vücuduna ve vahdetine karşı her taraftan pencereler açar Hey'et-i mecmuası ile büyük bir mikyasta bir cadde-i nuraniyyeyi gösterir İşte ey tabiat bataklığına düşen gafil! Eğer tabiatı bırakıp Kudret-i İlâ-
(Orjinal Sayfa: 706)
hiyyeyi tanımazsan; herbir şey'e, hattâ herbir zerreye, hadsiz bir kuvvet ve kudret ve nihayetsiz bir hikmet ve meharet, belki ekser eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidar, herşeyde bulunduğunu kabûl etmek lâzım gelir
Onbeşinci Pencere
اَلَّذِى اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ
sırrınca: Herşey'e, o şey'in kabiliyet-i mahiyetine göre kemâl-i mizan ve intizâm ile biçilip hüsn-ü san'at ile tertib edilip, en kısa yolda, en güzel bir Sûrette, en hafif bir tarzda, istimalce en kolay bir şekilde, (meselâ kuşların elbiselerine ve her vakit tüylerini kolayca oynatmalarına ve istimâl etmelerine bak) hem israfsız hikmetli bir tarzda vücud vermek, suret giydirmek, eşya adedince diller ile bir Sâni'-i Hakîm'in vücub-u vücuduna şehadet ve bir Kadîr-i Alîm-i Mutlak'a işaret ederler
Onaltıncı Pencere
Rûy-i zeminde mevsim-bemevsim tazelenen mahlûkatın îcad ve tedbirlerindeki intizâmat ve tanzimat, bilbedâhe bir hikmet-i âmmeyi gösterir Sıfat, mevsufsuz olmadığından; elbette o hikmet-i âmme, bizzarure bir Hakîm'i gösterir Hem o perde-i hikmet içinde hârika tezyinat, bilbedâhe bir inâyet-i tâmmeyi gösterir Ve o inâyet-i tâmme, bizzarure inâyetkâr bir Hâlık-ı Kerim'i gösterir Ve o perde-i inâyette umuma şâmil bir taltifat ve ihsanat, bilbedâhe bir rahmet-i vâsiayı gösterir Ve o rahmet-i vâsia, bizzarure bir Rahman-ı Rahîm'i gösterir Ve o perde-i rahmet üstünde dahi bütün rızka muhtaç zîhayatların lâyık ve mükemmel bir tarzda iaşeleri ve erzakları, bilbedâhe terbiyekârane bir Rezzâkıyet ve şefkatkârane bir Rububiyyeti gösterir Ve o terbiye ve idare, bizzarure bir Rezzak-ı Kerim'i gösterir Evet zeminin yüzünde kemâl-i hikmetle terbiye edilen ve kemâl-i înayetle tezyin edilen ve kemâl-i rahmetle taltif edilen ve kemâl-i şefkatle iaşe edilen bütün mahlûkat, birer birer bir Sâni'-i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzak'ın vücubuna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, yeryüzünün mecmuunda tezahür eden ve umumunda görülen ve kasd ve iradeyi bilbedâhe gösteren
(Orjinal Sayfa: 707)
hikmet-i âmme; ve hikmeti dahi tâzammun eden umum masnûata şâmil inâyet-i tâmme; ve inâyet ve hikmeti tâzammun eden ve umum mevcûdât-ı arziyeye şamil olan rahmet-i vâsia; ve rahmet ve hikmet ve inâyeti de tâzammun eden umum zîhayata şamil bir surette ve gâyet kerîmane bir tarzda olan rızk ve iaşe-i umumiyeyi birden nazara al, bak! Nasılki; elvan-ı seb'a, ziyayı teşkil eder Ve yeryüzünü tenvir eden o ziya, nasıl şübhesiz güneşi gösterir Öyle de; o hikmet içindeki inâyet ve inâyet içindeki rahmet ve rahmet içindeki iaşe-i rızkî, nihayet derecede Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzak bir Vâcib-ül Vücud'un vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini büyük bir mikyasta, yüksek bir derecede, parlak bir surette gösterir
İşte ey sersem münkir-i gafil! Göz önündeki bu hakîmane, kerîmane, rahîmâne, rezzakane terbiyeti ve bu acîb ve hârika ve mu'cize keyfiyeti ne ile îzah edebilirsin? Senin gibi serseri tesadüfle mi? Ve kalbin gibi kör kuvvetle mi? Ve kafan gibi sağır tabiatla mı? Ve senin gibi âciz, câmid, câhil esbabla mı? Yoksa nihayetsiz derecede mukaddes, münezzeh ve müberra, muallâ ve nihayetsiz derecede Kadîr, Alîm, Semi', Basîr olan Zât-ı Zülcelâl'e nihayetsiz derecede âciz, câhil, sağır, kör, mümkin, miskin olan «tabiat» namını verip nihayetsiz hatâ işlemek mi istersin! Hem güneş gibi parlak şu hakikatı, hangi kuvvet ile söndürebilirsin! Hangi perde-i gaflet altında saklayabilirsin!
"Onyedinci Pencere
اِنَّ فِى السَموَاتِ وَاْلاَرْضِ َلاَيَاتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ
Zeminin yüzünü yaz zamanında temâşa edip görüyoruz ki: Îcad-ı eşyada müşevveşiyyeti iktiza eden ve intizâmsızlığa sebeb olan nihayetsiz sehavet ve bir cûd-u mutlak, gâyet derecede bir insicam ve intizâm içinde görünüyor İşte zemin yüzünü tezyin eden bütün nebâtatı gör Hem mizansızlığı ve kabalığı iktiza eden icad-ı eşyadaki sür'at-i mutlaka dahi kemâl-i mevzuniyyet içinde görünüyor İşte zemin yüzünü süslendiren bütün meyvelere bak Hem ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktiza eden kesret-i mutlaka dahi, kemâl-i hüsn-ü san'at içinde görünüyor İşte yeryüzünü yaldızlayan bütün çiçeklere bak! Hem san'atsızlığı, basitliği iktiza eden îcad-ı
(Orjinal Sayfa: 708)
eşyadaki sühulet-i mutlaka dahi, nihayetsiz derecede san'atkârlık ve meharet ve ihtimamkârlık içinde görünüyor İşte yeryüzündeki ağaç ve nebâtat cihazatının sandukçaları ve proğramları ve tarihçe-i hayatlarının kutucukları hükmünde olan bütün tohumlara, çekirdeklere dikkatle bak Hem ihtilaf ve ayrılığı iktiza eden uzaklık ve bu'd-u mutlak dahi bir ittifak-ı mutlak içinde görünüyor İşte bütün aktâr-ı zeminde zer'edilen her nevi' hububata bak Hem karışmayı ve bulaşmayı iktiza eden kemâl-i ihtilât, bilâkis kemâl-i imtiyaz ve tefrik içinde görünüyor İşte bütün yer altına karışık atılan ve madde itibariyle birbirine benzeyen tohumların sünbül vaktinde kemâl-i imtiyazları ve ağaçlara giren muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere kemâl-i imtiyaz ile tefrikleri ve mideye giren karışık gıdaların muhtelif â'za ve hüceyrâta göre kemâl-i imtiyazla ayrılmalarına bak, kemâl-i hikmet içinde kemâl-i kudreti gör Hem ehemmiyetsizliği, kıymetsizliği iktiza eden gâyet derecede mebzuliyyet ve nihayet derecede ucuzluk dahi, yeryüzünde masnuatça, san'atça nihayet derecede kıymettar ve pahalı bir keyfiyette görünüyor İşte o hadsiz acaib-i san'at içinde yeryüzünün Rahmânî sofrasında yalnız kudretin şekerlemeleri olan dutların nevilerine bak! Kemâl-i rahmeti, kemâl-i san'at içinde gör İşte bütün rûy-i zeminde gâyet kıymettarlık ile beraber hadsiz ucuzluk; ve hadsiz ucuzluk içinde hadsiz ihtilât ve karışıklık ile beraber hadsiz imtiyaz ve tefrik; ve hadsiz imtiyaz ve tefrik içinde gâyet uzaklık ile beraber son derecede muvafakat ve benzeyiş, ve son derece benzemek içinde gâyet derecede sühulet ve kolaylık ile beraber gâyet derecede ihtimamkârane yapılış; ve gâyet derecede güzel yapılış içerisinde sür'at-i mutlaka ve çabuklukla beraber gâyet derecede mevzun ve mizanlı ve israfsızlık; ve gâyet derecede israfsızlık içinde son derece çokluk ve kesret ile beraber son derecede hüsn-ü san'at; ve son derece hüsn-ü san'at içinde nihayet derecede sehavet ile beraber intizâm-ı mutlak elbette gündüz, ışığı; ışık, güneşi gösterdiği gibi, bir Kadîr-i Zülcelâl'in, bir Hakîm-i Zülkemâl'in, bir Rahîm-i Zülcemâl'in vücub-u vücuduna ve kemâl-i kudretine ve cemâl-i Rububiyyetine ve Vahdâniyyetine ve Ehadiyyetine şehadet ederler لَهُاْلاَسْمَآءُالْحُسْنَى sırrını gösterirler
Şimdi ey bîçâre câhil, gafil, muannid, muattıl! Bu hakikat-ı uzmâyı ne ile tefsir edebilirsin! Bu nihayet derecede mu'cize ve hâri
(Orjinal Sayfa: 709)
ka keyfiyeti ne ile îzah edebilirsin! Bu hadsiz derecede acib şu san'atları neye isnad edebilirsin! Bu, yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde-i gafleti atıp kapatabilirsin! Senin tesadüfün nerede, tabiat dediğin ve güvendiğin şuursuz yoldaşın ve dalâlette istinadgâhın ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesadüfün karışması yüz derece muhal değil mi? Ve şu hârika işlerin binden birinin tabiata havalesi, bin derece muhal olmuyor mu!
Yoksa câmid, âciz tabiatın; herbir şey'in içinde o şeyden yapılan, eşya adedince mânevî makine ve matbaaları mı var!
Onsekizinci Pencere
اَوَلَمْ يَنْظُرُوا فِى مَلَكُوتِ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ
Yirmiikinci Söz'de izah edilen şu temsile bak ki: Nasıl mükemmel, muntâzam, san'atlı, saray gibi bir eser, bilbedâhe muntâzam bir fiile delâlet eder Yâni bir bina, bir dülgerliğe delâlet eder Ve mükemmel, muntâzam bir fiil, bizzarure mükemmel bir fâile ve mâhir bir ustaya, bir dülgere delâlet eder Ve mükemmel usta ve dülger ünvanları, bilbedâhe mükemmel bir sıfata, yâni san'at melekesine delâlet eder Ve mükemmel sıfat ve o mükemmel meleke-i san'at, bilbedâhe mükemmel bir istîdadın vücuduna delâlet eder Ve mükemmel bir istîdad ise, âlî bir ruh ve yüksek bir zâtın vücuduna delâlet eder
Öyle de: Zeminin yüzünü, belki kâinatı dolduran müteceddid eserler, bilbedâhe gâyet derece-i kemâlde bulunan ef'âli gösteriyor Ve şu nihayet derecedeki intizâm ve hikmet dairesindeki ef'al, bilbedâhe ünvanları ve isimleri mükemmel olan bir fâili gösteriyor Çünki; muntâzam, hakîmane fiiller, fâilsiz olmadığı, kat'iyen mâlûm Ve son derece mükemmel ünvanlar, o fâilin son derece kemâldeki sıfatlarına delâlet eder Çünki fenn-i sarfça nasıl ism-i fâil, masdardan yapılır Öyle de, ünvanların ve isimlerin dahi masdarları ve menşe'leri, sıfatlardır Ve son derece-i kemâlde sıfatlar, şübhesiz son derece mükemmel olan şuûnat-ı zâtiyeye delâlet eder Ve kabiliyet-i zâtiye (tâbir edemediğimiz) o mükemmel şuûn-u zâtiye, bihakkalyakîn hadsiz derece-i Kemâlde olan bir zâta delâlet eder
İşte bütün âlemdeki âsâr-ı san'at ve bütün mahlûkat, herbiri birer eser-i mükemmel olduğundan, herbiri bir fiile ve fiil ise isme;
(Orjinal Sayfa: 710)
isim ise, vasfa ve vasıf ise, şe'ne ve şe'n ise, zâta şehadet ettikleri için; masnuat adedince birtek Sâni'-i Zülcelâl'in vücub-u vücuduna şehadet ve Ehadiyyetine işaret ettikleri gibi; heyet-i mecmuası ile, silsile-i mahlûkat kadar kuvvetli bir tarzda bir mi'rac-ı mârifettir Hiçbir cihette içine şübhe girmeyen müteselsil bir bürhân-ı hakikattır
Şimdi ey bîçare münkir-i gafil! Silsile-i kâinat kadar kuvvetli şu bürhânı ne ile kırabilirsin! Şu masnuat adedince hakikatın şuâını gösteren hadsiz delikli ve kafesli şu pencereyi ne ile kapatabilirsin! Hangi perde-i gafleti üstüne çekebilirsin!
Ondokuzuncu Pencere
تُسَبِّحُلَهُالسَّموَاتُالسَّبْعُوَاْلاَرْضُو َمَنْ فِيهِنَّوَاِنْمِنْشَيْءٍاِلاَّيُسَبِّحُبِحَمْ دِهِ sırrınca: Sâni'-i Zülcelâl, semâvatın ecramına o kadar hikmetler, mânalar takmış ki; güya celâl ve cemâlini ifade etmek için semâvatı; güneşler, aylar, yıldızlar kelimeleriyle süslendirdiği gibi, cevv-i semâda dahi olan mevcûdâta öyle hikmetler ve mânâlar ve maksadlar takmış ki; güya o cevv-i semâyı berkler, şimşekler, raadlar, katreler kelimeleriyle intak ediyor Ve kemâl-i hikmet ve cemâl-i rahmetini ders veriyor Ve nasıl zemin kafasını, hayvanat ve nebâtat denilen mânidar kelimeleriyle söyleştirip kemalât-ı san'atını kâinata gösteriyor Öyle de; o kafanın birer kelimesi olan nebatları ve ağaçları dahi; yapraklar, çiçekler, meyveler kelimeleriyle intak edip yine kemâl-i san'atını ve cemâl-i rahmetini ilân ediyor Ve birer kelime olan çiçekleri ve meyveleri dahi tohumcuklar kelimeleriyle konuşturup dekaik-ı san'atını ve kemâl-i Rububiyyetini ehl-i şuûra tâlim ediyor İşte bu hadsiz kelimât-ı tesbihiye içinde yalnız tek bir sünbül ve tek bir çiçeğin tarz-ı ifadesine kulak verip dinleyeceğiz Nasıl şehadet eder, bileceğiz
Evet herbir nebat, herbir ağaç, pekçok lisan ile Sâni'lerini öyle gösteriyorlar ki; ehl-i dikkati hayretlerde bırakır ve bakanlara «Sübhanallah! Ne kadar güzel şehadet ediyor!» dedirtirler
Evet, herbir nebatın çiçek açması zamanında ve sünbül vermesi ânında, tebessümkârane mânevî tekellümleri hengâmındaki tes-
(Orjinal Sayfa: 711)
bihleri, kendileri gibi güzel ve zâhirdir Çünki: Herbir çiçeğin güzel ağzı ile ve muntâzam sünbülün lisanıyla ve mevzun tohumların ve muntâzam habbelerin kelimâtıyla hikmeti gösteren o nizâm, bilmüşahede ilmi gösteren bir mizan içindedir Ve o mizan ise, meharet-i san'atı gösteren bir nakş-ı san'at içindedir ve o nakş-ı san'at, lûtuf ve keremi gösteren bir zînet içindedir Ve o zînet dahi, rahmet ve ihsanı gösteren lâtif kokular içindedir Ve birbiri içinde bulunan şu mânidar keyfiyetler, öyle bir lisan-ı şehadettir ki: Hem Sâni'-i Zülcemâl'ini Esmâsıyla târif eder, hem evsafıyla tavsif eder, hem cilve-i Esmâsını tefsir eder, hem teveddüd ve taarrüfünü, yâni sevdirilmesini ve tanıttırılmasını ifade eder
İşte bir tek çiçekten böyle bir şehadet işitsen, acaba zemin yüzündeki Rabbanî bağlarda umum çiçekleri dinleyebilsen, ne derece yüksek bir kuvvetle Sâni'-i Zülcelâl'in vücub-u vücudunu ve vahdetini ilân ettiklerini işitsen, hiç şübhen ve vesvesen ve gafletin kalabilir mi! Eğer kalsa, sana insan ve zîşuur denilebilir mi!
Gel şimdi bir ağaca dikkatle bak! İşte bahar mevsiminde yaprakların muntâzaman çıkması, çiçeklerin mevzunen açılması, meyvelerin hikmetle, rahmetle büyümesi ve dalların ellerinde, mâsum çocuklar gibi, nesimin esmesiyle oynaması içindeki lâtif ağzını gör Nasıl bir dest-i kerem ile yeşillenen yaprakların dili ile ve bir neş'e-i lütuf ile tebessüm eden çiçeklerin lisanıyla ve bir cilve-i rahmet ile gülen meyvelerin kelimâtı ile ifade edilen hikmetli nizâm içindeki adilli mizan; ve adli gösteren mizan içinde bulunan dikkatli san'atlar, nakışlar ve meharetli nakışlar ve zînetler içinde rahmet ve ihsanı gösteren ayrı ayrı tatlı tatmaklar ve ayrı ayrı güzel kokular ve hoş tatmaklar içinde birer mu'cize-i kudret olan tohumlar ve çekirdekler, gâyet zâhir bir Sûrette bir Sâni'-i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Muhsin, Mün'im, Mücemmil, Mufaddıl'ın vücub-u vücudunu ve vahdetini ve cemâl-i rahmetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir İşte eğer bütün rûy-i zemindeki ağaçların lisan-ı hallerini birden dinleyebilsen, يُسَبِّحُِللّهِمَافِىالسَّموَاتِوَمَافِىاْلاَ رْضِ hazinesinde ne kadar güzel cevherler bulunduğunu göreceksin, anlayacaksın
İşte ey nankörlük içinde kendini başıboş zanneden bedbaht gafil! Bu derece hadsiz lisanlarla kendini sana tanıttıran ve bildiren
(Orjinal Sayfa: 712)
ve sevdiren bir Kerîm-i Zülcemâl, tanımak istenilmezse bu lisanları susturmalı Mademki susturulmaz, dinlemeli Gafletle kulağını kapasan kurtulamazsın Çünki: Sen kulağını kapamakla kâinat sükût etmez; mevcudat susmaz; Vahdâniyyet şahidleri seslerini kesmezler Elbette seni mahkûm ederler
Yirminci Pencere (Hâşiye)
فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا خَزَآئِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلاَّ بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ وَ اَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَآءِ مَآءً مُبَارَكًا فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُ وَ مَآ اَنْتُمْ بِخَازِنِينَ
Nasıl cüz'iyat ve neticelerde ve teferruatta kemâl-i hikmet ve
_____________________________
(Haşiye): Şu Yirminci Pencere'nin hakikatı, bir zaman Arabî bir surette şöyle kalbe gelmişti:
تَلَءْلَءَ الضِّيَآءِ مِنْ تَنْوِيرِكَ تَشْهِيرِكَ تَمَوُّجُ اْلاَعْصَارِ مِنْ تَصْرِيفِكَ تَوْظِيفِكَ
سُبْحَانَكَ مَآ اَعْظَمَ سُلْطَانَكَ تَفَجُّرُ اْلاَنْهَارِ مِنْ تَدْخِيرِكَ تَسْخِيرِكَ
تَزَيُّنُ اْلاَحْجَارُ مِنْ تَدْبِيرِكَ سُبْحَانَكَ مَآ اَبْدَعَ حِكْمَتِكَ
تَبَسَّمَ اْلاَزْهَارِ مِنْ تَزْيِينِكَ تَحْسِينِكَ تَبَرُّجُ اْلاَثْمَارُ مِنْ اِنْعَامِكَ اِكْرَامِكَ
سُبْحَانَكَ مَآ اَحْسَنَ صَنْعَتِكَ تَسَجَّعَ اْلاَطْيَارُ مِنْ اِنْطَاقِكَ اِرْفَاقِكَ
تَهَزَّجَ اْلاَمْطَارِ مِنْ اِنْزَالِكَ اِفْضَالِكَ سُبْحَانَكَ مَآ اَوْسَعَ رَحْمَتِكَ تَحَرُّكَ اْلاَقْمَارُ مِنْ تَقْدِيرِكَ تَدْبِيرِكَ تَدْوِيرِكَ تَنْوِيرِكَ سُبْحَانَكَ مَآ اَنْوَرَ بُرْهَانِكَ اَبْهَرَ سُلْطَانِكَ
(Orjinal Sayfa: 713)

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 26-04-2008   #12
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



cemâl-i san'at görünüyor Öyle de: Tesadüfî ve karışık tevehhüm edilen küllî unsurların, büyük mahlûkatın zâhiren karışık vaziyetleri dahi, bir hikmet ve san'at ile vaziyetler alıyorlar İşte ziyanın parlaması, sair hikmetli hidematının delâletiyle, yeryüzünde masnuat-ı İlâhiyyeyi izn-i Rabbânî ile teşhir ve ilân etmektir Demek bir Sâni-i Hakîm tarafından ziya istihdam ediliyor Çarşı-yı âlem sergilerindeki antika san'atlarını onun ile irâe ediyor Şimdi rüzgârlara bak ki: Sâir hakîmane, kerîmane faidelerinin ve vazifelerinin şehadetiyle gâyet mühim ve kesretli vazifelere koşuyorlar Demek o dalgalanmak bir Sâni-i Hakîm tarafından bir tavziftir, bir tasriftir, bir kullanmaktır Dalgalanmaları ise, emr-i Rabbânînin çabuk yerine getirilmesine sür'atle çalışmaktır
Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara Yerden, dağlardan kaynamaları tesadüfî değildir Çünki: Onlara terettüb eden âsâr-ı rahmet olan faidelerin ve semerelerin şehadetiyle ve dağlar da bir mîzan-ı hâcetle iddiharlarının ifadesi ile ve bir mîzan-ı hikmetle gönderilmelerinin delaletiyle gösteriliyor ki; bir Rabb-ı Hakîm'in teshiriyle ve iddiharıyladır Ve kaynamaları ise, onun emrine heyecanla imtisâl etmeleridir
Şimdi yerdeki bütün taşların ve cevâhirlerin ve mâdenlerin envâ'ına bak Bunların tezyinatları ve menfaatlı hâsiyetleri bir Sâni'-i Hakîm'in tezyini ile, tertibi ile, tedbiri ile, tasviri ile olduğunu, onlara müteallik hakîmane faideleri ve mesalih-i hayatiyye ve levâzımât-ı insâniyye ve hâcât-ı hayvaniyeye muvafık bir tarzda ihzârları gösteriyor
Şimdi çiçeklere, meyvelere bak! Bunların gülümsemeleri ve tadları ve güzellikleri ve nakışları ve koku vermeleri; bir Sâni'-i Kerîm'in, bir Mün'im-i Rahîm'in sofrasında birer târife, birer dâvetname hükmünde olarak muhtelif renk ve koku ve tadlarla her nev'e ayrı ayrı târife ve dâvetname olarak verilmiştir
Şimdi kuşlara bak! Onların söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları, bir Sâni'-i Hakîm'in intak ve söyletmesi olduğuna delil-i kat'î ise, hayret verir bir tarzda birbirine o seslerle müdâvele-i hissiyat ve ifade-i maksad etmeleridir
Şimdi bulutlara bak! Yağmurun şıpıltıları, mânasız bir ses olmadığına ve şimşek ile gök gürlemesi, boş bir gürültü olmadığına kat'î delil ise, hâlî bir boşlukta o acaibi îcad etmek ve onlardan
(Orjinal Sayfa: 714)
âb-ı hayat hükmündeki damlaları sağmak ve zemin yüzündeki muhtaç ve müştak zîhayatlara emzirmek, gösteriyor ki: O şırıltı, o gürültü, gâyet mânidar ve hikmettardır ki: bir Rabb-i Kerîm'in emriyle, müştaklara o yağmur bağırıyor ki: «Sizlere müjde, geliyoruz!» mânasını ifade ederler
Şimdi göğe bak! Gök içinde hadsiz ecramdan yalnız Kamere dikkat et! Onun hareketi, bir Kadîr-i Hakîm'in emriyle olduğu, ona müteallik ve yeryüzüne ait mühim hikmetlerdir ki, başka yerde Beyân ettiğimizden kısa kesiyoruz
İşte ziyadan tut, tâ Kamer'e kadar saydığımız küllî unsurlar gâyet geniş bir tarzda ve büyük bir mikyasta bir pencere açar Bir Vâcib-ül Vücud'un vahdetini ve Kemâl-i kudretini ve âzamet-i saltanatını gösterir, ilân ederler
İşte ey gafil! Eğer bu gök gürlemesi gibi bu sadayı susturabilirsen ve güneşin ışığı gibi parlak o ziyayı söndürebilirsen, Allah'ı unut! Yoksa aklını başına al! Sübhane Men:
سُبْحَانَ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ de
Yirmibirinci Pencere
وَ الشَّمْسُ َتجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ
Şu kâinatın lâmbası olan güneş, kâinat Sâniinin vücuduna ve vahdâniyyetine güneş gibi parlak ve nuranî bir penceredir Evet, manzume-i şemsiye denilen küremizle beraber oniki seyyare: cirmleri, küçüklük-büyüklük itibariyle pekçok muhtelif ve mevkileri, uzaklık-yakınlık noktasında pekçok mütefâvit ve sür'at-i hareketleri, çok mütenevvi' olduğu halde kemâl-i intizâm ve hikmet ile ve kemâl-i mîzan ile ve bir saniye kadar şaşırmayarak hareketleri ve deveranları ve güneş ile, câzibe kanunu tâbir edilen bir kanun-u İlahî ile bağlanmaları, yâni onlar imamlarına iktidaları, büyük bir mikyasta bir âzamet-i kudret-i İlâhiyyeyi ve Vahdâniyyet-i Rabbâniyyeyi gösterir Çünki: O câmid cirmleri, o şuursuz büyük kütleleri, nihayet derecede intizâm ve mizan-ı hikmet içinde muhtelif
(Orjinal Sayfa: 715)
şekillerde ve muhtelif mesâfelerde ve muhtelif hareketlerde döndürmek, istihdam etmek, ne derece bir kudreti ve bir hikmeti isbat ettiğini kıyas et Bu büyük ve ağır işe zerre mikdar tesadüf karışsa, öyle bir patlayış verecek ki, kâinatı dağıtacak Çünki: Bir dakika, tesadüf birisini tevkif etse, mihverinden çıkmasına sebebiyet verir, başkaları ile müsademe etmesine yol açar Küre-i Arzdan bin defa büyük cirmlerle müsademenin ne derece dehşetli olduğunu kıyas edebilirsin
Manzume-i şemsiyyenin, yâni şemsin me'mumları ve meyveleri olan oniki seyyarenin acâibini ilm-i muhît-i İlahîye havale edip, yalnız gözümüzün önünde seyyaremiz bulunan arza bakıyoruz, görüyoruz ki: Bu seyyaremiz, bir âzamet-i şevket-i rubûbiyeti ve haşmet-i saltanat-ı Ulûhiyyeti ve kemâl-i rahmeti ve hikmeti gösterir bir surette Güneşin etrafında, emr-i Rabbânî ile (Üçüncü Mektub'da Beyân edildiği gibi) pek büyük bir hizmet için bir uzun seyr ü seyahat, ona ettiriliyor Bir sefine-i Rabbâniyye olarak acâib-i masnûat-ı İlâhiyye ile doldurulmuş ve zîşuur ibâdullaha seyrangâh gibi, bir mesken-i seyyar vaziyeti verilmiş Ve evkat ve hesabı bildirecek saat akrebi gibi Kamer dahi dakik hesablarla, azîm hikmetlerle ona takılmış ve o Kamer'e başka menzillerde ayrı seyr ü seyahat verilmiş İşte bu mübarek seyyaremizin şu halleri, küre-i arz kuvvetinde bir şehadetle, bir Kadîr-i Mutlak'ın vücub-u vücudunu ve vahdetini isbat eder Mâdem şu seyyaremiz böyledir Manzume-i şemsiyeyi ona kıyas edebilirsin Hem, Şemse, kendi mihveri üstünde cazibe denilen mânevî ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadîr-i Zülcelâl'in emriyle döndürüp, o seyyaratı o mânevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyaratı ile saniyede beş saatlik bir mesâfeyi kestirecek kadar bir sür'atle, bir tahmine göre «Herkül Burcu» tarafına veya Şems-üş Şümûs cânibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed sultanı olan Zât-ı Zülcelâl'in kudretiyle ve emriyledir Güya haşmet-i Rubûbiyyetini göstermek için, bu emirber neferleri hükmünde olan manzume-i şemsiye ordusu ile bir manevra yaptırır
Ey kozmoğrafyacı efendi! Hangi tesadüf bu işlere karışabilir! Hangi esbabın eli buna ulaşabilir! Hangi kuvvet buna yanaşabilir! Haydi sen söyle Hiç böyle bir Sultan-ı Zülcelâl, aczini gösterip mülküne başkasını karıştırır mı! Bâhusus kâinatın meyvesi, neticesi, gayesi, hülâsası olan zîhayatları, başka ellere verir mi! Baş
(Orjinal Sayfa: 716)
kasını müdahale ettirir mi! Bâhusus o meyvelerin en câmii ve o neticelerin en mükemmeli ve zeminin halîfesi ve o sultanın âyinedâr bir misafiri olan insanları başıboş bırakır mı! Ve onları tabiata ve tesadüfe havale edip haşmet-i saltanatını hiçe indirir mi! Kemâl-i hikmetini sukut ettirir mi?
Yirmiikinci Pencere
اَلَمْ نَجْعَلِ اْلاَرْضَ مِهَادًا وَ الْجِبَالَ اَوْتَادًا وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا
فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا
Küre-i Arz, bir kafadır ki; yüzbin ağzı vardır Herbir ağzında, yüzbin lisanı vardır Her lisanında, yüzbin bürhânı var ki; herbiri çok cihetle Vâcib-ül Vücud, Vâhid-i Ehad, herşeye, kadîr, herşey'e alîm bir Zât-ı Zülcelâl'in vücub-u vücuduna ve vahdetine ve evsaf-ı kudsiyesine ve esmâ-i hüsnâsına şehadet ederler Evet arzın evvel-i hilkatına bakıyoruz ki: Mâyi haline gelen bir madde-i seyyâleden taş; ve taştan toprak halkedilmiş Mâyi kalsaydı, kabil-i süknâ olmazdı O mâyi taş olduktan sonra, demir gibi sert olsa idi kabil-i istifade olmazdı Elbette buna bu vaziyeti veren, yerin sekenelerinin hâcetlerini gören bir Sâni-i Hakîm'in hikmetidir Sonra tabaka-i turâbiye, dağlar direği üzerine atılmış, tâ içindeki dâhilî inkılâblardan gelen zelzeleler, dağlarla teneffüs edip, zemini hareketinden ve vazifesinden şaşırtmasın Hem denizin istilâsından toprağı kurtarsın Hem zîhayatların levâzımat-ı hayatiyesine birer hazine olsun Hem havayı tarasın, gazat-ı muzırradan tasfiye etsin, tâ teneffüse kabil olsun Hem suları biriktirip iddihar etsin Hem zîhayata lâzım olan sâir madenlere menşe' ve medâr olsun
İşte bu vaziyet bir Kadîr-i Mutlak ve bir Hakîm-i Rahîm'in vücub-u vücuduna ve vahdetine gâyet kat'î ve kuvvetli şehadet eder
Ey coğrafyacı efendi! Bunu ne ile îzah edersin? Hangi tesadüf şu acaib-i masnûat ile dolu sefine-i Rabbâniyyeyi bir meşher-i acaib yaparak yirmidörtbin sene bir mesâfede, bir senede sür'atle çevirip, onun yüzünde dizilmiş eşyadan hiçbir şey düşürmesin
(Orjinal Sayfa: 717)
Hem zeminin yüzündeki acîb san'atlara bak Anâsırlar, ne derece hikmetle tavzif edilmişler Bir Kadîr-i Hakîm'in emriyle zemin yüzündeki Rahman misafirlerine nasıl güzel bakıyorlar Hizmetlerine koşuyorlar
Hem acîb ve garib san'atlar içinde rengârenk acib hikmetli zemin yüzünün sîmasındaki bu nakışlı çizgilere bak! Nasıl; sekenelerine enhar ve çayları, deniz ve ırmakları, dağ ve tepeleri, ayrı ayrı mahlûklarına ve ibâdına lâyık birer mesken ve vesait-i nakliye yapmış Sonra yüzbinler ecnâs-ı nebâtat ve envâ-ı hayvanatı ile kemâl-i hikmet ve intizâm ile doldurup hayat vererek şenlendirmek, vakit-bevakit muntâzaman mevt ile terhis ederek boşaltıp yine muntâzaman «Ba'sü ba'delmevt» suretinde doldurmak; bir Kadîr-i Zülcelâl'in ve bir Hakîm-i Zülkemâl'in vücub-u vücuduna ve vahdetine yüzbinler lisanlarla şehadet ederler
Elhasıl: Yüzü, acaib-i san'ata bir meşher ve garâib-i mahlûkata bir mahşer ve kafile-i mevcûdâta bir memer ve sufûf-u ibâdına bir mescid ve makarr olan zemin; bütün kâinatın kalbi hükmünde olduğundan, kâinat kadar nur-u vahdâniyyeti gösterir

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 26-04-2008   #13
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Onbeşinci Şua şualar 15 şua -A-

Elhüccetüzzehra

İKİ MAKAMDIR
[Bu ders zâhiren küçük, hakikaten pek büyük ve çok kuvvetli ve çok geniş bir risaledir Hem benim tefekkürî hayatımın, hem Nur'un tahkikî hayat-ı maneviyesinin ilmelyakîn, aynelyakîn ittihadından çıkan bir meyve-i îmaniye ve firdevsî bir semere-i Kur'aniyedir]
Said Nursî
BİRİNCİ MAKAM ÜÇ KISIMDIR
[Yirminci Mektub'un hülâsat-ül hülâsası, Üçüncü Medrese-i Yusufiye'de verilen dersin Birinci Kısmı'dır]
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ
وَ بِهِ نَسْتَعِينُ
Afyon hapsinde onbir ay tecrid-i mutlakta bulunduğuma dair Mahkeme-i Temyiz'e yazdığım istida bahanesiyle otuzbeş sene inzivada, hususan gecelerde dünyayı unutmakta bulunan ve garazkârane tarassudlarla yirmiüç sene sıkıntı çekmesinden insanlardan tevahhuş edip yalnız tek başına kalarak, hizmetçisinden ve Nur dersini iştiyakla arzulayandan başka kimse ile bir saat beraber bir yerde bulunmasından çok sıkılan benim gibi bir bîçareyi, beşinci koğuşa cebren nakil ve kardeşlerimin yanıma gelmelerini yasak ettiler O kalabalık içinde yaşayamayacağım diye çok telaş eder-
(Orjinal Sayfa:473)
ken, birden bir alâmet-i hiddet ve gazab olarak soğuk o derece şiddetlendi ki; eğer o eski yerimde kalsa idim, hiç dayanamayacaktım O zahmet, benim hakkımda rahmete döndü
Kalbe geldi ki: "Gerçi Nur şakirdleri, her koğuşta hem kendileri hesabına, hem senin bedeline tam Nur dersleri ile çalışıyorlar Fakat bu beşinci koğuş, bir nevi tecridhane olmasından tazeleniyor, değişiyor; Nur dersine daha ziyade muhtaçtır Hem Rus'un dehşetli bir inkâr ile ve Allah'ı tanımamak ile hücumunu yazan gazetelerin yazılarını okuyan gençler ve ihtiyarlar, elbette îman-ı billahtaki mevcudiyet ve vahdaniyet-i İlahiyeye dair gayet kat'î ve kuvvetli derslere pek ziyade ihtiyaçları var" diye tesbihatta kalbe geldi Ben de sabah namazından sonra eskiden beri on defa okuduğum ve koca Yirminci Mektub risalesi onbir kelimesinde hem onbir bürhan-ı vücub-u vücud ve vahdet-i Rabbaniye, hem onbir müjde gayet parlak, güneş gibi tafsilatla gösteren ve bir rivayette ism-i azam taşıyan bu tehlil ve tevhid-i muazzam:
لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَ يُمِيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصِيرُ
kudsî cümleyi mütefekkirane tekrar edip "Yirminci Mektub"un kısa bir hülâsat-ül hülâsasını beraber düşünüyordum Birden kalbe geldi ki: "Bu kısacık hülâsayı Nadir Hoca'ya ve buradaki gençlere ders ver" Ben de Bismillah deyip başladım, dedim:
Bu kelâm-ı tevhidde onbir müjde, onbir hüccet-i îmaniye var Şimdi, yalnız hüccetlere gayet kısa bir işaret edip, izahını ve müjdeleri Yirminci Mektub ve Nur eczalarına havale edeceğim Fakat şimdi, o dersi yazdığım zaman onlara söylemediğim bazı kelimeleri ve nükteleri dahi yazmayı münasib gördüm İşte o kelâm-ı tevhidin onbir kelimesinden,
BİRİNCİ KELİME: لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ dır Bundaki hüccet ise matbu' Âyet-ül Kübra Risalesidir O emsalsiz hüccetin hârikalığı içindir ki; İmam-ı Ali (RA), Nur'un eczalarından haber ver-

(Orjinal Sayfa:474)
diği sırada وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ deyip o Âyet-ül Kübra'yı şefaatçı yaparak Nur şakirdlerinin Denizli hapsinde, o risalenin hem Ankara, hem Denizli Mahkemelerinde galebesiyle ve perde altında tesirli intişarıyla talebelerine beraet kazandırmağa sebeb olduğu gibi, onun gizli tab'ı da, şakirdlerinin dokuz ay mevkufiyetlerine vesile olmasıyla İmam-ı Ali'nin (RA) hem keramet-i gaybiyesini, hem Nur şakirdlerinin bedeline duasını pek zâhir bir surette tasdik etti
Evet Âyet-ül Kübra Şuaı otuzüç icma-i azîmi ve küllî hüccetleri mevcudatın heyet-i mecmuasında gösterip, herbir hüccet-i külliyede hadsiz bürhanlara işaret ederek başta semavat, yıldızlar kelimeleriyle; arz, hayvanat ve nebatat kelâmları ve cümleleriyle; gitgide tâ kâinat mecmuası, müştemilât ve mevcudat ve hudûs ve imkân ve tegayyür hakikatlarının kelimeleriyle Vâcib-ül Vücud'un mevcudiyetini ve vahdaniyetini güneş zuhurunda ve gündüz kat'iyetinde isbat ediyor Sarsılmaz bir îman isteyen ve dinsiz anarşistliğe karşı kırılmaz bir kılınç arayanlar, Âyet-ül Kübra'ya müracaat etsinler
İKİNCİ KELİME: وَحْدَهُ dur Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret şudur:
Bu kâinatta, her cihette bir birlik, bir vahdet görünüyor Meselâ: Kâinat bir muntazam şehir, bir muhteşem saray, bir mücessem manidar kitab, bir cismanî ve her âyeti, hattâ herbir harfi ve herbir noktası mu'cizekâr bir Kur'an hükmünde bulunmasıyla bir vahdet ve birlik gösterdiği gibi, o sarayın lâmbası bir ve takvimci kandili bir ve ateşli aşçısı bir ve sakacı süngeri, sucusu bir, bir bir bir, tâ binbirler kadar birlikleri ve vahdetleri göstermekle o sarayın ve şehrin, o kitabın, o cismanî Kur'an-ı Kebir'in sahibi, hâkimi, kâtibi, musannifi bilbedahe mevcud ve vâhid ve birdir diye kat'î isbat eder
ÜÇÜNCÜ KELİME: لاَ شَرِيكَ لَهُ dur Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret şudur ki:
Âyet-ül Kübra Şuaının madeni, üstadı, esası ve Âyet-ül Kübra namında olan
(Orjinal Sayfa:475)
قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُ آلِهَةً كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لاَبْتَغَوْا اِلَى ذِى الْعَرْشِ سَبِيلاً
ilâ âhir âyet-i ekberidir Yani: Eğer şeriki olsa ve başka parmaklar icada ve rububiyete karışsa idiler, intizam-ı kâinat bozulacaktı Halbuki küçücük sineğin kanadından ve gözbebeğindeki hüceyrecikten tut, tâ tayyare-i cevviye olan hadsiz kuşlara, tâ manzume-i şemsiyeye kadar her şeyde cüz'î-küllî, küçük ve büyük en mükemmel bir intizam bulunması; şeksiz ve kat'î bir surette şeriklerin muhaliyetine ve madumiyetine delalet ettiği gibi, Vâcib-ül Vücud'un mevcudiyetine ve vahdetine bilbedahe şehadet eder
DÖRDÜNCÜ KELİME: لَهُ الْمُلْكُ dür Bundaki uzun hüccete gayet kısa bir işaret:
Evet gözümüzle görüyoruz ki; zemin yüzünü bir tarla yapıp içinde herbir baharda yüzbin nevi nebatatın tohumlarını beraber, karışık olarak o pek geniş tarlada ekiyor Ve mahsulatlarını ayrı ayrı, hiç karıştırmayarak, şaşırmayarak kemal-i intizamla kaldırıp ikiyüzbin nevi hayvanatına ondan erzak ve tayinatı -rahmet ve hikmet eliyle- ihtiyaçlarına göre tevzi eden hadsiz kudret ve ilim sahibi bir mutasarrıf perde arkasında var ki; bu geniş ve zengin mülkünde, hususan zemin tarlasında bu tasarrufatı yapıyor Bu Mutasarrıf-ı Hakîm'i ve Mâlik-i Rahîm'i tanımayan; bu zemini, ahmak Sofestaîler gibi mahsulâtıyla inkâr etmeğe mecbur olur
BEŞİNCİ KELİME: لَهُ الْحَمْدُ dür Bundaki pek geniş hüccete gayet kısa bir işarettir:
Evet gözümüzle görüyoruz ve aklımızla bedahetle biliyoruz ki; bu kâinat şehrinde ve zemin mahallesinde ve insan ve hayvanat kışlasında öyle bir Rezzak-ı Rahîm ve Muhsin-i Kerim tasarruf ve nezaret ve terbiye eder ki; kendi nimetlerine mukabil hamd ve şükrettirmek için, zemini bir sefine-i tüccariye ve erzak getiren bir şimendifer ve yüzündeki bahar mevsimini bir vagon tarzında yüzbin nevi taamlarla ve memeler denilen konserve paketleriyle doldurup kış âhirinde erzakları biten muhtaç zîhayatlara yetiştiren bir Rezzak-ı Rahîm'in işleri olduğunu, zerre kadar aklı bulunan tasdik eder Ve tasdik etmeyip inkâra sapan, elbette zemin yüzünde vesile-i hamd ve şükran olan bütün muntazam
(Orjinal Sayfa:476)
nimetleri ve muayyen rızıkları inkâr etmeğe mecbur olarak ahmak bir muzır hayvan olur
ALTINCI KELİME: يُحْيِى dir Hüccetine, gayet kısa bir işaret:
Evet Onuncu Söz'de ve Nur eczalarında bürhanlarıyla isbat edilmiş ki: Her baharda, zîhayattan üçyüzbin nevi ve çeşit çeşit tarzlarda ve hadsiz efradı bulunan bir ordu-yu Sübhanî, rûy-i zeminde ihya ediliyor Onlara hayat ve levazımat-ı hayatiye kemal-i intizamla veriliyor Haşr-i Azam'ın yüzbin nümunelerini, belki emarelerini gösterip o ayrı ayrı hadsiz mahlukatı beraber, birbiri içinde sehivsiz, yanlışsız, noksansız, hiç şaşırmayarak, karışık iken hiç karıştırmayarak, unutmayarak kemal-i mizan ve nizamla dirilten ve hayat veren ve nutfe denilen mütemasil su katrelerinden ve toprak, müteşabih tohumlarından ve az farklı habbeciklerinden ve sineklerin birbirinin aynı olan yumurtacıklarından ve kuşların aynı havadan, birbirinin aynı nutfelerinden, hem birbirinin misli veya az farklı yumurtalarından o hadsiz efradı bulunan ve birbirinden suretçe, san'atça ve maişetçe ayrı ayrı yüzbinler zîhayatları dirilten ve zemin ve bahar sahifesinde yüzbin başka başka kitabları beraber, birbiri içinde, hatasız, mükemmel yazan; hadsiz bir dikkat ve nihayetsiz bir hikmetle iş gören, tasarruf eden bir Zât-ı Hayy-ı Kayyum ve Muhyî ve Hallak-ı Alîm olduğuna kanaat getirmeyen, elbette hem kendini, hem bütün zeminde ve zaman şeridine asılan bütün geçmiş baharlarda ve hayatlı zemin ve feza yüzlerinde bulunmuş bütün zîhayatları inkâr etmeğe ve en ahmak ve bedbaht bir zîhayat olmağa mecburdur
YEDİNCİ KELİME: وَ يُمِيتُ dur Bunun hüccetine gayet kısa bir işaret:
Evet görüyoruz ki: Güz mevsiminde üçyüzbin nevi zîhayat vefat namıyla terhis edilirken, herbir nevi ve ferdin sahife-i amellerinin kutucukları ve işlediklerinin fihristeleri ve gelen baharda işleyeceklerinin listeleri ve bir cihette bir nevi ruhları olan tohumlarını onların yerlerinde Hafîz-i Zülcelal'in yed-i hikmetine emanet edildiğini ve incirin tohum ve çekirdekleri gibi zerrecik o küçücük tohumları birer ruh-u bâki gibi incir ağacının bütün kavanin-i hayatiyesini taşıyan ve bir kitab kadar kuvve-i hâfızada yazı misillü ağacın tarihçe-i hayatını onda kader kalemiyle yazan, büyük


(Orjinal Sayfa:477)
bir kitab hükmüne getiren bir Hallak-ı Hakîm, bir Hayy-ı Lâyemut'u tanımayan; elbette değil ahmak bir insan ve divane bir hayvan, belki Cehennem ateşini karıştıran bir serseri şeytandan daha bedbaht ve ebedî ölüme mahkûm olur
Evet bu kelimelerin hüccetlerine işaret eden küllî, ihatalı ve hadsiz hârika ve nihayetsiz hârikaları, mu'cizeleri ihtiva eden bu mezkûr hakîmane ef'al, fâilsiz olmaları yüz derece muhal ve bâtıl olduğu gibi; kör, âciz, şuursuz, sağır, camid, karmakarışık, intizamsız, karışık, istilâcı olan esbaba isnad etmek bin derece mümteni', esassızdır Yoksa toprağın herbir zerresinde hadsiz bir kudret, bir hikmet ve bütün otlar ve çiçeklerin teşkilâtına dair pek hârika ve küllî bir sanatkârlık bulunmak; havanın herbir zerresinde -Rehber'deki Hüve Nüktesi'nin dediği gibi- bütün konuşmaları ve telefon ve radyoların kelimelerini bilecek ve sair zerrelere ders verecek bir kabiliyet bulunmak lâzım gelir Bu acib fikri ise; hiçbir şeytan, hiçbir kimseye kabul ettiremez Ve bu derece akıldan, hakikattan uzak ve bütün mevcudata karşı bir tahkir ve tecavüz olan küfür ve inkârın cezası, ancak dehşetli Cehennem olabilir ve ayn-ı adalettir Elbette öyle münkirler için "Yaşasın Cehennem!" dememiz lâzım
SEKİZİNCİ KELİME: وَ هُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ dur Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret şudur:
Meselâ: Nasıl gündüzde çalkanan bir deniz yüzünde ve akan bir nehir üstündeki kabarcıklarda görünen güneşçikler gitmeleriyle arkalarından gelen yeni kabarcıklar, aynen gidenler gibi güneşçikleri gösterip gökteki güneşe işaret ve şehadet ederler ve zeval ve vefatlarıyla bir daimî güneşin mevcudiyetine ve bekasına delalet ederler; aynen öyle de: Her vakit değişen kâinat denizinin yüzünde ve tazelenen hadsiz fezasında ve zerrat tarlasında ve bütün hâdisatı ve fâni mevcudatı kucağına alarak beraber çalkanan zaman nehrinin içinde mahlukat, mütemadiyen sür'atle akıp gidiyorlar, zâhirî sebebleriyle beraber vefat ediyorlar Her sene, her gün bir kâinat ölür, bir tazesi yerine gelir Ve zerrat tarlasında, mütemadiyen seyyar dünyalar ve seyyal âlemler mahsulâtı alındığından, elbette kabarcıklar ve güneşçikler zevalleriyle daimî bir güneşi gösterdikleri gibi, o hadsiz mahlukat ve mahsulâtın vefatları ve zâhirî sebebleriyle beraber kemal-i intizamla terhisleri, gündüz gibi şübhesiz, güneş gibi zâhir bir kat'iyette bir Hayy-ı Lâyemut'un, bir Şems-i Sermedî'nin, bir Hallâk-ı Bâki'nin ve bir Kumandan-ı Akdes'in vücub-u vücudu ve vahdeti ve mevcudiyeti, kâ

(Orjinal Sayfa:478)
inatın mevcudiyetinden bin derece zâhir ve kat'îdir diye bütün mevcudat, ayrı ayrı ve beraber şehadet ederler
İşte kâinatı dolduran bu yüksek sesleri ve kuvvetli şehadetleri işitmeyen ve kulak vermeyen, ne derece sağır ve ahmak ve cani olduğunu elbette anladınız
DOKUZUNCU KELİME: بِيَدِهِ الْخَيْرُ dır Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret şudur:
Görüyoruz ki: Bu kâinatta her daire, her nevi, her tabaka, hattâ her ferd, her a'za, hattâ her bedendeki herbir hüceyrenin ihtiyat rızkını taşıyan bir mahzeni, bir deposu ve levazımatını yetiştiren, muhafaza eden bir tarlası ve hazinesi var ki; gayet intizam ve mizan ile ve nihayetsiz hikmet ve inayet ile vakti vaktine -muhtacın iktidar ve ihtiyarı haricinde- bir dest-i gaybî tarafından o muhtacın eline veriliyor Meselâ: Dağlar, zîhayata ve insana lâzım olan bütün madenleri, ilâçları ve hayata lâzım şeyleri taşıyor ve birinin emriyle ve tedbiriyle gayet mükemmel bir hazine, bir anbar olduğu gibi zemin dahi bütün o zîhayatın erzaklarını bir Rezzak-ı Hakîm'in kuvvetiyle yetiştiren kemal-i mizan ve intizamla bir tarla, bir harman, bir matbahtır Hattâ her insanın ve cismindeki herbir uzvun bir deposu ve mahzeni, hattâ bir hüceyrenin dahi bir ihtiyat mahzenciği bulunması gibi git gide tâ dâr-ı âhiretin bir mahzeni dünyadır ve Cennet'in bir tarlası ve deposu, bu âlemdeki hüsünleri ve hasenatları ve nurları mahsul veren âlem-i İslâmiyet ve hakikatlı insaniyet; ve Cehennem'in bir anbarı ise, şerleri ve çirkinleri ve küfürleri mahsul veren ve şer olan ademden gelen ve hayır olan vücud âlemlerini telvis eden pis maddeler, taifeler; ve yıldızların hararet mahzeni Cehennem ve nurlar hazinesi bir Cennet'tir ki; "Biyedihilhayr" kelimesi, bütün o hadsiz hazinelere işaretle pek parlak bir hücceti gösteriyor
Evet bu kelime ile ve بِيَدِهِ مَقَالِيدُ كُلِّ شَيْءٍ cümlesiyle, -yani "Her şeyin anahtarı onun elindedir"- nihayetsiz geniş ve hadsiz hârikalı bir hüccet-i rububiyet ve vahdet, bütün bütün kör olmayana gösterir Meselâ hadsiz o hazine ve anbarlardan yalnız buna bak ki: Herbiri bir koca ağacın veya bir parlak çiçeğin cihazatını ve mukadderatının proğramını taşıyan küçücük mahzencikler olan çekirdekler ve tohumların anahtarları elinde bulunan bir Mutasarrıf-ı Hakîm bir çekirdeğin kapıcığını "Uyan!" emriyle ve irade anahtarıyla tam mizan-ı nizamla açtığı gibi, ze-
(Orjinal Sayfa:479)
min hazinesini dahi yağmur anahtarıyla açarak, mahzencikleri ve nebatatın nutfeleri olan bütün habbeleri ve hayvanatın menşe'leri ve kuşların ve sineklerin su ve havadan nutfeleri olan bütün inkişaf emrini alan katreler mahzenciklerini beraber, hatasız açtığı vakitte, kâinatta küllî ve cüz'î, maddî ve manevî bütün hazine ve depoları hikmet ve irade ve rahmet ve meşiet eliyle herbirine mahsus bir anahtarla açtığını bilmek ve görmek istersen, senin bir nevi mahzenciklerin olan kendi kalbine ve dimağına ve cesedine ve midene ve bahçene ve zeminin çiçeği olan bahara ve ondaki çiçeklere ve meyvelere bak ki; kemal-i nizam ve mizan ve rahmet ve hikmetle bir dest-i gaybî tarafından "emr-i kün feyekûn" tezgâhından gelen ayrı ayrı anahtarlarla açıyor Bir dirhem kadar bir kutucuktan bir batman, belki bazan yüz batman taamları kemal-i intizam ile çıkarıyor, zîhayatlara ziyafet veriyor Acaba böyle muntazam, alîmane, basîrane nihayetsiz bir fiile ve tesadüfsüz tam hikmetli bir san'ata ve yanlışsız tam mizanlı bir tasarrufa ve zulümsüz tam adaletli bir rububiyete hiç mümkün müdür ki; kör kuvvet, sağır tabiat, serseri tesadüf, camid cahil âciz esbab müdahale edebilsin? Ve bütün eşyayı birden görüp ve beraber idare edemeyen ve zerratla seyyarat yıldızları emrinde bulunmayan bir mevcud, bu her cihetle hikmetli, mu'cizeli, mizanlı tasarrufa ve idareye karışabilsin?
İşte her hayr elinde, herşeyin anahtarı yanında bulunan böyle bir Mutasarrıf-ı Rahîm'i, bir Rabb-ı Hakîm'i tanımayan ve inkâra sapana, elbette تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ âyetinin dediği gibi, Cehennem ona kızıyor ve kızışıyor ve hadsiz azabıma müstehaktır, merhamete hiç lâyık değildir, diye lisan-ı hal ile der
ONUNCU KELİME: وَ هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ dir Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret şudur:
Bu misafirhane-i dünyaya gelen her zîşuur, gözünü açtıkça görür ki: Bir kudret, bütün kâinatı kabzasında tutmuş ve nihayetsiz, hiç şaşırmayan ezelî, ihatalı bir ilim ve gayet dikkatli, hiç mizansız, faidesiz hareket etmeyen bir sermedî hikmet ve inayet o kudretin içinde bulunup zerrat ordusundan birtek zerreyi meczub mevlevî gibi döndürerek çok vazifelerde istihdam ettiği gibi, küre-i arzı aynı anda, aynı kanunla bir senede yirmidört bin senelik bir dairede yine bir meczub mevlevî misillü gezdirir Mevsimlerin mahsulatlarını hayvan ve insanlara getirdiği aynı kanun-

(Orjinal Sayfa:480)
la, aynı zamanda güneşi bir mekik, bir çıkrık yaparak merkezinde cezbedârâne ve cazibekârâne döndürüp manzume-i şemsiye ordusu olan seyyarat yıldızlarını kemal-i mizan ve intizamla vazifelerde çalıştırır Ve aynı kudret; aynı zamanda, aynı kanun-u hikmetle zemin sahifesinde yüzbinler kitab hükmünde yüzbinler nevileri beraber, birbiri içinde, iltibassız, sehivsiz yazar, haşr-i azamın binler nümunelerini izhar eder Ve aynı kudret, aynı zamanda hava sahifesini bir yazar-bozar tahtasına çevirir Bütün zerrelerini birer kalem uçları ve o kitabın noktaları hükmünde emir ve iradenin onlara tayin ettiği vazifelerinde istimal ederek ve bütün o zerrelere herbirine öyle bir kabiliyet vermiş ki; güya bütün sözleri ve konuşmaları bilir gibi alır, neşreder, şaşırmaz Küçücük birer kulak, incecik birer lisan olarak istihdam edip unsur-u hava, emir ve irade-i İlahînin bir arşı olduğunu isbat eder
İşte bu kısa işarete kıyasen, bu kâinatı bir muntazam şehir, bir mükemmel apartman ve misafirhane, bir mu'cizatlı kitab ve Kur'an hükmüne getirip heyet-i mecmuasından tâ bir zerreye kadar bütün mahlukat tabakalarını ve dairelerini ve taifelerini mizan-ı ilim ve nizam-ı hikmetle kabzasına alan, tasarruf eden; kudreti içinde hikmetini, rahmetini gösteren ve rububiyet-i mutlakası içinde mevcudiyetini ve vahdaniyetini güneş ve gündüz gibi bildirip tanıttırmasına mukabil, îmanla tanımak ve sevdirmesine mukabil, ubudiyetle sevmek ve ihsanatlarına mukabil, şükür ve hamd isteyen böyle bir Rahman-ı Rahîm'i tanımayan ve ubudiyetle onu sevmeye çalışmayan, belki inkâr ile ona bir nevi adavet taşıyan insan suretindeki şeytanlar, birer küçük Nemrud ve Firavun hükmünde nihayetsiz bir azaba elbette müstehak olur
ONBİRİNCİ KELİME: وَ اِلَيْهِ الْمَصِيرُ dir Yani: Daire-i huzuruna ve âlem-i bâkisine ve âhiretine ve sermedî dâr-ı saadetine gidileceği gibi, bütün kâinattaki mahlukatın mercii odur; bütün esbab silsileleri ona dayanıyor ve kudretine istinad eder ve o kudretinin tasarrufatına birer perdedirler; o kudret-i kudsiyenin izzetini ve haşmetini muhafaza için, bütün zâhirî sebebler yalnız birer perdedirler; icadda da hiç tesirleri yoktur; emir ve iradesi olmazsa hiçbir şey hattâ hiçbir zerre hareket edemez demektir Bu kelimedeki hüccete gayet kısa bir işaret ederiz:
Evvelâ: Bu kudsî kelimenin ifade ettiği haşir ve âhiret ve hayat-ı bâkiye hakikatının bu gelen bahar gibi kat'î ve şübhesiz tahakkukunu ve geleceğini tam îman ettirmek ve isbat etmek cihetini Onuncu Söz ve zeyillerine ve Yirmidokuzuncu Söz'e ve "Mey-

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 26-04-2008   #14
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



(Orjinal Sayfa:481)
ve"nin Yedinci Mes'elesi'ne ve "Münacat" Şuaına ve Nur'un îmanî risalelerine havale ederiz Elhak, onlar bu rükn-ü îmanîyi öyle bir tarzda hadsiz hüccetlerle isbat etmişler ki; dünyanın mevcudiyeti derecesinde âhiretin tahakkukunu, en muannid münkirleri de tasdike mecbur eden bir surette isbat etmişler
Sâniyen: Mu'ciz-ül Beyan-ı Kur'an'ın üçten birisi haşre ve âhirete bakar, her davayı ona bina eder Öyle ise, Kur'anın hakkaniyetini isbat eden bütün mu'cizeleri ve hüccetleri, âhiretin vücuduna dahi delalet ettikleri gibi; Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nübüvvetine şehadet eden bütün mu'cizeleri ve umum delail-i nübüvveti ve sıdkının bütün hüccetleri, haşir ve âhirete dahi şehadet ederler Çünki o zâtın (ASM) bütün hayatında daimî bir büyük davası âhiret olduğu gibi, bütün yüzyirmidört bin peygamberler (Aleyhimüsselâm) dahi hayat-ı bâkiye ve saadet-i ebediyeyi dava edip beşere müjde ederek hadsiz mu'cizelerle ve kat'î deliller ile isbat ettiklerinden, elbette onların peygamberliklerine ve sadıkıyetlerine delalet eden bütün mu'cizeleri ve hüccetleri, onların en büyük ve daimî davaları olan âhirete ve hayat-ı bâkiyeye şehadet ederler Buna kıyasen sair erkân-ı îmaniyeyi isbat eden bütün deliller dahi haşrin vukuuna ve dâr-ı saadetin açılmasına şehadet ederler
Sâlisen: Hiç mümkün müdür ki; kendi kemalâtını ve kudret ve rububiyetini izhar etmek için bu kâinatı bütün zerrat ve seyyarat ve ecza ve tabakatıyla halk edip kemal-i hikmetle her birisini bir vazife ile belki çok vazifelerle mütemadiyen çalıştıran ve sermedî, hadsiz cilve-i esmasını göstermek için kafile kafile arkasında, belki seyyar müteceddid dünya dünya arkasında ve mahlukat taifelerini bu misafirhane-i âleme ve hayat-ı dünyeviye meydan-ı imtihanına gönderip âlem-i misalde kurulan uhrevî sinemalar ve berzahî fotoğraflarla suretlerini ve amellerini ve vaziyetlerini alarak onları terhisten sonra, başka taife ve kafile ve seyyal ve seyyar bir nevi dünyaları o meydana vazifeler ve cilve-i esmasına âyineler olmak için gönderen bir Sâni'-i Zülcelal, bir Hâlık-ı Zülcemal, bir Allah-ı Zülkemal; bu fâni dünyada şuur ve akıl ile o Hâlık'ın bütün maksadlarına karşı mukabele eden ve bütün istidadıyla o Hâlık'ı sevip sevdirip tanıyıp tanıttırıp hadsiz dualarla beka-i âhiret saadetini yalvaran ve akıl sebebiyle nihayetsiz elemler aldığından, bütün fıtratı ve ruhu ve istidadı ile ayn-ı lezzet olan hayat-ı bâkiyeyi isteyen bu nev'-i insan için bir dâr-ı mükâfat ve mücazat, bir haşir neşir olmasın? Hâşâ! Yüzbin defa hâşâ ve kellâ!






(Orjinal Sayfa:482)
İşte bu kısacık işaretin izahatı ve tafsilâtı ve hüccetleri, parlak ve kuvvetli bir surette Risâle-i Nur'da bulunmasından, ona havale ederek bu pek uzun kıssayı kısa kesiyoruz
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
* * *

(Orjinal Sayfa:483)
FATİHA-İ ŞERİFE'NİN BİR MUHTASAR HÜLÂSASI
[Üçüncü Medrese-i Yusufiye'de muvakkat pek az bir zamanda tecridden temasa naklimde verilen yalnız birtek dersin İkinci Kısmı]
Hapiste Nur şakirdlerine kısacık bir ders nümunesidir O da şudur:
Fatiha-i Şerife denizinden bir katre ve güneşindeki elvan-ı seb'a yani ziyasındaki yedi renginden birtek lem'a beyan etmeyi, namazdaki Fatiha kalbe emretti Gerçi Yirmidokuzuncu Mektub'un bir kısmında, hususan "Na'büdü" "Nun"undaki seyahat-ı hayaliye ve Rumuz-u Semaniye'de ve İşarat-ül İ'caz Tefsiri'nde ve sair Nur eczalarında bu kudsî hazinenin çok tatlı ve güzel nüktelerini yazmışız Fakat o pek şirin hülâsa-i Kur'aniyeden yalnız îmanın rükünlerine ve hüccetlerine işaratını, gayet kısa bir muhtasar hülâsasını birinci kısımdaki tarz-ı ifade gibi, kendim namazdaki tefekkürümü yazmasına bir cihette mecbur oldum بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ kelimesini Nur'un iki-üç risalelerine havale edip اَلْحَمْدُ لِلّهِ den başlıyorum
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ { اَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ اْلعَالَمِينَ الخ
Birinci Kelime: اَلْحَمْدُ لِلّهِ dır Bundaki hüccet-i îmaniyeye gayet kısa bir işaret:
Evet kâinatta medar-ı hamd ve şükür olan kasdî in'amlar ve nimetler, hususan kan ve fışkı içinden safi, temiz, gıdalı sütü âciz yavrulara göndermek ve ihtiyarî ihsanlar ve hediyeler ve merha
(Orjinal Sayfa:484)
metli ikramlar ve ziyafetler zemin yüzünü, belki kâinatı doldurmuş Onların fiyatı dahi; başta Bismillah, âhirde Elhamdülillah, ortada nimette in'amı hissetmek ve Rabbini onun ile tanımaktır Sen kendi nefsine, midene, duygularına bak! Ne kadar şeylere, nimetlere muhtaçtırlar Ve ne derece hamd ve şükür fiyatıyla rızıkları, lezzetleri isterler, gör; her zîhayatı kendine kıyas eyle İşte bu umumî in'amlar mukabilinde hal ve kal dilleriyle edilen hadsiz hamdler, pek kat'î bir surette bir Mâbud-u Mahmûd, bir Mün'im-i Rahîm'in mevcudiyetini ve umumî rubûbiyetini güneş gibi gösterir
İkinci Kelime: رَبِّ الْعَالَمِينَ dir Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret:
Evet biz gözümüzle görüyoruz ki: Bu kâinatta binler değil, belki milyonlar âlemler, küçük kâinatlar, ekseri birbiri içinde, herbirinin idaresi ve tedbirinin şeraiti ayrı ayrı olduğu halde, öyle bir mükemmel terbiye, tedbir, idare ediliyor ki; bütün kâinat bir sahife gibi her an nazarında ve bütün âlemler birer satır gibi kalem-i kudret ve kaderiyle yazılır, tazelenir, değişir Bir nihayetsiz rububiyet içinde nihayetsiz bir ilim ve hikmet ve ihatalı hadsiz bir rahmet ve dikkat ile bu milyonlar âlemleri ve seyyal kâinatları idare eden bir Rabb-ül Âlemîn'in vücub-u vücuduna ve vahdetine küllî ve cüz'î şehadetler, zerreler ve zerrelerden terekküb eden mevcudlar adedince hadsiz, nihayetsiz şehadetler her an ve zaman geliyorlar Zerrat tarlasından tâ manzume-i şemsiyeye, tâ Samanyolu denilen Kehkeşan dairesine ve bir hüceyre-i bedenden tâ zemin mahzenine, tâ kâinat heyet-i mecmuasına kadar aynı kanun, aynı rububiyet, aynı hikmet ile beraber idare ve terbiye eden bir rububiyeti tasdik ve hissetmeyen, bilmeyen, görmeyen bir insan, elbette hadsiz bir azaba kendini müstehak eder ve merhamete liyakatını selbeder
Üçüncü Kelime: اَلرَّحْمنِ الرَّحِيمِ dir Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret:
Evet kâinatta hadsiz rahmetin mevcudiyeti ve hakikatı, aynen güneşin ziyası gibi görünür Ve ziyanın güneşe kat'î şehadeti misillü, bu geniş rahmet dahi, perde arkasında bir Rahman-ı Rahîm'e şehadet eder Evet rahmetin bir ehemmiyetli kısmı rızıktır ki, Rahman'a Rezzak manası verilir Rızık ise, o derece zâhir bir
(Orjinal Sayfa:485)
tarzda bir Rezzak-ı Rahîm'i gösterir ki; zerre kadar şuuru bulunan tasdike mecbur olur Meselâ: Bütün zîhayatın, hususan âcizlerin ve bilhassa yavruların, bütün zeminde ve fezada ihtiyar ve iktidarlarının haricinde gayet hârika bir tarzda hiçten ve mütemasil çekirdeklerden ve su katrelerinden ve toprak habbeciklerinden yetiştiriyor Hattâ ağacın başındaki yuvada kanatsız, zayıf kuşçuklara annelerini emirber nefer gibi gezdirir, rızıklarını getirttirir Ve aç bir arslanı yavrusuna musahhar eder, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna yedirir Ve sair hayvanatın ve insanın yavrularına memeler musluğundan âb-ı kevser gibi hoş, mugaddî, safi, hâlis, beyaz sütleri kırmızı kan ve mülevves fışkı içinden bulaşmadan, bulandırmadan imdadlarına gönderir, validelerinin şefkatlerini yardımcı verir Ve bir nevi rızık isteyen umum ağaçlara, münasib rızıklarını onlara pek hârika bir tarzda koşturduğu gibi, bir nevi maddî ve manevî rızık isteyen insanın duygularına; akıl, kalb, ruhlarına dahi pek geniş bir sofra-i erzak onlara ihsan ediliyor Güya kâinat, gül çiçeğinin yaprakları ve mısır sünbülünün gömlekleri gibi birbiri içinde sarılı, yüzbinler ayrı ayrı, çeşit çeşit sofralardır ki; o sofralar adedince ve onlardaki taamlar ve nimetler mikdarınca diller ile ve ayrı ayrı, küllî ve cüz'î lisanlar ile bir Rahman-ı Rezzak'ı, bir Rahîm-i Kerim'i bütün bütün kör olmayana gösterir
Eğer denilse: "Bu dünyadaki musibetler, çirkinlikler, şerler; o ihatalı rahmete münafîdir, bulandırıyor"
Elcevap: Risâle-i Kader gibi Nur'un risalelerinde bu dehşetli suale tam cevap verilmiş Onlara havale ile, kısacık bir işareti şudur:
Herbir unsurun, herbir nev'in, herbir mevcudun, küllî ve cüz'î müteaddid vazifeleri ve o herbir vazifenin çok neticeleri ve meyveleri var Ve ekseriyet-i mutlakası, maslahat ve güzel ve hayır ve rahmettirler Ve az bir kısmı, kabiliyetsizlere ve yanlış mübaşeret edenlere veya ceza ve terbiyeye müstehak olanlara veya çok hayırları sünbül vermeye vesile olanlara rastgelir Zâhirî, cüz'î bir şer, bir çirkinlik olur; bir merhametsizlik görünür Eğer o cüz'î şer gelmemek için rahmet tarafından o unsur ve küllî mevcud o vazifesinden men'edilse; o vakit bütün hayırlı, güzel sair neticeleri vücud bulmaz Bir hayrın ademi şer ve bir güzelliğin bozulması çirkinlik olması itibariyle; o neticeler adedince şerler, çirkinlikler, merhametsizlikler husul bulur Demek birtek şer gelmemek için yüzer şerler, merhametsizlikler irtikâb edilir ki; bütün bütün hikmete, maslaha
(Orjinal Sayfa:486)
ta, rububiyetteki rahmete muhalif düşer Meselâ: Kar, soğuk, ateş, yağmur gibi nevilerin yüzer hikmetleri, maslahatları içinde bazı dikkatsiz ve ihtiyatsızlar, su-i ihtiyarlarıyla kendileri hakkında şer yapsa; meselâ elini ateşe soksa, ateşin hilkatında rahmet yoktur dese; ateşin had ve hesaba gelmeyen hayırlı, maslahatlı, merhametli faydaları onu tekzib edip ağzına vurur
Hem insanın hodgâm hevesatı ve süflî ve âkibeti görmeyen hissiyatı, kâinatta cereyan eden rahmaniyet ve hakîmiyet ve rububiyet kanunlarına mikyas ve mehenk ve mizan olamaz Kendi âyinesinin rengine göre görür Merhametsiz siyah bir kalb; kâinatı ağlar, çirkin, zulüm ve zulümat suretinde görür Fakat îman gözüyle baksa; yetmiş güzel hulleleri giymiş bir cennet hurisi gibi, rahmetler ve hayırlar ve hikmetlerden dikilmiş yetmiş binler güzel libasları birbiri üstüne giymiş, daima güler, rahmetle tebessüm eder bir insan-ı ekber ve ondaki insan nev'ini bir kâinat-ı suğra ve herbir insanı bir âlem-i asgar müşahede eder Bütün ruh u canıyla اَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ اْلعَالَمِينَ الرّحْمنِ الرّحِيمِ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ der
Dördüncü Kelime: مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ dir Hüccetine gayet kısa bir işaret:
Evvelâ: Bu dersin birinci kısmının âhirinde وَ اِلَيْهِ الْمَصِيرُ hüccetine ve haşir ve âhirete şehadet eden bütün deliller, aynen مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ in işaret ettiği îmanî ve geniş hakikata şehadet ederler
Sâniyen: Onuncu Söz'ün âhirinde denildiği gibi; bu kâinat Sâniinin sermedî rububiyeti, rahmeti, hikmeti, ezelî-ebedî cemali, celali, kemali ve nihayetsiz sıfatları ve yüzer isimleri âhireti kat'î bir surette istediği gibi; Kur'an, binler âyât ve bürhanları ile ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm yüzer mu'cizat ve hüccetleriyle ve bütün enbiya Aleyhimüsselâm ve semavî kitablar ve su
(Orjinal Sayfa:487)
huflar, hadsiz delilleriyle şehadet ettikleri dâr-ı âhiretteki hayat-ı bâkiyeye inanmayan bir insan, kendini dünyada dahi küfürden neş'et eden bir manevî cehenneme atar, daima azab çeker Rehber'de izah edildiği gibi, bütün geçmiş ve gelecek zamanlar ve mahluklar ve kâinatlar, zeval ve firaklarıyla mütemadiyen onun ruh ve kalbine hadsiz elemleri yağdırıyorlar, Cehennem'e gitmeden evvel Cehennem azabını çektiriyorlar
Sâlisen: يَوْمِ الدِّينِ remziyle büyük ve kuvvetli bir hüccet-i haşriyeye işaret eder Fakat bu makamda birden bir hal, o hücceti başka zamana te'hire sebeb oldu; belki de ona daha ihtiyaç kalmadı Çünki Nur Risaleleri, geceden sonra gündüzün ve kıştan sonra baharın gelmesi kat'iyetinde yüzer kuvvetli hüccetlerle haşir ve neşrin sabahını, baharını isbat etmişler
Beşinci Kelime: اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ dir Bundaki hüccete işaretten evvel hakikatlı bir seyahat-ı hayaliyeyi Yirmidokuzuncu Mektub'un izahına binâen kısaca beyan etmek kalbe geldi Şöyle ki:
Bir zaman, Kur'anın mu'cizelerini ararken; Risâle-i Nur'da, hususan İşarat-ül İ'caz tefsir-i Nurî'de ve Rumuz-u Semaniye'de beyanları gibi, Sûre-i Feth'in âhirindeki âyette dört-beş mu'cize ve ihbar-ı gaybîyi, hattâ َالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ cümlesinde bir tarihî mu'cizeyi, hattâ çok kelimelerinde müteaddid i'caz lem'alarını ve bazı harflerinde mu'cizane nükteleri bulduğum bir zamanda, namazda Fatiha'yı okurken نَعْبُدُ نَسْتَعِينُ deki "ن"un bir mu'cizesini bana bildirmek için bir sual kalbe geldi: Neden اَعْبُدُ اَسْتَعِينُ yani "Ben ibadet ve istiane ederim" denilmedi?

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 26-04-2008   #15
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Nun'u mütekellim-i maalgayr ile, yani "Biz sana ibadet ve istiane ederiz" demiş? Birden o "nun" kapısıyla bir seyahat-ı hayaliye meydanı açıldı Namazdaki cemaatın azîm sırrını

(Orjinal Sayfa:488)
ve büyük menfaatini ve bu tek harf bir mu'cize olduğunu şuhud derecesinde bildim ve gördüm Şöyle ki:
Ben o zaman İstanbul'da Bayezid Câmii'nde namaz kılarken, اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ dedim Baktım, o câmideki cemaat, benim gibi diyerek bu davama ve اِهْدِنَا daki duama tamamen iştirak edip tasdik ettikleri zamanda, bir perde daha açıldı Gördüm ki; İstanbul'un bütün mescidleri, büyük bir Bayezid hükmüne geçtiler Aynen benim gibi اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ deyip benim; davalarıma ve dualarıma imza basıyorlar, âmîn diyorlar Ve bana bir nevi şefaatçi suretini almaları içinde, hayalime bir perde daha açıldı Gördüm ki; âlem-i İslâm, büyük bir mescid suretini aldı Mekke, Kâ'be mihrab hükmüne geçti Bütün namaz kılan müslümanların safları, dairevî bir tarzda o kudsî mihraba teveccüh ederek, benim gibi اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ اِهْدِنَا deyip, herbiri umum namına hem dua, hem dava, hem tasdik eder, hem onları kendine şefaatçi yapar Hem bu kadar azîm bir cemaatin yolu, davası yanlış olamaz ve duası reddedilmez; şeytanî vesveseleri tard eder diye düşünürken ve namazda cemaatin büyük menfaatlerini bilmüşahede tasdik ederken, bir perde daha açıldı Gördüm ki; kâinat, bir câmi-i ekber ve bütün mahlukat taifeleri, bir salât-ı kübrada cemaat ile herbiri kendine mahsus bir ibadetle ve hal dili ile bir nevi namaz kılıyorlar gibi Mabud-u Zülcelal'in muhit rububiyetine karşı çok geniş bir ubudiyetle mukabele için herbiri umumun şehadetlerini ve tevhidlerini tasdik eder ki, aynı neticeyi isbat tarzında vaziyet alıyorlar diye müşahede ederken, birden bir perde daha açıldı Gördüm ki; nasıl bir insan-ı ekber olan kâinat, lisan-ı hal ve çok eczaları, istidad ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla ve zîşuur mevcudatları, lisan-ı kal ile اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ diyorlar ve Hâlıkının merhametkârane rububiyetine karşı ubudiyetlerini gösteriyorlar; aynen öyle de, birer küçücük kâinat hükmünde o

(Orjinal Sayfa:489)
cemaat-ı uzmada herbir arkadaşımın cesedi gibi benim cesedimdeki zerreler ve kuvveler ve duygularım dahi Hâlıkının rububiyetine karşı itaat ve ihtiyaçlarının lisan-ı haliyle اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ diyerek emir ve irade-i İlahiyeye göre hareket ettiklerini ve her anda Hâlıklarının inayetine ve rahmetine ve yardımına muhtaç olduklarını gösteriyorlar gördüm Hem namazdaki cemaatin kudsî sırrını, hem nun'un güzel mu'cizesini hayretle müşahede edip, nun kapısıyla girdiğim gibi çıktım, Elhamdülillah dedim اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ cümlesini, o üç cemaatin ve o büyük ve küçücük arkadaşlarım hesabına da söylemeye alıştım Şimdi mukaddime bitti, sadede dönüyoruz
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ in işaret ettikleri hüccete gayet kısa bir işarettir:
Evvelâ: Biz, gözümüzle görüyoruz: Kâinatta, hususan zemin yüzünde; dehşetli ve daimî bir faaliyet ve hallakıyetin intizamla cereyanı içinde merhametkârane, müdebbirane bir rububiyet-i mutlaka hadsiz zîhayatların istianelerine ve fiilen ve halen ve kalen istimdadlarına ve dualarına kemal-i hikmet ve inayet ile imdad ve herbirine fiilen cevab vermek tezahürü içinde bir uluhiyet-i mutlaka, bir mabudiyet-i âmmenin tecelliyatı, umum mahlukatın, hususan zîhayatın ve bilhassa insan taifelerinin fıtrî ve ihtiyarî binler tarzdaki ibadetlerine mukabelesini akl-ı selim ve îman gözü gördüğü gibi, bütün semavî fermanlar ve enbiyalar haber veriyorlar
Sâniyen: نَعْبُدُ nun'unun remziyle mukaddimede mezkûr üç cemaatten herbiri ve umumu beraber, çeşit çeşit, fıtrî ve ihtiyarî ibadetlerle meşgul olmaları; şeksiz, bedahetle bir mabudiyete karşı şâkirane bir mukabele ve bir Mâbud-u Mukaddes'in mevcudiyetine hadsiz ve şübhesiz bir şehadettir Ve نَسْتَعِينُ nun'unun remziyle mezkûr üç cemaatin, yani mecmu-u kâinattan tâ bir ceseddeki zerrelerin cemaatinden herbir taifenin, herbir fer


(Orjinal Sayfa:490)
din fiilî ve halî istianeleri ve duaları var Ve onların muavenetlerine koşan ve dualarına kabul ile cevab veren bir şefkatli müdebbire, şübhesiz şehadet eder Meselâ: Yirmiüçüncü Söz'ün dediği gibi, zemindeki umum mahlukatın üç nevi duaları pek hârika ve ümidin haricinde kabul olması, bir Rabb-ı Rahîm ve Mücîb'e kat'î şehadet eder Evet tohumlar ve çekirdekler istidad lisanıyla herbiri birer ağaç ve birer sünbüle olmayı Hâlıkından isteyip, duaları gözümüz önünde kabul olması gibi; bütün hayvanatın ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla elleri yetişmediği yerlerden rızıklarını ve hayatlarına lüzumu bulunan ve iktidarlarının haricindeki matlublarını birisinden isteyip o fıtrî ihtiyaç diliyle ettikleri bütün dualarını gözümüz önünde kabul eden ve imdadlarına acib ve şuursuz mahlukatı vakti vaktine hikmetle koşturan bir Hâlık-ı Kerim'e zâhir şehadet eder İşte bu iki kısma kıyasen, lisan-ı kal ile edilen duaların bütün nevileri hususan enbiyaların (Aleyhimüsselâm) ve havasların hârika bir surette makbuliyeti, اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ deki hüccet-i vahdaniyete şehadet eder
Altıncı Kelime: اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ dir Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret şudur:
Evet nasıl bir yerden bir yere giden yolların ve bir noktadan uzak bir noktaya çekilen hatların en kısası ise, en doğrusudur ve müstakimidir Aynen öyle de; maneviyatta ve manevî yollarda ve kalbî mesleklerde en doğrusu, en müstakimi ise en kısa ve en kolayıdır Meselâ: Risâle-i Nur'da bütün müvazeneleri ve küfür ve îman yollarının mukayeseleri kat'î gösteriyorlar ki; îman ve tevhid yolu, gayet kısa ve doğru ve müstakim ve kolaydır Ve küfür ve inkâr yolları gayet uzun ve müşkilâtlı ve tehlikelidir Demek bu istikametli ve hikmetli ve herşeyde en kısa ve kolay yolda sevkedilen bu kâinatta, elbette şirk ve küfrün hakikatları olamaz ve îman ve tevhidin hakikatları, bu kâinata güneş gibi lâzım ve vâcibdir Hem ahlâk-ı insaniyede en rahat, en faydalı, en kısa, en selâmetli yol ise sırat-ı müstakimde, istikamettedir Meselâ: Kuvve-i akliye, hadd-i vasat olan hikmeti ve kolay, faydalı istikameti kaybetse, ifrat veya tefritle muzır bir cerbezeye ve belalı bir belahete düşer, uzun yollarında tehlikeleri çeker Ve kuvve-i gadabiye, hadd-i istikamet olan şecaati takib etmezse; ifratla çok zararlı ve zulümlü tehevvüre ve tecebbüre ve tefritle çok zilletli ve elemli cebanet ve korkaklığa düşer istikameti kaybetme-

(Orjinal Sayfa:491)
sinin, hatasının cezası olarak daimî, vicdanî bir azabı çeker Ve insandaki kuvve-i şeheviye, selâmetli istikameti ve iffeti zayi' etse; ifratla musibetli, rezaletli fücura, fuhşa ve tefritle humuda, yani nimetlerdeki zevk ve lezzetten mahrum düşer ve o manevî hastalığın azabını çeker
İşte bunlara kıyasen, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin bütün yollarında, istikamet en faydalı ve kolay ve kısadır Ve sırat-ı müstakim kaybedilse, o yollar pek belalı ve uzun ve zararlı olur Demek اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ pek çok câmi' ve geniş bir dua, bir ubudiyet olduğu gibi bir hüccet-i tevhide ve bir ders-i hikmete ve bir talim-i ahlâka işaret eder
Yedinci Kelime: صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ dir Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret:
Evvelâ: عَلَيْهِمْ kimlerdir? diye
مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّاِلحِينَ âyeti beyan ederek, nev'-i beşerde istikamet nimetine mazhar dört taifeyi beyan içinde, o taifelerin reislerine اَلنَّبِيِّينَ ile Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a, وَالصِّدِّيقِينَ ile Ebu Bekir-i Sıddık Radıyallahü Anh'a, وَالشُّهَدَاءِ ile Ömer ve Osman ve Ali Radıyallahü Anhüm'e işaret edip; Peygamber'den (ASM) sonra Sıddık (RA), sonra Ömer (RA), Osman (RA), Ali (RA) üçü hem şehid, hem halife olacaklar diye gaybî ihbarla bir lem'a-i i'caz gösterir
Sâniyen: Nev'-i beşerin en yüksek, en müstakim, en sadık bu dört taifesi; Âdem (AS) zamanından beri hadsiz hüccetler, mu'cizeler, kerametler, deliller, keşfiyatlar ile bütün kuvvetleriyle da-

(Orjinal Sayfa:492)
va edip ve beşerin ekseri onları tasdik ettikleri hakikat-ı tevhid, elbette güneş gibi kat'îdir Bu hadsiz meşahir-i insaniye, yüzbinler mu'cizelerle ve hadsiz hüccetlerle doğruluklarını ve hakkaniyetlerini gösterip tevhid ve vücub-u vücud ve vahdet-i Hâlık gibi müsbet mes'elelerde ittifakları ve icma'ları öyle bir hüccettir ki; hiçbir şübheyi bırakmaz Acaba kâinatın ehemmiyetli netice-i hilkatı ve zeminin halifesi ve zîhayatların istidadca en cem'iyetli ve yükseği olan nev'-i beşerin en müstakimleri, en sâdık ve musaddak mürşidleri ve kemalâtta reisleri olan mezkûr o dört taifenin icma' ve ittifakla îman edip haber verdikleri ve kâinatı bütün mevcudatıyla delil gösterip hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn itikad ettikleri ve sarsılmaz kanaat getirdikleri bir hakikatı tanımayan ve inkâr eden, hadsiz bir cinayet ve nihayetsiz bir azaba müstehak olmaz mı?
Sekizinci Kelime: غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ dir Bundaki hüccete kısa bir işarettir:
Evet tarih-i beşer ve kütüb-ü mukaddese, tevatürlere ve küllî ve kat'î hâdisat ve malûmat ve müşahedat-ı beşeriyeye istinaden bil'ittifak, sarih ve kat'î bir surette haber veriyorlar ki: Sırat-ı müstakim ehli olan Peygamberlere (Aleyhimüsselâm) binler vakıatta istimdadlarına hârika bir tarzda gaybî imdad gelmesi ve onların istedikleri aynen verilmesi ve düşmanları olan münkirlere yüzer hâdisatta aynı zamanda gadab gelmesi ve semavî musibet başlarına inmesi kat'î şeksiz gösterir ki; bu kâinatın ve içindeki nev'-i beşerin Hakîm ve Âdil ve Muhsin ve Kerim ve Aziz ve Kahhar bir Mutasarrıfı, bir Rabbi var ki; Nuh ve İbrahim, Mûsa ve Hud ve Sâlih gibi (Aleyhimüsselâm) çok nebilere pek hârika bir surette tarihî ve geniş hâdiselerle muzafferiyet ve necatları vermiş ve Semud ve Âd ve Firavun kavimleri gibi çok zalimlere ve münkirlere dahi, peygamberlere isyanlarına mukabil dünyada dahi bir ceza olarak, başlarına dehşetli semavî musibetler indirmiş
Evet Âdem (AS) zamanından beri, beşeriyette iki cereyan-ı azîm birbiriyle çarpışarak gelmiş Biri, istikamet yolunu takib ile nimet ve saadet-i dâreyne mazhar olan ehl-i nübüvvet ve salahat ve îman; kâinatın hakikî güzelliğine ve intizam ve kemaline mutabık olarak istikamette hareket ettiklerinden, hem kâinat sahibinin lütuflarına, hem iki cihanın saadetine mazhar olup beşeri, melekler derecelerine, belki fevkine terakki ettirmeğe vesile olarak

(Orjinal Sayfa:493)
dünyada îman hakikatlarıyla manevî bir cennet, âhirette bir saadet kazanıp ve kazandırmışlar
İkinci cereyan, istikameti bırakıp ifrat ve tefritle aklı bir vesile-i azab ve elemler toplayıcı bir âlete çevirmesinden, insaniyeti en bedbaht bir hayvaniyetten aşağı düşürüp dünyada zulümlerine mukabil gadab-ı İlahî ve musibet tokatlarını yemekle beraber, dalaleti cihetinden, akıl alâkadarlığıyla kâinatı bir hüzüngâh ve matemhane-i umumiye ve zevalde yuvarlanan zîhayatlar için bir mezbaha, selhhane ve gayet çirkin ve karışık görüp ruhu, vicdanı dünyada bir manevî cehennemde olup, âhirette daimî bir azab çekmeğe kendini müstehak eder
İşte Fatiha-i Şerife'nin âhirinde
اَلَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ âyeti, bu iki cereyan-ı azîmi ders veriyor Ve Risâle-i Nur'daki bütün müvazenelerin menbaı ve esası ve üstadı, bu âyettir Madem yüzer müvazenelerle Nurlar, bu âyeti tefsir etmişler; biz dahi izahını ona havale ederek, bu kısa işaretle iktifa ederiz
Dokuzuncu Kelime: آمِينَ dir Buna kısacık bir işaret:
Madem نَعْبُدُ نَسْتَعِينُ deki "nun" üç cemaat-ı azîmeyi, bilhassa
âlem-i İslâm câmiindeki muvahhidîn cemaatini, hususan o vakit namazda bulunan milyonlar cemaatini bize gösterip bizi içlerinde bulunduruyor ve dualarına ve söylediğimizi aynen söylemeleriyle tasdiklerine ve bir nevi şefaatlerine hissedar olmamıza yol açıyor; biz dahi bu "Âmîn" kelimesiyle, o cemaat-ı muvahhidîn ve musallînin dualarına yardım ve davalarına tasdik ve şefaatlerinin ve istianelerinin makbuliyetine o "Âmîn" ile bir rica etmemizle, bizim cüz'î ubudiyet ve dua ve davamızı küllî, geniş bir ubudiyete çevirip, küllî, umumî rububiyete mukabele ettirir Demek uhuvvet-i îmaniye ve vahdet-i İslâmiye sırrıyla, her namaz vaktinde âlem-i İslâm mescidinde milyonlarla efradı bulunan bir cemaatin rabıta-i vahdet itibariyle ve manevî radyolar vasıtasıyla Fatiha'daki "Âmîn" külliyet kesbeder, milyonlarla "Âmîn"ler hükmüne geçebilir

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 26-04-2008   #16
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Emirdağ lahikası -1-A-


EMİRDAĞ LÂHİKASI - I



(AFYON HAPSİNE KADAR)



Üstad Bediüzzaman Said Nursî, Denizli Hapishanesinde yetmiş talebesiyle birlikte on ay mevkuf yattıktan sonra, Denizli Ağır Ceza Mahkemesi'nin 1944 tarihli beraat karariyle tahliye olmuşlar ve iki ay kadar Denizli'nin Şehir Otelinde kaldıktan sonra Afyon'un Emirdağı kazasında ikâmet edeceği kendisine bildirilmiş ve Emirdağı'na gelmiştir



Bundan sonraki Lâhikalar, Emirdağında ikâmeti esnasında yazılmış olup, Isparta'ya ve Isparta vasıtasiyle Risale-i Nur'un müştaklarına gönderilen mektublardır İlk Emirdağında bulunduğu dört sene içinde Risale-i Nur memleketin her tarafına yayılmış, bilâhere 1948 de yeniden Afyon Mahkemesinde muhâkeme olmuşlardır



(Orjinal Sayfa: 3)

بِسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

EMİRDAĞI'NDAKİ KARDEŞLERİME!

Aziz, sıddık kardeşlerim!



Benim hakkımda evham edenlere deyiniz ki: Biz, hizmet ettiğimiz bu adamın yirmi senelik hayatının bütün mahrem ve gayr-ı mahrem mektublarını ve kitablarını ve esrarını hükûmet şiddetli taharriyatla elde etti Dokuz ay hem Isparta, hem Denizli, hem Ankara adliyeleri tedkikten sonra, bir tek gün cezayı, bir tek talebesine vermeyi mûcib bir madde -beş sandık kitablarında ve evraklarında- bulunmadı ki; hem Ankara Ehl-i Vukufu, hem Denizli Mahkemesi ittifakla beraetine karar verdiler

Hem bu zarurî işlerini ihtiyarlığına hürmeten gördüğümüz adam, mahkemece dava etmiş ve bütün hazır arkadaşlarını şahid gösterip, tasdik ettirmiş ki: Yirmi senedir hiçbir gazeteyi ve siyasî eserleri ne okumuş, ne sormuş, ne bahsetmiş; ve on senedir, hükûmetin iki reisinden ve bir vali ve bir meb'usundan başka hiç bir erkânı ve büyük memurlarını bilmiyor ve tanımıyor ve tanımağa merak etmemiş Ve üç senedir harb-i umumîyi ne sormuş, ne bilmiş, ne merak etmiş, ne radyo dinlemiş Ve intişar eden yüzotuz te'lifatından, yirmi sene zarfında yüzbin adamın dikkatle okudukları halde ne idareye, ne asayişe, ne vatana, ne millete hiçbir zararı hükûmet görmemiş Beş vilayetin dikkatli zabıtaları ve taharri memurları ve mahkeme işiyle iştigal eden üç vilayetin ve merkez-i hükûmetin dört adliyelerinin ağır ceza mahkemeleri en ufak bir suç bulmamış ki, tahliyelerine mecbur oldular Eğer bu adamın dünya iştihası ve siyasete meyli olsaydı; hiç imkânı var mı ki, bir tereşşuhatı ve emareleri bulunmasın? Halbuki mahkeme safahatında hiçbir emare bulamadılar ki, muannid bir müddeiumumî mecbur olup vukuat yerinde imkânatı istimal ederek mükerreren iddianamesinde "yapabilir" demiş ve "yapmış" dememiş Yapabilir nerede? Yapmış nerede? Hattâ

(Orjinal Sayfa: 4)

mahkemede Said ona demiş: "Herkes bir katli yapabilir; bu iddianız ile herkesi ve sizi mahkemeye vermek lâzım geliyor!"

Elhasıl: Ya bu adam tam divanedir ki, bu derece dehşetli umûr-u dünyaya karşı lâkayd kalıyor veyahut bu vatanın ve bu milletin en büyük bir saadetine ihlasla çalışmak için, hiçbir şeye tenezzül etmez ve ehemmiyet vermez Öyle ise bunu taciz ve tazyik etmek, vatan ve millete ve asayişe bir nevi ihanettir Ve onun hakkında bu çeşit evham etmek, bir divaneliktir

(MÜHİM BİR SUALE HAKİKATLI BİR CEVABDIR)

Büyük memurlardan birkaç zât benden sordular ki: "Mustafa Kemal sana üçyüz lira maaş verip, Kürdistan'a ve vilayat-ı şarkıyeye, Şeyh Sünusî yerine vaiz-i umumî yapmak teklifini neden kabul etmedin? Eğer kabul etseydin, ihtilâl yüzünden kesilen yüzbin adamın hayatlarını kurtarmaya sebeb olurdun?" dediler

Ben de onlara cevaben dedim ki: Yirmişer-otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüzbinler vatandaşa, herbirisine milyonlar sene uhrevî hayatı kazandırmaya vesile olan Risale-i Nur, o zayiatın yerine binler derece iş görmüş Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tâbi' olmayan ve sırr-ı ihlası taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi Hattâ ben hapiste muhterem kardeşlerime demiştim: Eğer Ankara'ya gönderilen Risale-i Nur'un şiddetli tokatları için beni idama mahkûm eden zâtlar, Risale-i Nur ile imanlarını kurtarıp idam-ı ebedîden necat bulsalar; siz şahid olunuz, ben onları da ruh u canımla helâl ederim!

Beraetımızdan sonra Denizli'de beni tarassud taciz edenlere ve büyük âmirlerine ve polis müdürüyle müfettişlere dedim: Risale-i Nur'un kabil-i inkâr olmayan bir kerametidir ki; yirmi sene mazlumiyet hayatımda, yüzer risale ve mektublarımda ve binler şakirdlerde hiçbir cereyan, hiçbir cem'iyet ile ve dâhilî ve haricî hiçbir komite ile hiçbir vesika, hiçbir alâka, dokuz ay tedkikatta bulunmamasıdır Hiçbir fikrin ve tedbirin haddi midir ki, bu hârika vaziyeti versin Birtek adamın, birkaç senedeki mahrem esrarı meydana çıksa, elbette onu mes'ul ve mahcub edecek yirmi madde bulunacak Madem hakikat budur; ya diyeceksiniz ki: "Pek hârika ve mağlub olmaz bir dehâ bu

(Orjinal Sayfa: 5)

işi çeviriyor" veya diyeceksiniz: "Gayet inayetkârane bir hıfz-ı İlahîdir" Elbette böyle bir dehâ ile mübareze etmek hatadır, millete ve vatana büyük bir zarardır Ve böyle bir hıfz-ı İlahî ve inayet-i Rabbaniyeye karşı gelmek, firavunane bir temerrüddür

Eğer deseniz: "Seni serbest bıraksak ve tarassud ve nezaret etmesek, derslerinle ve gizli esrarınla hayat-ı içtimaiyemizi bulandırabilirsin"

Ben de derim: Benim derslerim bilâ-istisna bütünü, hükûmetin ve adliyenin eline geçmiş; bir gün cezayı mûcib bir madde bulunmamış Kırk-elli bin nüsha risale, o derslerden milletin ellerinde dikkat ve merakla gezdiği halde, menfaatten başka hiçbir zararı hiçbir kimseye olmadığı, hem eski mahkemenin, hem yeni mahkemenin mûcib-i mes'uliyet bir madde bulamamaları cihetiyle, yenisi ittifakla beraetimize; ve eskisi, dünyaca bir büyüğün hatırı için yüzotuz risaleden beş-on kelime bahane edip, yalnız kanaat-ı vicdaniye ile yüzyirmi mevkuf kardeşlerimden yalnız onbeş adama altışar ay ceza verebilmesi kat'î bir hüccettir ki, bana ve Risale-i Nur'a ilişmeniz, manasız bir tevehhümle çirkin bir zulümdür Hem daha yeni dersim yok ve bir sırrım gizli kalmadı ki, nezaretle ta'diline çalışsanız

Ben şimdi hürriyetime çok muhtacım Yirmi seneden beri lüzumsuz ve haksız ve faidesiz tarassudlar artık yeter! Benim sabrım tükendi İhtiyarlık za'fiyetinden, şimdiye kadar yapmadığım bedduayı yapmak ihtimali var "Mazlumun âhı tâ Arş'a kadar gider" diye bir kuvvetli hakikattır

Sonra o zalim, dünyaca büyük makamlarda bulunan bedbahtlar dediler: "Sen yirmi senedir birtek defa takkemizi başına koymadın, eski ve yeni mahkemelerin huzurunda başını açmadın, eski kıyafetin ile bulundun Halbuki onyedi milyon bu kıyafete girdi" Ben de dedim: Onyedi milyon değil, belki yedi milyon da değil, belki rızasıyla ve kalben kabulüyle ancak yedi bin Avrupaperest sarhoşların kıyafetlerine ruhsat-ı şer'iye ve cebr-i kanunî cihetiyle girmektense; azimet-i şer'iye ve takva cihetiyle, yedi milyar zâtların kıyafetlerine girmeyi tercih ederim Benim gibi yirmibeş seneden beri hayat-ı içtimaiyeyi terkeden adama "inad ediyor, bize muhaliftir" denilmez Haydi inad dahi olsa, madem Mustafa Kemal o inadı kıramadı ve iki mahkeme kırmadı ve üç vilayetin hükûmetleri onu bozmadı; siz neci oluyorsunuz ki, beyhude hem milletin, hem hükûmetin zararına, o inadın kırılmasına çabalıyorsunuz? Haydi siyasî muhalif de olsa, madem tasdikiniz ile yirmi senedir dünya ile alâkasını kesen ve manen yirmi seneden beri ölmüş bir adam, yeniden dirilip, faidesiz, kendine çok zararlı olarak

(Orjinal Sayfa: 6)

hayat-ı siyasiyeye girerek sizin ile uğraşmaz Bu halde onun muhalefetinden tevehhüm etmek, divaneliktir Divanelerle ciddî konuşmak dahi bir divanelik olmasından, sizin gibilerle konuşmayı terkediyorum, "Ne yaparsanız minnet çekmem!" dediğim, onları hem kızdırdı, hem susturdu Son sözüm: حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ { نِعْمَ الْمَوْلَى وَ نِعْمَ النّصِيرُ

* * *

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Bu parçayı sizler dahi Risale-i Nur'un makbuliyetine imza basan risaleler ve mektublar mecmuasının başında yazarsınız Eğer mecmualar olmasa da Birinci Şua'ın başında yazarsınız Beni merak etmeyiniz Sevabın ziyade olması, bana sıkıntıları bir cihette sevdirir ve Nurların intişarına başka sahalarda meydan açar Umumunuza birer birer selâm

«Risale-i Nur'un makbuliyetine imza basan ve gaybî işaretler ile ondan haber veren sekiz parçadan birinci parçadır Aynı mes'eleye, aynı davaya ittifakları sarahat derecesindedir Vahdet-i mes'ele cihetiyle o emareler birbirine kuvvet verir, teyid eder O sekizden üç tanesi, İmam-ı Ali'nin üç keramet-i gaybiyesiyle Risale-i Nur'dan haber vermesine dairdir Bu sekiz parçayı Ankara ehl-i vukufu tedkik etmiş, itiraz etmemişler Yalnız demişler: "Bu yazılmamalı idi Keramet sahibi, kerametini yazamaz" Ben de onlara cevab verdim ki:

Bu, benim değil, Risale-i Nur'un kerametidir Risale-i Nur ise, Kur'anın malıdır ve tefsiridir dedim Onlar sustular, demek kabul ettiler Gerçi bu çeşit ikramlar yazılmasaydı daha münasibdi, fakat bu kadar hadsiz muarızlar ve çok kuvvetli ve kesretli düşmanlar karşısında az ve fakir ve zaîf olan bizlere kuvve-i maneviye ve gaybî imdad ve teşci' ve sebat ve ****net vermek için mecburiyet-i kat'iye oldu, ben de yazdım Benim benliğime bir hodfüruşluk verip sukutuma sebeb olsa da, ehemmiyeti yok Bu hizmete, yani ehl-i imanı dalalet-i mutlakadan kurtarmağa -lüzum olsa- dünyevî hayat gibi, uhrevî hayatımı da feda etmek bir saadet bilirim; binler dostlarım ve kardeşlerimin Cennet'e girmeleri için Cehennem'i kabul ederim»

* * *

(Orjinal Sayfa: 7)

(ANKARA EHL-İ VUKUFUNUN İTTİFAKLA VERDİKLERİ

RAPORUN SURETİNDEN)

Dolu bulunan cem'an beş sandık kitab, tarafımızdan açılarak okundu (Haşiye) Said Nursî tarafından te'lif edilen basılmış, basılmamış Risale-i Nur eczaları ve Risale-i Nur'a ekli Said Nursî ile bazı şakirdleri tarafından yazılmış kısmen ilmî ve dinî mektublarla, şakirdlerin birbiriyle ve Said Nursî ile âdi muhabere mektubları ve klişeler, inceleme mevzuu salahiyetimiz dâhilinde görülerek incelendi Bunların mahiyetini belirtmek için bu risale ve mektubları iki nev'e ayırmak gerektir:



 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 26-04-2008   #17
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Risaleler: Bir âyetin tefsiri ve bir hadîsin şerhi maksadıyla yazılmış olanlarıyla; din, iman, Allah, Peygamber, Kur'an ve âhiret akidelerini ve ibarelerini açıkça anlatmak için temsillerle yazılmış ilmî görüşleri ve ihtiyarlarla gençlere hitab eden ahlâkî öğütler ve kısmen hayat tecrübesinden alınmış ibretli vak'alar ve esnafa ait faideli menkıbeleri ihtiva eden, mevcudun yüzde doksanını teşkil eden risalelerdir ki; -bunlarda- bütün bu risalelerde müellif hem samimî, hem hasbî ve hem de ilim yolundan ve dinî esaslardan hiç ayrılmamıştır Bunlarda dini âlet etmek ve cem'iyet teşkil etmekle emniyeti ihlâl hareketinin bulunmadığı sarihtir Şakirdlerin birbiriyle ve Said Nursî ile âdi muhabere mektubları da bu nevidendirler

1- Said Nursî, İstanbul'da iken kazandığı ehemmiyetli şan ü şerefin, kalın bir uykudan ibaret sakil bir rü'ya, muvakkat bir sersemlik olduğunu söyler Ve İstanbul'da bir-iki sene gafletle siyasete karıştığından, bunu dünyanın ölümü diye tasvir eder Bu münasebetle "Eski Said", "Yeni Said" diye iki şahsiyet bulunduğunu ve bu şahsiyetlerin birbirinden ayrı olduklarını söyler Sonra, dokuz aded birincide, yirmi kadar risale bulunan mecmuasının sonunda, Isparta'da Risale-i Nur şakirdlerine yazılan mektubun içinde, siyasete tenezzülün hata olduğunu söyler

2- Said Nursî'nin, en mühim kitabı olan "Hüccet-ül Baliga" adlı kitabın bir münacat kısmında: "Bu dünya fânidir En büyük dava, bâki olan âlemi kazanmaktır İnsanın itikadı sağlam olmaz

__________________________________

(Haşiye): Ehl-i vukuf raporundaki tenkid kısmı, mahkemede kat'î cevabları verildiğinden ve müdafaatımın âhirinde yazıldığından, burada yazılmadı Zâten o tenkidler, üç-dört risalede yalnız on cüz'î mes'eledir Hem siyasî değil, ilmîdirler Hem o itirazlar, sehiv ve hata olduğu, senedlerle mahkemede isbat edilmiştir



(Orjinal Sayfa: 8)

sa, davayı kaybeder Hakikî dava budur Bunun haricindeki davalara karışmak zararlıdır Siyasetle meşgul olan, ehemmiyetli hizmetlerinden geri kalır Hem de siyaset boğuşmalarına kapılanlar, selâmet-i kalbini kaybeder" der

3- "Yirmialtıncı Lem'a"da "İhtiyar dünyada, benim hakikî vazifem, neşr-i esrar-ı Kur'aniyedir" (Sahife: 45) Bu memleketle, hamiyet-i İslâmiye noktasından alâkadarım Yoksa benim ne hanem var, ne evlâdım" (Sahife: 59)

4- "Yirmibirinci Lem'a"da kardeşlerine verdiği öğütlerden birinci düstur: "Amelinizde rıza-i İlahî olacak, maddî menfaat fikri olmayacak" Bu yazılarda: "Ben sofî değilim", "Mesleğimiz tarîkat değildir" (Sahife: 8) "Hubb-u câh ve nazarı kendine celbetmek, ruhî bir marazdır Buna gizli bir şirk denir" "Eğer mesleğimiz şeyhlik olsaydı, makam bir olurdu; o makama çok namzedler olurdu Mesleğimiz uhuvvettir Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz"

* * *

(DENİZLİ MAHKEMESİ'NİN İTTİFAKLA VERDİĞİ

KARAR SURETİNDEN)

Şahidler ifadelerinde, maznunlara atf ve isnad olunan suçu işledikleri hakkında adem-i malûmat beyan etmişler; bilhassa Ankara Ağır Ceza Mahkemesi'nden Emin Büke'nin riyaseti altında ehl-i vukuf intihab olunan Ankara Diyanet İşleri Müşavere Heyeti a'zasından ders-i âm ve profesör Yusuf Ziya Yörükhan ve Ankara Dil-Tarih Fakültesi Şarkiyat Enstitüsü Müdürü Necati Lügal ve Türk Tarih Kurumu ve Türk-İslâm Kitabları Derleme Heyeti a'zasından Yusuf Aykut tarafından tanzim kılınan evrak arasında mevcud raporlarında: Said Nursî'nin yegân yegân tedkik olunan risale ve kitablarında halkı; dini ve mukaddesatı âlet ederek devletin emniyetini ihlâle teşvik etmek veya cem'iyet kurmak kasdında olduğunu gösterir bir sarahat, emare olmadığı mevkuflardan Said Nursî'nin mensublarına gelince: Onlar Said Nursî'nin ilmî ve vâkıfane eserlerine; din mes'elelerini ve Kur'an hakikatlarını öğreneceğiz diye peşine düşmüşler ve bunlar hüsn-ü niyet sahibi

(Orjinal Sayfa: 9)

olup, sırf dinî itikad yönünden Said'e ve okudukları risalelere bağlılık göstermişler Bu maksadla yaptıkları muhabere mektublarının münderecatında, hükûmete karşı kötü maksad beslemedikleri ve bir cem'iyet veya tarîkat kurmak fikriyle hareket etmedikleri anlaşılmış olduğuna mütedair olduğu görülmüş; ve her ne kadar evrak arasında mevcud sorgu hâkimliğince Denizli ehl-i vukuf raporunda Said Nursî'nin bazı âsârından istidlal tarîkıyla ve mesnedsiz olarak kendisinin ve mensublarının hükûmete karşı kötü bir maksad besledikleri beyan olunmakta ise de, evrak-ı tahkikiye münderecatında ve şuhudun, maznunlara atfen ve isnad olunan ef'al hakkında adem-i malûmat beyan etmelerine ve Ankara Ağır Ceza Mahkemesi'nce yaptırılan ehl-i vukuf raporu mahiyet ve münderecatına göre şâyân-ı ihticac ve iltifat görülmemiş; ve esasen maznunların ekseriyet-i azamîsi okumak-yazmaktan âciz bulunmuş, diğer kısmı da kendilerini ibadet ü taata vermiş oldukları, binaenaleyh devletin emniyetini ihlâl edecek mahiyet arzedecek şerait ve evsafı haiz kimselerden olmadıkları tezahür ve tahakkuk etmiş ve mahkemenin kanaat-ı vicdaniyesi de bu merkezde tecelli ve tahassül etmiş olmakla; müddeiumumînin tecziyeleri hakkındaki mütalaası, zikr ü ta'dad olunan delaile karşı gayr-ı varid görüldüğünden reddiyle, zan altına alındıkları ef'alden BERAETLERİNE, başka sebeble mevkuf değillerse tahliyelerine müttefikan karar verildi 156944

Aza Aza

Reis Ali Rıza

Rahmetullahi Aleyhi

[Denizli Ağır Ceza Mahkemesi, ittifakla beraetlerine kararlarını hükmüyle imza ediyorlar]

* * *

(KENDİ KENDİME BİR HASBİHALDİR)

[Bu hasbihali Ankara makamatına işittirmeyi, ıslahtan sonra sizin tensibinize havale ederim]

Hâkim kendisi müddeî olsa, elbette "Kimden kime şekva edeyim, ben dahi şaştım" benim gibi bîçarelere dedirtir Evet şimdiki vaziyetim hapisten çok ziyade sıkıntılıdır Bir günü, bir ay haps-i münferid kadar beni sıkıyor Bu gurbet ve ihtiyarlık ve has

(Orjinal Sayfa: 10)

talık ve yoksulluk ve za'fiyetle, kışın şiddeti içinde herşeyden men'edildim Bir çocukla bir hastalıklı adamdan başka kimse ile görüşmem Zâten ben, tam bir haps-i münferidde yirmi seneden beri azab çekiyorum Bu halden fazla bana tecrid ve tarassudlarıyla sıkıntı vermek ise, "gayretullah"a dokunup, bir belaya vesile olmasından korkulur Mahkemede dediğim gibi, nasılki dört defa dehşetli zelzeleler, bize zulmen taarruzun aynı zamanında gelmesi gibi pek çok vukuat var Hattâ tahmin ederim ki; benim hukukumu muhafaza ve beni himaye etmek için çok güvendiğim Afyon Adliyesi, Denizli Mahkemesi'ndeki Risale-i Nur hakkında müracaatıma bilakis ehemmiyet vermedi, beni me'yus etti, adliyenin yangınına bir vesile oldu ihtimali var

Ben derim ki: Benim hakkımda vicdanlı ve insaniyetli olan bu kazanın hükûmeti, zabıta ve adliyesiyle beraber beni tam himaye etmek, en ehemmiyetli bir vazifesidir Çünki yirmi senelik bütün eserlerimi ve mektublarımı, üç adliye ve merkez-i hükûmet dokuz ay tedkikten sonra beraetimize ve tahliyemize karar verdi Fakat ecnebi menfaati hesabına ve bu millet ve bu vatanın pek büyük zararına çalışan bir gizli komite, bizim beraetimizi bozmak için, her tarafta habbeyi kubbe yaparak bir kısım memurları aleyhime evhamlandırdılar Bir maksadları; benim sabrım tükensin, artık yeter dedirtsinler Zâten onların şimdi benden kızdıklarının bir sebebi; sükûtumdur, dünyaya karışmamaktır Âdeta ne için karışmıyorsun, tâ karışsın maksadımız yerine gelsin diyorlar Aleyhime hükûmetin bir kısım memurlarını evhamlandırmakta istimal ettikleri bir-iki desiselerini beyan ediyorum

Derler: "Said'in nüfuzu var Eserleri hem tesirli, hem kesretlidir Ona temas eden, ona dost olur Öyle ise, onu her şeyden tecrid etmek ve ihanet etmekle ve ehemmiyet vermemekle ve herkesi ondan kaçırmakla ve dostlarını ürkütmekle nüfuzunu kırmak lâzımdır" diye hükûmeti şaşırtır, beni de dehşetli sıkıntılara sokarlar

Ben de derim: Ey bu millet ve vatanı seven kardeşler! Evet o münafıkların dedikleri gibi, nüfuz var Fakat benim değil, belki Risale-i Nur'undur Ve o kırılmaz, ona iliştikçe kuvvetleşir Ve millet ve vatan aleyhinde hiçbir vakit istimal edilmemiş ve edilmez ve edilemez İki adliye, on sene fasıla ile şiddetli ve hiddetli yirmi senelik evrakımı tedkikat neticesinde, bir hakikî sebeb cezamıza bulmaması, bu davaya cerhedilmez bir şahiddir

Evet eserler tesirlidir Fakat millet ve vatanın tam menfaatine ve hiçbir zarar dokundurmadan yüzbin adama kuvvetli iman-ı tahkikî dersi vermekle, saadet ve hayat-ı ebediyelerine tam hizmette tesirlidir Denizli hapishanesinde, kısmen ağır ceza ile mahkûm yüzler adam, yalnız Meyve Risalesi'yle gayet uslu ve

(Orjinal Sayfa: 11)

mütedeyyin suretine girmeleri; hattâ iki-üç adamı öldürenler, onun dersiyle daha tahta bitini de öldürmekten çekinmeleri ve o hapishane müdürünün ikrarıyla, hapishanenin bir terbiye medresesi hükmünü alması, bu müddeaya reddedilmez bir seneddir, bir hüccettir

Evet beni herşeyden tecrid etmek, işkenceli bir azab ve katmerli bir zulümdür ve bu millete gadirli bir hıyanettir Çünki otuz-kırk sene hayatımı bu millet içinde geçirdiğim halde, temasımdan hiç zarar görmediğine ve bu dindar millet çok muhtaç olduğu kuvve-i maneviye ve teselli ve kuvvet-i imaniye menfaatini gördüğüne kat'î bir delili; bu kadar aleyhimde olan şiddetli propagandalara bakmayarak, her tarafta Risale-i Nur'a fevkalâde teveccüh ve rağbet göstermeleri -hattâ itiraf ederim- yüz derece haddimden ziyade lâyık olmadığım büyük iltifat etmesidir

Ben işittim ki; benim iaşeme ve istirahatime buradaki hükûmet müracaat etmiş, kabul cevabı gelmiş Ben bunların insaniyetine teşekkürle beraber, derim: En ziyade muhtaç olduğum ve hayatımda en esaslı düstur olan hürriyetimdir Asılsız evham yüzünden, emsalsiz bir tarzda hürriyetimin kayıdlar ve istibdadlar altına alınması, beni hayattan cidden usandırıyor Değil hapis ve zindanı, belki kabri bu hale tercih ederim Fakat hizmet-i imaniyede ziyade meşakkat ise ziyade sevaba sebeb olması bana sabır ve tahammül verir Madem bu insaniyetli zâtlar benim hakkımda zulmü istemiyorlar, en evvel benim meşru' dairedeki hürriyetime dokundurmasınlar Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam Evet ondokuz sene bu gurbette yalnız ikiyüz banknot ile, şiddetli bir iktisad ve kuvvetli bir riyazet içinde kendini idare ederek, hürriyetini ve izzet-i ilmiyesini muhafaza için kimseye izhar-ı hacet etmeyen ve minnet altına girmeyen ve sadaka ve zekat ve maaş ve hediyeleri kabul etmeyen bir adam, elbette iaşeden ziyade adalet içinde hürriyete muhtaçtır

Evet emsalsiz bir tazyik altındayım Bir-iki cüz'î nümunesini beyan ediyorum:

Birisi: Mahkemece, Risale-i Nur'un ilmî bir müdafaanamesi ve Ankara'nın yedi makamatına ve Reis-i Cumhur'a müdafaatımla beraber gönderilen ve neticede Ankara Ehl-i Vukufunun takdiriyle beraetimize bir sebeb olan ve hapis arkadaşlarımın bana bir yâdigâr ve hatıra olmak üzere güzel yazılarıyla birkaç nüshası yazılan ve elimde bulunan ve Denizli zabıtası görüp ilişmeyen ve Afyon polishanesinde bir gece ve buranın zabıtasında da açık olarak bir gece kalan Meyve Risalesi ile Müdafaaname'yi, hergün endişeler içinde, bunları da elimden almasınlar diye saklıyordum Belki beni taharri edecekler telaşı ile, bu gurbette tanımadığım

(Orjinal Sayfa: 12)

adamlara, bunları sakla diyemediğimden çok üzülüyordum

İkincisi: Denizli Mahkemesi hiç ilişmediği ve Eskişehir Mahkemesi yalnız bir tek kelimesine ilişip, birtek harfle cevabını alan İhtiyarlar Risalesi'ni, İstanbul'lu bir adam, burada bir adamdan alıp İstanbul'a götürmüş Her nasılsa aleyhimdeki bir dinsizin eline geçmiş Habbeyi on kubbe yaparak vilayet zabıtasını şaşırtıp, "Kiminle görüşüyor, yanına kimler gidiyor?" diye beni sıkmağa başladılar Her ne ise bunlar gibi çok acı nümuneler var Fakat en manasızı budur ki; beni konuşturmamak için, hizmetimde bir çocukla bir hastalıklı adamdan başka herkesi ürkütüp, benden kaçırtmalarıdır Ben de derim:

On adamın benden çekinmeleri yerine; onbinler, belki yüzbinler Müslüman, Risale-i Nur'un dersine hiçbir manie ehemmiyet vermeyerek devam ediyorlar Hem bu memlekette, hem hariç âlem-i İslâm'da çok kuvvetli hakikatları ve çok kıymetli faideleri için tam bir revaç ile intişar eden Risale-i Nur'un binler nüshalarından herbiri, benim yerimde benden mükemmel konuşuyor Benim susmamla, onlar susmaz ve susturulmazlar

Hem madem mahkemece isbat edilmiş ki; yirmi seneden beri siyasetle alâkamı kestiğim ve hiçbir emare aksine zuhur etmediği halde, elbette benimle görüşenden tevehhüm etmek pek manasızdır (Haşiye)

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 26-04-2008   #18
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Haşiye): Garib ve acib bir hâdise: Bu ayda bir gün avluya indim, baktım Gelen kar üstünde, Risale-i Nur'un eczalarında tevafukatına işaret eden boyalar, kırmızı-sarı mürekkebler misillü, o karın üstünde serpilmiş katreler ve noktalar var Çok hayret ettim Sair yerlere baktım, avlumdan başka yerlerde yoktu Endişe ettim, kalben dedim: Risale-i Nur umum memleketle, belki Kur'an hesabına küre-i arzla o derece alâkadardır ki, onun başına gelen beladan, musibetten bulutlar dahi kan ağlıyorlar Bir-iki adam çağırdım, onlar da hayret ettiler Benim endişe ve telaşımı gören hane sahibinin biraderzadesi Mehmed Efendi zannetti ki, ben karın çokluğundan yolu kapamasından telaş ediyorum Ben yukarı çıktıktan sonra, yolu açmak için o karı iki tarafa atıp o işaretli manidar kırmızı-sarı hâdise-i cevviyeyi kapatmıştı Ona dedim: Kapatmasaydın daha iyi idi Aynı günde, Risale-i Nur aleyhinde üç hâdise zuhur eyledi:

Birincisi: Afyon Adliyesiyle buradaki zabıta çavuşluğudur Kitablarımın iadesine dair müracaatıma mukabil, "Daha temyizden tasdik gelmediğinden karışmayız" diye o cihetten benim ümidimi kırdı

İkincisi: Aynı günde, benim ahvalimi tecessüs etmek için mahsus bir polisi, Afyon gönderdiğini öğrendik

Üçüncüsü: Aynı günde, İstanbul'da bir münafık İhtiyar Risalesi'ni bahane ederek aleyhimizde propaganda etmiş, adliyeye aksettirmiş

Bu gibi hâdiselerden müştaklar çekinmeye başladılar Ben de لِكُلِّ مُصِيبَةٍ قَالُوا اِنَّا لِلّهِ وَ اِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ dedim, "Hasbünallahü ve ni'melvekil" siperine girdim

* * *

(Orjinal Sayfa: 13)

''KENDİ KENDİME HASBİHAL'' NAMINDAKİ PARÇAYA LÂHİKA OLARAK ADLİYE VEKİLİYLE VE RİSALE-İ NUR'LA ALAKADAR MAHKEMELERİN HAKİMLERİYLE BİR HASBİHALDİR

Efendiler! Siz, ne için sebebsiz bizimle ve Risale-i Nur'la uğraşıyorsunuz! Kat'iyen size haber veriyorum ki: Ben ve Risale-i Nur, sizinle değil mübareze, belki sizi düşünmek dahi vazifemizin haricindedir Çünki Risale-i Nur ve hakikî şakirdleri, elli sene sonra gelen nesl-i âtîye gayet büyük bir hizmet ve onları büyük bir vartadan ve millet ve vatanı büyük bir tehlikeden kurtarmağa çalışıyorlar Şimdi bizimle uğraşanlar, o zaman kabirde elbette toprak oluyorlar Farz-ı muhal olarak o saadet ve selâmet hizmeti bir mübareze olsa da, kabirde toprak olmağa yüz tutanları alâkadar etmemek gerektir

Evet hürriyetçilerin ahlâk-ı içtimaiyede ve dinde ve seciye-i milliyede bir derece lâübalilik göstermeleriyle, yirmi-otuz sene sonra dince, ahlâkça, namusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden; şimdiki vaziyette de, elli sene sonra bu dindar, namuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl-i âtîsi, seciye-i diniye ve ahlâk-ı içtimaiye cihetinde, ne şekle girecek elbette anlıyorsunuz!

Bin seneden beri bu fedakâr millet, bütün ruh u canıyla Kur'anın hizmetinde emsalsiz kahramanlık gösterdikleri halde, elli sene sonra o parlak mazisini dehşetli lekedar belki mahvedecek bir kısım nesl-i âtînin eline elbette Risale-i Nur gibi bir hakikatı verip, o dehşetli sukuttan kurtarmak en büyük bir vazife-i milliye ve vataniye bildiğimizden; bu zamanın insanlarını değil, o zamanın insanlarını düşünüyoruz

Evet efendiler! Gerçi Risale-i Nur sırf âhirete bakar; gayesi rıza-yı İlahî ve imanı kurtarmak ve şakirdlerinin ise, kendilerini ve vatandaşlarını idam-ı ebedîden ve ebedî haps-i münferidden kurtarmaya çalışmaktır Fakat dünyaya ait ikinci derecede gayet ehemmiyetli bir hizmettir ve bu millet ve vatanı anarşilik tehlikesinden ve nesl-i âtînin bîçareler kısmını dalalet-i mutlakadan kurtarmaktır Çünki bir müslüman başkasına benzemez Dini terkedip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir müslim; dalalet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez

(Orjinal Sayfa: 14)

Evet eski terbiye-i İslâmiyeyi alanların yüzde ellisi meydanda varken ve an'anat-ı milliye ve İslâmiyeye karşı yüzde elli lâkaydlık gösterildiği halde; elli sene sonra, yüzde doksanı nefs-i emmareye tâbi' olup millet ve vatanı anarşiliğe sevketmek ihtimalinin düşünülmesi ve o belaya karşı bir çare taharrisi, yirmi sene evvel beni siyasetten ve bu asırdaki insanlarla uğraşmaktan kat'iyen men'ettiği gibi; Risale-i Nur'u, hem şakirdlerini, bu zamana karşı alâkalarını kesmiş; hiç onlarla ne mübareze, ne meşguliyet yok

Madem hakikat budur, adliyelerin değil beni ve onları itham etmek; belki Risale-i Nur'u ve şakirdlerini himaye etmek en birinci vazifeleridir Çünki onlar bu millet ve vatanın en büyük bir hukukunu muhafaza ettiklerinden, onların karşısında, bu millet ve vatanın hakikî düşmanları Risale-i Nur'a hücum edip, adliyeyi şaşırtıp, dehşetli bir haksızlığa ve adaletsizliğe sevkediyorlar Küçücük iki nümunesini beyan ediyorum:

Ezcümle: Hapisteki arkadaşlarımdan, selâm-kelâmdan ibaret ve Arabî bir risalemin fiatı olan on banknotu, buradaki bir adama gönderip; tâ Isparta'da tab' masrafını veren o nüshalar sahibine verilsin diyen mektubu yüzünden; hem adliye, hem hükûmet bana sıkıntılar verip, hem vasıta olan adamı taharri etti Bu sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan bir âdi mektubu, hem altı ay zarfında bir tek âdi muhabereyi bu kadar büyük bir mes'ele suretine getirmek, elbette adliyenin şerefine, haysiyetine yakışmaz

İkinci Nümune: Benim gibi garib, ihtiyar ve zaîf ve beraet etmiş bir misafire, herkesi hattâ hizmetçilerini resmen propaganda ile ondan ürkütmek, kendini perişan bir vaziyete sokmak bu vilayetteki hükûmetin hamiyet-i milliyesine yakışmadığından, sinek kanadı kadar mevhum bir zarara dağ gibi ehemmiyet verip aleyhimde resmen propaganda yapmak, "Kimin ile görüşüyor ve yanına kim gidiyor?" diye herkese bir telaş vermek hükûmetin hikmeti ve hâkimiyeti, bu acib halete elbette tenezzül etmemek gerektir Her ne ise Bu iki madde gibi, muttali olanlara hayret veren çok maddeler var

Efendiler!

Dalalet ve fenalıklar cehaletten gelse, def'etmesi kolaydır Fakat fenden, ilimden gelen dalaletin izalesi çok müşkildir Bu zamanda dalalet fenden, ilimden geldiği için, ancak onları izale etmeye ve nesl-i âtîden o belaya düşen kısmını kurtarmağa, karşılarında dayanmağa Risale-i Nur gibi her cihetle mükemmel bir eser lâzımdır Risale-i Nur'un bu kıymette olduğuna delil şudur ki: Yirmi seneden beri, benim şiddetli ve kesretli bulunan muarızlarım ve

(Orjinal Sayfa: 15)

şiddetli tokatlarını yiyen feylesofların hiçbirisi, Risale-i Nur'a karşı çıkmamış ve cerhedememiş ve çıkamaz Ve dokuz ay, üç adliye ve merkez-i hükûmet ehl-i vukufu, yüz kitabdan ibaret eczalarında, bizi mes'ul edecek bir tek madde bulamamalarıdır Ve binler ehl-i dikkat olan Risale-i Nur şakirdlerine kanaat-ı kat'iye veren, "İşarat-ı Kur'aniye" ve "İhbarat-ı Gaybiye-i Aleviye ve Gavsiye"nin, bu asırda Risale-i Nur'un ehemmiyetine ve makbuliyetine imza basmalarıdır

Evet adliyeler hukukları muhafaza etmek ve haksızları tecavüzden durdurmak, vazifeleri olmak cihetiyle; Risale-i Nur'un yüz risalesi, yirmi senede yüzbin adamın saadetlerine hizmet ettiği sabit olmakla beraber; on seneden beri, iki mahkeme ve merkez-i hükûmet ve birkaç vilayetin zabıtaları ve Denizli Mahkemesi münasebetiyle dokuz ay bütün mahrem ve gayr-ı mahrem evraklarımızda ve risalelerde millete ve vatana bir zararlı maddeyi ve mûcib-i ceza bir yanlış görmediğinden, elbette Risale-i Nur'un bu vatanda gayet küllî ve büyük hukuku var Bu küllî ve çok ehemmiyetli hukuku nazara almayıp, âdi evraklar gibi müsadere ederek, millete ve takviye-i imana muhtaç bîçarelere pek büyük bir haksızlığı nazara almamak ve âdi bir adamın cüz'î ve küçük bir hakkını ehemmiyetle nazara almak; adliyenin mahiyetine ve adaletin hakikatına hiçbir cihetle yakışmaz, diye size hatırlatıyoruz

Doktor Duzi'nin vesair zındıkların eserlerine ilişmemek, Risale-i Nur'a ilişmek, gazab-ı İlahînin celbine bir vesile olabilir diye korkuyoruz Cenab-ı Hak size insaf ve merhamet ve bize de sabır ve tahammül ihsan eylesin Âmîn!

Gayr-ı resmî, fakat dehşetli bir

tecrid-i mutlakta

SAİD NURSİ

* * *

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

وَ شَاوِرْهُمْ فِى اْلاَمْرِ emriyle, kardeşlerimle bir meşverete muhtacım

Aziz sıddık kardeşlerim!

Şimdi bir emr-i vâki' karşısında bulunuyorum Benim iaşem için her gün iki buçuk banknot, hem yeniden benim için bir hane

(Orjinal Sayfa: 16)

(mobilyasıyla beraber ve istediğim tarzda) yaptırmak için emir gelmiş Halbuki elli-altmış senelik bir düstur-u hayatım, bunu kabul etmemek iktiza eder Gerçi Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye'de bir-iki sene maaşı kabul ettim, fakat o parayı kitablarımın tab'ına sarfederek ve ekserini meccanen millete verip, milletin malını yine millete iade ettim Şimdi eğer mecbur olsam ve size ve Risale-i Nur'a zarar gelmemek için kabul etsem, yine ileride millete iade etmek üzere saklayacağım Zaruret-i kat'iye derecesinde kendime yalnız az bir parça sarfedeceğim

İşittim ki; eğer reddetsem onlar, hususan lehimde iaşem için çalışanlar gücenecekler Ve aleyhimde olanlar diyecekler: "Bu adam başka yerden iaşe ediliyor" O bedbahtlar, iktisadın hârikulâde bereketini bilmiyorlar ve iki günde beş kuruşluk ekmek bana kâfi geldiğini görmemişler ki, bütün bütün asılsız bir evhama kapılıyorlar Eğer kabul etsem, yetmiş senelik hayatım gücenecek; ve bu zamandan haber verip tama' ve maaş yüzünden bid'alara giren ve ihlası kaybeden âlimleri tokatlayan İmam-ı Ali Radıyallahü Anh dahi benden küsecek ihtimali var; ve Risale-i Nur'un hakikî ve safi olan ihlası beni de ihlassızlıkla ittiham etmek ciheti var Ben, hakikaten tahayyürde kaldım Ben işittim ki; eğer kabul etmesem, beni daha ziyade sıkacaklar ve belki Risale-i Nur'un tam serbestiyetine ilişecekler Hattâ şimdiki tazyikleri, beni o iaşe tekliflerine mecbur etmek için imiş Madem hal böyledir اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesiyle, zaruret derecesinde olsa, inşâallah zarar vermez Fakat ben reddettim; re'yinize havale ediyorum

Aziz kardeşlerim! Beni merak etmeyiniz Ben her zahmette bir eser-i rahmet ve bir lem'a-i inayet gördüğümden, sıkılmıyorum Sizin gayret ve ciddiyetiniz ve yardımınız, her sıkıntıyı izale eder, daimî sürur verir

Burada, Abdülmecid kardeşim hükmünde ve hanedanı da benim hanedanım olması cihetiyle en çalışkan ve fedakâr Mustafa Acet, hem küçücük bir Hüsrev, hem küçücük bir Abdurrahman hükmünde Ceylân namında çok çalışkan bir çocuk, Risale-i Nur'a tam hizmet ediyor

* * *

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Size melaikeye ait "Meyveler"in bir parçasını daha gönderdim Mahkeme reisi, kitablarımı bana vereceğini söylemesi üzerine, De

(Orjinal Sayfa: 17)

nizli'ye iki vekaletname gönderdim Burada bana şiddetli bir tecrid ve tazyik verildiğine merak etmeyiniz; inayet-i Rabbaniye devam ediyor

Medar-ı ibrettir ki, burada Risale-i Nur serbest okunup yazılırken -hilaf-ı âdet- başta bu kış, yaz gibi gittiğini çok adamlardan işittim Ne vakit bana ve Risale-i Nur'a hücum edildi, yazdırılmadı, ta'til oldu; gayet şiddetli bir kış başladığı gibi, Afyon'a şekva suretinde yazılan hasbihal ve zelzeleleri Risale-i Nur'un ta'tiliyle münasebetdar gösterdiği cihetini inanmayanlara güya inandırmak için aynı taarruz zamanında başlayıp şimdiye kadar arasıra hafifçe sarsar, ikaz ediyor diye işittim

Hem ne vakit Risale-i Nur'a ilişilmişse, bir nevi umumî korku başlamış görüyoruz Demek bu vatanın belalardan muhafazası için Risale-i Nur bir kat'î vesiledir Madem böyledir, millet ve vatanı sevenler Risale-i Nur'u serbest bıraksınlar ve okusunlar ve okutsunlar

İaşe için tahsisatlarından, yalnız masraf borçları vermek için bir tek defa sekiz günlük tayinatı kabul ettim, daha istemem dedim

* * *

Aziz, sıddık tam metin kardeşlerim!

Şehid merhumun berzahta okumasıyla mesrurane meşgul olduğu

Nur Risaleleri'ni dünyada kendi yerinde çalışmak ve beni de çalıştırmak için yazılmışlar gibi tam vaktinde yetişti ve Medrese-i Yusufiye'nin üç tatlı meyvesini ve Kur'anın kudsî ve Firdevsî binler meyveler veren üç hizbini beraber getirdi

İki kahraman mübarek, yazdıkları güzel iki Meyvelerinin tarzında ve kıt'asında Onbirinci Mes'elesini dahi yazıp dört-beş nüsha Hizb-i Nuriye varsa ve beş-altı Hizb-i Kur'aniye ile beraber gönderilse münasibdir Ve Hüsrev'in fıkrası, Onbirinci Mes'elenin âhirinde kaydedilsin Size bu defa Âyet-ül Kürsî'nin arkadaşı ve tetimmesi iki-üç âyetin bir nükte-i i'caziyelerine dair bir parça gönderdim; daha tamamlamağa bir ihtar almadım, noksan kaldı; pek acelelikle yazıldı Ehemmiyetli sırlar göründü, fakat dünyaya bakmamak için tamam ve açık yazdırılmadı Eğer hoşunuza gitse, Onbirinci Mes'elenin Haşiyesinin bir lâhikası olarak kaydedersiniz ve İ'caz-ı Kur'an Risalesi'nin zeyillerinde hem El-Felak nüktesini, hem bunu yazarsınız

Kardeşlerim! Hiç merak etmeyiniz Kat'î kanaatım geldi, bizler bir inayet altında, gayet ehemmiyetli bir hizmette ve ihtiyar ve ik

(Orjinal Sayfa: 18)

tidarımız haricinde bir dest-i gaybî tarafından istihdam ediliyoruz Çok defa عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ sırrına mazhar oluyoruz Bu çalışmada zahmet pek az, ücret pek çok

* * *

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Sizin gayet mübarek ve Cennet meyveleri gibi şirin hediyelerinizi ve Denizli cihetindeki beşaretinizi aldım Şimdi bu dakikada pek çok işler beni uzun konuşturmayacak, kısa kesmeye mecbur oldum Çünki hediyeyi getiren çabuk gidecek diye acele yazdım

Evvelâ: Son parçada, başta بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى 1344 sehivdir Eğer okunmayan iki hemze ve medde sayılmazlarsa sehiv değil; hem çok manidardır Doğrusu 1347'dir ki, parçanın âhirinde tekrar doğru yazılmış Hem bâki kalan kısmı hem ehemmiyetli, hem dünyaya baktığı için ve "Alak"taki اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى o parçadaki taguta baktığından şimdilik yazdırılmadı

Ve sâniyen: Fihriste'de Âyet-i Hasbiye olan "Dördüncü Şua"ın fihristesi, "İhtiyar Lem'ası"nın Ondördüncü Ricası yerinde yazılsın Hakikaten münasib görünüyor, tam bir ricadır

Sâlisen: Yirmisekizinci Lem'anın Yirmisekizinci Nüktesinin aynı (fihristesi değil), Onbeşinci Söz'ün âhirinde yazılsın Çünki ikisi aynı hakikatten bahsediyor

Râbian: Merhum Hâfız Ali'nin Lem'alarını tashih ettim Yakında inşâallah gönderilecek

Bugünlerde mübarek kahramanların Firdevsî ve Yusufî meyvelerini tashih ederken o risale bana o derece kuvvetli ve kıymetli göründü ki, bağırarak dedim: Bütün çektiğimiz hapis sıkıntıları yüz misli ziyade olsa da, yine bu Meyve Risalesi, yüz derece daha fazla iş görmüş En muannidleri de imana getirerek geniş dairelerde kendini zevkle okutturuyor

Ey bana sıkıntı veren bedbahtlar! Bana ne yaparsanız yapınız, beş para vermem Başımıza ne gelse ucuzdur, ayn-ı inayettir ve mahz-ı rahmettir, diye tam teselli buldum

Umum Risale-i Nur talebelerine selâm ve selâmetlerine dua ederiz

Said Nursî

* * *

(Orjinal Sayfa: 19)

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 26-04-2008   #19
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



BU İSTİDA, ÜÇ MAKAMATA GÖNDERİLMİŞTİR ORADAKİ KARDEŞLERİME BİR ME'HAZ OLMAK İÇİN GÖNDERİLDİ

Yirmi seneden beri sabredip sükût eden bir mazlumun şekvasını dinlemenizi istiyorum Hürriyetin en geniş suretini veren Cumhuriyet Hükûmetinde herbir hürriyetten men'edilmekle beraber, düşmanlarım benim aleyhime her cihetle serbest olarak beni eziyorlar Hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikr-i ilmiyeyi temin eden Cumhuriyet Hükûmeti, ya beni tam himaye edip, garazkâr, evhamlı düşmanlarımı sustursun veyahut bana, düşmanlarım gibi hürriyet-i kalem verip, müdafaatıma yasak demesin Çünki resmen, perde altında her muhabereden men'im için postahanelere gizli emir verilmiş Su ve ekmeğimi getiren birtek çocuktan başka kimse ile beni görüştürmemek için tenbihat verildiği bir zamanda, eskiden beri benim muarızlarım fırsat bulup, tam Mahkeme-i Temyiz'in beraetimizi tasdik ederek, mahkemedeki ehl-i vukufun tahsin ettikleri kitablarımı almayı beklerken; o düşmanlarım, hiç münasebetim olmayan bir-iki mahrem risalelerimi verdirip, sonra meslekçe benim aleyhimde bir-iki ehl-i vukufun eline geçirip, aleyhimde fena bir rapor hazırladıklarını işittim Daha sabır ve tahammülüm kalmadı

Ben Hükûmet-i Cumhuriyenin bütün erkânlarına, belki dünyaya ilân ediyorum ki: Kur'an-ı Hakîm'in sırr-ı hakikatıyla ve i'cazının tılsımıyla, benim ve Risale-i Nur'un proğramımız ve mesleğimiz ve bilfiil semeresini gördüğümüz ve çalıştığımız ve gaye-i hareketimiz ve hedefimiz, ölümün idam-ı ebedîsinden iman-ı tahkikî ile bîçareleri kurtarmak ve bu mübarek milleti de her nevi anarşilikten muhafaza etmektir İşte Risale-i Nur, üç ehl-i vukuf heyetinin ve üç mahkemenin incelemesinden geçtiği halde, bu iki vazife-i kudsiyeden başka, kasdî olarak dünyaya, idareye, asayişe dokunacak ciheti olmadığına, yirmi senelik hayatım ve yüzotuz Risale-i Nur meydanda cerhedilmez bir hüccettir

Evet mahkemece dava ettiğim ve benimle münasebetdar bütün dostlarımın tasdiki altında, yirmi seneden beri hiçbir gazeteyi okumayan, dinlemeyen ve bu kadar muhtaç olduğu halde istirahatı için hiç müracaat etmeyen ve on seneden beri hükûmetin erkânlarını -birkaçı müstesna olarak- bilmeyen ve dört seneden beri dünya harbinden ve hâdisatından hiç haber almayan ve merak etmeyen bu bîçare mazlum Said, hiç imkânı var mı ki, ehl-i siyasetle

(Orjinal Sayfa: 20)

uğraşsın ve idareye ilişsin ve asayişin ihlâline meyli bulunsun? Eğer zerre mikdar bulunsaydı; "Karşımda kimler var, dünyada neler oluyor, bana kim yardım edecek?" diye soruşturacaktı, merak edecekti, karışacaktı, hilelerle büyüklere hulûl edecekti

En elîm cüz'î bir hâdise şudur ki: "Bir tecrid-i mutlak içinde her muhabereden kesilmiş vaziyetimden kurtulmak için hapse girmeye bir bahane bulunuz ki; beni hapse alsınlar, bu azabdan kurtulayım" diye bazı dostlarıma bir gizli mektub elden göndermiştim Tâ, benim hayatımın sermayesi ve neticesi ve gayet zînetli bir surette tezyin edilmiş Risale-i Nur'dan, Denizli'de mahkemede bulunan kitablarıma yakın olayım ve teslim almaya çalışayım Maatteessüf aleyhime olan oradaki ehl-i vukuftan birtek adam beni müdafaa ederken, o dahi mektubumu görüp, hapse girmem için aleyhime hüküm vermeye mecbur olmuş

Beni hapislere sokan muarızlarımın bir bahaneleri de -o mahkemede ondan beraet kazandığım- "tarîkatçılık"tır Halbuki Risale-i Nur'da daima dava edip demişim: "Zaman tarîkat zamanı değil, belki imanı kurtarmak zamanıdır Tarîkatsız Cennet'e gidenler çoktur, imansız Cennet'e giden yoktur" diye bütün kuvvetimizle imana çalışmışız Ben hocayım, şeyh değilim Dünyada bir hanem yok ki, nerede tekkem olacak? Bu yirmi sene zarfında, bir tek adam yok ki; çıksın desin: "Bana tarîkat dersi vermiş" Ve mahkemeler ve zabıtalar bulmamışlar Yalnız eskiden yazdığım tarîkatların hakikatlarını ilmen beyan eden Telvihat Risalesi var ki, bir ders-i hakikattır ve yüksek bir ders-i ilmîdir, tarîkat dersi değildir Hürriyet-i vicdanı esas tutan Hükûmet-i Cumhuriyenin, elbette bu milletin milyarlar ecdadının ruhları bağlandığı bir hakikata ve onun yolunda dünyaya meydan okudukları ve iman-ı tahkikîyi galibane felsefeye karşı isbat eden bir eseri ve hâdimlerini himaye etmek, ehemmiyetli bir vazifesidir Yoksa o zaîf hâdimin ellerini bağlayıp, binler düşmanlarını ona saldırtmaya, hiçbir vecihle o cumhuriyetin düsturları müsaade etmez Cumhuriyet beni dinleyecek diye şekvamı yazdım Evet حَسْبُنَااللَّهُ وَنِعْمَ اْلوَكِيلُHasbünallahü ve ni'melvekil" derim

* * *

(HEYET-İ VEKİLE'YE VE MİLLETVEKİLLERİ RİYASETİNE

CÜZ'خ FAKAT EHEMMİYETLİ BİR MARUZATIMDIR)

Otuz seneden beri hayat-ı siyasiyeden çekildiğim halde, bu



(Orjinal Sayfa: 21)

sırada bir defaya mahsus olarak, vatanî ve millî ve asayişî bir mes'eleyi beyan ediyorum

Şöyle ki:

Çok emarelerle kat'î kanaatımız geldi ki; anarşilik hesabına bana ve bu Emirdağ kasabasına ve dolayısıyla bu vatana bir sû'-i kasd var ki, bir habbeyi kubbeler ve bir sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan bir hâdiseyi dağ gibi gösterip, sükûnete muhtaç olan bu vatanda beni bahane edip, anarşilik hesabına ve bir ecnebi plânıyla bize, yani bîçare vatandaşlarımızı idam-ı ebedîden ve şübehat-ı uhreviyeden kurtarmağa çalışan Nur şakirdlerine, bütün bütün kanunsuz ve keyfî hücum edildi Pek zâhir bir garaz ile, evham yüzünden, baruta ateş atmak gibi, bu vatana ve asayişe beni bahane edip sû'-i kasd edildi Şöyle ki:

Üç mahkeme, yirmi senelik mektublarımı ve kitablarımı ve hallerimi inceden inceye tedkikten sonra, bize ve kitablarıma beraet verdiği halde; ve üç seneden beri te'lifatı terkettiğim ve haftada ancak bir mektub yazabildiğim ve mecbur olmadan herbiri bir gün nöbetle zarurî hizmetimi yapan üç-dört terzi çırağından başka kimseyi kabul etmediğim halde ve serbestiyet verildiği ve memleketime gitmediğim halde, hiç ömrümde görmediğim bir tarzda ve resmî bir surette beni hiddete getirip bir hâdise çıkarmak için, tahkir ve ihanet kasdıyla, kanunsuz ve garazla, beni taharri ile kapımın kilidini kırıp, Kur'anımı ve Arabî levhalarımı evrak-ı muzırra gibi alıp götürmekle beraber, adliyenin mühim bir memuru, resmen buradaki memurlara âmirane demiş ki: "Said'i iki jandarma ile teşhir suretinde çıkarıp, zorla başına şapka giydirip, öylece ifadeye getirmeli idiniz Hem ona yanaşanları tutunuz" diye, ehemmiyetli bir mecliste ve ayn-ı hakikat olan ifademi okudukları vakit söylemiş Bunda şekk ve şübhe kalmadı ki; beni tahkir ve ihanet edip, hiddete getirip, asayişi bozmak garazı takib ediliyor Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki: Binler haysiyet ve şerefimi bu vatandaki bîçarelerin istirahatına ve onlardan belaların def'ine feda etmek için bana bir halet-i ruhiyeyi ihsan eylemiş ki; ben de, onların yaptığı ve niyetinde bulundukları tahkirat ve ihanetlere karşı tahammüle karar vermişim Bu milletin asayişine, hususan masum çocukların ve muhterem ihtiyarların ve bîçare hastaların ve fakirlerin dünyevî istirahatlarına ve uhrevî saadetlerine binler hayatımı ve binler şerefimi feda etmeye hazırım

İşte sinek kanadını dağ gibi yaptıklarının bir emaresi şu ki; benim gibi gurbette, hasta, ihtiyar, zaîf, tek başına bulundu‏‏‏‏‏‏‏‏‏‏‏‏‏‏‏‏‏‏‏‏‏‏‏‏‏‏ğum

(Orjinal Sayfa: 22)

hald‎e on gün zarfında beş defa Afyon Valisi ve Emniyet Müdürü ve iki defa Afyon Müddeiumumîsi benim için buraya gelmesi ve iki günde, her bir günde beş tayyare benim gezdiğim yerlerde beni nezaret altına alması ve beş polis hafiyesinin burada bana tarassud edenlere ilâve edilip, ahvalimi tecessüs etmek için gönderilmesi ve postahanelere, bana ait mektubların müsaderesi için resmen emir verilmesi gösteriyor ki, Şeyh Said ve Menemen hâdisesinin on misli bir hâdiseyi evhamla düşünmüşler Habbeyi kubbe söylemişler ki, böyle bir vaziyet alıyorlar Benim eski hayatımı zannedip, ihanetle hiddete gelecek tahmin etmişler Bilakis aldandılar Biz, bütün kuvvetimizle anarşiliğe bir sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur'anî tesisine çalışıyoruz Bize ilişenler, anarşilik ve belki komünistliğe zemin ihzar ediyorlar

Evet eğer eski hayatım gibi, izzet-i ilmiyeyi muhafaza etmek için hiçbir hakareti kabul etmemek olsaydı ve vazife-i hakikiyesi, sırf âhiret ve ölümün idam-ı ebedîsinden müslümanları kurtarmak vazifesi olmasaydı ve bana ilişenler gibi sırf dünyaya ve menfî siyasete çalışmak olsaydı, on Menemen, on Şeyh Said Hâdisesi gibi bir hâdiseye, o anarşilik hesabına çalışanlar sebebiyet vereceklerdi

Hem üç mahkeme ve yirmi senede kaç vilayetin zabıtaları, kıyafetime kanunca ilişmedikleri ve mazuriyetim ve inzivama binaen, tebdil-i kıyafetime hiçbir ihtar olmadığı halde, böyle keyfî, kanunsuz, cebren, ahali içinde başıma şapkayı giydirmeye çalışmak, kırk seneden beri bu vatanda, hususan iman-ı tahkikî dersinde kardeşane alâkadar olan yüzbinler adam, pek büyük bir heyecan içinde zemini hiddete getirip, emsalsiz ağlamağa vesile olacaktı

Zâten ecnebi parmağıyla, güya hakkımda teveccüh-ü ammeyi kırmak fikriyle damarlarıma dokunacak kanunsuz muamelelerin mezkûr maksad için yapıldığına, çok emarelerle kat'î kanaatımız geldi Fakat Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki; benim gibi kabir kapısında, alâkasız, dünyadan usanmış, hürmetten, teveccüh-ü âmmeden kaçmış ve şân ü şeref ve hodfüruşluk gibi riyakârlıklara hiçbir meyli kalmamış bir vaziyette iken, bunların bana karşı kanunsuz ihanetlerinin hiçbir ehemmiyeti kalmadı; Cenab-ı Hakk'a havale ediyorum Bana lüzumsuz evham yüzünden eziyet edenlerin yakında ölümle idam-ı ebediyeye giriftar olacaklarını düşünüp, hakikaten acıyorum Ya Rabbî, onların imanını Risale-i Nur'la kurtar! İdam-ı ebedîden, sırr-ı Kur'anla terhis tezkeresine çevir! Ben de onlara hakkımı helâl ediyorum!

Said Nursî

* * *



(Orjinal Sayfa: 23)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

(ANA HİZMET EDEN KÜÇÜCÜK BİR RİSALE-İ NUR TALEBESİNİN ÇOKLAR NAMINA SORDUĞU SUALİNE CEVABDIR)

Sual: Üstadım, yağmur duası ve namazın neticesi görünmedi, faidesiz kaldı; iki-üç defa bulut toplandı, yağmur vermeden dağıldı Neden?

Elcevab: Yağmursuzluk, bu çeşit dua ve namazın vaktidir, illeti ve hikmeti değil Nasılki güneş ve ayın tutulması zamanında küsuf ve husuf namazı kılınır ve güneşin gurubuyla akşam namazı kılınır; öyle de yağmursuzluk, kuraklık, yağmur namazının ve duasının vaktidir İbadet ve duanın sebebi ve neticesi, emir ve rıza-i İlahîdir; faidesi, uhrevîdir Eğer namazdan, ibadetten dünyevî maksadlar niyet edilse, yalnız onlar için yapılsa, o namaz battal olur Meselâ: Akşam namazı güneşin batmaması için ve husuf namazı ayın açılması için kılınmaz Öyle de: Bu nevi ibadet, yağmuru getirmek için kılınsa, yanlış olur Yağmuru vermek, Cenab-ı Hakk'ın vazifesidir Biz vazifemizi yaptık, onun vazifesine karışmayız Gerçi yağmur namazının zâhir neticesi yağmurun gelmesidir, fakat asıl hakikî, en menfaatli neticesi ve en güzel ve tatlı meyvesi şudur ki: Herkes o vaziyetle anlar ki, onun tayinini veren, babası, hanesi, dükkânı değil; belki onun tayinini ve yemeğini veren, koca bulutları sünger gibi ve zemin yüzünü bir tarla gibi tasarrufunda bulunduran bir zât, onu besliyor, rızkını veriyor Hattâ en küçücük bir çocuk da -daima aç olduğu vakit validesine yalvarmağa alışmışken- o yağmur duasında küçücük fikrinde büyük ve geniş bu manayı anlar ki: Bu dünyayı bir hane gibi idare eden bir zât; hem beni, hem bu çocukları, hem validelerimizi besliyor, rızıklarını veriyor O vermese, başkalarının faidesi olmaz Öyle ise ona yalvarmalıyız der, tam imanlı bir çocuk olur Bu münasebetle kısacık altı nokta beyan edilecek

Birinci Nokta: Nimet ve rahmet-i İlahiyenin fiatı, şükürdür Biz, şükrü hakkıyla vermedik Evet rahmetin fiatını şükürle vermediğimiz gibi; zulmümüzle, isyanımızla gazabı celbediyoruz

Şimdi zemin yüzünde zulüm ve tahribat, küfür ve isyan ile nev'-i beşer, tam tokada kendini müstehak etti ve dehşetli tokatlar yedi Elbette bir parça hissemiz de olacak

İkinci Nokta: Hadîste var ki: "Hattâ deniz dibindeki balıklar dahi günahkâr ve zalimlerden şekva ediyorlar ki; onların yüzünden yağmur kesilir, hattâ bizim de nafakamız azalır" derler Evet bu zamanlarda öyle günahlar, zulümler oluyor ki; rahmet is

(Orjinal Sayfa: 24)

temeye yüzümüz kalmıyor; masum hayvanlar da azab çekerler

Üçüncü Nokta: Âyette vardır: Öyle musibetten kaçınız ki; geldiği vakit zalimlere mahsus kalmaz, masumlar ve mazlumlar da içinde yanar" Çünki musibet-i âmmeden masumlar hârika bir tarzda yangın içinde selâmette kalsalar, hikmet-i diniye bozulur Çünki din bir imtihan, bir tecrübedir O vakit, Ebu Cehil gibi fenalar, aynen Ebu Bekir-i Sıddık Radıyallahü Anh gibi tasdik ederler Onun için, musibet-i âmmede masumlar da bela çekerler

Dördüncü Nokta: Şimdi malda ve rızıkta hileler ile, sû'-i istimal ile, rüşvetle çok haram karıştığı ve ekinciler kendi malına hakkıyla sahib olmadığı ve on adamdan iki-üçü tam rahmete müstehak ise, ekincilerin malından istifade edenlerden beş-altısı ya zulüm ile -haram karıştırmakla- ya şükürsüzlükle rahmete istihkakını kaybediyor

Beşinci Nokta: Risale-i Nur, bu Anadolu memleketine belaların def'ine ehemmiyetli bir vesiledir Sadaka nasıl belayı def'ediyor, onun intişarı ve okunması küllî bir sadaka nev'inde semavî ve arzî belaların def'ine çok emareler ve çok hâdiselerle tebeyyün etmiş Hattâ Kur'anın işaretiyle tahakkuk etmiş Ve yazmasını ve intişarını men'etmek zamanlarında dört defa zelzelelerin başlaması ve intişarıyla durmaları ve Anadolu'da ekser okunması, İkinci Harb-i Umumî'nin Anadolu'ya girmemesine bir vesile olduğu Sure-i وَ الْعَصْرِ işaret ettiği, bu iki ay kuraklık zamanında mahkemenin Risale-i Nur'un beraetine ve vatana menfaatli olduğuna dair kararını Mahkeme-i Temyiz tasdik ederek tam bir serbestiyetle Risale-i Nur'un intişar ve okunmasını beklerken, bütün bütün aksine olarak men'edilmesi ve mahkemedeki risalelerin sahiblerine iade edilmemesi ve bizi de o cihetle konuşmaktan men'etmeleri cihetiyle, belaların def'ine vesile olan bu küllî sadaka-i maneviye karşı çıkamadı, günahımız neticesi kuraklık başladı

Altıncı Nokta: Yağmursuzluk bir musibettir ve ceza-yı amel bir azabdır Buna karşı ağlamakla ve hüzün ve kederle, niyaz ve hazînane yalvarmakla ve pek ciddî nedamet ve tövbe ve istiğfar ile karşılamak ve sünnet-i seniye dairesinde, bid'alar karışmadan, şeraitin tayin ettiği tarzda dergâh-ı İlahiyeye iltica etmek ve dua ve o hale mahsus ubudiyetle mukabele etmektir

Hem böyle umumî musibetler, ekser nâsın hatasından geldiği cihetle, o insanların ekseri, -kısm-ı azamı- tövbe ve nedamet ve istiğfar etmekle def'olur

Biz Risale-i Nur şakirdleri dünyaya çok ehemmiyet verme

(Orjinal Sayfa: 25)

diğimizden, dünyaya yalnız Risale-i Nur için baktığımızdan, bu yağmursuzlukta dahi o noktadan bakıyoruz İşte Denizli'de mahkemeye verilen cüz'î bir kısım Risale-i Nur, sahiblerine iadesinin aynı zamanında, burada dahi bir kısım zâtlar yazmağa başlamaları aynı vaktinde, bu yağmursuzlukta bir derece rahmet yağdı, fakat Risale-i Nur'un serbestiyeti cüz'î olmasından, rahmet dahi cüz'î kaldı İnşâallah yakında benim de risalelerim iade edilecek, tam serbest ve intişarı küllîleşecek ve rahmet dahi tam olacak

* * *

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Hizb-ül Kur'an-ül Muazzam'ın hem fevkalâde ehemmiyeti, hem faideleri; hem okumasında hiçbir vesvesenin gelmemesi, hem bütün Kur'an'ın en sevablı âyetlerinin ihtivası, hem Risale-i Nuriye'nin bütün esaslarını ve hakikatlarını cem'etmesi, hem herkese, hususan her vakit bütün Kur'anı okumağa fırsat bulamayan ve hâfız olmayanlara tamam Kur'anın bir nümune-i kudsîsi; hem tamam Kur'anın tevafuklu tab'ında bir misal-i musaggarı ve müjdecisi; hem maddî ve lafzî ve manevî parlak bir i'caz göstermesi gibi, pek çok hasiyetleri var ve bu şuhur-u mübarekedeki pek çok bereketlere ve nurlara ve sevablara medardır ve onun tab'ına ve neşrine çalışmışlara çok büyük hayırlar kazandırır Risale-i Nur'un iki parlak ve kudsî istinad noktası ve âb-ı hayat çeşmesi olan شَهِدَ اللّهُ اَنَّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ وَاْلمَلاَئِكَةُ âyetiyle قُلِ اللّهُمَّ مَالِكَ اْلمُلْكِ âyeti, her nasılsa sehven Sure-i Âl-i İmran'dan alınan âyetlerde yazılmamışlar O iki âyeti de yazıp içine koyunuz Bugünlerde onikinci sahifeyi okurken birden اِنَّ اْلمُنَافِقِينَ فِى الدَّرْكِ اْلاَسْفَلِ مِنَ النَّارِ âyeti gözüme ilişti Mâkabline baktım وَمَنْ اَحْسَنُ دِينًا ِممَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّهِ ilâ âhir gördüm Arka sahifesine baktım, gördüm ki; Risale-i Nur'a işaret eden dört âyet var ve onlar Birinci Şua'da izah edilmiş Kalbime geldi: Herhalde bu dehşetli âyet, bu dehşetli ve zulümatlı ve nifakı kuvvetli asrımıza da hususî bakar Dikkat ettim, kanaatım

(Orjinal Sayfa: 26)

geldi Bir emaresi şudur ki: اِنَّ اْلمُنَافِقِينَ فِى الدَّرْكِ اْلاَسْفَلِ مِنَ النَّارِ cifir ve ebced hesabıyla, tam tamına nifakın dört mertebesinin tarihlerine tevafuk ile parmak basıyor Şöyle ki:

Şeddeler sayılır, eğer okunmayan hemzeler ve فِى deki okunmayan ى sayılmazsa, tam tamına 1362 ederek bu seneye parmak basar Eğer مِنَ النَّارِ deki şedde bir nun bir lâm-ı aslî hesab olsa 1342 ederek Birinci Harb-i Umumî'nin dehşetli nifakları netice veren tarihine tam tamına tevafukla haber verir Eğer şedde iki nun sayılsa, okunmayan hemzeler ve ى de sayılsa 1376 ederek, bu zulümatlı nifakın sukut mertebesine ve çok âyetlerde "Nur" ile karşılaştırılan الظُّلُمَاتِ kelimesinin makam-ı cifrîsi olan 1372'ye dört farkla tevafuk ederek haber verir Eğer okunmayanlar sayılsa ve النَّارِ daki şedde lâm-ı aslî olsa, tam tamına 1306 ederek küfür ve nifakın dehşetli fırtınalarının tarihine tevafukla parmak basar gördüm Evet, iki "ra" 400; üç "fa" , iki "lâm" 300; bir "kaf" , iki şeddeli "nun" lar 300; bir "mim" bir "sin" 100; diğer "mim", bir "ye", bir "nun" o da 100, iki "nun" o da 100; yekûnu 1300 Bir "lâm", bir "kef" 50, şeddeli "dal" 8 ve iki medde, iki hemze 4; mecmuu 1362 eder Öteki üç adedi de kıyas edilsin

Hem onikinci ve onüçüncü sahifelere dikkatle baktım, gördüm ki: Risale-i Nur'a ve şakirdlerine ve muarızlarına o derece mutabık geliyor ki; değil yalnız bir mana-yı işarî ile bir remizdir; belki bu asra bakan mana-yı sarihiyle hususî bakar, küllî manasına mümtaz bir ferd olarak dâhil eder diye kat'î anladım, hadsiz şükrettim Bu hizmet-i nuriyede şimdiye kadar başımıza gelen belalar yüz derece ziyade olsa yine ucuzdur; biz kazanıyoruz O belalar, ehemmiyetsiz fâni şişelerimizi ve cam parçalarımızı kırmalarıyla, bâki ve uhrevî elmasları bize kazandırıyorlar diye sabır içinde şükretmeliyiz ve sevinmeliyiz bildim

Hem beni bu sekizinci defadaki zehirlendirmeleri dahi yine akîm kaldığını size beşaret veriyorum فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ

(Orjinal Sayfa: 27)

Gavs-ı Azam'ın teminatı, yine tahakkuk eyledi

Umum kardeşlerime birer birer selâm ve dua eder ve dualarını bu mübarek şuhur-u selâsede isterim

Ve daire-i nuriyede kesretli bulunan masumların ve elleri boş dönmeyen mübarek ihtiyarların masumane dualarını bütün ruhumla arzu eden kardeşiniz

Said Nursî

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 26-04-2008   #20
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Aziz kardeşlerim!

Size iki puslayı Leyle-i Regaib'den altı saat evvel yazdım "Hizb-ün Nuriye" kâğıd ile teslimden sonra, kat'iyen benim kanaatimde bir nevi mu'cize-i Ahmediye olarak, iki aydan beri mütemadiyen kuraklık ve yağmursuzluk, her tarafta daima namazlardan sonra pek çok duaların akîm kaldığı ve herkes me'yusiyetten derd-i maişet endişesiyle kalben ağlarken, birden Leyle-i Regaib -bütün ömrümde hiç mislini işitmediğim ve başkalar da işitmediği- üç saatte yüz defa, belki fazla tekrar ile melek-i ra'dın yüksek ve şiddetli tesbihatıyla öyle bir rahmet yağdı ki; en muannide dahi Leyle-i Regaib'in kudsiyetini ve Hazret-i Risalet'in bir derece, bir cihette âlem-i şehadete teşrifinin umum kâinatça ve bütün asırlarda nazar-ı ehemmiyette ve Rahmeten lil'âlemîn olduğunu isbat etti ve kâinat o geceyi alkışlıyor diye gösterdi Acaba, dualarımızda Isparta bu memleketle beraberdi, bu yağmurda hissesi var mı, merak ediyorum Şimdiye kadar çok emarelerle Risale-i Nur bir vesile-i rahmet olmasından, bu rahmet îma eder ki, her halde ehemmiyetli bir fütuhatı perde altında vardır ve belki serbestiyetine bir işarettir Hem burada "Lem'alar"ın verdiği iştiyak cihetiyle yazıcıların çoğalması, inşâallah bir nevi makbul dua hükmüne geçti

seb'a semavat işarat-ül i'caz



هُوَ الَّذِى خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى اْلاَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ اسْتَوَى اِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّيهُنَّ سَبْعَ سَموَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ


Bu âyetin sâbık âyetle cihet-i irtibatı:


Evvelki âyette küfür ile küfran, delâil-i enfüsiye ile inkâr edilmiştir Bu âyette, delâil-i âfâkiyeye işaret edilmiştir Ve keza, evvelki âyette vücud ve hayat nimetlerine işaret edilmiş, bu âyette beka ni'metine işaret edilmiştir Ve keza evvelki âyette, Sâniin vücuduna delil olmakla haşre bir mukaddeme olduğuna işaret edilmiş; bu âyette ise, âhiretin tahkikiyle şüphelerin izalesine işaret edilmiştir Evet sanki onlar diyorlar ki: "İnsana bu kadar kıymet ve ehemmiyet verilmesi nereden ve neye binaendir? Ve Allah'ın yanında mevkii nedir ki onun için kıyameti koparıyor?" Onlara cevaben Kuran-ı Kerim, bu âyetin işaretiyle diyor ki: "İnsanın pek yüksek bir kıymeti olmasaydı, semavat ve arz onun istifadesine muti' ve müsahhar olmazdı Ve keza insan ehemmiyetsiz olsaydı, mahlûkat onun için halkedilmezdi Eğer insan ehemmiyetsiz ve kıymetsiz olsa idi, o vakit insan mahlûkat için halkolunacaktı Ve keza, insanın Hâlik'ı yanında mevkii pek büyük olduğu içindir ki; âlem-i dünyayı kendisi için değil, beşer için; beşeri de ibadeti için halketmiştir


Hülâsa: İnsan mümtaz ve müstesnadır; hayvanlar gibi değildir Onun için insan وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَbir sadef olmuştur


Bu âyetteki cümlelerin nüktelerine geçiyoruz:


Ey arkadaş! Birinci cümlede جَمِيعًا , ikinci cümlede ثُمَّ , üçüncü cümlede سَبْعَ kelimeleri için bir tahkikat lâzımdır O tahkikatı, ''Altı




sh: » (İ: 186)


Nokta'' da izah edeceğiz:


Birinci Nokta: Aşağıda beyan edildiği gibi, hayatın öyle bir hâsiyeti vardır ki, hayat cüz'ü küll, cüz'îyi küllî, ferdi nev', mukayyedi mutlak, bir şahsı bir âlem gibi kılar Binaenaleyh tek bir insan, "Dünya benim evimdir Dünyadaki enva' benim kavmimdir ve benim aşîretimdir ve bütün eşya ile muarefem ve münasebetim vardır" diyebilir


İkinci Nokta: Bilirsin ki; âlemde sabit bir nizam vardır, muhkem bir irtibat vardır ve daimî düsturlar, esaslı kanunlar vardır Bu itibarla âlem, bir saat veya muntazam bir makine gibidir Herbir çarkın, herbir vidanın, herbir çivinin; makinenin nizam ve intizamında bir hissesi ve makinenin netice ve faidelerinde bir tesiri olduğu gibi, ehl-i hayat için ve bilhassa beşer için de bir faidesi var


Üçüncü Nokta: Aşağıda işiteceğin gibi, istifadede müzahamet ve münakaşa yoktur Nasılki Zeyd diyebilir ki: "Şems benim lâmbamdır, dünya benim evimdir" Ömer de öyle diyebilir ve aralarında münakaşa da olmaz Evet Zeyd, meselâ dünyada tek farzedilirse, istifadesi nasılsa, bütün insanlar içinde iken istifadesi yine öyledir, ne fazla olur ne noksan Yalnız ''gareyne'' ait olan kısım müstesnadır Zîra yiyecek, içecek vesaire şeylerde münakaşa olur


Dördüncü Nokta: Âlem için tek bir yüz, bir cihet değil, pek çok umumî ve muhtelif vecihler vardır Ve faideleri temin eden, kesretle umumî ve mütedâhil yani birbiri içinde cihetler vardır Ve istifade yollarının da envaen türlü türlü tarîkleri vardır Meselâ senin güzel bir bahçen vardır O bahçe, bir cihetten senin istifadene tahsis edildiği gibi, diğer bir cihetten de halkı faidelendirir Meselâ o bahçenin hüsnüne, güzelliğine her bakan bir zevk alır, bir inşirah peyda eder; bunda bir mâni yoktur Kezalik, insanın beş zâhirî, beş bâtınî olmak üzere on tane hassası ve duygusu vardır İnsan, bu duygularıyla ve keza cismiyle, ruhuyla, kalbiyle dünyanın herbir cüz'ünden istifade edebilir; mâni yoktur


Beşinci Nokta: Bu âyetle diğer bazı âyetlerden anlaşılıyor ki; bu büyük dünya, insan için yaratılmıştır Ve yaratılışında, insanın istifadesi ille-i gaiye olarak nazara alınmıştır Halbuki arzdan pek büyük olan Zühal'in, meselâ beşeri faidelendiren, yalnız zîneti ve zaîf bir ziyasıdır Bu cüz'î faide için ne suretle beşer ona ille-i gaiye olur?


Elcevab: Bir fâideyi takib eden adam, bütün fikrini, hayalini o fâideye hasreder ve ondan maada birşeye bakmaz ve herşeye kendi hesabına bakar, kimseyi nazara almaz, hattâ kendisini ille-i gaiye zanneder Binaenaleyh, bu gibi adama karşı makam-ı imtinanda söylenilen o gibi




sh: » (İ: 187)


kelâmlarda mübalağa yoktur Evet, binlerce hikmetler için yaratılan Zühal'in herbir hikmetinde binlerce cihetler ve herbir cihetinde binlerce istifade edenler bulunduğu halde, "Hilkatinde o adamın istifadesi, ille-i gaiyeden bir cüz' olarak düşünülmüştür" denilirse ne manii var? Çünki ille-i gaiye, dâima basit birşeyden ibaret değildir


Altıncı Nokta: İmam-ı Ali'nin وَ تَزْعُمُ اَنَّكَ جِرْمٌ صَغِيرٌ * وَ فِيكَ انْطَوَى الْعَالَمُ اْلاَكْبَرُ emrettiği gibi, insan küçük bir cisim ise de, büyük âlemi içine alacak kadar büyüktür Öyle ise cüz'î istifadesi küllî olur, öyle ise abesiyet yoktur


İkinci Mes'ele: ثُمَّ hakkındadır


Ey arkadaş! Bu âyet, arzın semadan evvel yaratılmış olduğuna delâlet eder ve وَ اْلاَرْضَ بَعْدَ ذلِكَ دَحَيهَا âyeti de semâvâtın arzdan evvel halkedildiğine dâldir Ve كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا âyeti ise ikisinin bir maddeden beraber halkedilmiş ve sonra birbirinden ayırdedilmiş olduklarını gösteriyor Şeriatın nakliyatına nazaran, Cenab-ı Hak bir cevhereyi, bir maddeyi yaratmıştır, sonra o maddeye tecelli etmekle bir kısmını buhar, bir kısmını da mayi kılmıştır; sonra mayi kısmı da, tecellisiyle tekâsüf edip زَبَدْ köpük kesilmiştir; sonra arz veya yedi küre-i arziyeyi o köpükten halketmiştir Bu itibarla herbir arz için hava-i nesimîden bir sema hasıl olmuştur Sonra o madde-i buhariyeyi bastetmekle yedi kat semavatı tesviye edip yıldızları içine zer'etmiştir ve o yıldızlar tohumuna müştemil olan semavat in'ikad etmiş, vücuda gelmiştir


Hikmet-i cedidenin nazariyatı ise şu merkezdedir ki: Görmekte olduğumuz manzume-i şemsiye ile tabir edilen güneşle ona bağlı yıldızlar cemaatı, basit bir cevhere imiş; sonra bir nevi' buhara inkılâb etmiştir; sonra o buhardan, mayi-i nârî hasıl olmuştur; sonra o mayi-i nârî bürudet ile tasallüb etmiş yani katılaşmış, sonra şiddet-i hareketiyle bazı büyük parçaları fırlatmıştır O parçalar tekâsüf ederek seyyarat olmuşlardır; şu arz da onlardan biridir Bu izahata tevfikan,




sh: » (İ: 188)


şu iki meslek arasında mutabakat hasıl olabilir Şöyle ki:


"İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik" manasında olan كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا nın ifadesine nazaran, manzume-i şemsiye ile arz, dest-i kudretin madde-i esîriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş Madde-i esîriye, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir وَ كَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ âyeti, şu madde-i esîriyeye işarettir ki, Cenab-ı Hakk'ın Arş'ı, su hükmünde olan şu esîr maddesi üzerinde imiş Esîr maddesi yaratıldıktan sonra, Sâni'in ilk icadlarının tecellisine merkez olmuştur Yani Esîri halkettikten sonra, cevâhir-i ferd'e kalbetmiştir Sonra bir kısmını kesif kılmıştır ve bu kesif kısımdan, meskûn olmak üzere yedi küre yaratmıştır Arz, bunlardandır İşte arzın -hepsinden evvel tekâsüf ve tasallüb etmekle acele kabuk bağlayarak uzun zamanlardan beri menşe-i hayat olması itibariyle- hilkat-i teşekkülü semavâtdan evveldir Fakat arzın bastedilmesiyle nev'-i beşerin taayyüşüne elverişli bir vaziyete geldiği, semavatın tesviye ve tanziminden sonra olduğu cihetle, hilkatı semavattan sonra başlarsa da bidayette, mebde'de ikisi beraber imişler Binaenalâhâzâ o üç âyetin aralarında bulunan zâhirî muhalefet, bu üç cihetle mutabakata inkılâb eder


İkinci bir cevab: Ey arkadaş! Kur'an-ı Kerim tarih, coğrafya muallimi değildir Ancak âlemin nizam ve intizamından bahisle, Sâni'in ma'rifet ve azametini cumhur-u nâsa ders veren mürşid bir kitabdır Binaenaleyh bunda iki makam vardır:


Birinci Makam: Ni'metleri, ihsanları, merhametleri göstermekle delâil-i zâhiriyeyi beyan etmekten ibarettir Bu itibarla arz, semavattan evveldir


İkinci Makam: Azamet, izzet, kudret delillerini gösterir bir makamdır Bu cihetle semavat, arzdan evveldir


ثُمَّ mâba'dinin mâkablinden bir zaman sonra vücuda geldiğine delalet eder ki, buna "terâhi" denilir Demek burada arz ile semavat arasında bir uzaklık vardır Bu uzaklık, arz'ın semavattan evvel halkedildiğine göre zâtîdir Aksi halde rütebî ve tefekkürîdir Yani semavatın hilkati birinci ise de, tefekkürce rütbesi ikincidir; arzın hilkati ikinci ise de, tefekkürü birincidir Yani evvelâ arzın tefekkürü, sonra semavatın




sh: » (İ: 189)


tefekkürü lâzımdır Buna göre ثُمَّ ile اِسْتَوَى arasında اِعْلَمُوا وَ تَفَكَّرُوا mukadderdir Takdir-i kelâm: ثُمَّ اِعْلَمُوا وَ تَفَكَّرُوا اَنَّهُ اسْتَوَى ilââhirdir


Üçüncü Mes'ele: سَبْعَ kelimesi hakkındadır


Ey arkadaş! Semavatın dokuz tabakadan ibaret olduğu, eski hikmetin hurafelerinden biridir Onların o hurafevari fikirleri, efkâr-ı âmmeyi istilâ etmişti Hattâ bazı müfessirler, bazı âyetlerin zâhirini onların mezheblerine meylettirmişlerdir Hikmet-i cedide ise, feza denilen şu boşlukta yalnız yıldızların muallak bir vaziyette durmakta olduklarına kaildir Bunların mezhebinden, semavatın inkârı çıkıyor Ve bu iki hikmetin birisi ifrata varmışsa da ötekisi tefritte kalmıştır Şeriat ise, Cenab-ı Hakk'ın yedi tabakadan ibaret semavatı halketmiş olduğuna hâkimdir ve yıldızların da balık gibi o semalar denizlerinde yüzmekte olduklarına kaildir Hadîs ise, semanın مَوْجٌ مَكْفُوفٌ den ibaret bulunduğunu emrediyor Şu hak olan mezhebin, ''Altı Mukaddeme'' ile tahkikatını yapacağız


Birinci Mukaddeme: Şu geniş boşluğun Esîr ile dolu olduğu, fennen ve hikmeten sabittir


İkinci Mukaddeme: Ecram-ı ulviyenin kanunlarını rabteden ve ziya ve hararetin emsalini neşr ve nakleden fezayı doldurmuş bir madde mevcuddur


Üçüncü Mukaddeme: Madde-i Esîriyenin yine Esîr olarak kalmak şartıyla, sair maddeler gibi muhtelif teşekkülâtı ve ayrı ayrı nevi'leri vardır Buhar ile su ve buzun teşekkülâtları gibi


Dördüncü Mukaddeme: Ecram-ı ulviyeye dikkat edilirse, tabakaları arasında muhalefet görünür Evet, yeni teşekküle ve in'ikada başlamış milyarlarca yıldızlardan ibaret Kehkeşan ile anılan tabaka-i Esîriye, sabit yıldızların tabakasına muhaliftir Bu da manzume-i şemsiyenin tabakasına ve hâkeza yedi tabakaya kadar birbirine muhalif tabakalar vardır


Beşinci Mukaddeme: Araştırmalar neticesinde sâbit olmuştur ki: Bir maddede teşkil, tanzim, tesviyeler vâki olursa, birbirine muhalif

 

ULtRaDяagoN is offline  
Cevapla
Tags: nurdan, risalei, secmeler


Risale-İ Nur'dan Seçmeler ile ilgili Benzer Konular
919 Kez Görüntülendi

Ankara'daki Hayatına Dair Risale-i Nur'dan bir parça / tarihçe-i hayat / İlk hayatı Risale-i Nur
Risale-i Nur'dan Damlalar Risale-i Nur
Risale-i Nur'dan Anlamlı Sözler Risale-i Nur
KOmiklerden SEçmeler Komik Resimler
Yün Örgülerden Seçmeler ... Güzellik & Moda

Saat 06:45.
Sayfalar Rüyatadı Mumsema Frmacil Etiket Dantel Modeller Mumsema.Net Add to Google Add to My Yahoo!
Powered by vBulletin® Version 3.6.12 Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Mail Adresimiz Forumalev(at)gmailcom
Moderatör Başvuru Formu

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545