Mumsema.NET

FrMaLeV

Bilgi Dağıtmak İçin El Ele

Geri git   Mumsema.NET >
İslamiyet
> İslami Konular > Risale-i Nur

Forum Kuralları Bize Ulaşın İletiler Kayıt ol Yardım Ajanda Bütün Forumları okunmuş kabul et

             
Risale-İ Nur'dan Seçmeler ile ilgili Benzer Konular
921 Kez Görüntülendi

Ankara'daki Hayatına Dair Risale-i Nur'dan bir parça / tarihçe-i hayat / İlk hayatı Risale-i Nur
Risale-i Nur'dan Damlalar Risale-i Nur
Risale-i Nur'dan Anlamlı Sözler Risale-i Nur
KOmiklerden SEçmeler Komik Resimler
Yün Örgülerden Seçmeler ... Güzellik & Moda

Bazen felâketten saadet çıkar | Risale-i Nur'un Penceresinden : SEMAVAT (GOKLER)...
Cevapla
 
Konu Araçları
Alt 26-04-2008   #21
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler

--->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler ile ilgili üçüncü sayfa Mumsema.com


sh: » (İ: 190)


tabakalar husule gelir Bir madenden kül, kömür, elmas meydana gelir; ateşten alev, duman husule gelir Müvellidülmâ ile Müvellidülhumuzanın imtizacından su, buz, buhar tevellüd eder


Altıncı Mukaddeme: Şu müteaddid emarelerden anlaşıldı ki; semavat müteaddiddir, şeriat sahibi de yedidir demiştir, öyle ise yedidir Maahaza yedi, yetmiş, yediyüz sayıları arab üslûblarında kesret için kullanılır


Arkadaş! Pek geniş bulunan Kur'an-ı Kerim'in hitablarına, manalarına, işaretlerine dikkat edilmekle bir âmiden tut bir veliye kadar bütün tabakat-ı nâsa ve umum efkâr-ı âmmeye olan müraatları, okşamaları fevkalâde hayrete, taaccübe mûcibdir Meselâ: سَبْعَسَموَاتٍ kelimesinden bazı insanlar hava-i nesîmiyenin tabakalarını fehmetmiştir Öbür bazı da, arzımız ile arkadaşları olan hayatdar küreleri ihata eden nesîmî küreleri fehmetmiştir Bir kısım da, seyyarat-ı seb'ayı fehmetmiştir Bir kısmı da, manzume-i şemsiye içinde Esîrin yedi tabakasını fehmetmiştir Bir kısım da, şu bildiğimiz manzume-i şemsiye ile beraber altı tane daha manzume-i şemsiyeyi fehmetmiştir Bir kısmı da esîrin teşekkülâtı yedi tabakaya inkısam ettiğini fehmetmiştir


Hülâsa: Herbir kısım insanlar, istidatlarına göre feyz-i Kur'andan hisselerini almışlardır Evet Kur'an-ı Kerim bütün şu mefhumlara şâmildir diyebiliriz


Birinci Cümle: هُوَ الَّذِى خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى اْلاَرْضِ جَمِيعًا : Bu cümlenin ''Beş Vecih''le mâkabliyle irtibatı vardır:


Birinci Vecih: Evvelki âyet, vücud ve hayat ni'metlerine işarettir Bu âyet, beka ve bekanın esbab ve levazımatına işarettir


İkinci Vecih: Kur'an-ı Kerim, vaktâ ki evvelki âyetle beşer için mertebelerin en yükseği olan rücuu isbat etti, sâmiin zihnine şöyle bir sual geldi: ''Şu zelil insanların bu yüksek mertebeye liyakatları nereden gelmiştir?'' Kur'an-ı Kerim bu cümle ile o suali şöylece cevablandırmıştır: ''Bütün dünya dest-i itaat ve teshîrine verilen insanın, elbette Hâlıkının yanında büyük bir mevkii vardır''


Üçüncü Vecih: Evvelki âyet beşer için haşir ve kıyametin vücuduna işaret etmesi, sâmi'ce güya "Beşerin ne kıymeti vardır ki onun saadeti için kıyamet kopacak?" diye vârid olan sual, bu âyetle: "Arz




sh: » (İ: 191)


bütün müştemilâtıyla istifadesi için yaratılan ve bütün enva' itaat ve emrine verilen insan, netice-i hilkattir Elbette ve elbette onun saadeti için kıyamet kopacaktır" diye cevablandırılmıştır


Dördüncü Vecih: Evvelki âyet, kıyamette esbab ve vesaitin ortadan kalkmasıyla, insanın mercii yalnız Cenab-ı Hakk'a münhasır kalacağına işaret etmiştir Bu âyet ise, dünyada da insanın merci-i hakikîsi Cenab-ı Hakk'a münhasır olduğunu söylüyor Zira esbab ve vesaitin arkasında, kudretin şuaı görünür; tesir onundur, esbab ise perdedir


Beşinci Vecih: Evvelki âyet, saadet-i ebediyeye işarettir Bu âyet de, saadet-i ebediyenin insana verilmesini iktiza eden ve sebeb olan Cenab-ı Hak'tan sebkat etmiş fazl ve in'ama işarettir ki; kendisine arz'ın müştemilâtı ihsan edilmiş insanın elbette saadet-i ebediyeye liyakatı vardır


ثُمَّ اسْتَوَى اِلَى السَّمَاءِ : Bunun mâkabliyle cihet-i irtibatı dörttür:


Birinci Cihet: Arz ve sema ''tev'em'' yani ikizdirler, birbirinden ayrılmazlar; zikirde, fikirde daima beraber dolaşıyorlar Bu cümleden evvelki cümlede arz zikredildiği gibi, bu cümlede de sema zikredilmiştir


İkinci Cihet: Beşerin arzdan istifadesini ikmal ve itmam eden, ancak semâvâtın tanzimidir


Üçüncü Cihet: Evvelki âyet, ihsan ve fazl delillerine işaret etmiştir Bu âyet de, kudret ve azamete işaret ediyor


Dördüncü Cihet: Bu cümle, beşerin istifadesi yalnız arza münhasır olmadığına, sema dahi onun istifadesine teshîr edildiğine işarettir


فَسَوَّيهُنَّ سَبْعَ سَموَاتٍ : Bu cümlenin mâkabliyle irtibatı, üç çeşittir:


1- كُنْ ile فَيَكُونُ arasındaki irtibat gibidir Nasılki memurun husulü كُنْ emrine bağlıdır; semavatın tesviyesi de اِسْتَوى ya bağlıdır




sh: » (İ: 192)


2- Kudretin taallûkiyla iradenin taallûku arasındaki irtibat gibidir Yani اِسْتَوى iradenin taallûkuna, اِسْتَوَى de kudretin taallûkûuna benzer bir irtibattır


3- Netice ile mukaddeme arasında bulunan irtibat gibidir Çünkü semavatın tesviyesi, mukaddemesi olan اِسْتَوَى ya terettüb eder


وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ : Bu cümle mâkabliyle iki vecihle merbuttur:


Birinci Vecih: Bu cümledeki ilm-i küllî, semavatın tanzim ve tesviyesine delil olduğu gibi, tanzim ve tesviyenin vücudu da ilm-i küllînin vücuduna delildir


İkinci Vecih ise: Evvelki cümle kudret-i kâmileye, bu cümle ise küllî ve şümullü ilme delâlet eder


Cümlelerin nüktelerini beyan edeceğiz:


هُوَالَّذِى ilââhir Bu cümle, mâkabliyle bağlı değildir Ancak, müste'nife olup beş sual ile cevablarına işarettir ki, bundan önce beyan edildiğinden tekrarına lüzum yoktur هُوَالَّذِى deki هُوَ mübtedadır, اَلَّذِى sılasıyla beraber haberdir Bu cümlede mübteda ile haberin tarifleri tevhide işaret olduğu gibi, hasra da delalet eder Yani müştemilât-ı arziyenin halkı Cenab-ı Hakk'a münhasır olduğu gibi, Hâlıkı da yalnız Cenab-ı Hak'tır Bu hasr, ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ cümlesinde اِلَيْهِ nin takdimiyle hasıl olan hasra delildir Yani müştemilât-ı arziyenin halkı Cenab-ı Hakk'a münhasır olduğu için, kıyamette merciiyet de Cenab-ı Hakk'a münhasırdır اَلَّذِى sılasıyla beraber haberdir Haberin aslı ve müstehakkı, nekre olmaktır Burada ma'rife olarak gelmesi, hükmün zâhir ve malûm olduğuna işarettir Yani: "Cenab-ı Hakk'ın müştemilât-ı




sh: » (İ: 193)


arziyenin Hâlıkı olduğu malûm ve zâhirdir"


Menfaat için kullanılan لَكُمْ deki (ل), eşyanın hilkaten mübah, helâl, menfaatli olarak yaratılıp, bazı ârızalardan dolayı haram olmuş olduklarına işarettir Meselâ ağyarın malı, ismet-i şer'iye için haram olmuştur İnsanın eti, hürmet ve keramet için; zehir, zarar için; lâşe eti, necaset için haram olmuşlardır Ve keza herbir şeyde bir faide, bir menfaat olduğuna remizdir Ve keza beşer için herşeyde bir menfaati bulunduğuna remizdir Evet hangi şey olursa olsun, beşere bir cihetten bir istifadeyi temin eder, velev ibret almak için olsun Ve keza arz'ın karnında istikbal insanlarını intizar eden pek çok rahmetin hazine ve definelerinin bulunduğuna remizdir لَكُمْ câr ve mecrurunun مَافِىاْلاَرْضِ üzerine takdimi beşere ait istifadelerin her gayeden evvel ve evlâ olduğuna işarettir


Umumu ifade eden مَا herşeyde menfaatleri aramaya insanları tergib ve teşvik içindir


فِىاْلاَرْضِ daki فِى nin عَلَى ya tercihi, en çok menfaatlerin arzın karnında olduğuna ve arzın karnındaki eşyanın taharrisine insanları teşci' ettiğine işarettir Ve keza, arzın içindeki maden ve maddelerin istifade-i beşer için yaratılışı, arzın içinde henüz keşfedilemiyen anâsır ve maddelerden -tekâlif-i hayatın zahmetlerinden müstakbelin insanlarını kurtaracak- bazı gıdaî vesaire maddelerin vücudu mümkün olduğuna delâlet eder


جَمِيعًا : arzdaki bazı eşyanın abes ve faidesiz olduklarına ait evhamı def'etmek içindir


ثُمَّاسْتَوَى daki ثُمَّ arzın hilkatıyla semavatın tesviyesi arasındaki Cenab-ı Hakk'ın ef'al ve şuunatının silsilesine işarettir Ve keza beşere menfaat hususunda, semavatın tesviyesi arzın hilkatinden rütbece




sh: » (İ: 194)


uzak olduğuna delâlet eder Îcaz ve ihtisar için اَرَادَ اَنْ يُسَوِّى yerinde اِسْتَوَى denilmiştir اِسْتَوَى kelimesinin istimali, burada mecazdır Yani, hedefe kasdını hasredip sağa sola bakmayanlar gibi, semavatın tesviyesini irade etmiştir


اِلَى السَّمَاءِ : Bu semadan maksad, semavatın maddesi olan buhardır


فَسَوَّيهُنَّ deki (ف) tefrîi ifade ettiğine nazaran, tesviyenin istivaya bağlanması; فَيَكُونُ nün كُنْ emrine veya kudretin taallûku iradenin taallûkuna veya kazanın kadere olan terettüblerine benziyor ve takibi ifade ettiğine göre, mukadder bazı fiillere îmadır Takdir-i kelâm: نَوَّعَهَا وَ نَظَّمَهَا وَ دَبَّرَ اْلاَمْرَ بَيْنَهَا فَسَوَّيهُنَّ ilââhirden ibarettir Yani: "Nevi'lere ayırdı, tanzim etti, aralarında lâzım gelen emirleri, tedbirleri yaptı; sonra yedi tabakaya tesviye etti"


سَوَّى : Yani "Muntazam, müstevî; enva'ı, eczaları mütesavi olarak yarattı"


هُنَّ : Bu zamirin cem'i, semavat olacak maddenin nevi'lere münkasım olduğuna işarettir


سَبْعَ tabiri, semavat tabakalarının kesretine işarettir ve bu tabakaların teşekkülât-ı arziyenin edvar-ı seb'asıyla sıfât-ı seb'aya münasebetdar olduğuna îmadır


سَموَاتٍ : Bu semaların bir kısmı, seyyarat balıklarına denizdir; bir kısmı da sabit yıldızlara mezraadır; bir kısmı da sema çiçekleri hükmünde olan "derârî" yıldızlara bahçe ve bostandır


وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ : Bu (و) atıf içindir Halbuki burada atfın




sh: » (İ: 195)


tarafeyni arasında münasebet yoktur Öyle ise, bu münasebeti bulmak için takdire ihtiyaç vardır Şöyle ki: وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ "Öyle ise, bu büyük ecramın Hâlıkı odur" وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ "Öyle ise o ecramdaki san'atı tanzim, tahkim eden odur"


İlsakı ifade eden بِكُلِّ kelimesindeki (ب ); ilmin, ma'lûmdan infikak ve infisalinin mümkün olmadığına işarettir


كُلِّ, tâmimi ifade eden bir edattır Burada ifade ettiği tamimden hiçbir şeyin, hiçbir ferdin tahsisi ve daire-i şümulünden ihracı yoktur Bu itibarla مَا مِنْ عَامٍ اِلاَّ وَقَدْ خُصَّ مِنهُ الْبَعْضُ olan kaide-i külliyeyi tahsis ediyor Çünkü kendisi bu kaidenin şümulünden hâriç kalmıştır


شَيْءٍ : Bu kelime; vâcib, mümkin, mümteni'a şamildir
عَلِيمٌ : Yani, zâtı ile ilim arasında zarurî, lüzumî sübut vardır

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 26-04-2008   #22
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Onbirinci Lem'a lemalar 11 lema



Mirkât-üs Sünneti ve Tiryâku Maraz-ıl-Bid'a

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ

(Şu âyetin Birinci Makamı, Minhâc-üs Sünnet; İkinci Makamı, Mirkat-üs Sünnettir)

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ ُتحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّهُ

(Bu iki Âyet-i azîmenin yüzer nüktesinden "Onbir nüktesi" icmalen beyan edilecek)

BİRİNCİ NÜKTE: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: مَنْتَمَسَّكَبِسُنَّتِىعِنْدَفَسَادِاُمَّتِىف َلَهُ اَجْرُمِاَةِشَهِيدٍ yâni: "Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir" Evet Sünnet-i Seniyyeye ittiba, mutlaka gâyet kıymetdardır Hususan bid'aların istilâsı zamanında sünnet-i seniyyeye ittiba etmek daha ziyade kıymetdardır Hususan fesad-ı ümmet zamanında Sünnet-i Seniyyenin küçük bir âdâbına mürâat etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir îmanı ihsas ediyor Doğrudan doğruya Sünnete ittiba etmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı hatıra getiriyor O ihtardan o hâtıra, bir huzûr-u İlâhî hâtırasına inkılab eder Hatta en küçük bir muamelede, hatta yemek, içmek ve yatmak âdâbında Sünnet-i Seniyyeyi mürâat ettiği dakikada, o âdi muamele ve o fıtrî amel, sevablı bir ibadet ve şer'î bir hareket oluyor Çünki o âdi hareketiyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a ittibaını düşünüyor ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder ve şeriat sahibi o olduğu hatı

(Orjinal Sayfa:45)

rına gelir Ve ondan şâri-i hakikî olan Cenab-ı Hakk'a kalbi müteveccih olur, bir nevi huzur ve ibadet kazanır

İşte bu sırra binaen Sünnet-i Seniyyeye ittibaı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevabdar yapabilir

İKİNCİ NÜKTE: İmam-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî (RA) demiş ki: "Ben seyr-i ruhanîde kat-ı merâtib ederken, tabakat-ı Evliya içinde en parlak, en haşmetli, en letâfetli, en emniyetli; Sünnet-i Seniyyeye ittibaı, esas-ı tarikat ittihaz edenleri gördüm Hatta o tabakanın âmi Evliyaları, sair tabakatın has velîlerinden daha muhteşem görünüyordu" Evet müceddid-i elf-i sâni İmam-ı Rabbanî (RA) hak söylüyor Sünnet-i Seniyyeyi esas tutan, Habibullah'ın zılli altında makam-ı mahbubiyete mazhardır

ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Bu fakir Said, Eski Said'den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin gururundan gâyet müdhiş ve mânevî bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar Kâh süreyyadan seraya, kâh seradan süreyyaya kadar bir sukut ve sûud içerisinde çalkanıyorlardı

İşte o zaman müşahede ettim ki: Sünnet-i Seniyyenin mes'eleleri, hatta küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum Hem o seyahat-ı ruhiyede çok tazyikat altında gâyet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyyenin o vaziyete temas eden mes'elelerine ittiba ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum Bir teslimiyetle tereddüdlerden ve vesveselerden, yâni "Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?" diye endişelerden kurtuluyordum Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum: Tazyikat çok Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var Yük ağır, ben de gâyet âcizim Nazarım da kısa, yol da zulümatlı Ne vakit Sünnete yapışsam; yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir hâlet hissediyordum İşte o zamanlarımda İmam-ı Rabbanî'nin hükmünü bilmüşahede tasdik ettim

DÖRDÜNCÜ NÜKTE: Bir zaman râbıta-i mevtten ve اَلْمَوْتُحَقٌّ kaziyesindeki tasdikten ve âlemin zeval ve fenasından gelen bir hâlet-i ruhiyeden kendimi acib bir âlemde gördüm Baktım ki: Ben bir cenazeyim, üç mühim büyük cenazenin başında duruyorum

Birisi: Benim hayatımla alâkadar ve mazi kabrine giren zîhayat mahlûkatın heyet-i mecmûasının cenaze-i mâneviyesi başında bir mezar taşı hükmündeyim

(Orjinal Sayfa:46)

İkincisi: Küre-i Arz mezaristanında, nev-i beşerin hayatiyle alâkadar envâ-ı zîhayatın hey'et-i mecmûasının mâzi mezarına defnedilen azîm cenazenin başında bulunan, mezar taşı olan bu asrın yüzünde çabuk silinecek bir nokta ve çabuk ölecek bir karıncayım

Üçüncüsü: Şu kâinatın kıyamet vaktinde ölmesi muhakkak-ul vuku' olduğu için, nazarımda vaki hükmüne geçti O azîm cenazenin sekeratından dehşet ve vefatından beht ü hayret içinde kendimi görmekle beraber, istikbalde de muhakkak-ul vuku' olan vefatım, o zaman vuku buluyor gibi göründü ve فَاِنْتَوَلَّوْا ilâhir sırriyle: Bütün mevcudat, bütün mahbubat, benim vefatımla bana arkalarını çevirip beni terkettiler, yalnız bıraktılar Hadsiz bir deniz suretini alan ebed tarafındaki istikbale ruhum sevkediliyordu O denize ister istemez atılmak lâzım geliyordu

İşte o pek acib ve çok hazîn hâlette iken, îman ve Kur'andan gelen bir mededle فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ Âyeti imdadıma yetişti ve gâyet emniyetli ve selâmetli bir gemi hükmüne geçti Ruh, kemal-i emniyetle ve sürurla o Âyetin içine girdi Evet anladım ki; Âyetin mânâ-yı sarihinden başka bir mânâ-yı işârîsi, beni teselli etti ki, sükûnet buldum ve sekinet verdi Evet nasılki mânâ-yı sarîhi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a der: "Eğer ehl-i dalâlet arka verip senin Şeriat ve Sünnetinden i'raz edip Kur'anı dinlemeseler, merak etme! Ve de ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir Ona tevekkül ediyorum Sizin yerlerinize ittiba edecekleri yetiştirir Taht-ı saltanatı herşeyi muhittir Ne âsiler, hududundan kaçabilirler ve ne de istimdad edenler mededsiz kalırlar!" Öyle de mânâ-yı işârîsiyle der ki: Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi! Eğer bütün mevcudat seni bırakıp fena yolunda ademe giderse, eğer zi-hayatlar senden müfarakat edip ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terkedip mezaristana girerse, eğer ehl-i gaflet ve dalâlet seni dinlemeyip zulümata düşerse, merak etme! De ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir Madem o var, herşey var Ve o halde, o gidenler ademe gitmediler Onun başka memleketine gidiyorlar Ve onların bedeline o Arş-ı Azîm sahibi, nihayetsiz cünûd ve askerinden başkalarını gönderir Ve mezaristana girenler mahvolmadılar, başka âleme gidiyorlar Onların bedeline başka vazifedarları gönderir Ve dalâlete düşenlere bedel, tarîk-ı hakkı takib edecek muti' kullarını gönderebilir Madem öyledir, o herşeye bedeldir Bütün eşya, birtek teveccühüne bedel olamaz! der

(Orjinal Sayfa:47)

İşte şu mânâ-yı işârî vasıtasıyla; bana dehşet veren üç müdhiş cenaze, başka şekil aldılar Yâni: Hem Hakîm, hem Rahîm, hem Âdil, hem Kadîr bir Zat-ı Zülcelâl'in taht-ı tedbir ve Rubûbiyetinde ve hikmet ve Rahmeti içinde hikmet-nüma bir seyeran, ibret-nüma bir cevelan, vazifedarane bir seyahat suretinde bir seyr ü seferdir, bir terhis ve tavziftir ki, böylece kâinat çalkalanıyor, gidiyor, geliyor!

BEŞİNCİ NÜKTE: قُلْ اِنْ كُنْتُمْ ُتحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّهُ Âyet-i azîmesi, ittiba-ı Sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat'î bir surette ilân ediyor Evet şu Âyet-i Kerime, kıyâsât-ı mantıkıyye içinde, kıyâs-ı istisnâî kısmının en kuvvetli ve kat'î bir kıyâsıdır Şöyle ki: Nasıl mantıkça kıyâs-ı istisnâî misâli olarak deniliyor: "Eğer güneş çıksa, gündüz olacak" Müsbet netice için denilir: "Güneş çıktı, öyle ise netice veriyor ki: Şimdi gündüzdür" Menfî netice için deniliyor: "Gündüz yok, öyle ise netice veriyor ki: Güneş çıkmamış" Mantıkça, bu müsbet ve menfî iki netice kat'îdirler Aynen böyle de: Şu Âyet-i Kerime der ki: "Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa, Habibullah'a ittiba edilecek İttiba edilmezse, netice veriyor ki: Allah'a muhabbetiniz yoktur" Muhabbetullah varsa, netice verir ki: Habibullah'ın Sünnet-i Seniyyesine ittibaı intac eder Evet Cenab-ı Hakk'a îman eden, elbette ona itaat edecek Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstâkimi ve en kısası, bilâ-şübhe Habibullah'ın gösterdiği ve takib ettiği yoldur Evet bu kâinatı bu derece in'âmat ile dolduran Zat-ı Kerim-i Zülcemal, zîşuurlardan o nîmetlere karşı şükür istemesi, zarurî ve bedihîdir Hem bu kâinatı bu kadar mu'cizat-ı san'atla tezyin eden o Zat-ı Hakîm-i Zülcelâl, elbette bilbedahe zîşuurlar içinde en mümtaz birisini kendine muhatab ve tercüman ve ibâdına mübelliğ ve imam yapacaktır Hem bu kâinatı hadd ü hesaba gelmez tecelliyat-ı Cemal ve Kemalâtına mazhar eden o Zat-ı Cemil-i Zülkemâl, elbette bilbedahe sevdiği ve izharını istediği Cemal ve Kemal ve Esmâ ve san'atının en câmi ve en mükemmel mikyas ve medârı olan bir zata, her halde en ekmel bir vaziyet-i ubûdiyeti verecek ve onun vaziyetini sairlerine nümune-i imtisal edip herkesi onun ittibaına sevkedecek, tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün

Elhasıl: Muhabbetullah, Sünnet-i Seniyyenin ittibaını istilzam edip intac ediyor Ne mutlu o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeye ittibaından hissesi ziyade ola Veyl o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeyi takdir etmeyip, bid'alara giriyor

ALTINCI NÜKTE: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ وَكُلُّ ضَلاَلَةٍ فِى النَّارِ

(Orjinal Sayfa:48)

Yâni اَلْيَوْمَاَكْمَلْتُلَكُمْدِينَكُمْ sırrı ile: Kavâid-i Şeriat-ı Garra ve desâtîr-i Sünnet-i Seniyye, tamam ve kemalini bulduktan sonra, yeni îcadlarla o düsturları beğenmemek veyahût hâşâ ve kellâ, nâkıs görmek hissini veren bid'aları îcad etmek, dalâlettir, ateştir

Sünnet-i Seniyyenin meratibi var Bir kısmı vâcibdir, terkedilmez O kısım, Şeriat-ı Garrâ'da tafsilâtiyle beyan edilmiş Onlar muhkemattır, hiçbir cihette tebeddül etmez Bir kısmı da, nevâfil nev'indendir Nevâfil kısmı da, iki kısımdır Bir kısım, ibadete tabî Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır Onlar dahi şeriat kitablarında beyan edilmiş Onların tağyiri bid'attır Diğer kısmı, "âdâb" tabîr ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitablarında zikredilmiş Onlara muhâlefete, bid'a denilmez Fakat âdâb-ı Nebevîyye bir nevi muhâlefettir ve onların nurundan ve o hakikî edebden istifade etmemektir Bu kısım ise (örf ve âdât), muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın tevatürle malûm olan harekâtına ittiba etmektir Meselâ: Söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taalluk eden çok Sünnet-i Seniyyeler var Bu nevi Sünnetlere "âdâb" tabîr edilir Fakat o âdâba ittiba eden, âdâtını ibadete çevirir, o âdâbdan mühim bir feyz alır En küçük bir âdâbın müraatı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tahattur ettiriyor, kalbe bir nur veriyor Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimmi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden Sünnetlerdir Şeâir, âdeta hukuk-u umumiye nev'inden cemiyete ait bir ubâdiyettir Birisinin yapmasıyla o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes'ul olur Bu nevi şeaire riya giremez ve ilân edilir Nafile nev'inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir

YEDİNCİ NÜKTE: Sünnet-i Seniyye, edebdir Hiçbir mes'elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: اَدَّبَنِىرَبِّىفَاَحْسَنَتَاْدِيبِى yâni: "Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş" Evet siyer-i Nebeviyyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat'iyyen anlar ki: Edebin envâını, Cenab-ı Hak habibinde cem'etmiştir Onun Sünnet-i Seniyyesini terkeden, edebi terkeder بِىاَدَبْمَحْرُومْبَاشَدْاَزْلُطْفِرَبْ kaidesine mâsadak olur, hasaretli bir edebsizliğe düşer

Sual: Herşeyi bilen ve gören ve hiçbir şey ondan gizlenemeyen Allâm-ül-Guyûb'a karşı edeb nasıl olur? Sebeb-i hacâlet olan hâlet

(Orjinal Sayfa:49)

ler, ondan gizlenemez Edebin bir nev'i tesettürdür, mûcib-i istikrah hâlâtı setretmektir Allâm-ül -Guyûb'a karşı tesettür olamaz?

Elcevap: Evvelâ: Sâni-i Zülcelâl nasılki kemal-i ehemmiyetle san'atını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celbediyor Öyle de: Mahlâkatını ve ibâdını sair zîşuurlara güzel göstermek istiyor Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemîl ve Müzeyyin ve Lâtif ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilâf-ı edeb oluyor

İşte Sünnet-i Seniyyedeki edeb, o Sâni-i Zülcelâl'in Esmâlarının hududları içinde bir mahz-ı edeb vaziyetini takınmaktır

Sâniyen: Nasılki bir tabîb, doktorluk noktasında bir nâmahremin en nâmahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir Hilâf-ı edeb denilmez Belki edeb-i Tıb öyle iktiza eder, denilir Fakat o tabîb, recüliyet ünvaniyle yahût vaiz ismiyle yahût hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz Ona gösterilmesini edeb fetva veremez Ve o cihette ona göstermek, hayâsızlıktır Öyle de Sâni-i Zülcelâl'in çok Esmâsı var Herbir ismin ayrı bir cilvesi var Meselâ: "Gaffar" ismi, günahların vücudunu ve "Settar" ismi, kusuratın bulunmasını iktiza ettikleri gibi; "Cemîl" ismi de, çirkinliği görmek istemez "Lâtîf, Kerîm, Hakîm, Rahîm" gibi Esmâ-i Cemâliye ve Kemâliye, mevcudatın güzel bir surette ve mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler Ve o Esmâ-i Cemâliye ve Kemâliye ise, melâike ve ruhanî ve cin ve insin nazarında güzelliklerini, mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsn-ü edebleriyle göstermek isterler

İşte Sünnet-i Seniyyedeki âdâb, bu ulvî âdâbın iş²retidir ve düsturlarıdır ve nümûneleridir

SEKİZİNCİ NÜKTE: فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّهُ dan evvelki olan لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ ilâ âhir Âyeti, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ümmetine karşı kemâl-i şefkat ve nihayet re'fetini gösterdikten sonra, şu فَاِنْتَوَلَّوْا âyetiyle der ki: "Ey insanlar! Ey müslümanlar! Böyle hadsiz bir şefkatiyle sizi irşad eden ve sizin menfaatiniz için bütün kuvvetini sarfeden ve mânevî yaralarınız için kemâl-i şefkatle getirdiği ahkâm ve sünnet-i Seniyyesiyle tedavi edip merhem vuran şefkatperver bir zatın bedihî şef

(Orjinal Sayfa:50)

katini inkâr etmek ve göz ile görünen re'fetini ittiham etmek derecesinde onun sünnetinden ve tebliğ ettiği ahkâmdan yüzlerinizi çevirmek, ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz! Ve ey şefkatli Resul ve ey re'fetli Nebî! Eğer senin bu azîm şefkatini ve büyük re'fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka verip dinlemeseler, merak etme! Semavat ve Arz'ın cünûdu taht-ı emrinde olan, Arş-ı Âzîm-i Muhîtin tahtında saltanat-ı Rubûbiyeti hükmeden Zat-ı Zülcelâl sana kâfidir Hakikî muti' taifeleri, senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin ahkâmını onlara kabul ettirir!" Evet Şeriat-ı Muhammediye ve Sünnet-i Ahmediyede hiçbir mes'ele yoktur ki, müteaddid hikmetleri bulunmasın Bu fakir, bütün kusur ve aczimle beraber bunu iddia ediyorum ve bu dâvânın isbatına da hazırım Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş seksen Risale-i Nuriye, Sünnet-i Ahmediyenin ve Şeriat-ı Muhammediyenin (ASM) mes'eleleri, ne kadar hikmetli ve hakikatlı olduğuna yetmiş seksen şâhid-i sâdık hükmüne geçmiştir Eğer bu mevzua dair iktidar olsa yazılsa, yetmiş değil, belki yedi bin Risale o hikmetleri bitiremeyecek Hem ben şahsımda bilmüşahede ve zevken, belki bin tecrübatım var ki; mesâil-i Şeriatla Sünnet-i Seniyye düsturları, emrâz-ı ruhaniyede ve akliyede ve kalbiyede, hususan emrâz-ı içtimâiyede gâyet nâfi' birer devâdır, bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli mes'eleler tutamadığını, bilmüşahede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece Risalelerde ihsas ettiğimi ilân ediyorum Bu dâvâmda tereddüd edenler, Risale-i Nur eczalarına müracaat edip baksınlar

İşte böyle bir zatın sünnet-i Seniyyesine elden geldiği kadar ittibaa çalışmak, ne kadar kârlı ve hayat-ı ebediye için ne kadar saadetli ve hayat-ı dünyeviye için ne kadar menfaatli olduğu kıyas edilsin

DOKUZUNCU NÜKTE: Sünnet-i Seniyyenin herbir nev'ine tamamen bilfiil ittiba etmek, ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur Ona bilfiil olmasa da, binniyet, bilkasd tarafdarane ve iltizamkârane talib olmak, herkesin elinden gelir Farz ve vâcib kısımlara zaten ittibaa mecburiyet var Ve ubûdiyetteki müstehab olan Sünnet-i Seniyyenin terkinde günah olmasa dahi, büyük sevabın zâyiatı var Tağyirinde ise, büyük hata vardır Âdât ve muamelâttaki Sünnet-i Seniyye ise, ittiba ettikçe, o âdât, ibadet olur Etmese itab yok Fakat Habibullah'ın âdâb-ı hayatiyesinin nurundan istifadesi azalır Ahkâm-ı ubûdiyette yeni îcadlar bid'attır Bid'atlar ise, اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ sırrına münafî olduğu için, merduddur Fakat, tarikatta evrad ve ezkâr ve meşrebler nev'inden olsa ve asılları Kitab ve Sünnetten ahzedilmek şartıyla ayrı ayrı tarzda, ayrı ayrı surette olmakla beraber, mükerrer

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 26-04-2008   #23
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



(Orjinal Sayfa:51)

olan usûl ve esâsat-ı Sünnet-i Seniyyeye muhâlefet ve tağyir etmemek şartıyla, bid'a değillerdir Lâkin bir kısım ehl-i ilim, bunlardan bir kısmını bid'aya dâhil edip, fakat "bid'a-i hasene" namını vermiş İmam-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sâni (RA) diyor ki: "Ben seyr-ü sülûk-u ruhanîde görüyordum ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan mervî olan kelimat nurludur, Sünnet-i Seniyye şuaı ile parlıyor Ondan mervî olmayan parlak ve kuvvetli virdleri ve halleri gördüğüm vakit, üstünde o nur yoktu Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukabil gelmiyordu Bundan anladım ki; Sünnet-i Seniyyenin şuaı, bir iksirdir Hem o sünnet, nur istiyenlere kâfidir, hariçte nur aramağa ihtiyaç yoktur"

İşte böyle hakikat ve şeriatın bir kahramanı olan bir zatın bu hükmü gösteriyor ki: Sünnet-i Seniyye, saadet-i dareynin temel taşıdır ve kemalâtın madeni ve menbaıdır

اَللّهُمَّ ارْزُقْنَا اِتِّبَاعَ السُّنَّةِ السَّنِيَّةِ

رَبَّنَا آمَنَّا ِبمَا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ

ONUNCU NÜKTE: قُلْ اِنْ كُنْتُمْ ُتحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّهُ Âyetinde i'cazlı bir îcaz vardır Çünki çok cümleler, bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir Şöyle ki: Şu Âyet diyor ki: "Allah'a (celle celâluhu) îmanınız varsa, elbette Allah'ı seveceksiniz Madem Allah'ı seversiniz, Allah'ın sevdiği tarzı yapacaksınız Ve o sevdiği tarz ise, Allah'ın sevdiği zata benzemelisiniz Ona benzemek ise, ona ittiba etmektir Ne vakit ona ittiba etseniz, Allah da sizi sevecek Zaten siz Allah'ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin"

İşte bütün bu cümleler, şu Âyetin yalnız mücmel ve kısa bir mealidir Demek oluyor ki; insan için en mühim âlî maksad, Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine mazhar olmasıdır Bu Âyetin nassıyla gösteriyor ki; o matlab-ı a'lânın yolu, Habibullah'a ittibadır ve Sünnet-i Seniyyesine iktidadır Bu makamda "Üç Nokta" isbat edilse, mezkûr hakikat tamamıyla tezahür eder

Birinci Nokta: Beşer, fıtraten şu kâinatın Hâlıkına karşı hadsiz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır Çünki fıtrat-ı beşeriyede cemâle karşı bir muhabbet ve kemale karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır Cemal ve kemal ve ihsan derecatına göre, o muhabbet tezâyüd eder Aşkın en münteha derecesine kadar gider Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde, kâinat kadar bir aşk yerleşir Evet kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan kuvve-i hâfıza, bir kütübhane hükmünde binler kitab

(Orjinal Sayfa:52)

kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki: Kalb-i insan, kâinatı içine alabilir ve o kadar muhabbet taşıyabilir Madem fıtrat-ı beşeriyede ihsan ve cemal ve kemale karşı böyle hadsiz bir istidad-ı muhabbet vardır Ve madem bu kâinatın Hâlıkı, kâinatta tezahür eden âsâriyle, bilbedahe tahakkuku sabit olan hadsiz cemâl-i mukaddesi; bu mevcudatta tezahür eden nukuş-u san'atıyla bizzarure sübutu tahakkuk eden hadsiz kemal-i kudsîsi; ve bütün zîhayatlarda tezahür eden hadsiz envâ-ı ihsan ve in'amatiyle bilyakîn ve belki bilmüşahede vücudu tahakkuk eden hadsiz ihsanatı vardır Elbette zîşuurların en câmii ve en muhtacı ve en mütefekkiri ve en müştakı olan beşerden, hadsiz bir muhabbeti iktiza ediyor Evet herbir insan, o Hâlık-ı Zülcelâl'e karşı hadsiz bir muhabbete müstaid olduğu gibi, o Hâlık dahi herkesten ziyade Cemâl ve Kemâl ve ihsanına karşı hadsiz bir mahbûbiyete müstehaktır Hatta insan-ı mü'minde hayatına ve bekasına ve vücuduna ve dünyasına ve nefsine ve mevcudata karşı türlü türlü muhabbetleri ve şedid alâkaları, o istidâd-ı muhabbet-i İlahiyenin tereşşuhatıdır Hatta insanın mütenevvi hissiyat-ı şedidesi, o istidad-ı muhabbetin istihâleleridir ve başka şekillere girmiş reşhalarıdır Mâlûmdur ki, insan kendi saadetiyle mütelezziz olduğu gibi, alâkadar olduğu zatların saadetleriyle dahi mütelezziz oluyor Ve kendini belâdan kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini de kurtaranı öyle sever

İşte bu hâlet-i ruhiyeye binaen; insan, eğer her insana ait envâ-ı ihsanat-ı İlâhiyyeden yalnız bunu düşünse ki: Benim Hâlıkım beni zulümat-ı ebediye olan ademden kurtarıp bu dünyada bir güzel dünyayı bana verdiği gibi, ecelim geldiği zaman beni idâm-ı ebedî olan ademden ve mahvdan yine kurtarıp bâki bir âlemde ebedî ve çok şaşaalı bir âlemi bana ihsan ve o âlemin umum envâ-ı lezaiz ve mehâsininden istifade edecek ve cevelan edip tenezzüh edecek zâhirî ve bâtınî hassaları, duyguları bana in'am ettiği gibi, çok sevdiğim ve çok alâkadar olduğum bütün akarib ve ahbab ve ebnâ-yı cinsimi dahi öyle hadsiz ihsanlara mazhar ediyor ve o ihsanlar bir cihette bana ait oluyor Zira onların saadetleriyle mes'ud ve mütelezziz oluyorum Madem َاْلاِنْسَانُ عَبِيدُ اْلاِحْسَانِ sırriyle, herkeste ihsana karşı perestiş var Elbette böyle hadsiz ebedî ihsanata karşı; kâinat kadar bir kalbim olsa, o ihsana karşı muhabbetle dolmak iktiza eder ve doldurmak isterim Ben bilfiil o muhabbeti etmezsem de bil'istidad, bil'îman, binniyye, bilkabul, bittakdir, bil'iştiyak, bil'iltizam, bil'irade suretinde ediyorum, diyecek ve hâkeza Cemâl ve kemâle karşı insanın göstereceği muhabbet ise, icmâlen işaret ettiğimiz ihsana karşı muhabbete kıyas edilsin Kâfir ise, küfür cihetiyle hadsiz bir adâvet eder Hatta kâinata ve mevcudata karşı zalimâne ve tahkirkârane bir adavet taşıyor

(Orjinal Sayfa:53)

İkinci Nokta: Muhabbetullah, ittiba-ı Sünnet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ı istilzam eder Çünki Allah'ı sevmek, onun marziyatını yapmaktır Marziyatı ise, en mükemmel bir surette Zat-ı Muhammediyede (ASM) tezahür ediyor Zat-ı Ahmediyeye (ASM) harekât ve ef'alde benzemek, iki cihetledir:

Birisi: Cenab-ı Hakk'ı sevmek cihetinde emrine itaat ve marziyatı dairesinde hareket etmek, o ittibaı iktiza ediyor Çünki bu işde en mükemmel imam, Zat-ı Muhammediyedir (ASM)

İkincisi: Madem Zat-ı Ahmediye (ASM), insanlara olan hadsiz ihsanat-ı İlâhiyyenin en mühim bir vesilesidir Elbette Cenab-ı Hak hesabına, hadsiz bir muhabbete lâyıktır İnsan, sevdiği zata eğer benzemek kabil ise, fıtraten benzemek ister İşte Habibullah'ı sevenlerin, Sünnet-i Seniyyesine ittiba ile ona benzemeye çalışmaları, kat'iyyen iktiza eder

Üçüncü Nokta: Cenab-ı Hakk'ın hadsiz merhameti olduğu gibi, hadsiz bir muhabbeti de vardır Bütün kâinattaki masnûatın mehâsini ile ve süslendirmesiyle kendini hadsiz bir surette sevdirdiği gibi; masnuatını, hususan sevdirmesine sevmek ile mukabele eden zîşuur mahlûkatı sever Cennet'in bütün letâif ve mehâsini ve lezâizi ve niamatı, bir cilve-i Rahmeti olan bir Zatın nazar-ı muhabbetini kendine celbe çalışmak, ne kadar mühim ve âlî bir maksad olduğu bilbedahe anlaşılır Madem nass-ı kelâmiyle; onun muhabbetine, yalnız ittiba-ı Sünnet-i Ahmediye (ASM) ile mazhar olunur Elbette ittiba-ı Sünnet-i Ahmediye (ASM), en büyük bir maksad-ı insanî ve en mühim bir vazife-i beşeriye olduğu tahakkuk eder

ONBİRİNCİ NÜKTE: "Üç Mes'ele"dir

Birinci Mes'ele: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Sünnet-i Seniyyesinin menbaı üçtür: Akvâli, ef'ali, ahvâlidir Bu üç kısım dahi, üç kısımdır: Ferâiz, nevâfil, âdât-ı hasenesidir Farz ve vâcib kısmında ittibaa mecburiyet var; terkinde, azab ve ikab vardır Herkes ona ittibaa mükelleftir Nevafil kısmında, emr-i istihbâbî ile yine ehl-i îman mükelleftir Fakat, terkinde azab ve ikab yoktur Fiilinde ve ittibaında azîm sevablar var ve tağyir ve tebdili bid'a ve dalâlettir ve büyük hatadır Âdât-ı Seniyyesi ve harekât-ı müstahsenesi ise hikmeten, maslahaten, hayat-ı şahsiye ve nev'iye ve içtimaiye itibariyle onu taklid ve ittiba etmek, gâyet müstahsendir Çünki : Herbir hareket-i âdiyesinde, çok menfaat-ı hayatiye bulunduğu gibi, mutabaat etmekle o âdâb ve âdetler, ibadet hükmüne geçer Evet madem dost ve düşmanın ittifakiyle, Zat-ı Ahmediye (ASM) mehâsin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır Ve madem bil'ittifak nev-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir Ve madem binler mu'cizatın delâletiyle ve teşkil ettiği Âlem-i İs

(Orjinal Sayfa:54)

lâmiyetin ve kemalâtının şEhadetiyle ve mübelliğ ve tercüman olduğu Kur'an-ı Hakîm'in hakaikının tasdikiyle, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir Ve madem semere-i ittibaiyle milyonlar ehl-i kemal, merâtib-i kemalâtta terakki edip saadet-i dâreyne vâsıl olmuşlardır Elbette o zatın sünneti, harekâtı, iktida edilecek en güzel nümunelerdir ve takib edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır Bahtiyar odur ki, bu ittiba-ı Sünnette hissesi ziyade ola Sünnete ittiba etmeyen, tenbellik eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalâlet-i azîmedir

İkinci Mes'ele: Cenab-ı Hak Kur'an-ı Hakîm'de:



َواِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ ferman eder Rivayât-ı sahîha ile Hazret-i Âişe-i Sıddıka (RA) gibi sahabe-i güzin, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tarif ettikleri zaman "Hulukuhu-l Kur'an" diye tarif ediyorlardı Yâni: "Kur'anın beyan ettiği mehâsin-i ahlâkın misali, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır Ve o mehâsini en ziyade imtisal eden ve fıtraten o mehâsin üstünde yaratılan odur"

İşte böyle bir zatın ef'al, ahvâl, akvâl ve harekâtının herbirisi, nev-i beşere birer model hükmüne geçmeye lâyık iken, ona îman eden ve ümmetinden olan gâfillerin, (sünnetine ehemmiyet vermeyen veyahût tağyir etmek istiyen) ne kadar bedbaht olduğunu divaneler de anlar

Üçüncü Mes'ele: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hilkaten en mutedil bir vaziyette ve en mükemmel bir surette halkedildiğinden, harekât ve sekenatı, itidal ve istikamet üzerine gitmiştir Siyer-i Seniyyesi, kat'î bir surette gösterir ki: Her hareketinde istikamet ve itidal üzerine gitmiş, ifrat ve tefritten içtinab etmiştir Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, فَاسْتَقِمْكَمَااُمِرْتَ emrini tamamiyle imtisal ettiği için, bütün ef'al ve akvâl ve ahvâlinde istikamet, kat'î bir surette görünüyor Meselâ: Kuvve-i akliyenin fesad ve zulmeti hükmündeki ifrat ve tefriti olan gabavet ve cerbezeden müberra olarak, hadd-i vasat ve medâr-ı istikamet olan hikmet noktasında kuvve-i akliyesi daima hareket ettiği gibi; kuvve-i gazabiyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan korkaklık ve tehevvürden münezzeh olarak, kuvve-i gadabiyenin medâr-ı istikameti ve hadd-i vasatı olan şecaat-ı kudsiye ile kuvve-i gadabiyesi hareket etmekle beraber; kuvve-i şeheviyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan humud ve fücurdan musaffa olarak, o kuvvenin medâr-ı istikameti olan iffette, kuvve-i şeheviyesi daima iffeti, âzamî

(Orjinal Sayfa:55)

mâsumiyet derecesinde rehber ittihaz etmiştir Ve hâkeza Bütün Sünen-i Seniyyesinde, ahvâl-i fıtriyesinde ve ahkâm-ı şer'iyyesinde, hadd-i istikameti ihtiyar edip zulüm ve zulümat olan ifrat ve tefritten, israf ve tebzirden içtinab etmiştir Hatta tekellümünde ve ekl ve şürbünde, iktisadı rehber ve israftan kat'iyyen içtinab etmiştir Bu hakikatın tafsilâtına dair binler cild kitab te'lif edilmiştir اَلْعَارِفُتَكْفِيهِاْلاِشَارَةُ sırrınca, bu denizden bu katre ile iktifa edip, kıssayı kısa keseriz



اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى جَامِعِ مَكَارِمِ اْلاَخْلاَقِ وَ مَظْهَرِ سِرِّ (وَ اِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ) اَلَّذِى قَالَ : مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهِيدٍ وَ قَالُوا الْحَمْدُ اِللّهِ الَّذِى هَدينَا لِهذَا وَ مَا كُنَّا لَنَهْتَدِىَ لَوْ لاَ اَنْ هَدينَا اللّهُ لَقَدْ جَائَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 26-04-2008   #24
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Yirmiikinci Söz sözler 22 söz-A-


Yirmiikinci Söz
[İki makamdır]
Birinci Makam
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ
وَيَضْرِبُ اللَّهُ اْلاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ وَ تِلْكَ اْلاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
Bir zaman iki adam, bir havuzda yıkandılar Fevkalâde bir tesir altında kendilerinden geçtiler Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki; acib bir âleme götürülmüşler Öyle bir âlem ki, Kemâl-i intizâmından bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir Kemâl-i hayretlerinden etraflarına baktılar Gördüler ki: Bir cihette bakılsa azîm bir âlem görünüyor Bir cihette bakılsa, muntâzam bir memleket Bir cihette bakılsa, mükemmel bir şehir Diğer bir cihette bakılsa, gâyet muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır Şu acaib âlemde gezerek seyran ettiler Gördüler ki: Bir kısım mahlûklar var; bir tarz ile konuşuyorlar, fakat bunlar onların dillerini bilmiyorlar Yalnız işaretlerinden anlaşılıyor ki, mühim işler görüyorlar ve ehemmiyetli vazifeler yapıyorlar
(Orjinal Sayfa: 292)
O iki adamdan birisi, arkadaşına dedi ki: «Şu acib âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntâzam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sahibi, şu Mûsanna sarayın bir ustası vardır Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız Çünki anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren odur Onu tanımazsak kim bize meded verecek? Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz mahlûklardan ne bekleyebiliriz! Hem koca bir âlemi bir memleket sûretinde, bir şehir tarzında, bir saray şeklinde yapan ve baştan başa hârika şeylerle dolduran ve müzeyyenâtın envâ'ıyla tezyin eden ve ibretnümâ mu'cizâtlarla donatan bir zât, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır Onu tanımalıyız Hem ne istediğini bilmekliğimiz lâzımdır» Öteki adam dedi: «İnanmam, böyle bahsettiğin gibi bir zât bulunsun ve bütün bu âlemi tek başıyla idare etsin» Arkadaşı cevaben dedi ki: «Bunu tanımazsak, lâkayd kalsak, menfaati hiç yok; zararı olsa pek azîmdir Eğer tanımasına çalışsak, meşakkati pek hafiftir, menfaati olursa pek azîmdir Onun için ona karşı lâkayd kalmak, hiç kâr-ı akıl değildir» O serseri adam dedi: « Ben bütün rahatımı, keyfimi; onu düşünmemekte görüyorum Hem böyle aklıma sığışmayan şeylerle uğraşmayacağım Bütün bu işler, tesadüfî ve karmakarışık işlerdir, kendi kendine dönüyor; benim neme lâzım» Akıllı arkadaşı ona dedi: «Senin bu temerrüdün beni de, belki çokları da belaya atacaktır Bir edebsizin yüzünden, bâzan olur ki, bir memleket harab olur» Yine o serseri dönüp dedi ki: «Ya kat'iyen bana isbat et ki; bu koca memleketin tek bir mâliki, tek bir sâni'i vardır Yahut bana ilişme» Cevaben arkadaşı dedi: «Mâdem inadın divanelik derecesine çıkmış; o inadınla bizi ve belki memleketi bir kahre giriftar edeceksin Ben de sana oniki bürhân ile göstereceğim ki: Bir saray gibi şu âlemin, bir şehir gibi şu memleketin, tek bir ustası vardır ve o usta, herşeyi idare eden yalnız odur Hiçbir cihette noksaniyeti yoktur Bize görünmeyen o usta, bizi ve herşeyi görür ve sözlerini işitir Bütün işleri mu'cize ve hârikadır Bütün bu gördüğümüz ve dillerini bilmediğimiz şu mahluklar onun memurlarıdır»
BİRİNCİ BüRHâN
Gel her tarafa bak, herşeye dikkat et! Bütün bu işler içinde gizli bir el işliyor Çünki bak, bir dirhem (Haşiye-1) kadar kuv-
__________________
(Haşiye-1): Ağaçları başlarında taşıyan çekirdeklere işarettir
(Orjinal Sayfa: 293)
veti olmayan bir çekirdek küçüklüğünde bir şey, binler batman yükü kaldırıyor Zerre kadar şuuru (Haşiye-2) olmayan, gâyet hakîmane işler görüyor Demek bunlar kendi kendilerine işlemiyorlar Onları işlettiren gizli bir kudret sahibi vardır Eğer kendi başına olsa, bütün baştan başa bu gördüğümüz memlekette her iş mu'cize, herşey mu'cizekâr bir hârika olmak lâzımgelir Bu ise, bir safsatadır
İKİNCİ BÜRHÂN
Gel bütün bu ovaları, bu meydanları, bu menzilleri süslendiren şeyler üstünde dikkat et Herbirisinde o gizli Zâtt'an haber veren işler var Âdeta herbiri birer turra, birer sikke gibi, o gaybî zâttan haber veriyorlar İşte gözünün önünde, bak; bir dirhem pamuktan (Haşiye-3) ne yapıyor Bak, kaç top çuha ve patiska ve çiçekli kumaş çıktı Bak, ondan ne kadar şekerlemeler, yuvarlak tatlı köfteler yapılıyor ki, bizim gibi binler adam giyse ve yese, kâfi gelir Hem de bak, bu demiri, toprağı, suyu, kömürü, bakırı, gümüşü, altunu gaybî avucuna aldı, bir et parçası (Haşiye-4) yaptı; bak gör İşte ey akılsız adam! Bu işler öyle bir zâta mahsustur ki; bütün bu memleket, bütün eczasıyla onun mu'cize-i kuvveti altında duruyor, her arzusuna râm oluyor
ÜÇÜNCÜ BÜRHÂN
Gel, bu müteharrik antika (Haşiye-5) san'atlarına bak! Herbirisi öyle bir tarzda yapılmış; âdeta bu koca sarayın bir küçük
__________________________
(Haşiye-2): Kendi kendine yükselmeyen ve meyvelerin sıkletine dayanmayan üzüm çubukları gibi nazenin nebâtatın, başka ağaçlara lâtif eller atıp sarmalarına ve onlara yüklenmelerine işarettir
(Haşiye-3): Tohuma işarettir Meselâ: Zerre gibi bir afyon büzrü, bir dirhem gibi bir zerdali nüvatı, bir kavun çekirdeği, nasıl çuhadan daha güzel dokunmuş yapraklar, patiskadan daha beyaz ve sarı çiçekler, şekerlemeden daha tatlı ve köftelerden ve konserve kutularından daha lâtif, daha leziz, daha şirin meyveleri hazine-i rahmetten getiriyorlar, bize takdim ediyorlar
(Haşiye-4): Unsurlardan cism-i hayvanîyi halk ve nutfeden zîhayatı icad etmeye işarettir
(Haşiye-5): Hayvanlara ve insanlara işarettir Zira hayvan, şu âlemin küçük bir fihristesi ve mahiyet-i insâniye, şu kâinatın bir misâl-i Mûsaggarı olduğundan; âdeta âlemde ne varsa, insanda nümunesi vardır
(Orjinal Sayfa: 294)
nüshasıdır Bütün bu sarayda ne varsa, o küçücük müteharrik makinelerde bulunuyor Hiç mümkün müdür ki, bu sarayın ustasından başka birisi gelip, bu acib sarayı küçük bir makinede dercetsin! Hem hiç mümkün müdür ki, bir kutu kadar bir makine bütün bir âlemi içine aldığı halde, tesadüfî veyahut abes bir iş içinde bulunsun! Demek bütün gözün gördüğü ne kadar antika makineler var, o gizli zâtın birer sikkesi hükmündedirler Belki birer dellâl, birer ilânname hükmündedirler Lisan-ı halleriyle derler ki: «Biz öyle bir zâtın san'atıyız ki: Bütün bu âlemimizi, bizi yaptığı ve sühuletle icad ettiği gibi kolaylıkla yapabilir bir zâttır»
DÖRDÜNCÜ BÜRHÂN
Ey muannid arkadaş! Gel, sana daha acibini göstereceğim Bak, bu memlekette bütün bu işler, bu şeyler değişti, değişiyor, bir hâlette durmuyor Dikkat et ki, bu gördüğümüz câmid cisimler, hissiz kutular; birer hâkim-i mutlak Sûretini aldılar; âdeta herbir şey, bütün eşyaya hükmediyor İşte bu yanımızdaki bu makineye bak; (Haşiye-6) güya emrediyor İşte onun tezyinatına ve işlemesine lâzım levazımat ve maddeler, uzak yerlerden koşup geliyorlar İşte oraya bak: O şuursuz cisim (Haşiye-7) güya bir işaret ediyor, en büyük bir cismi, kendine hizmetkâr ediyor, kendi işlerinde çalıştırıyor Daha başka şeyleri bunlara kıyas et Âdeta herbir şey, bütün bu âlemdeki hilkatleri müsahhar ediyor Eğer o gizli zâtı kabûl etmezsen, bütün bu memleketteki taşında, toprağında, hayvanında, insana benzer mahluklarda; o zâtın bütün hünerlerini, san'atlarını, Kemâlâtlarını, birer birer (o şeylere) vereceksin İşte aklın uzak gördüğü birtek mu'ciznümâ zâtın bedeline, milyarlar onun gibi mu'ciznümâ, hem birbirine zıd, hem birbirine misil, hem birbiri içinde bulunsun; bu intizâm bozulmasın, ortalığı karıştırmasınlar
______________________
(Haşiye-6): Makine, meyvedâr ağaçlara işarettir Çünki yüzer tezgâhları, fabrikaları incecik dallarında taşıyor gibi; hayretnümâ yaprakları, çiçekleri, meyveleri dokuyor, süslendiriyor, pişiriyor, bizlere uzatıyor Halbuki çam ve katran gibi muhteşem ağaçlar, kuru bir taşta tezgâhını atmış, çalışıp duruyorlar
(Haşiye-7): Hububata, tohumlara, sineklerin tohumcuklarına işarettir Meselâ bir sinek bir kara ağacın yaprağında yumurtasını bırakır Birden o koca kara ağaç, yapraklarını o yumurtalara bir rahm-ı mâder, bir beşik, bal gibi bir gıda ile dolu bir mahzene çeviriyor Âdeta o meyvesiz ağaç, o Sûrette zîruh meyveler veriyor
(Orjinal Sayfa: 295)
Halbuki bu koca memlekette iki parmak karışsa, karıştırır Çünki bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vali, bir memlekette iki padişah bulunsa, karıştırır Nerede kaldı, hadsiz hâkim-i mutlak beraber bulunsun!
BEŞİNCİ BÜRHÂN
Ey vesveseli arkadaş! Gel, bu azîm sarayın nakışlarına dikkat et ve bütün bu şehrin zînetlerine bak ve bütün bu memleketin tanzimatını gör ve bütün bu âlemin san'atlarını tefekkür et! İşte bak: Eğer nihayetsiz mu'cizeleri ve hünerleri olan gizli bir zâtın kalemi işlemezse, bu nakışları sâir şuursuz sebeblere, kör tesadüfe, sağır tabiata verilse, o vakit ya bu memleketin herbir taşı, herbir otu, öyle mu'ciznümâ nakkaş, öyle bir hârikulâde kâtib olması lâzımgelir ki, bir harfte bin kitabı yazabilsin, bir nakışta milyonlar san'atı dercedebilsin Çünki bak bu taşlardaki nakşa, (Haşiye-8) herbirisinde bütün sarayın nakışları var, bütün şehrin tanzimat kanunları var, bütün memleketin teşkilât proğramları var Demek bu nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar hârikadır Öyle ise herbir nakış, herbir san'at, o gizli zâtın bir ilânnamesidir, bir hâtemidir
Mâdem bir harf, kâtibini göstermeksizin olmaz San'atlı bir nakış, nakkaşını bildirmemek olmaz Nasıl olur ki: Bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin
ALTINCI BÜRHÂN
Gel, bu geniş ovaya çıkacağız (Haşiye-9) İşte o ova içinde yüksek bir dağ var Üstüne çıkacağız, tâ bütün etrafı görülsün Hem herşeyi yakınlaştıracak güzel dürbünleri de beraber alacağız
________________________
(Haşiye-8): Şecere-i hilkatin meyvesi olan insana ve kendi ağacının proğramını ve fihristesini taşıyan meyveye işarettir Zira kalem-i kudret, âlemin kitab-ı kebirinde ne yazmış ise, icmâlini mahiyet-i insâniyede yazmıştır Kalem-i kader, dağ gibi bir ağaçta ne yazmış ise, tırnak gibi meyvesinde dahi dercetmiştir
(Haşiye-9): Bahar ve yaz mevsiminde zeminin yüzüne işarettir Zira yüzbinler muhtelif mahlûkatın taifeleri, birbiri içinde beraber îcad edilir, rûy-i zeminde yazılır Galatsız, kusursuz, Kemâl-i intizâmla değiştirilir Binler sofra-i Rahman açılır, kaldırılır, taze taze gelir Herbir ağaç birer tablacı, herbir bostan birer kazan hükmüne geçer
(Orjinal Sayfa: 296)
Çünki bu acib memlekette, acib işler oluyor Her saatte hiç aklımıza gelmeyen işler oluyor İşte bak! Bu dağlar ve ovalar ve şehirler, birden değişiyor Hem nasıl değişiyor öyle bir tarzda ki: Milyonlarla birbiri içinde işler gâyet muntâzam Sûrette değişiyor Âdeta milyonlar mütenevvî kumaşlar birbiri içinde beraber dokunuyor gibi, pek acib tahavvülât oluyor Bak, o kadar ünsiyyet ettiğimiz ve tanıdığımız çiçekli-miçekli şeyler kayboldular Muntâzaman yerlerine ve mahiyetçe onlara benzer, fakat Sûretçe ayrı, başkaları geldiler Âdeta şu ova, dağlar birer sahife; yüzbinlerle ayrı ayrı kitablar içinde yazılıyor Hem hatâsız, noksansız olarak yazılıyor İşte, bu işler yüz derece muhaldir ki; kendi kendine olsun Evet nihayet derecede san'atlı, dikkatli şu işler, kendi kendine olmak bin derece muhaldir ki: Kendilerinden ziyade, san'atkârlarını gösteriyorlar Hem bunları işleyici öyle mu'ciznümâ bir zâttır ki, hiçbir iş, ona ağır gelmez Bin kitab yazmak, bir harf kadar ona kolay gelir Bununla beraber her tarafa bak ki, hem öyle bir hikmetle herşeyi yerli yerine koyuyor ve öyle mükrimâne herkese lâyık oldukları lütûfları yapıyor; hem öyle ihsan-perverane umumî perdeler ve kapılar açıyor ki, herkesin arzularını tatmin ediyor Hem öyle sehavet-perverane sofralar kuruyor ki, bütün bu memleketin halklarına, hayvanlarına, herbir taifesine has ve lâyık, belki herbir ferdine mahsus ismiyle ve resmiyle bir tabla-yı nîmet veriliyor İşte dünyada bundan muhal bir şey var mı ki, bu gördüğümüz işler içinde tesadüfî işler bulunsun veya abes ve faidesiz olsun veya müteaddid eller karışsın veya ustası herşeye muktedir olmasın veya herşey ona müsahhar olmasın! İşte ey arkadaş! Haddin varsa buna karşı bir bahane bul!
YEDİNCİ BÜRHÂN
Ey arkadaş gel! Şimdi bu cüz'iyatı bırakıp, saray şeklindeki bu acib âlemin eczalarının birbirine karşı olan vaziyetlerine dikkat edeceğiz İşte bak: Bu âlemde o derece intizâm ile küllî işler yapılıyor ve umumî inkılâblar oluyor ki, âdeta bütün bu saraydaki mevcûd taşlar, topraklar, ağaçlar, herbir şey, birer fâil-i muhtar gibi bütün bu âlemin nizâmât-ı külliyesini gözetip, ona göre tevfik-ı hareket ediyor Birbirinden en uzak şeyler, birbirinin imdadına koşuyor İşte bak: Gaibden acib bir kafile (Haşiye-10) çıkıp geliyor Merkeb-
(Haşiye-10): Umum hayvanatın erzakını taşıyan, nebâtat ve eşcar kafileleridir
(Orjinal Sayfa: 297)
leri ağaçlara, nebatlara, dağlara benzerler Başlarında birer tabla-yı erzak taşıyorlar İşte bak: Bu tarafta bekleyen muhtelif hayvanatın erzaklarını getiriyorlar Hem de bak: Bu kubbede o azîm elektrik lâmbası (Haşiye-11) onlara ışık verdiği gibi, bütün taamlarını öyle güzel pişiriyor; yalnız, pişirilecek taamlar bir dest-i gaybî tarafından birer ipe takılıp (Haşiye-12) ona karşı tutuluyor Bu tarafa da bak: Bu bîçâre zaîf, nahif, kuvvetsiz hayvancıklar Nasıl onların başı önünde, lâtif gıda ile dolu iki tulumbacık (Haşiye-13) takılmış, iki çeşme gibi; yalnız o kuvvetsiz mahlûk, onu ağzına yapıştırması kâfidir
Elhasıl: Bütün bu âlemin bütün eşyası, birbirine bakar gibi, birbirine yardım eder Birbirini görür gibi, birbirine el-ele verir Birbirinin işini tekmil için, birbirine omuz-omuza veriyor Bel-bele verip beraber çalışıyorlar Her şeyi buna kıyas et; tâ'dad ile bitmez İşte bütün bu haller, iki kere iki dört eder derecesinde kat'î gösterir ki; şu saray-ı acîbin ustasına yâni şu garib âlemin sahibine herşey müsahhardır Herşey onun hesabına çalışır Herşey ona bir emirber nefer hükmündedir Herşey onun kuvvetiyle döner Herşey onun emriyle hareket eder Herşey onun hikmetiyle tanzim olur Herşey onun keremiyle muavenet eder Herşey onun merhametiyle başkasının imdadına koşar, yâni koşturulur Ey arkadaş! Haddin varsa buna karşı bir söz söyle!
SEKİZİNCİ BÜRHÂN
Gel, ey nefsim gibi kendini âkıl zanneden akılsız arkadaş! Şu saray-ı muhteşemin sahibini tanımak istemiyorsun! Halbuki herşey onu gösteriyor, ona işaret ediyor, ona şehadet ediyor Bütün bu şeylerin şehadetini nasıl tekzib ediyorsun! Öyle ise, bu sarayı da inkâr et ve "Âlem yok, memleket yok" de ve kendini de inkâr et, ortadan çık Yahut aklını başına al, beni dinle! İşte bak: Şu saray içinde bulunan ve memleketi ihâta eden yeknesak unsurlar, mâdenler var (Haşiye-14) Âdeta memleketten çıkan herşey, o maddelerden yapılıyor Demek o maddeler kimin mülkü ise, bütün ondan
(Haşiye-11): O azîm elektrik lâmbası, Güneş'e işarettir
(Haşiye-12): İp ve ipe takılan taam ise, ağacın ince dalları ve leziz meyveleridir
(Haşiye-13): İki tulumbacık ise, validelerin memelerine işarettir
(Haşiye-14): Unsurlar, madenler ise pek çok muntâzam vazifeleri bulunan ve izn-i Rabbanî ile her muhtacın imdadına koşan ve emr-i İlahî ile herbir yere giren, meded veren ve hayatın levazımatını yetiştiren ve zîhayatı emziren ve masnuat-ı İlahiyenin nescine, nakşına menşe ve müvellid ve beşik olan hava, su, ziya, toprak unsurlarına işarettir
(Orjinal Sayfa: 298)
yapılan şeyler de onundur Tarla kimin ise, mahsulat da onundur Deniz kimin ise, içindekiler de onundur Hem bak, bu dokunan şeyler, bu nescolunan münakkaş kumaşlar, birtek maddeden yapılıyor O maddeyi getiren, ihzâr eden ve ip haline getiren, elbette bilbedâhe birdir Çünki o iş, iştirâk kabûl etmez Öyle ise bütün nescolunan san'atlı şeyler, ona mahsustur Hem de bak, bu dokunan, yapılan şeylerin herbir cinsi, bütün memleketin her tarafında bulunuyor; bütün ebnâ-yı cinsleriyle öyle intişar etmiş; beraber olarak birbiri içinde, bir tarzda, bir anda yapılıyor, nescediliyor Demek birtek zâtın işidir, birtek emirle hareket ediyor Yoksa böyle bir anda, bir tarzda, bir keyfiyette, bir heyette ittifak ve muvafakat, muhaldir Öyle ise bu san'atlı şeylerin herbirisi, o gizli zâtın bir ilânnâmesi hükmünde, onu gösteriyor Güya herbir çiçekli kumaş, herbir san'atlı makine, herbir tatlı lokma, o mu'ciznümâ zâtın birer sikkesi, birer hâtemi, birer nişanı, birer turrası hükmünde; lisan-ı hal ile herbirisi der: «Ben kimin san'atıyım, bulunduğum sandıklar ve dükkânlar da onun mülküdür» Ve herbir nakış der: «Beni kim dokudu ise, bulunduğum top da onun dokumasıdır» Herbir tatlı lokma der: «Beni kim yapıyor, pişiriyorsa bulunduğum kazan dahi onundur» Herbir makine der: «Beni kim yapmış ise, memlekette intişar eden bütün emsalimi de o yapıyor ve bütün memleketin her tarafında bizi yetiştiren, odur Demek memleketin mâliki de odur Öyle ise, bütün bu memlekete, bu saraya mâlik kimse, o bize mâlik olabilir» Meselâ, nasıl mîrîye mahsus tek bir palaska veyahut birtek düğmeye mâlik olmak için, onları yapan bütün fabrikalara mâlik olmak lâzımdır ki, onlara hakikî mâlik olsun Yoksa o boşboğaz başıbozuktan, «mîrî malıdır» diye elinden alınıp, tecziye edilir
Elhasıl: Nasıl bu memleketin anâsırı, memlekete muhit birer maddedir Onların mâliki de, bütün memlekete mâlik birtek zât olabilir Öyle de, bütün memlekette intişar eden san'atlar, birbirine benzediği ve birtek sikke izhar ettikleri için, bütün memleket yüzünde intişar eden masnûlar, herbir şeye hükmeden tek bir zâtın san'atları olduğunu gösteriyorlar
İşte ey arkadaş! Mâdem şu memlekette, yâni şu saray-ı muh
(Orjinal Sayfa: 299)
teşemde bir birlik alâmeti vardır; bir vahdet sikkesi var Çünki bir kısım şeyler, bir iken; ihâtası var Bir kısım, müteaddid ise -fakat birbirine benzediği ve her tarafta bulunduğu için- bir vahdet-i nev'iye gösteriyor Vahdet ise, bir vâhidi gösterir Demek ustası da, mâliki de, sahibi de, sânii de bir olmak lâzımgelir Bununla beraber sen buna dikkat et ki, bir perde-i gaybdan kalınca bir ip çıkıyor (Haşiye-15) Bak, sonra binler ipler ondan uzanmış Herbir ipin başına bak: Birer elmas, birer nişan, birer ihsan, birer hediye takılmış Herkese göre birer hediye veriyor Acaba bilir misin ki, böyle garib bir gayb perdesinden, böyle acib ihsanatı, hedâyâyı şu mahlûklara uzatan zâtı tanımamak, ona teşekkür etmemek, ne kadar divanece bir harekettir Çünki onu tanımazsan bilmecburiye diyeceksin ki: «Bu ipler; uçlarındaki elmasları, sâir hediyeleri kendileri yapıyorlar, veriyorlar» O vakit her ipe, bir padişahlık mânâsını vermek lâzımgelir Halbuki gözümüzün önünde bir dest-i gaybî, o ipleri dahi yapıp o hedâyâyı onlara takıyor Demek bütün bu sarayda herşey, kendi nefsinden ziyade, o mu'ciznümâ zâtı gösteriyor Onu tanımazsan, bütün bu şeyleri inkâr etmekle, hayvandan yüz derece aşağı düşeceksin
(Haşiye-15): Kalınca bir ip, meyvedâr ağaca; binler ipler ise, dallarına ve ipler başındaki elmas, nişan, ihsan, hediyeler ise, çiçeklerin aksamına ve meyvelerin enva'ına işarettir
DOKUZUNCU BÜRHÂN
Gel, ey muhakemesiz arkadaş! Sen şu sarayın sahibini tanımıyorsun ve tanımak da istemiyorsun Çünki istib'ad ediyorsun Onun acib san'atlarını ve hâlâtını, akla sığıştıramadığından inkâra sapıyorsun Halbuki asıl istib'ad, asıl müşkilât ve hakikî suubetler ve dehşetli külfetler, onu tanımamaktadır Çünki onu tanısak, bütün bu saray, bu âlem birtek şey gibi kolay gelir, rahat olur; bu ortadaki ucuzluk ve mebzuliyete medâr olur Eğer tanımazsak ve o olmazsa, o vakit herbir şey, bütün bu saray kadar müşkilâtlı olur Çünki herşey, bu saray kadar san'atlıdır O vakit ne ucuzluk ve ne de mebzuliyet kalır Belki bu gördüğümüz şeylerin birisi, değil elimize, hiç kimsenin eline geçmezdi Sen, yalnız şu ipe takılan tatlı konserve kutusuna bak (Haşiye-16) Eğer onun gizli matbaha-i mu'

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 26-04-2008   #25
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Şimdilik buraya kadar arkadaşlar 30 dk sonra devam edeceğim yoruldum

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 10-12-2008   #26
Profil Bilgileri
Standart Meleklerin Varlığının İspatı



Görülmemeleri dolayısıyla melekleri inkâr eden kimselere ne demeliyiz?

Şu görünen âlemde nice görünmez kuvvetler, kanunlar, ışınlar iç içe vazife görüyorlar Melekler ise bunların hepsinden daha lâtif Işınlardan çok daha kesif olan havayı bile göremeyen insanoğlunun, “görmediğime inanmam” diyerek melekleri inkâra sapması çok tuhaf

Zevkle seyrettiğimiz bir ağaçta, yarı canlı dediğimiz bir hayat tecellisi var Biz bu hayatı göremeyiz, ama ağacın her yaprağı ve her çiçeği bize o hayatı âdeta haykırırlar Güneşin çekim kuvvetini de göremeyiz ama, dünyamızın güneş etrafındaki seyahatinde o kuvvetin varlığını seyreder gibi oluruz

Gözümüz yeryüzünün taşında toprağında dolaşırken bunların arkasında bir çekim kuvvetinin var olduğunu da çok iyi biliriz Ağaçtaki büyüme kanunu, güneşteki cazibe ve yerin çekim kuvveti Rabbanî ordulardan sadece üç nefer gibi

Her yanımız bu görünmeyen ordularla kuşatılmış Her faaliyet onların varlığından haber veriyor Bütün bunlara rağmen yine de bazı kimselerden çok garip sözler işitiriz; “görmediğim şeye inanmam” diye

İnanmak kalbe ait bir keyfiyet İnsan, inanmaya çeşitli yollarla gider Görme, bunlardan sadece birisi Yemeğin tadına dilimizle bakarız Halbuki, gözümüz tatlar âlemini göremez “Radyoya bak, ne haber var?” denildiğinde bu defa kulağımıza iş düşer Sesler âlemine onunla bakarız “Şu adama bak, ne kadar kibirli” denildiğinde ise, onun tavırlarından aklımızla birtakım mânâlar çıkarır ve bir hükme varırız Gerçeği bulmada görmeyi tek ölçü kabul edenler, diğer duyu organları yanında, akıl ve vicdanın vazifesini de göze yüklemiş olurlar

Bilim adamlarına göre, insan gözü şu âlemde mevcut ışınların ancak yüzde üç buçuk kadarını görebiliyormuş Demek ki insan, görmeyi tek ölçü kabul etse, şu görünen âlemin bile yüzde doksanından fazlasını inkâr edecektir

Kâinat ve onda faaliyet gösteren çok değişik ışınların bir başka şeklini, bir küçük misâlini, insan bedeninde ve onda faaliyet gösteren his dünyasında görmek mümkün

Parmağımızı meleklere inanmayan birisinin yüzüne doğru uzatalım ve “şu deri tabakası var ya” diyelim, “Onu yüzünden söküp at!” Altındaki etleri de soy kafatasından Bedenindeki bütün derileri aynı şekilde yüz Akan kanlarını bir yana topla Etlerini bir başka köşede biriktir İç organlarını birer birer çıkarıp yan yana diz Sonra bu et ve kemik, kan ve ilik yığınının karşısına geçerek sor kendi kendine:

“Hani aklım? Hafızam, sevgim, korkum nerede? O uçsuz bucaksız his dünyam nereye gitti?”

Sonra düşünceni bedeninden kâinata doğru yay ve inadı bir yana bırakarak şu hakikati kabul et: Bu maddî bedenimde bu kadar görünmez âlemler yaratan Allah, elbette şu koca kâinatta nice melekler, nice ruhanîler yaratmıştır

“Hakikat katiyyen iktiza eder ve hikmet yakinen ister ki, zemin gibi, semavatın dahi sekeneleri bulunsun ve zişuur sekeneleri olsun ve o sekeneler o semavata münasib bulunsun Şeriatın lisanında pek çok muhtelifül cins olan o sekenelere melâike ve ruhaniyat tesmiye edilir” Sözler

“Gözümün görmediğine inanmam” sözü, tuhaf bir inadın ifadesi İşitmediğim söze, ayak basmadığım beldeye, koklamadığım çiçeğe inanmam gibi çürük bir dava Onlar kadar aşağı, onlar kadar tutarsız Halbuki inanmak dendi mi, gayb akla gelir Görülen ve işitilenler, “inanma”dan çok, “bilme” kelimesiyle ifade edilirler

Bu insanlar, duyu organlarının o kadar tesirinde kalırlar ki, “canlılar” dendi mi, sadece kendilerini ve çevrelerindeki birtakım hayvanları anlar, bir başka hayat çeşidini kabule yanaşmazlar Onlardan birisini iyice dinleyiniz, bütün söylediklerini şöylece özetleyebilirsiniz: “Yıldızlarda hayat olmaz! Çünkü ben atmosferin dışında yaşayamam” Bu adam, melekleri de birer insan gibi tasavvur ediyor; onlara en, boy, ağırlık biçiyor, ağız, mide, akciğer takıyor; sonra da onları atmosferin dışına çıkarıp havasızlıktan öldürüyor ve böylece melekleri inkâra sapıyor Halbuki bu biçare, kendi ruhunun, aklının, hafızasının da oksijenle çalışmadığını, onların da en, boy, ağırlık gibi ölçülere girmediklerini düşünebilseydi melekleri inkâr yoluna girer miydi?

Bereket versin, insanoğlu, o görünmeyen aklıyla, radyoaktif dalgalardan, lazer ışınlarına kadar öyle şeyler keşfetti ki, görünmeyenlerin görünenlerden kat kat fazla olduğu herkesçe kabul edildi de, bu adamlar da artık meydanda görünmez oldular
alıntı

 

DR.MATRİX is offline  
Alt 14-12-2008   #27
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



(Haşiye-16): Konserve kutusu; kudret konserveleri olan kavun, karpuz, nar, süt kutusu hindistan cevizi gibi rahmet hediyelerine işarettir (Orjinal Sayfa: 300)
ciznümâsından çıkmasa idi, şimdi kırk para ile aldığımız halde, yüz liraya alamazdık
Evet bütün istib'âd, müşkilât, suubet, helâket belki muhâliyet, onu tanımamaktadır Çünki nasıl bir ağaca bir kökte, bir kanunla, bir merkezde hayat veriliyor Binler meyvelerin teşekkülü, bir meyve gibi sühulet peyda eder Eğer o ağacın meyveleri, ayrı ayrı merkeze ve köke, ayrı ayrı kanunla rabtedilse, herbir meyve bütün ağaç kadar müşkilâtlı olur Hem nasıl bütün ordunun teçhizatı bir merkezde, bir kanunda, bir fabrikadan çıksa; kemmiyetçe bir neferin teçhizatı kadar kolaylaşır Eğer herbir neferin ayrı ayrı yerlerde teçhizatı yapılsa, alınsa; herbir neferin teçhizâtı için, bütün ordunun teçhizatına lâzım fabrikalar bulunması lâzımdır
Aynen bu iki misâl gibi: Şu muntâzam sarayda, şu mükemmel şehirde, şu müterakki memlekette, şu muhteşem âlemde, bütün bu şeylerin icadı birtek zâta verildiği vakit o kadar kolay olur, o kadar hiffet peyda eder ki; gördüğümüz nihayetsiz ucuzluğa ve mebzuliyyete ve sehavete sebebiyet verir Yoksa herşey o kadar pahalı, o kadar müşkilâtlı olacak ki, dünya verilse birisi elde edilemez
ONUNCU BÜRHÂN
Gel, ey bir parça insafa gelmiş arkadaş! Onbeş gündür (Haşiye-17) biz buradayız Eğer şu âlemin nizâmlarını bilmezsek, padişahını tanımazsak; cezaya müstehak oluruz Özrümüz kalmadı Zira onbeş gün (güya bize mühlet verilmiş gibi) bize ilişmiyorlar Elbette biz başıboş değiliz Bu derece nazik san'atlı, mizanlı, letafetli, ibretli masnular içinde hayvan gibi gezip bozamayız, bize bozdurmazlar Şu memleketin haşmetli mâlikinin elbette cezası da dehşetlidir O zât ne kadar kudretli, haşmetli bir zât olduğunu şununla anlayınız ki: Şu koca âlemi, bir saray gibi tanzim ediyor, bir dolap gibi çeviriyor Şu büyük memleketi; bir hâne gibi, hiçbirşey noksan bırakmayarak idare ediyor İşte bak, vakit-bevakit bir kabı doldurup boşaltmak gibi şu sarayı, şu memleketi, şu şehri kemâl-i intizâmla doldurup, kemâl-i hikmetle boşalttırıyor Bir sofrayı da kaldırıp indirmek gibi, koca memleketi baştan başa, çeşit çeşit sofralar, (Haşiye-18) bir dest-i gaybî tarafından kaldırır, indirir tar-
(Haşiye-17): Onbeş gün, sinn-i teklif olan onbeş seneye işarettir
(Haşiye-18): Sofralar ise, yazda zeminin yüzüne işarettir ki, yüzer taze taze ve ayrı ayrı olarak matbaha-i rahmetten çıkan Rahmanî sofralar serilir, değişirler Herbir bostan bir kazan, herbir ağaç bir tablacıdır
(Orjinal Sayfa: 301)
zında mütenevvi yemekleri sıra ile getirip yedirir Onu kaldırıp başkasını getirir, sen de görüyorsun ve aklın varsa anlarsın ki, o dehşetli haşmet içinde hadsiz sehavetli bir kerem var Hem de bak ki, o gaybî zâtın saltanatına, birliğine bütün bu şeyler şehadet ettiği gibi; öyle de kafile kafile arkasından gelip geçen, o hakikî perde perde arkasından açılıp kapanan bu inkılablar, bu tahavvülâtlar; o zâtın devamına, bekasına şehadet eder Çünki zeval bulan eşya ile beraber esbabları dahi kayboluyor
Halbuki onların arkasından, onlara isnad ettiğimiz şeyler, tekrar oluyor Demek o eserler, onların değilmiş; belki zevalsiz birinin eserleri imiş Nasılki bir ırmağın kabarcıkları gidiyor, arkasından gelen kabarcıklar, gidenler gibi parladığından anlaşılıyor ki; onları parlattıran, daimî ve yüksek bir ışık sahibidir Öyle de: Bu işlerin sür'atle değişmesi, arkalarından gelenlerin aynı renk alması gösteriyor ki; zevalsiz daimî birtek zâtın cilveleridir, nakışlarıdır, âyineleridir, san'atlarıdır
ONBİRİNCİ BÜRHÂN
Gel ey arkadaş! Şimdi sana geçmiş olan on bürhân kuvvetinde kat'î bir bürhân daha göstereceğim Gel, bir gemiye bineceğiz; (Haşiye-19) şu uzakta bir cezire var, oraya gideceğiz Çünki bu tılsımlı âlemin anahtarları orada olacak Hem herkes o cezireye bakıyor, oradan birşeyler bekliyor, oradan emir alıyorlar İşte bak gidiyoruz Şimdi şu cezireye çıktık Bak pek büyük bir içtima var Şu memleketin bütün büyükleri buraya toplanmış gibi, mühim ihtifal görünüyor İyi dikkat et Bu cem'iyet-i azîmenin bir reisi var Gel daha yakın gideceğiz O reisi tanımalıyız İşte bak ne kadar parlak ve binden (Haşiye-20) ziyade nişanları var Ne kadar kuvvetli söylüyor Ne kadar tatlı bir sohbet ediyor Şu onbeş gün zarfında, bunların dediklerini ben bir parça öğrendim Sen de benden
_______________________
(Haşiye-19): Gemi tarihe ve cezire ise Asr-ı Saadet'e işarettir Şu asrın zulümatlı sahilinde, mimsiz medeniyetin giydirdiği libastan soyunup, zamanın denizine girip, tarih ve siyer sefinesine binip, Asr-ı Saadet ceziresine ve Ceziret-ül Arab meydanına çıkıp, Fahr-i Âlem'i (ASM) iş başında ziyaret etmekle biliriz ki, o zât o kadar parlak bir bürhân-ı tevhiddir ki, zeminin baştan başa yüzünü ve zamanın geçmiş ve gelecek iki yüzünü ışıklandırmış, küfür ve dalâlet zulümatını dağıtmıştır
(Haşiye-20): Bin nişan ise, ehl-i tahkik yanında bine baliğ olan mu'cizât-ı Ahmediyedir (ASM)
(Orjinal Sayfa: 302)
öğren Bak o zât, şu memleketin mu'ciznümâ sultanından bahsediyor O sultan-ı zîşan, beni sizlere gönderdi söylüyor Bak, öyle hârikalar gösteriyor; şübhe bırakmıyor ki, bu zât o padişahın bir memur-u mahsusudur Sen dikkat et ki, bu zâtın söylediği sözü, değil yalnız şu ceziredeki mahluklar dinliyorlar, belki hârikulâde Sûretinde bütün memlekete işittiriyor Çünki uzaktan uzağa herkes buradaki nutkunu işitmeye çalışıyor Değil yalnız insanlar dinliyor, belki hayvanlar da hattâ bak dağlar da onun getirdiği emirlerini dinliyorlar ki, yerlerinden kımıldanıyorlar Şu ağaçlar, işaret ettiği yere gidiyorlar Nerede istese su çıkarıyor Hattâ parmağını da bir âb-ı kevser memesi gibi yapar; ondan âb-ı hayat içiriyor Bak, şu sarayın kubbe-i âlîsinde mühim lâmba, (Hâşiye-21) onun işaretiyle, bir iken ikileşiyor Demek, bu memleket bütün mevcûdâtıyla Onun memuriyetini tanıyor Onu «gaybî bir zât-ı mu'ciz-nümânın en has ve doğru bir tercümanıdır, bir dellâl-ı saltanatı ve tılsımının keşşâfı ve evâmirinin tebliğine emin bir elçisi» olduğunu biliyor gibi, Onu dinleyip itaat ediyorlar İşte bu Zâtın her söylediği sözü, etrafındaki bütün aklı başında olanlar: «Evet, evet doğrudur» derler, tasdik ederler Belki şu memlekette dağlar, ağaçlar, bütün memleketleri ışıklandıran büyük nur lâmbası, (Hâşiye-22) O Zâtın işaret ve emirlerine baş eğmesiyle, «Evet, evet her dediğin doğrudur» derler
İşte ey sersem arkadaş! Şu padişahın hazine-i hassasına mahsus bin nişan taşıyan şu nuranî ve muhteşem ve pek ciddî zâtın bütün kuvvetiyle bütün memleketin ileri gelenlerinin taht-ı tasdikinde bahsettiği bir Zât-ı Mu'ciznümâdan ve zikrettiği evsafından ve tebliğ ettiği evâmirinde, hiçbir vecihle hilaf ve hile bulunabilir mi! Bunda hilâf-ı hakikat kabilse; şu sarayı, şu lâmbaları, şu Cemâati hem vücudlarını, hem hakikatlarını tekzib etmek lâzım gelir Eğer haddin varsa buna karşı îtiraz parmağını uzat gör, nasıl parmağın bürhân kuvvetiyle kırılıp, senin gözüne sokulacak
________________________
(Hâşiye-21): Mühim lâmba Kamer'dir ki, onun işaretiyle iki parça olmuş Yâni: Mevlânâ Câmî'nin dediği gibi; «Hiç yazı yazmayan o ümmî zât, parmak kalemiyle sahife-i semâvîde bir elif yazmış; bir kırkı, iki elli yapmış» Yâni; şaktan evvel, kırk olan mime benzer; şaktan sonra iki hilâl oldu, elliden ibaret olan iki nuna benzedi
(Haşiye-22): Büyük bir nur lâmbası Güneş'tir ki; arzın şarktan geri dönmesiyle yeniden Güneş'in görünmesi, kucağında Peygamber'in (ASM) yatmasıyla ikindi namazını kılmayan İmam-ı Ali (RA) o mu'cizeye binaen ikindi namazını edâen kılmış
(Orjinal Sayfa: 303)
ONİKİNCİ BüRHâN
Gel, ey bir parça aklı başına gelen birader! Bütün onbir bürhân kuvvetinde bir bürhân daha göstereceğim İşte bak: Yukarıdan inen ve herkes ona hayretinden veya hürmetinden Kemâl-i dikkatle bakan, şu nuranî fermânâ (Haşiye-23) bak O bin nişanlı Zât, onun yanına durmuş, o fermanın mealini umuma Beyân ediyor İşte şu fermanın üslûbları öyle bir tarzda parlıyor ki, herkesin nazar-ı istihsanını celbediyor ve öyle ciddî, ehemmiyetli mes'eleleri zikrediyor ki, herkes kulak vermeye mecbur oluyor Çünki bütün bu memleketi idare eden ve bu sarayı yapan ve bu acaibi izhar eden Zâtın şuunatını, ef'alini, evâmirini, evsafını birer birer Beyân ediyor O fermanın heyet-i umumiyesinde bir turra-i âzam olduğu gibi, bak herbir satırında, herbir cümlesinde taklid edilmez bir turra olduğu misillü, ifade ettiği mânâlar, hakikatlar, emirler, hikmetler üstünde dahi, O zâta mahsus birer mânevî hâtem hükmünde ona has bir tarz görünüyor
Elhasıl: O Ferman-ı âzam, güneş gibi O Zât-ı âzam'ı gösterir; kör olmayan görür
İşte ey arkadaş! Aklın başına gelmiş ise, bu kadar kâfi Eğer bir sözün varsa, şimdi söyle O inadçı adam cevaben dedi ki: «Ben, senin bu bürhânlarına karşı yalnız derim: « Elhamdülillâh » inandım Hem güneş gibi parlak ve gündüz gibi aydın bir tarzda inandım ki: Şu memleketin tek bir Mâlik-i ZülKemâli, şu âlemin tek bir Sahib-i Zülcelâli, şu sarayın tek bir Sâni'-i Zülcemâli bulunduğunu kabûl ettim Allah senden razı olsun ki, beni eski inadımdan ve divaneliğimden kurtardın Getirdiğin bürhânların herbirisi tek başıyla bu hakikati göstermeye kâfi idi Fakat herbir bürhân geldikçe daha revnakdar, daha şirin, daha hoş, daha nuranî, daha güzel mârifet tabakaları, tanımak perdeleri, muhabbet pencereleri açıldığı için bekledim, dinledim»
Tevhîdin hakikât-ı uzmâsına ve «Amentü Billâh» îmanına işaret eden hikâye-i temsiliye tamam oldu Fazl-ı Rahman, feyz-i Kur'an, nûr-u îmân sayesinde tevhîd-i hakikînin güneşinden, hikâye-i temsiliyyedeki oniki bürhâna mukabil, oniki lem'a ile bir mukaddemeyi göstereceğiz
وَ مِنَ اللَّهِ التَّوْفِيقُ وَ االْهِدَايَةُ
* * *
_____________________
(Haşiye-23): Nuranî ferman Kur'ana ve üstündeki turra ise i’câzına işarettir
(Orjinal Sayfa: 304)
Yirmiikinci Sözün İkinci Makamı
Mukaddeme
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
اَللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ وَكِيلٌ لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَوَاتِ وَ اْلاَرْضِ فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا خَزَآئِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلاَّ بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ مَا مِنْ دَآبَّةٍ اِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
Erkân-ı imâniyenin kutb-u âzamı olan îmân-ı billaha dair «Katre Risalesi»nde, şu mevcûdâtın herbirisi, ellibeş lisanla Cenâb-ı Hakk'ın vücub-u vücûduna ve vahdâniyetine delâlet ve şehadetlerini icmâlen Beyân etmişiz Hem «Nokta Risalesi»nde, Cenâb-ı Hakk'ın delâil-i vücûb ve vahdâniyetinden,
(Orjinal Sayfa: 305)
herbirisi bin bürhân kuvvetinde dört bürhân-ı küllî zikretmişiz Hem oniki kadar arabî risâlelerimde, Cenâb-ı Hakk'ın vücub-u vücudunu ve vahdâniyetini gösteren yüzler kat'î bürhânları zikrettiğimizden, şimdi onlara iktifaen derin tedkikata girişmeyeceğiz Yalnız şu Yirmi ikinci Söz'de Risâlet-ün Nur'da icmâlen yazdığım oniki lem'ayı, îmân-ı billah güneşinden göstermeğe çalışacağız
BİRİNCİ LEM'A: Tevhid iki kısımdır Meselâ: Nasılki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zâtın mütenevvi malları gelse, iki çeşitle onun malı olduğu bilinir Biri; icmâlî, âmiyanedir ki: «Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki sahib olabilsin» Fakat böyle âmi bir adamın nezaretinde çok hırsızlık olabilir Parçalarına çok adamlar sahib çıkabilir İkinci çeşit odur ki; her denk üzerinde yazıyı okur, her bir top üstünde turrayı tanır, herbir ilân üstünde mührünü bilir bir Sûrette «Herşey o zâtındır» der İşte şu halde herbir şey o zâtı mânen gösterir
Aynen öyle de: Tevhid dahi iki çeşittir
Biri: Tevhid-i âmi ve zâhirîdir ki, «Cenâb-ı Hak birdir, şeriki nazîri yoktur, bu kâinat onundur»
İkincisi: Tevhid-i hakikîdir ki, herşey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rubûbiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle doğrudan doğruya herşeyden Onun nuruna karşı bir pencere açıp Onun birliğine ve her şey Onun dest-i kudretinden çıktığına ve ulûhiyetinde ve rubûbiyetinde ve mülkünde hiçbir vechile, hiçbir şeriki ve muini olmadığına, şuhuda yakın bir yakîn ile tasdik edip îman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir Biz dahi şu Söz'de, o hâlis ve âlî tevhid-i hakikîyi gösterecek şuaları zikredeceğiz
Birinci nükte içinde bir ihtar: Ey esbab-perest gafil! Esbab, bir perdedir Çünki izzet ve âzamet öyle ister Fakat iş gören, Kudret-i Samedâniyedir Çünki tevhid ve celal öyle ister ve istiklali iktiza eder Sultan-ı Ezelî'nin memurları, saltanat-ı rubûbiyetin icraatçıları değillerdir Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o rubûbiyetin temâşâger nâzırlarıdırlar Ve o memurlar, o vasıtalar; kudretin izzetini, Rubûbiyetin haşmetini izhar içindir Tâ umûr-u hasise ile kudretin mübaşereti görünmesin Acz-âlûd, fakr-pişe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları şerik ittihaz etmiş değildir Demek esbab vaz'edilmiş, tâ aklın nazar-ı zâhirîsine karşı kudretin izzeti muhafaza edilsin Zira âyinenin iki veçhi gibi, herşeyin bir «mülk» ciheti var ki, âyinenin mülevven yüzüne benzer Muhtelif renklere ve hâlâta medâr olabilir Biri «melekût»dur
(Orjinal Sayfa: 306)
ki, âyinenin parlak yüzüne benzer Mülk ve zâhir veçhinde, Kudret-i Samedâniyenin izzetine ve kemâline münafî hâlât vardır Esbab, o hâlâta hem merci, hem medâr olmak için vaz'edilmişler Fakat melekûtiyet ve hakikat cânibinde, herşey şeffaftır, güzeldir Kudretin bizzât mübaşeretine münasibdir, izzetine münâfî değildir Onun için esbab sırf zâhirîdir, melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikîleri yoktur
Hem esbab-ı zâhiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvaları ve bâtıl itirazları Âdil-i Mutlak'a tevcih etmemek için, o şekvalara, o itirazlara hedef olacak esbab vaz'edilmiştir Çünki kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor Bu sırra bir misâl-i lâtif Sûretinde bir temsil-i mânevî rivayet ediliyor ki: Hazret-i Azrail Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakk'a demiş ki: «Kabz-ı ervah vazifesinde Senin ibâdın benden şekva edecekler, benden küsecekler» Cenâb-ı Hak lisan-ı hikmetle ona demiş ki: «Seninle ibâdımın ortasında, musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım Tâ şekvaları onlara gidip senden küsmesinler» İşte bak, nasıl hastalıklar perdedir; ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler ve kabz-ı ervahta hakikat olarak olan hikmet ve güzellik, Azrail Aleyhisselâm'ın vazifesine mütealliktir Öyle de: Hazret-i Azrail dahi bir perdedir Kabz-ı ervahta zâhiren merhametsiz görünen ve rahmetin Kemâline münasib düşmeyen Bâzı hâlâta merci olmak için, o memuriyete bir nâzır ve Kudret-i İlahiyeye bir perdedir Evet izzet ve âzamet ister ki, esbab perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında Tevhid ve celâl ister ki; esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden
İKİNCİ LEM'A: Bak şu kâinat bostanına, şu zeminin bağına, şu semânın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne dikkat et! Göreceksin ki, bir Sâni'-i Zülcelâl'in, bir Fâtır-ı Zülcemâl'in, o serilmiş ve serpilmiş masnuattan herbir masnu üstünde Hâlık-ı Küll-i Şey'e mahsus bir sikkesi ve herbir mahluku üstünde Sâni'-i Küll-i Şey'e has bir hâtemi ve kalem-i kudretin birer menşûru olan sahâif-i leyl ve nehar, yaz ve baharda yazılan tabakat-ı mevcûdat üstünde taklid kabûl etmez bir turrâ-i garrâsı vardır Şimdi o sikkelerden, o hâtemlerden, o turralardan nümune olarak birkaçını zikredeceğiz Meselâ: Hesabsız sikkelerinden, hayat üzerinde koyduğu çok sikkelerinden şu sikkeye bak ki: «Bir şeyden herşey yapar, hem herşeyden birtek şey yapar» Çünki: Nutfe suyundan ve hem içilen basit bir sudan, hesabsız âza ve cihazât-ı hayvâniyeyi yapar İşte birşeyi
(Orjinal Sayfa: 307)
herşey yapmak elbette bir Kadîr-i Mutlak'ın işidir Hem yenilen hadsiz taamlardan, -o taam ise hayvanî olsun, nebatî olsun- o müteaddid maddeleri, has bir cisme Kemâl-i intizâm ile çeviren ve ondan mahsus bir cild nesceden ve ondan basit cihazları yapan; elbette bir Kadîr-i Küll-i Şey'dir ve Alîm-i Mutlak'tır Evet, Hâlık-ı Mevt ve Hayat, şu destgâh-ı dünyada, hikmetiyle hayatı öyle bir kanun-u emriye-i mu'ciz-nümâ ile idare ediyor ki, o kanunu tatbik ve icra etmek; bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutan bir Zâta mahsustur
İşte eğer aklın sönmemiş ise, kalbin kör olmamış ise anlarsın ki; bir şeyi kemâl-i sühulet ve intizâmla herşey yapan ve herşeyi kemâl-i mizan ve intizâmla san'atkârane birtek şey yapan, herşeyin Sâniine has ve Hâlık-ı Küll-i Şey'e mahsus bir sikkedir Meselâ görsen: Hârika-pişe bir zât, bir dirhem pamuktan yüz top çuha ve ipek veya patiska gibi mütenevvi sâir kumaşları o tek dirhem pamuktan nescetmekle beraber; helva, baklava gibi çok taamları dahi ondan yapıyor Sonra görsen ki o zât, demiri ve taşı, balı ve yağı, suyu ve toprağı avucuna alır, bir güzel altun yapar Elbette kat'iyen hükmedeceksin ki o zât, öyle kendine has bir san'ata mâliktir; bütün anasır-ı arziye, Onun emrine müsahhar ve bütün mevalid-i türabiye, Onun hükmüne bakar Evet hayattaki tecelli-i kudret ve hikmet, bu misâlden bin derece daha acibdir
İşte hayat üstündeki çok sikkelerden birtek sikke
ÜÇÜNCÜ LEM'A: Bak, şu kâinat-ı seyyalede, şu mevcûdât-ı seyyarede cevelan eden zîhayatlara! Göreceksin ki: Bütün zîhayatlardan herbir zîhayat üstünde Hayy-ı Kayyum'un koyduğu çok hâtemleri vardır O hâtemlerden bir hâtemi şudur ki: O zîhayat, meselâ şu insan, âdeta kâinatın bir misâl-i Mûsaggarı, şecere-i hilkatin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi ki, envâ'-ı âlemin ekser nümunelerini câmi'dir Güya o zîhayat bütün kâinattan gâyet hassas mîzanlarla süzülmüş bir katredir Demek, şu zîhayatı halketmek ve ona Rab olmak, bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutmak lâzımgelir
İşte, eğer aklın evhamda boğulmamış ise anlarsın ki: Bir kelime-i kudreti, meselâ «bal arısını» ekser eşyaya bir nevi küçük fihriste yapmak ve bir sahifede meselâ «insanda» şu kitab-ı kâinatın ekser mes'elelerini yazmak, hem bir noktada meselâ küçücük «incir çekirdeğinde» koca incir ağacının proğramını dercetmek ve bir harf-
(Orjinal Sayfa: 308)
de meselâ «Kalb-i beşerde» şu âlem-i kebirin safahatında tecelli ve ihâta eden bütün Esmânın âsârını göstermek ve bir mercimek tanesi kadar mevki tutan «Kuvve-i hâfıza-i insâniyede» bir kütübhane kadar yazı yazdırmak ve bütün hâdisat-ı kevniyenin mufassal fihristesini o kuvvecikte dercetmek, elbette ve elbette Hâlık-ı Küll-i Şey'e has ve bu kâinatın Rabb-i Zülcelâl'ine mahsus bir hâtemdir
İşte zîhayat üstünde olan pek çok hâtem-i Rabbanîden birtek hâtem, böyle nurunu gösterse ve onun âyâtını şöyle okuttursa, acaba birden bütün o hâtemlere bakabilsen, görebilsen: سُبْحَانَمَنِاخْتَفَىبِشِدَّةِالظُّهُورِ demeyecek misin?
DÖRDÜNCÜ LEM'A: Bak, şu semâvatın denizinde yüzen ve şu zeminin yüzünde serpilen rengârenk mevcûdâta ve çeşit çeşit masnuata dikkat et! Göreceksin ki; herbiri üstünde Şems-i Ezelî'nin taklid kabûl etmez turraları vardır Nasıl hayatta sikkeleri, zîhayatta hâtemleri görünüyor ve bir-ikisini gördük İhya üstünde dahi öyle turraları vardır Temsil, derin mânâları fehme yakınlaştırdığından bir temsil ile şu hakikatı göstereceğiz
Meselâ, Güneş Seyyarelerden tut tâ katrelere kadar, tâ camın küçük parçalarına kadar ve kar'ın parlak zerreciklerine kadar şu Güneş'in misâliyesinden ve in'ikâsından bir turrası, Güneş'e mahsus bir eser-i nurânisi görünüyor Şayet o hadsiz şeylerde görünen güneşçiklerini, Güneş'in cilve-i in'ikâsı ve tecelli-i aksi olduğunu kabûl etmezsen, o vakit herbir katrede ve ziyaya maruz herbir cam parçasında ve ışığa mukabil her şeffaf bir zerrecikte; tabiî, hakikî bir Güneş'in vücudunu bil'asâle kabûl etmek gibi gâyet derece bir dîvanelikle, nihayetsiz bir belâhete düşmekliğin lâzım gelir Öyle de: Şems-i Ezelî'nin tecelliyat-ı nuraniyesinden «İhya» yâni «Hayat vermek» cihetinde, herbir zîhayat üstünde öyle bir turrası vardır ki; faraza bütün esbab toplansa ve birer fâil-i muhtar kesilseler, yine o turrayı taklid edemezler Zira herbiri birer Mu'cize-i Kudret olan zîhayatlar, herbiri o Şems-i Ezelî'nin şuaları hükmünde olan Esmâsının nokta-i mihrakıyesi Sûretindedir Eğer zîhayat üstünde görünen o nakş-ı acib-i san'atı, o nazm-ı garib-i hikmeti ve o tecelli-i sırr-ı ehadiyeti, Zât-ı Ehad-i Samed'e verilmediği vakit; herbir zîhayatta, hattâ bir sinekte, bir çiçekte nihayetsiz bir kudret-i fâtıra içinde saklandığını ve herşeyi muhit bir ilim bulunduğunu
(Orjinal Sayfa: 309)
ve kâinatı idare edecek bir İrade-i mutlaka onda mevcûd olduğunu, belki Vâcib-ül Vücud'a mahsus bâki sıfatları dahi onların içinde bulunduğunu kabûl etmek, âdeta o çiçeğin, o sineğin herbir zerresine bir Ulûhiyet vermek gibi dalaletin en eblehçesine, hurafatın en ahmakçasına bir derekesine düşmek lâzım gelir Zira o şeyin zerrelerine, hususan tohum olsalar, öyle bir vaziyet verilmiş ki; o zerre, cüz'ü olduğu zîhayata bakar, onun nizâmına göre vaziyet alır Belki o zîhayatın bütün nev'ine bakar gibi, o nev'in devamına yarayacak her yerde zer'etmek ve nev'inin bayrağını dikmek için kanatçıklarla kanatlanmak gibi bir keyfiyet alır Belki o zîhayat alâkadar ve muhtaç olduğu bütün mevcûdata karşı muamelâtını ve münasebat-ı rızkıyesini devam ettirecek bir vaziyet tutuyor
İşte eğer o zerre, bir Kadîr-i Mutlak'ın memuru olmazsa ve nisbeti o Kadîr-i Mutlak'tan kesilse; o vakit o zerreye, herşeyi görür bir göz, herşeye muhit bir şuur vermek lâzımdır
Elhasıl: Nasıl şu katrelerde ve camın zerreciklerinde olan güneşçikler ve çeşit çeşit renkler, Güneş'in cilve-i aksine ve in'ikâsının tecellisine verilmezse, birtek Güneş'e mukabil nihayetsiz güneşleri kabûl etmek lâzım gelir Muhal ender muhal bir hurâfeyi kabûl etmek iktiza eder Aynen bunun gibi, eğer herşey Kadîr-i Mutlak'a verilmezse, birtek Allah'a mukabil nihayetsiz belki zerrat-ı kâinat adedince ilâhları kabûl etmek gibi, yüz derece muhal içindeki bir muhali mevcûd kabûl etmek gibi bir divanelik hezeyanına düşmek lâzım gelir
Elhasıl: Herbir zerreden üç pencere, Şems-i Ezelî'nin nur-u Vahdâniyetine ve Vücub-u Vücuduna açılır
Birinci Pencere: Herbir zerre; bir nefer gibi askerî dairelerinin herbirinde, yâni takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda herbirisinde bir nisbeti, o nisbete göre bir vazifesi ve o vazifeye göre nizâmı dairesinde bir hareketiolduğu gibi

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 14-12-2008   #28
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Hem meselâ: Senin gözbebeğindeki o câmid zerrecik dahi, senin gözünde, başında, vücudunda ve kuvve-i müvellide, kuvve-i câzibe, kuvve-i dâfia, kuvve-i Mûsavvire gibi deveran-ı deme ve his ve harekeye hizmet eden evride ve şerâyin ve sâir âsâblarda, hem senin nev'inde, ilâ âhir birer nisbeti, birer vazifesi bulunduğunu, bilbedâhe bir Kadîr-i Ezelî'nin eser-i sun'u ve memur-u muvazzafı ve taht-ı tedbirinde olduğunu, kör olmayan göze gösterir
(Orjinal Sayfa: 310)
İkinci Pencere: Havadaki herbir zerre, herbir çiçeği, herbir meyveyi ziyaret edebilir Hem her çiçeğe, her meyveye girer işleyebilir Eğer herşeyi görür ve bilir bir Kadîr-i Mutlak'ın memur-u müsahharı olmasa, o serseri zerre, bütün meyvelerin, çiçeklerin cihazatını ve yapılmasını ve ayrı ayrı san'atlarını ve onlara giydirilen Sûretlerin terziliğini ve hıyatat-ı kâmile-i muhita-i san'atını bilmek lâzım gelir İşte şu zerre, bir güneş gibi bir nur-u tevhidin şuaını gösteriyor Ziyâyı, havaya; mâi, türâba kıyas et
Zâten eşyanın asıl menşe'leri, şu dört maddedir: Yeni hikmetle müvellid-ül ma, müvellid-ül humuza, karbon, azottur ki, bu anasır evvelki unsurların eczalarıdır
Üçüncü Pencere: Zerrelerden mürekkeb bir parça toprak, herbir çiçekli ve meyveli nebâtatın neşv ü nemasına menşe olabilir bir kâseyi o zerreciklerden doldursan, bütün dünyadaki her nevi çiçek ve meyveli nebâtatın tohumcukları ki, o tohumcuklar hayvanatın nutfeleri gibi ayrı ayrı şeyler değil, nutfeler bir su olduğu gibi, o tohumlar da karbon, azot, müvellid-ül mâ, müvellid-ül humuzadan mürekkeb, mahiyetçe birbirinin misli, keyfiyetçe birbirinden ayrı, yalnız kader kalemiyle sırf mânevî olarak aslının proğramı tevdi edilmiş İşte o tohumları nöbetle o kaseye koysak, herbiri hârika cihazatıyla, eşkâl ve vaziyetiyle zuhur edeceğini, vuku bulmuş gibi inanırsın Eğer o zerreler herbir şeyin herbir hal ve vaziyetini bilen ve herşeye (ona) lâyık vücudu ve vücudun levazımatını vermeye kadir ve kudretine nisbeten herşey kemâl-i sühuletle müsahhar olan bir zâtın memuru ve emirber bir vazifedârı olmazlarsa, o toprağın herbir zerresinde, ya bütün çiçekli ve meyvedârların adedince mânevî fabrikalar ve matbaalar içinde bulunması lâzım gelir ki, o cihazatları ve eşkalleri birbirinden uzak ve birbirinden ayrı mevcûdât-ı muhtelifeye menşe' olabilsin Veya bütün o mevcûdâta muhit bir ilim ve bütün onların teşkilâtına muktedir olacak bir kudret vermek lâzımdır Tâ bütün onların teşkilatına medâr olsun Demek Cenâb-ı Hak'tan nisbet kesilse, toprağın zerrâtı adedince ilahlar kabûl edilmesi lâzım gelir Bu ise bin defa muhal içinde muhal bir hurâfedir Fakat memur oldukları vakit çok kolaydır Nasıl bir sultan-ı azîmin bir âdi neferi, o padişahın namıyla ve onun kuvvetiyle bir memleketi hicret ettirebilir, iki denizi birleştirebilir, bir şâhı esir edebilir Öyle de; Ezel ve Ebed Sultanı'nın emriyle, bir sinek bir Nemrud'u yere serer, bir karınca bir Firavun'un sarayını harab eder,
(Orjinal Sayfa: 311)
yere atar Bir incir çekirdeği, bir incir ağacını yüklenir
Hem herbir zerrede, vücub ve vahdet-i Sâni'a iki şahid-i sadık daha var Birisi; herbir zerre, acz-i mutlakıyla beraber pek büyük ve pek mütenevvi vazifeleri kaldırıyor ve cümûdiyeti ile beraber bir şuur-u küllî gösteren intizâmperverane nizâm-ı umumîye tevfik-i hareket eder Demek herbir zerre, lisan-ı acziyle Kadîr-i Mutlak'ın vücub-u vücuduna ve nizâm-ı âlemi gözetmesiyle vahdetine şehadet eder
كَمَا اَنَّ فِى كُلِّ ذَرَّةٍ شَاهِدَانِ عَلَى اَنَّهُ وَاجِبٌ وَاحِدٌ كَذَالِكَ فِى كُلِّ حَىٍّ لَهُ اَيَتَانِ عَلَى اَنَّهُ اَحَدٌ صَمَدٌ
Evet herbir zîhayatta; biri Ehadiyet sikkesi, diğeri Samediyet turrası bulunuyor Zira bir zîhayat ekser kâinatta cilveleri görünen Esmâyı birden kendi âyinesinde gösteriyor Âdeta bir nokta-i mihrâkıye hükmünde, Hayy-ı Kayyum'un tecelli-i ism-i âzamını gösteriyor İşte Ehadiyet-i Zâtiyeyi, Muhyî perdesi altında bir nevi gölgesini gösterdiğinden, bir sikke-i ehadiyeti taşıyor Hem o zîhayat, bu kâinatın bir misâl-i Mûsaggarı ve şecere-i hilkatın bir meyvesi hükmünde olduğu için, kâinat kadar ihtiyacatını birden kolaylıkla küçücük daire-i hayatına yetiştirmek, Samediyet turrasını gösteriyor Yâni o hal gösteriyor ki, onun öyle bir Rabbi var ki; ona, herşeye bedel bir teveccühü var ve bütün eşyanın yerini tutar bir nazarı var Bütün eşya, Onun bir teveccühünün yerini tutamaz
نَعَمْ يَكْفِى لِكُلِّ شَىْءٍ شَىْءٌ عَنْ كُلِّ شَىْءٍ وَ لاَ يَكْفِى عَنْهُ كُلُّ شَىْءٍ وَ لَوْ لِشَىْءٍ وَاحِدٍ
Hem o hal gösteriyor ki: Onun o Rabbi, hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi, hazinesinden hiçbir şey eksilmez ve kudretine de hiç bir şey ağır gelmez İşte Samediyetin gölgesini gösteren bir nevi turrası
Demek herbir zîhayatta; bir Sikke-i Ehadiyet, bir Turra-i Samediyet vardır Evet herbir zîhayat, hayat lisanıyla قُلْ هُوَ اللَّهُ اَحَدٌ اَللَّهُ الصَّمَدُ okuyor Bu iki sikkeden başka, birkaç pencere-i mühimme de var
(Orjinal Sayfa: 312)
Başka bir yerde tafsil edildiği için burada ihtisar edildi
Mâdem şu kâinatın herbir zerresi böyle üç pencereyi ve iki deliği ve hayat dahi iki kapıyı birden Vâcib-ül Vücud'un vahdâniyetine açıyor, zerreden tâ Şemse kadar tabakat-ı mevcûdât, Zât-ı Zülcelâl'in envar-ı mârifetini ne Sûretle neşrettiğini kıyas edebilirsin
İşte mârifetullahta terakkiyat-ı mâneviyyenin derecatını ve huzurun merâtibini bundan anla ve kıyas et
BEŞİNCİ LEM'A: Nasılki bir kitab eğer yazma ve mektub olsa, onun yazmasına bir kalem kâfidir Eğer basma ve matbu olsa, o kitabın hurufatı adedince kalemler, yâni demir harfler lâzımdır Tâ o kitab tab'edilip vücud bulsun Eğer o kitabın Bâzı harflerinde gâyet ince bir hat ile o kitabın ekseri yazılmış ise -Sûre-i Yâsin, lâfz-ı Yâsin'de yazıldığı gibi- o vakit bütün o demir harflerin küçücükleri, o tek harfe lâzım, tâ tab'edilsin Aynen öyle de: Şu kitab-ı kâinatı, kalem-i kudret-i Samedâniyenin yazması ve Zât-ı Ehadiyet'in mektubu desen, vücub derecesinde bir sühulet ve lüzum derecesinde bir mâkuliyet yoluna gidersin
Eğer tabiata ve esbaba isnad etsen, imtina derecesinde suûbetli ve muhal derecesinde müşkilâtlı ve hiçbir vehim kabûl etmeyen hurafatlı şöyle bir yola gidersin ki; tabiat için herbir cüz' toprakta, herbir katre suda, herbir parça havada, milyarlarca mâdenî matbaalar ve hadsiz mânevî fabrikalar bulunması lâzım Tâ ki, hesabsız çiçekli, meyveli masnuatın teşekkülâtına mazhar olabilsin Yahut herşeye muhit bir ilim, herşeye muktedir bir kuvvet, onlarda kabûl etmek lâzım gelir Tâ şu masnuata hakikî masdar olabilsin Çünki toprağın ve suyun ve havanın herbir cüz'ü, ekser nebâtata menşe olabilir Halbuki herbir nebat -meyveli olsa, çiçekli olsa- teşekkülâtı o kadar muntâzamdır, o kadar mevzundur, o kadar birbirinden mümtazdır, o kadar keyfiyetçe birbirinden ayrıdır ki; herbirisine, yalnız ona mahsus birer ayrı mânevî fabrika veya ayrı birer matbaa lâzımdır Demek tabiat, mistarlıktan masdarlığa çıksa; herbir şeyde bütün şeylerin makinelerini bulundurmağa mecburdur İşte bu tabiatperestlik fikrinin esâsı, öyle bir hurafâttır ki, hurafeciler dahi ondan utanıyorlar Kendini âkıl zanneden ehl-i dalâletin, nasıl nihayetsiz hezeyanlı bir akılsızlık iltizâm ettiklerini gör, ibret al!
(Orjinal Sayfa: 313)
Elhasıl: Nasıl bir kitabın herbir harfi, kendi nefsini bir harf kadar gösterip ve kendi vücuduna tek bir Sûretle delâlet ediyor ve kendi kâtibini on kelime ile târif eder ve çok cihetlerle gösterir Meselâ: «Benim kâtibimin hüsn-ü hattı var: Kalemi kırmızıdır, şöyledir böyledir» der Aynen öyle de: Şu kitab-ı kebir-i âlemin herbir harfi, kendine cirmi kadar delâlet eder ve kendi Sûreti kadar gösterir Fakat Nakkaş-ı Ezelî'nin esmâsını, bir kaside kadar târif eder ve keyfiyetleri adedince işaret parmaklarıyla o esmâyı gösterir, müsemmasına şehadet eder Demek hem kendini, hem bütün kâinatı inkâr eden safsatacı gibi bir ahmak, yine Sâni'-i Zülcelâl'in inkârına gitmemek gerektir!
ALTINCI LEM'A: Hâlık-ı Zülcelâl'in nasılki mahlukatının her bir ferdinin başında ve masnuatının herbir cüz'ünün cebhesinde, ehadiyetinin sikkesini koymuştur (Nasılki geçmiş lem'alarda bir kısmını gördün) Öyle de; herbir nev'in üstünde çok Sikke-i Ehadiyet, herbir küll üstünde müteaddid Hâtem-i Vâhidiyet, tâ mecmu-u âlem üstünde mütenevvi turra-i vahdet, gâyet parlak bir Sûrette koymuştur İşte pek çok sikkelerden ve hâtemlerden ve turralardan, sath-ı Arz sahifesinde bahar mevsiminde vaz'edilen bir sikke, bir hâtemi göstereceğiz Şöyle ki:
Nakkaş-ı Ezelî, zeminin yüzünde yaz, bahar zamanında en az üçyüzbin nebâtat ve hayvanatın enva'ını, nihayetsiz ihtilat, karışıklık içinde nihayet derecede imtiyaz ve teşhis ile ve gâyet derecede intizâm ve tefrik ile haşir ve neşretmesi, bahar gibi zâhir ve bâhir parlak bir sikke-i tevhiddir Evet bahar mevsiminde ölmüş arzın ihyası içinde, üçyüzbin haşrin nümunelerini Kemâl-i intizâm ile îcad etmek ve Arzın sahifesinde birbiri içinde üçyüzbin muhtelif enva'ın efradını hatâsız ve sehivsiz, galatsız, noksansız, gâyet mevzun, manzum, gâyet muntâzam ve mükemmel bir Sûrette yazmak, elbette nihayetsiz bir kudrete ve muhit bir ilme ve kâinatı idare edecek bir iradeye mâlik bir Zât-ı Zülcelâl'in, bir Kadîr-i ZülKemâl'in ve bir Hakîm-i Zülcemâl'in sikke-i mahsusası olduğunu zerre miktar şuuru bulunanın derketmesi lâzımgelir Kur'an-ı Hakîm ferman ediyor ki:
فَانْظُرْ آِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذَلِكَ لَمُحْيِى اْلمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ
(Orjinal Sayfa: 314)
Evet zeminin diriltilmesinde, üçyüz bin haşrin nümunelerini, birkaç gün zarfında yapan, gösteren Kudret-i Fâtıraya; elbette insanın haşri ona göre kolay gelir Meselâ: Gelincik Dağı'nı ve Sübhan Dağı'nı bir işaretle kaldıran bir Zât-ı Mu'ciznümâya, «Şu dereden, yolumuzu kapayan şu koca taşı kaldırabilir misin?» denilir mi? Öyle de: Gök ve dağ ve yeri altı günde îcad eden ve onları vakit-bevakit doldurup boşaltan bir Kadîr-i Hakîm'e, bir Kerîm-i Rahîm'e: «Ebed tarafından ihzâr edilip serilmiş, kendi ziyafetine gidecek yolumuzu seddeden şu toprak tabakasını üstümüzden kaldırabilir misin? Yeri düzeltip bizi ondan geçirebilir misin?» İstib'âd Sûretinde söylenir mi?
Şu zeminin yüzünde yaz zamanında bir sikke-i tevhidi gördün Şimdi bak! Gâyet basîrane ve hakîmane zeminin yüzündeki şu tasarrufat-ı azîme-i bahariye üstünde, bir hâtem-i Vâhidiyet gâyet âşikâre görünüyor Çünki şu icraat, bir vüs'at-i mutlaka içinde ve o vüs'atle beraber bir sür'at-i mutlaka ile ve o sür'at ile beraber bir sehavet-i mutlaka içinde görünen intizâm-ı mutlak ve kemâl-i hüsn-ü san'at ve mükemmeliyyet-i hilkat; öyle bir hâtemdir ki, gayr-ı mütenahî bir ilim ve nihayetsiz bir kudret sahibi ona sahib olabilir Evet görüyoruz ki; bütün yeryüzünde bir vüs'at-i mutlaka içinde bir îcad, bir tasarruf, bir faaliyet var Hem o vüs'at içinde, bir sür'at-i mutlaka ile işleniyor Hem o sür'at ve vüs'atle beraber teksir-i efrâdda bir sehavet-i mutlaka görünüyor Hem o sehavet ve vüs'at ve sür'atle beraber bir sühulet-i mutlaka görünüyor Hem o sehavet ve sühulet ve sür'at ve vüs'atle beraber; herbir nevide, herbir ferdde görünen bir intizâm-ı mutlak ve gâyet mümtaz bir hüsn-ü san'at ve nihayet ihtilat içinde bir imtiyaz-ı etem ve gâyet mebzuliyet içinde gâyet kıymetdar eserler ve gâyet geniş daire içinde tam bir muvafakat ve gâyet sühulet içinde gâyet san'atkârane bediaları icad etmek, bir anda, her yerde, bir tarzda, her ferdde bir san'at-ı hârika, bir faaliyet-i mu'ciz-nümâ göstermek; elbette ve elbette öyle bir zâtın hâtemidir ki, hiçbir yerde olmadığı halde, heryerde hâzır, nâzırdır Hiç bir şey ondan gizlenmediği gibi, hiçbir şey Ona ağır gelmez Zerrelerle yıldızlar, Onun kudretine nisbeten müsavidirler
Meselâ: O Rahîm-i Zülcemâl'in bağistan-ı kereminden, mu'cizâtının salkımlarından bir tanecik hükmünde gördüğüm iki parmak kalınlığında bir üzüm asmasına asılmış olan salkımları saydım: Yüz
(Orjinal Sayfa: 315)
ellibeş çıktı Bir salkımın tanesini saydım: Yüzyirmi kadar oldu Düşündüm, dedim: «Eğer bu asma çubuğu, ballı su musluğu olsa, daim su verse, şu hararete karşı o yüzer rahmetin şurub tulumbacıklarını emziren salkımlara ancak kifayet edecek Halbuki, bâzan az bir rutubet ancak eline geçer İşte bu işi yapan, herşeye kadir olmak lâzımgelir سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فِى صُنْعِهِ الْعُقُولُ
YEDİNCİ LEM'A: Bak, nasıl sahife-i Arz üstünde Zât-ı Ehad-i Samed'in hâtemlerini az dikkatle görebilirsin Başını kaldır, gözünü aç, şu kâinat kitab-ı kebîrine bir bak; göreceksin ki: O kâinatın heyet-i mecmuası üstünde, büyüklüğü nisbetinde bir vuzuh ile Hâtem-i Vahdet okunuyor Çünki şu mevcûdât bir fabrikanın, bir kasrın, bir muntâzam şehrin eczaları ve efradları gibi bel-bele verip, birbirine karşı muavenet elini uzatıp, birbirinin suâl-i hâcetine «Lebbeyk! Baş üstüne» derler Elele verip, bir intizâm ile çalışırlar Başbaşa verip, zevilhayata hizmet ederler Omuz-omuza verip, bir gayeye müteveccihen bir Müdebbir-i Hakîm'e itaat ederler Evet Güneş ve Ay'dan, gece ve gündüzden, kış ve yazdan tut, tâ nebatâtın, muhtaç ve aç hayvanların imdadına gelmelerinde ve hayvanların zaîf, şerîf insanların imdadına koşmalarında, hattâ mevadd-ı gıdâiyenin lâtif, nahîf yavruların ve meyvelerin imdadına uçmalarında, tâ zerrat-ı taamiyenin hüceyrat-ı beden imdadına geçmelerinde câri olan bir düstur-u teavünle hareketleri, bütün bütün kör olmayana gösteriyorlar ki; gâyet kerim birtek Mürebbî'nin kuvvetiyle, gâyet hakîm birtek Müdebbir'in emriyle hareket ediyorlar
İşte şu kâinat içinde câri olan bu tesanüd, bu teâvün, bu tecâvüb, bu teânuk, bu müsahhariyyet, bu intizâm, birtek Müdebbir'in tertibiyle idare edildiklerine ve birtek Mürebbi'nin tedbiriyle sevk edildiklerine kat'iyen şehadet etmekle beraber; şu bilbedâhe san'at-ı eşyada görünen hikmet-i âmme içindeki inâyet-i tâmme ve o inâyet içinde parlayan rahmet-i vasia ve o rahmet üstünde serilen ve rızka muhtaç herbir zîhayata onun hacetine lâyık bir tarzda iâşe etmek için serpilen erzak ve iaşe-i umumî, öyle parlak bir Hâtem-i Tevhiddir ki, bütün bütün aklı sönmeyen anlar ve bütün bütün kör olmayan görür Evet, kasd ve şuur ve iradeyi gösteren bir perde-i hikmet, umum kâinatı kaplamış ve o perde-i hikmet üstünde lütuf ve tezyin ve tahsin ve ihsanı gösteren bir perde-i inâyet seril-
(Orjinal Sayfa: 316)
miştir ve o müzeyyen perde-i inâyet üstünde kendini sevdirmek ve tanıttırmak, in'am ve ikram etmek lem'alarını gösteren bir hulle-i rahmet, kâinatı içine almıştır ve o münevver perde-i rahmet-i âmme üstüne serilen ve terahhumu ve ihsan ve ikramı ve kemâl-i şefkat ve hüsn-ü terbiyeyi ve lütf-u rubûbiyeti gösteren bir sofra-i erzak-ı umumiye dizilmiştir
Evet şu mevcûdât, zerrelerden güneşlere kadar; ferdler olsun neviler olsun, küçük olsun büyük olsun, semerat ve gayâtla ve faideler ve maslahatlarla münakkaş bir kumaş-ı hikmetten muhteşem bir gömlek giydirilmiş ve o hikmet-nümâ Sûret gömleği üstünde lütuf ve ihsan çiçekleriyle müzeyyen bir hulle-i inâyet her şeyin kametine göre biçilmiş ve o müzeyyen hulle-i inâyet üzerine tahabbüb ve ikram ve tahannün ve in'am lem'alarıyla münevver, rahmet nişanları takılmış ve o münevver ve murassa nişanları ihsan etmekle beraber, zeminin yüzünde bütün zevilhayatın taifelerine kâfi, bütün hacetlerine vâfi bir sofra-i rızk-ı umumî kurulmuştur İşte şu iş, Güneş gibi âşikâre, nihayetsiz Hakîm, Kerim, Rahîm, Rezzak bir Zât-ı Zülcemâl'e işaret edip gösteriyor
Öyle mi? Herşey rızka muhtaç mıdır?
Evet, bir ferd rızka ve devam-ı hayata muhtaç olduğu gibi, görüyoruz ki: Bütün mevcûdât-ı âlem, bâhusus zîhayat olsa, küllî olsun cüz'î olsun, küll olsun cüz' olsun; vücudunda, bekasında, hayatında ve idame-i hayatta maddeten ve mânen çok metâlibi var, çok levâzımâtı var İftikaratı ve ihtiyacatı öyle şeylere var ki, en ednasına o şeyin eli yetişmediği, en küçük matlubuna o şeyin kuvveti kâfi gelmediği bir halde, görüyoruz ki: Bütün metâlibi ve erzâk-ı maddiye ve mâneviyesi مِنْحَيْثُلاَيَحْتَسِبُ ummadığı yerlerden kemâl-i intizâmla ve vakt-i münâsibde ve lâyık bir tarzda kemâl-i hikmetle ellerine veriliyor

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 14-12-2008   #29
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



ilk hayatı Tarihçe-i hayat-A-


BİRİNCİ KISIM

İLK HAYATI



BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ, Rumî 1293 (M 1873) tarihinde Bitlis Vilayeti'ne bağlı Hizan Kazası'nın İsparit Nahiyesi'nin Nurs Köyü'nde doğmuştur Babasının adı Mirza, anasının adı Nuriye'dir Dokuz yaşına kadar peder ve validesinin yanında kaldı O esnada bir halet-i ruhiye, tahsilde bulunan büyük biraderi Molla Abdullah'ın, ilimden ne derece feyizyab olduğunu tedkike sevketti Molla Abdullah'ın gittikçe tekâmül ederek köydeki okumamış arkadaşlarından okumakla tezahür eden meziyetini düşünüp hayran kaldı Bunun üzerine ciddî bir şevk ile tahsili gözüne aldı ve bu niyetle nahiyeleri İsparit Ocağı dâhilinde bulunan Tağ Köyü'nde Molla Mehmed Emin Efendi'nin medresesine gitti Fakat fazla duramadı Halet-i fitriyeleri îcabı, daima izzetini (Haşiye) koruması ve hattâ âmirane söylenen küçük bir söze dahi tahammül edememesi; medreseden ayrılmasına sebeb oldu Tekrar Nurs'a döndü Nurs'ta ayrıca bir medrese olmadığından dersini büyük biraderinin haftada bir defa sılaya geldiği günlere hasrederdi Bir müddet sonra Pirmis karyesine, sonra Hizan Şeyhi'nin yaylasına gitti Burada da tahakküme tahammülsüzlüğü, dört talebe ile geçinmemesine sebeb oldu Bu

(Haşiye): Molla Said'de küçük yaşta görülen bu izzet, nefse muhabbetten gelmiyordu Kader-i İlahî, istikbalde i'lâ-yı Kelimetullah vazifesini inayetiyle vereceği bir abdine, o vazifeyi bihakkın îfası için lâzım olacak hasletlerden biri olan izzet-i ilmiyeyi vermişti Molla Said, henüz o zaman bunun mahiyet ve hikmetini belki bilemiyordu; fakat zaman gösterdi ki, şimdi muhteşem bir ağaç mahiyetini alan Risale-i Nur'un muazzam ve geniş hizmetinin levazımatından olan izzet-i ilmiyeyi Cenab-ı Hak Molla Said'in ruhunda tâ o zaman küçük bir çekirdek olarak dercetmişti dört talebe birleşip, kendisini daima taciz ettiklerinden bir gün Şeyh Seyyid Nur Muhammed Hazretlerinin huzuruna çıkıp, izhar-ı acz ile arkadaşlarını şikayet etmeyerek şöyle dedi:

-Şeyh efendi, bunlara söyleyiniz, benimle döğüştükleri vakit, dördü birden olmasınlar, ikişer ikişer gelsinler



(Orjinal Sayfa :30)

Seyyid Nur Muhammed, küçük Said'in bu mertliğinden hoşlanarak:

-Sen benim talebemsin, kimse sana ilişemez! buyurdu

Bu hâdiseden sonra "Şeyh Talebesi" diye yâdedildi Burada bir müddet kaldıktan sonra, biraderi Molla Abdullah ile beraber Nurşin köyüne geldiler Yaz olması dolayısıyla, ahali ve talebelerle birlikte Şeyhan yaylasına gittiler Orada biraderi Molla Abdullah ile bir gün döğüşmüş Tagî Medresesi müderrisi Mehmed Emin Efendi, küçük Said'e:

-Ne için kardeşinin emrinden çıkıyorsun? diye işe karışmış

Bulundukları medrese, meşhur şeyh Abdurrahman Hazretlerinin olması dolayısıyla, hocasına şu yolda cevab verir:

-Efendim, şu tekyede bulunmak hasebiyle, siz de benim gibi talebesiniz Şu halde burada hocalık hakkınız yoktur! diyerek, gündüz vakti bile herkesin güçlükle geçebileceği cesîm bir ormandan geceleyin geçerek Nurşin'e gelir

Şarkî Anadolu'da medrese teşkilatındaki hususiyetlerden birisi şudur ki: İcazet almış bir âlim, istediği köyde hasbetenlillah bir medrese açar; medrese talebelerinin ihtiyacı, iktidarı olursa medrese sahibi tarafından, iktidarı yoksa halk tarafından temin edilir Hoca meccanen ders verir, talebelerin iaşe ve levazımatını da halk deruhde ederdi Bunların içinde yalnız Molla Said, hiçbir suretle zekat almıyordu Zekat ve başkasının eser-i minneti olan bir parayı kat'iyen kabul etmiyordu(Haşiye-1)

(Haşiye-1): Zekat ve sadaka ve mukabilsiz hiç bir şey almadığının sebeb ve hikmeti, Risale-i Nur'dan İkinci Mektub ve sair risalelerde beyan edilmiştir Evet Molla Said'in istikbalde Risale-i Nur'la göreceği hizmet-i imaniyeyi kemal-i ihlasla îfası ve bu hizmetin meydana gelebilmesi için "Uhrevî hizmetin mukabilinde hiç birşey taleb etmemek" olan kudsî düsturun icmalî bir fihristesi, daha küçük yaşında iken rahmet-i İlahiye tarafından ruhunda yerleştirilmişti

Nurşin'de bir müddet kaldıktan sonra Hizan'a döndü Sonra medrese hayatını terkederek pederinin yanına geldi ve bahara kadar evde kaldı O sırada şöyle bir rü'ya görür:

Kıyamet kopmuş, kâinat yeniden dirilmiş Molla Said, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı nasıl ziyaret edebileceğini düşünür Nihayet Sırat Köprüsü'nün başına gidip durmak hatırına gelir "Herkes oradan geçer, ben de orada beklerim" der ve Sırat Köprü-

(Orjinal Sayfa :31)

sünün başına gider Bütün Peygamberan-ı İzam hazeratını birer birer ziyaret eder, Peygamber Efendimizi de ziyarete mazhar olunca uyanır

Artık bu rü'yadan aldığı feyiz, tahsil-i ilim için (Haşiye) büyük bir şevk uyandırır Pederinden izin alarak, tahsil yapmak üzere Arvas nahiyesine gider Burada icra-yı tedris eden meşhur Molla Mehmed Emin Efendi kendisine ders vermeye tenezzül etmeyip talebelerinden birisine okutmasını tavsiye edince, izzetine ağır gelir Bir gün bu meşhur müderris câmide ders okutmakta iken, Molla Said itiraz ederek:

(Haşiye): Tarihçe-i hayatında yazılmamış, o rü'yada mazhar olduğu bir hakikatı sonradan şöyle anladık ki: Molla Said, Hazret-i Peygamber'den ilim talebinde bulunmasına karşılık; Hazret-i Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ümmetinden sual sormamak şartıyla ilm-i Kur'anın talim edileceğini tebşir etmişler Aynen bu hakikat hayatında tezahür etmiş Daha sabavetinde iken bir allâme-i asır olarak tanınmış ve kat'iyen kimseye sual sormamış, fakat sorulan bütün suallere mutlaka cevab vermiştir

-Efendim, öyle değil!

Hitabında bulunur Okutmasına tenezzül etmediğini hatırlatır Orada bir müddet kaldıktan sonra, Mîr Hasan Veli Medresesi'ne gitti Aşağı derecede okuyan talebelere ehemmiyet verilmemek bu medresenin âdeti olduğunu anlayınca, sıra ile okunması îcabeden yedi ders kitabını terkederek, sekizinci kitabdan okuduğunu söyledi

Birkaç gün sonra Vastan kasabasına gitti ise de, orada tebdil-i hava için ancak bir ay kadar kaldı, bilâhare Molla Mehmed isminde bir zâtın refakatinde Erzurum Vilayetine tâbi' Bayezid'e hareket etti Hakikî tahsiline işte bu tarihte başlar Bu zamana kadar hep "Sarf" ve "Nahiv" mebadileriyle meşgul olmuştu ve "İzhar"a kadar okumuştu Bayezid'de Şeyh Mehmed Celalî Hazretlerinin nezdinde yaptığı bu hakikî ve ciddî tahsili, üç ay kadar devam etmiştir Fakat pek garibdir Zira Şarkî Anadolu usûl-ü tedrisiyle, "Molla Câmî"den nihayete kadar ikmal-i nüsah etti Buna da her kitabdan bir veya iki ders, nihayet on ders tederrüs etmekle muvaffak oldu ve mütebâkisini terkeyledi Hocası Şeyh Mehmed Celalî Hazretleri ne için böyle yaptığını sual edince Molla Said cevaben:

-Bu kadar kitabı okuyup anlamaya muktedir değilim Ancak

(Orjinal Sayfa :32)

bu kitablar bir mücevherat kutusudur, anahtarı sizdedir Yalnız sizden şu kutuların içinde ne bulunduğunu göstermenizin istirhamındayım Yani bu kitabların neden bahsettiklerini anlayayım da, bilâhare tab'ıma muvafık olanlara çalışırım, demiştir

Maksadı ise, esasen kendisinde fıtraten mevcud bulunan icad ve teceddüd fikrini medrese usûllerinde göstermek ve bir teceddüd vücuda getirmek (Haşiye) ve bir sürü haşiye ve şerhlerle vakit zayi' etmemekti Bu suretle alelusûl yirmi sene tahsili lâzım gelen ulûm ve fünunun zübde ve hülâsasını üç ayda tahsil ve ikmal etmiştir

(Haşiye): Yirmiüç senede te'lifi tamamlanan ve yüz otuz kitabdan müteşekkil "Risale-i Nur" adlı eserleriyle, İlm-i Kelâm sahasında bir teceddüd yaptığı görülmüştür Evet kendisi onbeş sene tahsili lâzım gelen ilmi üç ayda elde etmesi, gaybî bir işarettir ki: "Bir zaman gelecek, onbeş sene değil, bir sene bile ilm-i iman dersini alacak medreseler ele geçmeyecek İşte o zamanda müştaklara onbeş senelik dersi onbeş haftada ellere verebilecek Kur'anî bir tefsir çıkacak ve Said onun hizmetinde bulunacak" Evet tam zuhur etti ve aynen görüldü Risale-i Nur, otuz senelik müdhiş bir zamanda gizli dinsiz ve ifsad komitelerinin hücumlarına rağmen iman hakikatları derslerini yüzbinler nüshalarıyla her tarafta neşrettiler ve binler kalemlerin gayretleriyle matbaalara ihtiyaç bırakmadan Kur'anın bu yeni dersleri yayıldı; milyonlarca insanın imanlarının takviyesine vesile oldu Anadolu'daki Risale-i Nur'un faaliyeti, iman hizmeti ve makul yüksek dersleri, herkesin nazar-ı dikkatini celbetti Mahkemeler ve tedkikler yoluyla Cenab-ı Hak, Nurları ehl-i siyaset ve hükûmete de okutturdu ve mektebliler arasında yayıldı, genç İslâm ve iman fedakârları çoğaldı; ve bunun büyük bir neticesi olarak, küfr-ü mutlakın ve dalaletin hücumu önlendi, geri çekildi Yer yer bütün vatanda din lehinde cereyanlar başladı İzn-i İlahî ile, âlem-i İslâm ve insaniyete doğmaya başlayan İslâmî saadetin fecr-i sadıkını gösterdi, Elhamdülillahi Rabb-il Âlemin

Bunun üzerine hocalarının; "hangi ilim tab'ına muvafık" olduğu sualine cevaben:

-Bu ilimleri birbirinden tefrik edemiyorum Ya hepsini biliyorum veyahut hiçbirisini bilmiyorum, der

Herhangi bir kitabı eline alırsa, anlardı Yirmidört saat zarfında "Cem'-ül Cevâmi", "Şerh-ül Mevakıf ", "İbn-ül Hacer" gibi kitabların ikiyüz sahifesini, kendi kendine anlamak şartıyla mütalaa ederdi O derece ilme dalmıştı ki, hayat-ı zâhirî ile hiç alâkadar görünmezdi Hangi ilimden olursa olsun sorulan suale tereddüdsüz derhal cevap verirdi

* * *

(Orjinal Sayfa :33)

O ZAMANKİ HAYATINA KISA BİR BAKIŞ

Evvelâ: Hükema-yı İşrakiyyunun mesleklerine sülûk ederek, zühd ve riyazete başladı Hükema-yı İşrakiyyun, tedric kanunu mûcibince vücudlarını riyazete alıştırmışlardı O ise tedrice riayet etmiyerek birdenbire riyazete daldı Gün geçtikçe, vücudu tahammül etmeyerek zaîf düşmeye başladı Üç günde bir parça ekmekle idare ediyordu Ülema-yı İşrakiyyunun, "Riyazetin küşayiş-i fikre hizmet ettiği" nazariyesi üzerine, onlar gibi yapacağım diye çalışıyordu

Saniyen: İmam-ı Gazalî Hazretlerinin "İhya-ül Ulûm"unda tasavvuf nokta-i nazarında دَعْ مَا يُرِيبُكَ اِلَى مَالاَ يُرِيبُكَ kaidesine ittibaen, ekmeği bile bir zaman terkedip, ot ile idareye koyuldu

Salisen: Nadir konuşuyordu Kürdlerin edib dâhîlerinden Molla Ahmed Hâni Hazretlerinin, gündüzleyin bile havf ile girilen kubbe-i saadetine kapanır, bazan geceleyin de orada kalırdı Bundan dolayı ahali, Bediüzzaman'a: "Ahmed Hanî Hazretlerinin feyzine mazhar olmuştur" diyordu Bu hali, müşarün'ileyhin kerametine hamlederlerdi O vakitlerde kendisi onüç-ondört yaşlarında idi Sonra ülemadan mümtaz sîmalarla mülâkat etmeye karar verdi ve Bağdad'a ziyaret kasdıyla hocasından izin istedi Derviş kıyafetine girdi Yolları takib etmeden dağlarda, ormanlarda gece dolaşarak Bağdad'a gitmek niyetinde iken Bitlis'e geldi Bitlis'te Şeyh Mehmed Emin Efendi Hazretlerinin yanına giderek, iki gün kadar dersinde bulundu Şeyh Mehmed Emin Efendi, kendisine kisve-i ilmiyeye girmesini teklif etti Molla Said cevaben:

-Ben henüz sinn-i bülûğa vâsıl olmadığımdan, muhterem bir müderris kıyafetini kendime yakıştıramıyorum Ve ben bir çocuk iken, nasıl hoca olabilirim? diyerek teklifini kabul etmemiştir

Bundan sonra, Şirvan'daki biraderinin yanına gitti Orada büyük kardeşiyle ilk görüşmede aralarında şöylece kısa bir muhavere cereyan etti

Molla Abdullah:

(Orjinal Sayfa :34)

- Sizden sonra ben Şerh-i Şemsî kitabını bitirdim, siz ne okuyorsunuz?

Bediüzzaman:

-Ben seksen kitab okudum

Molla Abdullah:

-Ne demek?

Bediüzzaman:

-İkmal-i nüsah ettim ve sıranıza dâhil olmayan birçok kitabları da okudum

Molla Abdullah:

-Öyle ise seni imtihan edeyim?

Bediüzzaman:

-Hazırım, ne sorarsanız sorunuz!

Molla Abdullah, biraderini imtihan eder Kifayet-i ilmiyesini takdir ile, sekiz ay evvel talebesi bulunan Molla Said'i kendisine üstad kabul etti ve talebelerinden gizli olarak küçük biraderinden ders almaya başladı Ve bittabi, daha evvel okuttuğu kardeşini kendisine üstad yaptığını sezdirmiyordu Nihayet talebeler, Molla Abdullah'ın Molla Said nezdinde ders okuduğunu kapıdan, anahtar deliğinden gizlice görünce taaccüb ederek sormuşlarsa da; Molla Abdullah cevaben:

-Nazar değmemek için, ben ona ders veriyorum, demiş ve talebelerini aldatmıştı

Molla Abdullah'ın yanında bir müddet kaldıktan sonra Siirt'e gelir Orada bulunan Molla Fethullah Efendi'nin medresesine gider Molla Fethullah, Molla Said'e:

-Geçen sene "Süyûtî" okuyordunuz, bu sene Molla Câmî'yi mi okuyorsunuz?

Bediüzzaman:

-Evet "Câmî"yi bitirdim

Molla Fethullah hangi kitabı sordu ise, "bitirdim" cevabını alınca, tahayyürde kaldı Bu kadar kitabı bitirdiğini, hem de az zamanda bitirdiğini aklına sığıştıramadı, taaccüb etti ve dedi:

-Geçen sene deli idin, bu senede mi delisin?

Bediüzzaman:





(Orjinal Sayfa :35)

-İnsan başkasına karşı kesr-i nefs için hakikatı ketmedebilir Fakat babadan daha muhterem olan üstadına karşı hakikat-ı mahzdan başka bir şey söyleyemez Emrederseniz söylediğim kitablardan beni imtihan ediniz der

Molla Fethullah hangi kitabdan sordu ise, cevabını güzelce verir

Bunun üzerine bu muhavereyi dinleyen ve bir sene evvel Saidin hocası bulunan Molla Ali-i Suran namındaki zât, kendilerinden ders almaya başladı

Molla Fethullah:

-Pek âlâ, zekâda hârikasınız, fakat hıfzınız nasıldır? Makamat-ı Harîriye'den birkaç satırını iki defa okumakla hıfzedebilir misiniz? diyerek kitabı uzatır

Molla Said alarak, bir yaprağını bir defa okumakla hıfzetti ve okudu

Molla Fethullah:

-Zekâ ile hıfzın ifrat derecede bir kimsede tecemmuu nâdirdir, diyerek hayrette kaldı

Bediüzzaman orada iken, Cem'-ül Cevami' kitabını, günde bir-iki saat iştigal etmek üzere bir haftada hıfzetti Bunun üzerine Molla Fethullah şu kelâmı söyliyerek kitabın üzerine yazdı:

قَدْ جَمَعَ فِى حِفْظِهِ جَمْعُ الْجَوَامِعِ جَمِيعَهُ فِى جُمْعَةٍ

Bu hal Siirt'te şüyû' bulmuş ve Molla Fethullah, ülemaya:

-Bizim medreseye gayet genç bir talebe geldi Her ne sual ettimse bilâ-tevakkuf cevab verdi Bu yaşta zekâsına ve ilmine ve fazlına hayran kaldım diyerek pek çok medheder Bunun üzerine ülema bir yerde toplanarak Bediüzzaman'ı davet ederler Bediüzzaman intihab ettikleri bütün suallerine bilâ-tereddüd cevab verirken, Molla Fethullah'ın yüzüne bakıyordu Sanki kitaba bakıyor gibi kendilerinden okuyarak cevab veriyordu Bunu gören ülema, Bediüzzaman'ın hârikulâde bir genç olduğuna hükmedip, faziletini takdir ve sena ettiler Bu hal etrafta işitilir Ahali, kendisine veliyyullah derecesinde ihtiram eder ve o nazarla bakarlar Bu vaziyet, ikinci derecede bulunan bir takım âlim ve talebelerin

(Orjinal Sayfa :36)

rekabetlerini arttırdı Genç, tecrübesiz talebelerden bir kısmı, ilmen mağlub edemedikleri Bediüzzaman'ı kavga yoluyla iskât etmek teşebbüsünde bulunmuşlarsa da, mes'eleden haberdar olan Siirt ahalisi, kendisini kurtarmak için gelmişler Ahali nazarında büyük mevkii olduğu için, derhal muarızların ellerinden kurtarılmış ve bir odaya bırakılmış ise de Bediüzzaman, mesleklerine olan fevkalâde muhabbetinden, muarızları bulunan talebe ve ehl-i ilmin cahillere hedef olmamasını temin için kendisi odadan çıkıp muarızları tarafından telef edilse bile ehl-i ilmin işine cahillerin karışmamasını müdafaa eder Bu ihtilafı kaldırmak maksadıyla herhangi bir talebeye:

-Beni öldürünüz, ilmin haysiyetini muhafaza ediniz! diyerek yüzünü çevirmiş ise de hiçbir talebe kendisine hücum etmemiş ve nihayet ihtilaf bertaraf edilmiştir Siirt Mutasarrıfı, kendisini muhafaza etmek üzere yanına çağırdığı ve o talebeleri nefyedeceği haberini tebliğ etmeye gönderdiği jandarmaya karşı Bediüzzaman:

-Biz talebeyiz, birbirimizle döğüşürüz, barışırız Binaenaleyh mesleğimiz haricinde bulunan birisinin bize karışması muvafık olmadığından gelemiyeceğim ve hata da benimdir Cevabında bulunarak jandarmaları reddetmiştir

Bu esnada onbeş-onaltı yaşlarında bulunuyordu Lâkin kuvve-i bedeniyece pek çevik ve metindi "Said-ül-Meşhur" lakabiyle yâdediliyordu Siirt'te kendisiyle mücadele etmek isteyen bütün arkadaşlarına karşı hazır bulunduğu ve aynı zamanda sorulacak bütün suallere cevab vereceğini, kimseye sual sormayacağını ilân etti Sonra tekrar Bitlis'e geldi Bitlis'te bir-iki şeyh hanedanının, âlim ve talebelerin arasında geçimsizlik olduğunu işitir Fesadı netice veren sözlerin, bilhassa gıybetin İslâmiyete yakışmadığını onlara ihtar edince; Molla Said'i, Şeyh Emin Efendi'ye şikayet ederler Şeyh Emin ise:

-Henüz çocuk olduğundan, kabil-i hitab değildir, der

Bu söz Molla Said'e tebliğ edildiği anda, zâten bu gibi sözlere fıtraten tahammülsüz olduğundan Şeyh Emin Efendi'nin huzuruna çıkarak elini öper ve:

-Efendim, beni imtihan ediniz; kabil-i hitab olduğumu isbat etmek isterim, der

(Orjinal Sayfa :37)

Şeyh Emin Efendi mütenevvi ilimlerden ve en müşkil mes'elelerden onaltı sual tertib ederek sorar Molla Said, suallerin umumuna cevab verdikten sonra, Kureyş Câmiine gider, ahaliye va'z ve nasihat etmeye başlar Bunun üzerine Bitlis ahalisinin bir kısmı Molla Said'e, bir kısmı da Şeyh Emin Efendi'ye yardım etmek isterler Bundan dolayı vali, büyük bir vukuata meydan vermemek için Bediüzzaman'ı nefyeder Bu defa da Şirvan'a gider Zâten infirad eden böyle zâtların muarızları pek çok bulunur Bilhassa mücadele-i ilmiyede mağlub düşenlerden bazı zâhir hocalar, Molla Said'i ahali nazarında küçük düşürmek için var kuvvetleriyle çalışıyorlardı Her hususatını tecessüs ettirirlerdi Bir gün nasılsa, kazaen sabah namazını geçirmiş Buna vakıf olan hasımları, "Molla Said, namazı terketmiştir" diyerek ahali arasında işâada bulundular Molla Said'den soruldu ki:

-Niçin herkes bunu böyle söylüyor?

Molla Said:

Evet, esassız bir şey âlemin içinde çabuk yayılmaz Hata bendedir Onun için, iki cezaya uğradım: Birisi Allah'ın itabı, diğeri nâsın ta'rizi Bunun esas sebebi ise, geceleyin âdet edindiğim vird-i şerifi terkettiğimdir İşte âlemin ruhu bu hakikata temas etmişse de, tamamını kavrayamayarak ismini bilemeyip şu vechile hatayı isimlendirmişler, cevabını verir

Şirvan'da bulunduğu sırada Siirt civarından birisi gelerek:

-Aman efendim, Siirt'e bir çocuk gelmiş, kendisi ondört-onbeş yaşında, umum ülemayı ilzam etti Şunu ilzam etmek için sizi davete geldim, der

Molla Said de şu davete icabet ederek Siirt'e gitmek için hazırlanır Yola düşerler, iki saat gittikten sonra, o küçük hocanın evsaf ve kıyafetini sorar O adam:

-Efendim, ismini bilmiyorum; fakat ilk gelişte derviş kıyafetinde olup omuzunda bir posteki vardı Bilâhare talebe kıyafetine girdi ve umum ülemayı ilzam etti

Bunu dinlediğinde, kendisinden bahsettiğini ve bir sene evvelki kendi vukuatının şimdi civar köylerde şüyû' bulduğunu anlayarak geriye döner, davete icabet etmez

Bilâhare Siirt'e bağlı Tillo kasabasına gitti Meşhur bir türbeye

(Orjinal Sayfa :38)

kapandı Orada hârika olarak Kamus-u Okyanus'u Bâb-üs Sin'e kadar hıfzetti Ne fikre binaen kamusu hıfzettiği sorulduğunda:

-Kamus her kelimenin kaç manaya geldiğini yazıyor Ben de bunun aksine olarak her manaya kaç kelime kullanıldığını gösterir bir kamus vücuda getirmek merakına düştüm, cevabında bulundu Mezkûr türbeye kapandığı vakit küçük biraderi Mehmed, yemeğini getiriyordu Yemek içindeki taneleri kubbenin etrafında bulunan karıncalara vererek kendisi ekmeğini yemeğin suyuna batırarak kanaat ediyordu

-Neden dolayı taneleri karıncalara veriyorsun? denildiğinde:

-Bunlarda hayat-ı içtimaiyeye mâlikiyet ve fevkalâde vazifeşinaslık ve çalışma bulunduğunu müşahede ettiğim için cumhuriyetperverliklerine mükâfaten kendilerine muavenet etmek istiyorum, cevabında bulunmuştur(Haşiye)

(Haşiye): 1935'te Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde "Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?" sualine cevaben:

-Eskişehir mahkeme reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden benim dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım isbat eder, diyerek yukarıda zikredilen "Karınca hâdisesini" anlatır ve şöyle der:

-Hulefa-yı Raşidîn herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi Sıddık-ı Ekber, Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi Fakat manasız isim ve resim değil, belki hakikat-ı adaleti ve hürriyet-i şer'iyeyi taşıyan mana-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler

Tillo'da iken, bir gece Şeyh Abdülkadir-i Geylanî (KS) Hazretlerini rü'yasında görür Geylanî Hazretleri (KS) kendisine hitaben:

-Molla Said! Mîran Aşireti reisi Mustafa Paşa'ya gidiniz ve kendisini tarîk-ı hidayete davet ediniz Yaptığı zulümden vazgeçerek namaza ve emr-i marufa müdavim olmasını tavsiye ediniz Aksi takdirde öldürünüz

Molla Said, bu rü'yayı görür görmez, hemen tedarikini yaparak Mîran Aşireti'ne doğru Tillo'dan hareket eder, doğruca Mustafa Paşa'nın çadırına girer Paşa orada bulunmadığından, biraz istirahat eder Sonra Mustafa Paşa içeri girer Orada hazır olanların hepsi kıyam ettikleri halde Molla Said yerinden bile kımıldanmaz Paşa'nın nazar-ı dikkatini celbedince, aşiret binbaşılarından Fettah Bey'den kim olduğunu sorar Fettah Bey, meşhur Molla Said olduğunu bildirir Halbuki Paşa, ülemadan hiç hoşlanmazdı

(Orjinal Sayfa :39)

Şübhesiz bunun üzerine daha fazla kızmış ise de izhar etmemişti Molla Said'e ne için buraya geldiğini sorunca, Molla Said cevaben:

-Seni hidayete getirmeye geldim Ya zulmü terkedip namazını kılacaksın veyahud seni öldüreceğim! demesinden paşa hiddetlenerek dışarı çıkar Biraz dolaştıktan sonra yine çadıra girer ve Molla Said'e ne için geldiğini tekrar sorar Molla Said:

-Sana söyledim ya onun için geldim, der Mustafa Paşa çadırın direğinde asılı bulunan Said'in kılıncına işaret ederek:

-Bu pis kılınçla mı?

Bediüzzaman: Kılınç kesmez, el keser cevabında bulunur

Mustafa Paşa tekrar dışarıya çıkarak biraz gezindikten sonra içeriye girer Bediüzzaman'a:

-Benim Cezire'de çok âlimlerim var; eğer hepsini ilzam edebilirsen senin dediğini yaparım, eğer ilzam edemezsen seni Fırat Nehri'ne atarım

Molla Said:

-Bütün ülemayı ilzam etmek benim haddim olmadığı gibi, beni de nehre atmak senin haddin değildir Fakat ülemaya cevab verince sizden birşey isterim ki, o da mavzer tüfeğidir Şayet sözünde durmazsan, seni onunla öldüreceğim, der

Bu muhavereden sonra Paşa ile birlikte atlarla Cezire'ye giderler Yolda Paşa kat'iyen Molla Said'le konuşmaz Bani Hanı dedikleri mevkie gelince, yorgunluğundan Molla Said orada biraz yatar; uykudan uyanır uyanmaz etrafında bütün Cezire âlimlerinin, kitabları ellerinde beklediklerini görür Biraz görüştükten sonra çay ikram edilir Cezire âlimleri Molla Said'in şöhretini işittikleri için, mebhut ve hayran bir vaziyette çaylarını bile unutarak Molla Said'in sualine intizar etmekte idiler Molla Said ise kendi çayını içtikten sonra dalgın dalgın karşısında bulunan bir-iki âlimin çayını da içer, onlar farkedemezler Mustafa Paşa, hocalara hitaben:

-Ben okumuş değilim, fakat Molla Said ile mücadelenizde mağlub olacağınızı şimdi anlıyorum Zira bakıyorum ki, siz düşünmekten çaylarınızı unuttuğunuz halde, Molla Said kendi çayını içtikten başka iki-üç bardak da sizin çayınızı içti

(Orjinal Sayfa :40)

Bunun üzerine, biraz latife ettikten sonra Molla Said bu âlimlere karşı:

-Efendiler! Bendeniz va'detmişim, hiç kimseye sual sormam Binaenaleyh suallerinize muntazırım, der

Bu hocalar kırk kadar sual sorarlar Umumuna cevab verdikten sonra, her nasılsa Molla Said bir sualin cevabını yanlış söylediği halde karşısındakiler doğru telakki ederek tasdik etmişlerdi Meclis dağılınca Molla Said hatırlar, hemen arkalarından koşarak:

-Affedersiniz, bir sualin cevabını yanlış söylediğim halde farkına varmadınız, diyerek cevabını tashih eder

Hocalar dediler:

-İşte şimdi hakkıyla bizi tam ilzam ettiniz!

Sonra o hocalardan bir kısmı Molla Said'den ders almaya gelirler

Bundan sonra Mustafa Paşa, ahdettiği mavzer tüfeğini hediye eder ve namaz kılmaya başlar Molla Said, ilimdeki emsalsiz hârika istidadı derecesinde vücudca da gayet idmanlı ve kuvvetli idi Güreş tutmaktan pek hoşlanırdı Medreselerde bulunan umum talebelerle güreşirdi Hiçbirisi güreşte bile onu mağlub edemezdi

Mustafa Paşa ile bir gün at yarışına çıkarlar Fakat kasdî olarak Mustafa Paşa gayet serkeş ve talimsiz ve hiç binilmemiş bir at hazırlanmasını emreder Molla Said'e binmek için verir (Allahu a'lem, attan düşüp ölmesini istemiş) Onaltı yaşında bulunan Molla Said, serkeş atı biraz dolaştırdıktan sonra koşturmayı arzu eder At, onun verdiği istikametten çıkarak başka bir istikamete doğru koşar Var kuvvetiyle durdurmak ister ise de muvaffak olamaz Nihayet çocukların bulunduğu yere gider Cezire ağalarından birisinin oğlu yol üstünde iken hayvan iki ayağını kaldırıp çocuğun omuzları arasına vurunca çocuk yere düşerek hayvanın ayakları altında çırpınmaya başlar Nihayet etraftan imdada ulaşırlar Çocuğu hareketsiz ölü suretinde görünce Molla Said'i öldürmek isterler Ağanın hizmetçileri hançerlerini çekince, Molla Said hemen rovelverine el atar ve adamlara hitaben:

-Hakikata bakılırsa çocuğu Allah öldürmüş, zâhire bakılırsa at öldürmüş, sebebe bakılırsa Kel Mustafa öldürmüş, çünki

(Orjinal Sayfa :41)

bu atı bana o verdi Durunuz, ben gelip çocuğa bakayım, ölmüş ise sonra muharebe edelim, diyerek attan inerek çocuğu kucaklar; çocukta hareket görmeyince soğuk suyun içine batırıp çıkarır Çocuk gülerek gözünü açar Bunun üzerine bütün ahali mütehayyir kalırlar Bu acib vak'a üzerine bir müddet Cezire'de kaldıktan sonra, talebesi Molla Sâlih ile bedevî arabların meskeni olan Biro'ya giderler Orada biraz kalınca tekrar Mustafa Paşa'nın eskisi gibi zulme başladığını işitir, yanına gider ve ona nasihat eder, tehdid eder Bir gün bir münakaşa arasında Mustafa Paşa'ya:

-Yine mi zulme başladın, seni Hak namına öldüreceğim! tehdidinde bulunur Paşa'nın kâtibi ortaya atılır

O sırada Molla Said, Mustafa Paşa'yı zulmünden dolayı çok tahkir eder

Paşa bu tahkire tahammül edemiyerek, öldürmek için üzerine hücum eder; fakat Mîran ağaları zabtederler Nihayet Mustafa Paşa'nın oğlu Abdülkerim Molla Said'e yaklaşarak:

-Onun akidesi yanlıştır; rica ederim, şimdilik buradan başka yere teşrif ediniz, der

Abdülkerim'in sözünü kırmaz, yalnız olarak bedevîlerin meskeni olan Biro Çölü'ne doğru hareket eder Yolda bedevî eşkiyalarına tesadüf eder Bedevîlerin silâhları mızrak ve Molla Said'in silâhı mavzer olduğundan, eşkiyalara doğru kurşun atmaya başlar, eşkiyalar çekilirler Yoluna devam ederken ikinci çeteye tesadüf eder Bu defa eşkiyalar çok olduğundan etrafını çevirirler Kendisini öldürecekleri sırada içlerinden birisi tanıyarak:

-Ben bunu Mîran Aşireti'nin içinde gördüm Bu meşhur bir adamdır deyince, derhal bedevîler çekilerek kusurlarının af buyurulmasını dilerler Ve korkulu olan yerlerde kendilerine muhafızlık yapmak istemişlerse de Molla Said reddedip, yalnız olarak yoluna devam eder Birkaç gün sonra Mardin'e gelir Mardin üleması muarazaya kalkışırlarsa da muvaffak olamazlar, evlâdları yaşında olan genç Said'de hârika bir şekildeki ilmî kudreti görünce kendilerine üstad kabul ederler

Bu esnada, Mardin'e gelen iki talebeye tesadüf etti Bunlardan birisi, Cemaleddin-i Efganî'ye mensub olup; diğeri, tarîkat-ı

(Orjinal Sayfa :42)

Sünûsiyeden idi Bunlar vasıtasıyla hem Cemaleddin-i Efganî'nin mesleğine, hem de tarîk-ı Sünûsî'ye aşinalık peyda etti

Molla Said çok genç yaşta iken siyasî hayata atılır, vatan ve millete hizmete başlar İlk hayat-ı siyasiyesi Mardin'de başlamıştır Bunun üzerine bir mutasarrıfın pençe-i kahrıyla, elleri bağlı, muhafız nezaretinde Bitlis'e nefyedildi Jandarmalarla yolda giderken namaz vakti gelir Namaz kılmak için, kayıdların açılmasını jandarmalara ihtar eder Jandarmalar kabul etmeyince, demir kayıdları bir mendil gibi açarak önlerine atar Jandarmalar, bu hali keramet addedip hayretler içinde kalırlar Teslimiyetle, rica ve istirham ile:

-Biz şimdiye kadar muhafızınız idik, bundan sonra hizmetçiniziz! derler (*)

(*) Bir gün Bediüzzaman'a soruldu: Kaydı nasıl açtın?

Dedi: Ben de bilmem Fakat olsa olsa namazın kerametidir

Bitlis'te iken bir gün kendilerine vali ile bir kısım memurların içki içtikleri ihbar olununca, hiddetlenerek:

-Bitlis gibi dindar bir memlekette hükûmeti temsil eden bir zâtın irtikâb ettiği bu muameleyi kabul edemem! diyerek içki meclisine gider Evvelâ içki hakkında bir hadîs-i şerif okuduktan sonra pek acı sözler söyler; valinin vurdurmak için işaret etmesi ihtimaline binaen de bir elini rovelverinin bulunduğu yerde tutar Fakat vali fevkalâde mütehammil ve hamiyetli bir zât olduğundan, kat'iyen ses çıkarmaz Oradan ayrılınca valinin yaveri genç Said'e:

-Ne yaptınız? Söyledikleriniz, idamınızı mûcibdir, der

Genç Said:

-İdam hayalime gelmedi, hapis ve nefiy zannederdim Her ne ise, bir münkeri def'etmek için ölürsem ne zararı var? cevabında bulunur

Oradan avdetinden bir-iki saat sonra, iki polis vasıtasıyla vali kendisini istetir Valinin odasına girerken; vali hürmet ve tazimle genç Said'i karşılayarak, elini öpmek ister İltifatla yer göstererek:

-Herkesin bir üstadı vardır Sen de benim üstadımsın, der

* * *

(Orjinal Sayfa :43)

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 14-12-2008   #30
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Genç Said fıtraten, bir kanun altında yaşamayı ve harekâtının tahdid olunmasını sevmez Her halinde, her hareketinde gayet serbest olmasını arzu eder ve daima "Ben, hürriyet ve serbestiyetimi hiçbir keyfî kanunla tahdid ettirmem" derdi Bunun içindir ki, ilk İstanbul'a teşriflerinde yine her kayıddan uzak kalmakta ısrar etmiş ve hayatının bütün safhalarında bu vaziyet müşahede edilmiştir Ondaki bu serbestiyet ve hürriyet aşkı, hayatının yarısından sonra Avrupa'dan gelen müdhiş bir dalâlet ve zındıka taarruzuna karşı koymayı ve felsefe-i tabiiyeden doğan dehşetli bir istibdad-ı mutlakın hilaf-ı Kur'an prensiplerine boyun eğmemeyi, onlara itaat etmemeyi ve hakikî hürriyet-i meşrua olan İslâmî hürriyet ve medeniyete çalışmayı netice vermiştir

Molla Said, Bitlis'te iken onbeş-onaltı yaşlarında idi Henüz sinn-i bülûğa vâsıl olmuştu O zamana kadar bütün malûmatı sünuhat kabilinden olduğu için, uzun uzadıya mütalaaya lüzum görmezdi Fakat o zaman sinn-i bülûğa vâsıl olduğundan mı veyahut siyasete karıştığından mı, her nedense eski sünuhat yavaş yavaş kaybolmağa başladı Bunun üzerine her türlü fenne ait eserleri tedkike koyuldu Bilhassa Din-i İslâma varid olan şekk ve şübheleri reddetmek için "****li" ve "Mevakıf" nam eserler ile ulûm-u âliye آليه (Sarf, Nahiv, Mantık vesaire) ve âliyeye عاليه (Tefsir ve İlm-i Kelâm)a dair kırk kadar kitabı iki sene zarfında hıfzeyledi Hattâ her gün okumak şartıyla, hıfzettiği kitabların üç ayda bir kerre devrine muvaffak oluyordu Molla Said'in iki mutezad hali vardı:

Birincisi: Fikrinin münkeşif bulunduğu vakitler ki; her ne eline alırsa, onu anlamaması mümkün değildi

İkincisi: Fikrinin münkabız bulunduğu vakitler ki; mütalaa değil, konuşmaktan bile hoşlanmazdı

Molla Said günde bir-iki cüz' okumak suretiyle Kur'anı hıfza başladı Her gün iki cüz' ezber etmekle, Kur'anın mühim bir kısmını hıfzına aldı, fakat iki sünuhat ile, tekmili müyesser olmadı:

Birincisi, Kur'anın çok sür'atle okunması bir hürmetsizlik olmasın diye; ikincisi, Kur'an hakaikının hıfzının daha ziyade lüzumu var diye kalbine gelmiş Onun için Kur'an hakaikının anahtarı olacak ve şübehata karşı muhafaza ve mukabele edecek

(Orjinal Sayfa :44)

hikmet ve fünun-u İslâmiyeye dair kırk risaleyi iki senede hıfzına aldı Her gün bir parça ezberden okumak suretiyle, hepsini üç ayda ancak devrediyordu

"Mirkat" ismindeki kitabı, haşiye ve şerh olmaksızın hıfzetmeye başladı Bilâhare eline geçen mezkûr kitabın haşiye ve şerhi ile kendi nokta-i nazarını karşılaştırmış, bütün mes'eleler muvafık olup ancak üç kelime tevafuk etmemiş Bu tevcihleri de ülemanın tahsinine mazhar olarak kabul edilmiştir

Bir gün Bitlis meşayihinden Şeyh Mehmed Küfrevî Hazretlerinin kendilerine beddua ettiğini birisi yalandan söyler Bunun üzerine müşarün'ileyhi ziyarete gider Şeyh Hazretleri Molla Said'e iltifat eder, teberrüken bir ders verir İşte Molla Said'in en son aldığı ders bu olmuştur

Bir gece Molla Said, rü'yasında Şeyh Mehmed Küfrevî Hazretlerini görür Kendisine hitaben:

-Molla Said; gel beni ziyaret et, gideceğim demesi üzerine hemen gider; ziyaret eder Ve şeyhin uçup gittiğini görünce, uyanır Saate bakar, saat gecenin yedisidir Tekrar yatar Sabahleyin Şeyh'in hanesinden matem seslerinin yükseldiğini işitir, oraya gider ve Şeyh Hazretlerinin gece saat yedide vefat ettiğini haber alır

اِنَّا لِلّهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ * رَحْمَةُ اللّهِ عَلَيْهِ *آمِينَ

Mahzun olarak geriye döner

Molla Said şarkın büyük ülema ve meşayihinden olan Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî, Şeyh Fehim ve Şeyh Mehmed Küfrevî gibi zevat-ı âliyenin herbirisinden ilm-i irfan hususunda ayrı ayrı derslere nail olduğundan, onları fevkalâde severdi Ülemadan Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullah ve Şeyh Fethullah Efendilere de ziyade muhabbeti vardı

Van'da maruf ülemâ bulunmadığından, Hasan Paşa'nın daveti üzerine Molla Said Van'a gitti Van'da onbeş sene kalarak, aşâirin irşadı için aralarında seyahatla tedris ve tederrüs vazifesiyle hayat geçirdi Van'da bulunduğu müddet, vali ve memurîn ile ihtilât ederek, bu asırda yalnız eski tarzdaki İlm-i Kelâm'ın İs-

(Orjinal Sayfa :45)

lâm Dini hakkındaki şekk ve şübhelerin reddine kâfi olmadığına kanaat hasıl etmiş ve fünunun tahsiline lüzum görmüştür (Hâşiye)

(Hâşiye): Bediüzzaman'ın çok genç yaşındaki bu vukufiyeti, onun istikbaldeki çok muazzam hizmet-i Kur'aniye ve İslâmiyesi için hazırlanmasını temin etmiştir Bu kanaatını o zaman izhar ettiğinden otuz-kırk sene sonra, İlm-i Kelâm'da bir teceddüd yapan Risale-i Nur külliyatının te'lifine Cenab-ı Hak muvaffak eylemiştir

Bu kanaatı hasıl ettiği o zamanda, ulûm-u müsbete denilen bütün fenleri tetebbua başlayarak pek kısa bir zamanda Tarih, Coğrafya, Riyaziyat, Jeoloji, Fizik, Kimya, Astronomi, Felsefe gibi ilimlerin esaslarını elde etmiştir Bu ilimleri bir hocadan ders alarak değil, yalnız kendi mütalaası sayesinde hakkıyla anlamıştır Meselâ: Bir Coğrafya muallimini, mübahaseye girişmeden evvel, yirmidört saat içerisinde eline geçirdiği bir coğrafya kitabını hıfzetmek suretiyle, ertesi gün Van Valisi merhum Tahir Paşa'nın konağında onu ilzam eder Ve yine aynı surette bir muaraza neticesinde beş gün zarfında Kimya-yı Gayr-ı Uzvî'yi (İnorganik Kimya) elde ederek, Kimya muallimiyle muarazaya girişir ve onu da ilzam eder İşte pek geç yaşındaki mezkûr hârikulâdeliklere ve bahr-ı umman halinde bir ilme mâlikiyetine şahid olan ehl-i ilim, Molla Said'e "Bediüzzaman" lakabını vermiştir Bediüzzaman Van'da bulunduğu müddet zarfında, o zamana kadar edindiği fikir ve mütalaalar ve ilmî ve dinî tedris usûllerini görmek ile ve zamanın ihtiyac-ı zarurîlerini nazar-ı itibare almakla kendisine mahsus bir usûl-ü tedris icad eder Bu da, hakaik-i diniyeyi asrın fehmine uygun en yeni izah ve beyan tarzlarıyla isbat etmek suretiyle talebelerini tenvir etmektir

Molla Said Van'da bulunduğu zamanlarda, bazı hususlarda o havalinin ülemasına muhalif bulunuyordu (Haşiye) Bu hususlar şunlardır:

(Haşiye): Aynı vaziyet, seksen senelik hayatında da devam etmiştir

1- Kat'iyen hiç kimseden hediye olarak para almamak ve maaş bile kabul etmemek Evet hayatta hiçbir maddî mülkiyeti olmayıp, fakir ve kimsesiz ve daimî nefiy ve hapislerle çok sıkıntılı ve dehşetli musibetler içerisinde yaşadığı halde, kimseden para ve mukabelesiz hediye almadığı, bilmüşahede görülmüştür

2- Hiçbir âlimden sual sormamak Yirmi sene zarfında, daima

(Orjinal Sayfa :46)

ancak sorulanlara cevab vermişti Bu hususta kendileri derlerdi ki: "Ben ülemanın ilmini inkâr etmem; binaenaleyh kendilerinden sual sormak fazladır Benim ilmimden şübhe edenler varsa, sorsunlar onlara cevab vereyim"

3- Yanında bulunan talebelerini aynı kendisi gibi zekat ve hediye almaktan men'etmek Onları da yalnız rıza-yı İlahî için çalıştırırdı Hattâ çok zamanlar, talebelerini kendi iaşe ederdi

4- Daima mücerred kalmak ve dünyada hiçbir şeyle alâka peyda etmemek Bunun içindir ki: "Bütün malımı bir elimle kaldırıp götürebilmeliyim" demiştir Bu halin sebebi sorulunca, "Bir zaman gelecek, herkes benim halime gıbta edecektir Sâniyen, mal ve servet bana lezzet vermiyor; dünyaya ancak bir misafirhane nazarıyla bakıyorum" derdi

Van'da bulunduğu vakit, merhum vali Tahir Paşa, Avrupa kitablarını tetebbu' ederek kendisine sualler tertib edip sorardı Bunların hiçbirisini görmediği ve Türkçeyi de yeni konuşmağa başladığı halde, cevabında tereddüd etmezdi Bir gün kitabları görür ve Tahir Paşa'nın bunlardan sual tertib ettiğini anlayarak az bir zamanda kitabların muhtevasını elde eder

O zamanda en büyük gaye ve düşüncesi, Mısır'daki Câmi-ül Ezher'e mukabil Bitlis ve Van'da "Medreset-üz Zehra" isminde bir dârülfünun vücuda getirmekti Bu teşebbüsünü kuvveden fiile çıkarmak niyetinde olup bunu tasarlıyordu

Van'da yaz zamanlarını, Bâşit ve Beytüşşebab namındaki yaylalarda geçiriyordu Bir gün Tahir Paşa'ya, mezkûr dağların başında Temmuz'da bile buz bulunduğunu söyler Tahir Paşa itiraz eder ve "Temmuz'da kat'iyen oralarda buz bulunmaz" iddiasında bulunur Yaylada iken bir gün bunu hatırlıyarak Tahir Paşa'ya yazdığı ilk Türkçe mektubunda der:

-Ey Paşa! Bâşit başında buz tuttu Görmediğin şeyi inkâr etme Her şey senin malûmatında münhasır değildir, vesselâm!

Molla Said, aşiretler arasında olan herhangi bir geçimsizliği işitince hemen müdahale ederek, irşad yoluyla her iki tarafı da derhal barıştırırdı Hattâ hükûmetin bile barıştırmaktan âciz kaldığı Şeker Ağa ile Mîran Reisi Mustafa Paşa'yı barıştırdı Ve Mustafa Paşa'ya:

(Orjinal Sayfa :47)

-Daha tövbe etmedin mi? diye sorunca, Mustafa Paşa da cevaben:

-Seydâ! Ne söylerseniz sözünüzden çıkmam, demiştir

Mustafa Paşa, at ile para teberru' etmek ister Bediüzzaman reddederek:

-Şimdiye kadar kimseden para almadığımı işitmediniz mi? Bahusus sizin gibi zalimden nasıl para alırım? Ve siz galiba tövbenizi bozdunuz, şu takdirde Cezire'ye ulaşamazsınız, demiştir

Ve hakikaten Cezire'ye yetişmeden yolda öldüğünü haber alır

Bediüzzaman, riyaziyede hârikulâde bir sür'at-i intikale mâlik idi Herhangi bir müşkil mes'eleyi, zihnen hemen hallederdi Hattâ Cebir Mukabele ilminde bir risale te'lif etmişti Tahir Paşa nezdinde hesab mes'eleleri münakaşa mevzuu olduğunda hesaba dair hangi mes'ele bahsedilse, başkaları ve en mâhir kâtibler neticeyi bulamadan, Molla Said zihnen çıkarıyordu Çok defalar böyle yarışlara girişir ve umumunda daima birinci gelirdi Bir defasında şöyle bir sual sordular:

-Onbeş müslim, onbeş gayr-ı müslim farzedilerek, birbiri ardına dizilince bunlara yapılacak her kur'ada gayr-ı müslime isabet etmesi matlubdur Nasıl taksim edilir?

Bu suale cevaben:

-Bunların yüz yirmi dört vaziyet-i muhtemelesi vardır, diyerek yapar

Hem de der:

-Bundan daha müşkilini de kendim icad ederim İki bin beşyüz vaziyet-i muhtemeleye göre yaparım

İki saat zarfında yüz adamdan elli adet gayr-ı müslimi o vaziyette taksim eder ki, daima kur'ayı gayr-ı müslime düşürür Ve hattâ beşyüz gayr-ı müslim olmakla ikiyüz ellibin vaziyet-i muhtemele üzerine bir mes'ele çıkarttı ve Tahir Paşa'ya göstererek bir risale şeklinde yazdı (Haşiye)

(Haşiye): Maatteessüf o risale Van'da bir yangında yanmıştır



(Orjinal Sayfa :48)

Bediüzzaman Van'da bulunduğu zamanlarda, vali Tahir Paşa ile bazı gazetelerden havadis okurdu Bilhassa İslâmiyeti alâkadar eden hususlara dikkat ederdi Van'daki ikameti esnasında, âlem-i İslâmın vaziyetini bir derece öğrenmiş bulunuyordu Bir gün Tahir Paşa bir gazetede şu müdhiş haberi ona göstermişti Haber şu idi:

İngiliz Meclis-i Meb'usanında Müstemlekât Nâzırı, elinde Kur'an-ı Kerim'i göstererek söylediği bir nutukta:

Bu Kur'an, İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur'anı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları Kur'andan soğutmalıyız, diye hitabede bulunmuş

İşte bu müdhiş haber, onda tarifin fevkinde bir tesir uyandırmıştı İstidadı şimşek gibi alevli, duyguları ve bütün letaifi uyanık ve ilim, irfan, ihlas, cesaret ve şecaat gibi hârika inayet ve seciyelere mazhar olan Bediüzzaman'ın, bu havadis üzerine: "Kur'anın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim!" diye kuvvetli bir niyet ruhunda uyanır ve bu saikle çalışır (Haşiye)

______________

(Haşiye): Said Nursî altmışbeş sene evvel Van'da Vali Tahir Paşa'nın yanında iken okuduğu bir gazetede, İngiliz Müstemlekât Nâzırı'nın İngiliz Meclis-i Meb'usanında elinde Kur'anı göstererek: "Bu Kur'an, müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakikî hâkim olamayız Ya Kur'anı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur'andan soğutmalıyız" sözü üzerine, ruhunda bir feveran ve nihayetsiz bir gayret uyanır Kur'anın bir mu'cize olduğunu isbat ederek her tarafa neşretmek ve kâfirleri tam susturmak ister; buna kat'i karar verir Van'da bulunduğu onbeş sene müddet içerisinde hıfzına aldığı seksenden ziyade kitabı ezbere devrettiği gibi, âlem-i İslâmın hal-i hazırda durumu hakkında da gerekli her türlü malûmatı elde eder

Nazîrsiz bir allâme olan Bediüzzaman, daha genç yaşında görünen müstesna zekâ ve ilminden de anlaşıldığı gibi, sair emsalleri fevkinde kendisine ayrıca hikmet-i Kur'aniye talim edilmişti Kendisi, asr-ı hazırın ihtiyacını karşılayacak, zamanın ilmî ve edebî seviyesinin fevkinde bütün dünyaya Kur'anın mu'cize olduğunu isbat ve herkesi ikna' edebilecek bir kabiliyet, ****net, emel ve fedakârlık taşıyordu



Bir buğday tanesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi bir ağacın zuhuru, kudret-i İlahiyeyi açıkça gösterdiği gibi; maddî hiçbir kuvvete sahib olmayan, bilakis mazlum ve bir nevi elleri kolları bağlı bir vaziyette Bediüzzaman'ın çekirdek-misal hayatı ve hizmetiyle tarihin en dehşetli bir devrinde hem Anadolu, hem âlem-i İslâm, hem dünyanın ekserisine de maddeten tesir edecek ve zihniyetlerini değiştirecek manevî küllî ve cihanşümul bir inkişafın zuhuru; aynen bir kudret-i mutlaka ve istihdam-ı İlahî ve sevk-i Rabbanî ile olduğu akla ve kalbe görünmektedir

(Orjinal Sayfa :49)

Bediüzzaman'ýın; Şarkî Anadolu'da "Medresetüzzehra" namında bir dârülfünun açmak, ya Van'da veyahut da Diyarbakır'da dârülfünun derecesinde bir medrese tesisine çalışmak için İstanbul'a geldi İstanbul'a gelişini bir muharrir şöyle tasvir etmişti: "Şarkın yalçın kayalıklarından, bir ateşpare-i zekâ, İstanbul âfâkında tulû' etti"

İstanbul'a gelmeden evvel bir gün Tahir Paşa:

-Şark ülemasını ilzam ediyorsun, fakat İstanbul'a gidip o denizdeki büyük balıklara da meydan okuyabilecek misin? demişti

İstanbul'a gelir gelmez ülemayı münazaraya davet etti Bunun üzerine İstanbul'daki meşhur âlimler grup grup ziyarete gelip sualler soruyorlar ve o hepsinin de cevablarını sahih olarak veriyordu Bundan maksadı, Şarkî Anadolu'daki ilim ve irfan faaliyetine nazar-ı dikkati celbetmekti Yoksa Molla Said, kat'iyen hodfüruşluğu sevmezdi Her türlü gösteriş ve alayişten müberra olarak hareket ederdi İlim, cesaret, hâfıza ve zekâ itibariyle pek hârika idi Aynı derecede belki daha ziyade olarak hâlis ve muhlis idi Tasannu ve tekellüften kat'iyen hoşlanmazdı İstanbul'daki ikametgâhının kapısında şöyle bir levha asılı idi: "Burada her müşkil halledilir, her suale cevab verilir, fakat sual sorulmaz"(Haşiye)

­­­­­_______________________

Filhakika; bir eserinde tahdis-i nimet suretinde hizmet-i imaniyeye ait inayet-i İlahiyeden bahsederken şöyle der:

"Eski harb-i umumîde ve daha evvellerinde bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı'nın altındayım Birden o dağ, müdhiş infilâk etti Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır Dedim:

-Ana korkma, Cenab-ı Hakk'ın emridir O hem Rahîm'dir, hem Hakîm'dir

Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zât bana âmirane diyor ki:

-İ'caz-ı Kur'anı beyan et

Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak O infilâk ve inkılabdan sonra, Kur'an etrafındaki surlar kırılacak Doğrudan doğruya Kur'an, kendi kendini müdafaa edecek Ve Kur'ana hücum edilecek İ'cazı, onun çelik bir zırhı olacak Ve şu i'cazın bir nev'ini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım"

(Haşiye): Burada şunu ilâveten beyan etmek îcab eder ki: Said Nursî'nin hayatının son otuz-kırk senesinde, Din-i İslâma ve Kur'ana hizmet cihetinde fevkalâde bir rahmet ve inayetle Risale-i Nur ihsan edildiğinden ve âlemşümul bir manevî cihad-ı diniye ve



(Orjinal Sayfa :50)

İstanbul'da grup grup gelen ülemanın suallerini cevablandırıyordu Genç yaşında böyle bilâistisna bütün suallere cevab vermesi ve gayet mukni' ve belîğ ifade ve hârika hal ve tavırlarıyla, ehl-i ilmi hayranlıkla takdire sevkediyordu Ve "Bediüzzaman" ünvanına bihakkın lâyık görüyorlar ve bu fevkalâde zâtı, bir "nadire-i hilkat" olarak tavsif ediyorlardı

Hattâ bu zamanlarda Mısır Câmi-ül Ezher Üniversitesi reislerinden meşhur Şeyh Bahid Efendi İstanbul'a bir seyahat için geldiğinde; Kürdistan'ın sarp, yalçın kayaları arasından gelerek İstanbul'da bulunan Bediüzzaman Said Nursî'yi ilzam edemeyen İstanbul üleması, Şeyh Bahid'den bu genç hocanın ilzam edilmesini isterler Şeyh Bahid de bu teklifi kabul ederek bir münazara zemini arar Ve bir namaz vakti Ayasofya Câmiinden çıkıp çayhaneye oturulduğunda bunu fırsat telakki eden Şeyh Bahid Efendi, yanında ülema hazır bulunduğu halde Bediüzzaman'a hitaben:

مَا تَقُولُ فِى حَقِّ اْلاَوْرُوبَائِيَّةِ وَ الْعُثْمَانِيَّةِ

Yani: -Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir? der



Şeyh Bahid Efendi'nin bu sualden maksadı; Bediüzzaman'ın şekk olmayan bir bahr-i umman gibi ilmini ve ateşpare-i zekâsını tecrübe etmek değil, belki zaman-ı istikbale ait şiddet-i ihatasını ve idare-i âlemdeki siyasetini anlamak idi Buna karşı Bediüzzaman'ın verdiği cevab şu oldu:

____________________

hizmet-i Kur'aniyede bulunduğundan anlaşılmış ve sonra kendileri de bir manevî ihtarla kaleme almışlardır ki, onun hayatı bir intizam dairesinde geçiyordu Yani, ileride mühim bir hizmet-i Kur'aniyede bulunacağı için, Cenab-ı Hak o hizmet-i Kur'aniyeye zemin hazırlamak hikmetiyle, Said'i fevkalhad şartlar içerisinde ve fevkalâde inayet altında hârika bir zekâ ve dehâ ile mücehhez olarak istihdam ve istimal ediyordu Onun için, tarihçe-i hayatın başında beyan edildiği vecihle, onun hayat ve ahvaline bu nokta-i nazarla bakmak lâzımdır Ve hattâ kendisi hürriyetten evvel birçok talebelerine, dostlarına:

-Bir nur görüyorum, istikbâle büyük ümidlerle bakıyorum diye, ehemmiyetli bir Kur'an hizmetinin vuku'bulacağını haber veriyordu Bir hiss-i kablelvuku' ile Risale-i Nur'un şimdiki manevî hizmet-i Kur'aniye ve imaniyesini, o zamanları siyaset âleminde olacak zannedip, bütün kuvvetiyle İstanbul'da siyaseti dine, Kur'ana âlet ederek çalışıyordu



(Orjinal Sayfa :51)

اِنَّ اْلاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِاْلاِسْلاَمِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا وَ اِنَّ الْعُثْمَانِيَّةَ حَامِلَةٌ بِاْلاَوْرُوبَائِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا

Yani "Avrupa, bir İslâm devletine hâmiledir, günün birinde onu doğuracak Osmanlılar da Avrupa ile hâmiledir, o da onu doğuracak"

Bu cevaba karşı Şeyh Bahid Hazretleri:

-Bu gençle münazara edilmez, ben de aynı kanaatteyim Fakat bu kadar veciz ve belîgane bir tarzda ifade etmek, ancak Bediüzzaman'a hastır (1) demiştir



Bediüzzaman'ın İstanbul'da hayatı, bir derece siyasîdir Siyaset yoluyla İslâmiyete hizmet edilecek, diye kanaat besliyordu Siyasî hayata karışması, İslâmiyete hizmet aşkının bir neticesi idi Daima hürriyet taraftarı idi Gördüğü haksızlıklardan dolayı Jön Türklere daima muhalefette bulunarak:

-Siz dini incittiniz, gayretullaha dokundunuz, şeriatı tezyif ettiniz; neticesi vahîm olacaktır, diye izhar-ı muhalefetten çekinmiyordu

Hürriyetten sonra mücahid arkadaşlarıyla beraber İttihad-ı Muhammedî (ASM) Cem'iyeti'ni kurmuşlar, cem'iyet pek kısa bir zamanda inkişafa başlamış, hattâ Bediüzzaman'ın bir makalesiyle Adapazarı ve İzmit havalisinde elli bin kişi cem'iyete dâhil olmuştu

Hürriyeti sû'-i tefsir etmemek ve meşrutiyeti meşrutiyet-i meşrua olarak kabul etmek lâzım geldiğini ileri sürerek bu hususta dinî gazetelerde makaleler neşrediyor ve hitabelerde bulunuyordu Bu makale ve hitabeleri, emsalsiz denecek kadar belîğ ve mukni' idi Ehl-i ilim ve ehl-i siyaset, Said Nursî'nin bu yazılarından ve derslerinden çok istifade etmişlerdir O zamanki intibah-ı millîyi, Anadolu ve Asya'nın saadet-i dünyeviyesinin fecr-i sadıkı olarak müjde veriyor, fakat elden kaçmaması için

___________________

(1) Nitekim Bediüzzaman'ın dediği gibi; ihbaratın iki kutbu da tahakkuk etmiş, bir iki sene sonra Meşrutiyet devrinde şeair-i İslâmiyeye muhalif çok âdât-ı ecnebiyeyi ahzetmek ve gittikçe Türkiye'de yerleştirmek; ve şimdi Avrupa'da Kur'ana ve İslâmiyete karşı gösterilen hüsn-ü alâka ve bilhassa bahtiyar Alman milletinde fevc fevc İslâmiyeti kabul etmek gibi hâdiseler, o ihbarı tamamıyla tasdik etmişlerdir



(Orjinal Sayfa :52)

evamir-i şer'iyeyi çabuk imtisal etmenin zarurî olduğunu ileri sürüyordu "Eğer meşrutiyeti hürriyet-i şer'iye ile kabul etmezsek ve öyle tatbik edilmezse, elimizden kaçacak, müstebid bir idareye yerini terkedecek" diye ihtar ediyordu O nutuk ve makalelerden nümune olarak cüz'î bir kısmını buraya dercediyoruz:

Bediüzzaman Said Nursî'nin ilân-ı hürriyetin üçüncü gününde irticalen söylediği ve sonra Selânik'te Hürriyet Meydanı'nda tekrar ettiği ve o zamanın gazetelerinin neşrettikleri nutkunun suretidir



Hürriyete Hitâb

Ey Hürriyet-i Şer'î! Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sadâ ile çağırıyorsun;benim gibi bir şarklıyı tabakat-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun Sen olmasaydın, ben ve umum millet, zindan-ı esarette kalacaktık Seni ömr-ü ebedî ile tebşir ediyorum Eğer ayn-ül hayat-ı şeriatı menba-ı hayat yapsan ve o cennette neşv ü nema bulsan, bu millet-i mazlûmenin de eski zamana nisbeten bin derece terakki edeceğini müjde veriyorum Eğer hakkıyla seni rehber etse, ağrâz-ı şahsî ve fikr-i intikam ile sizi lekedar etmezse

Yâ Rab! Ne saadetli bir kıyamet ve ne güzel bir haşir ki,

وَالبَعْثُ بَعَدَ المَوْتِ hakikatının küçük bir misalini bu zaman bize tasvir ediyor Şöyle ki:

Asya'nın ve Rumeli'nin köşelerinde medfun olan medeniyet-i kadîme hayata başlamış ve menfaatini mazarrat-ı umumiyede arayan ve istibdadı arzu edenler

يَا لَيْتَنِى كُنْتُ تُرَابًا demeye başladılar Yeni Hükûmet-i Meşrûtamız mu'cize gibi doğduğu için inşâallah bir seneye kadar, نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِى الْمَهْدِ صَبِيًّاsırrına mazhar olacağız Mütevekkilâne, sabûrane tuttuğumuz otuz sene Ramazan-ı sükûtun sevabıdır ki, azabsız cennet-i terakki ve medeniyet kapılarını bize açmıştır Hâkimiyet-i milliyenin beraat-i istihlâli olan kanun-u Şer'î, hâzin-i cennet gibi bizi duhûle davet ediyor

(Orjinal Sayfa :53)

Ey mazlum ihvân-ı vatan! Gidelim dahil olalım! Birinci kapısı, şeriat dairesinde ittihad-ı kulûb; ikincisi, muhabbet-i milliye; üçüncüsü, maarif; dördüncüsü, sa'y-i insanî; beşincisi, terk-i sefahettir Ötekilerini sizin zihninize havale ediyorum

Sakın Ey İhvân-ı vatan! Sefahetlerle ve dinde lâübaliliklerle tekrar öldürmeyiniz Ve bütün efkâr-ı fâsideye ve ahlâk-ı rezîleye ve desais-i şeytaniyeye ve tabasbusata karşı; şeriat-ı garra üzerine müesses olan kanun-u esasî Azrail hükmüne geçti Onları öldürdü

Sakın Ey ihvân-ı vatan! İsrafat ve hilâf-ı şeriat ve lezaiz-i nâmeşrua ile tekrar ihya etmeyiniz! Demek şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk Şimdi bu ittihad-ı millet ve meşrutiyet ile rahm-ı mâdere geçtik; neşv ü nema bulacağız Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesafe-i terakkiden inşâallah mu'cize-i Peygamberî ile, şimendifer-i kanun-u şer'iyye-i esasiyeye amelen ve burak-ı meşveret-i şer'iyeye fikren bineceğiz Bu vahşet-engiz sahra-yı kebiri kısa zamanda tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsabaka edeceğiz Zira onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler Biz birdenbire şimendifer ve balon gibi mebâdiye bineceğiz, geçeceğiz Belki câmi'-i ahlâk-ı hasene olan hakikat-ı İslâmiyyenin ve istidad-ı fıtrînin, feyz-i îmanın ve şiddet-i açlığın hazma verdiği teshil yardımiyla fersah fersah geçeceğiz Nasıl ki vaktiyle geçmiştik

Talebeliğin bana verdiği vazife ile ve hürriyetin ferman-ı me'zuniyetiyle ihtar ediyorum ki:

Ey ebnâ-yı vatan! Hürriyeti sû'-i tefsir etmeyiniz; tâ elimizden kaçmasın Ve müteaffin olan eski esareti başka kabda bize içirmekle bizi boğmasın (Hâşiye) Zira hürriyet, mürâat-ı ahkâm ve âdâb-ı şeriat ve ahlâk-ı hasene ile tahakkuk eder ve neşvünema bulur



Bediüzzaman

* * *

____________________

(Haşiye): Evet daha dehşetli bir istibdad ile, pek acı ve zehirli bir esareti bize içirdiler





(Orjinal Sayfa :54)

Yaşasın Şeriat-ı Ahmedî (ASM)

Dinî Ceride : 77

5/ Mart/ 1325

18/ Mart /1909

ŞERİAT-I GARRA: Kelâm-ı Ezelîden geldiğinden, ebede gidecektir Nefs-i emmarenin istibdad-ı rezilesinden selâmetimiz, İslâmiyete istinat iledir, o hablülmetîne temessük iledir ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, imandan istimdad iledir Zira Sâni'-i Âleme hakkiyla abd ve hizmetkâr olanın halka ubudiyete tenezzül etmemesi gerektir Herkes; kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem-i asgarında cihad-ı ekber ile mükelleftir ve ahlâk-ı Ahmedîye ile tahallûk ve sünnet-i nebeviyeyi ihya ile muvazzaftır

Ey evliyâ-yı umûr! Tevfik isterseniz, kavanin-i âdetullaha tevfik-i hareket ediniz Yoksa; tevfiksizlik ile cevab-ı red alacaksınız Zira mâruf umum enbiyanın memalik-i İslâmiye ve Osmaniyeden zuhuru, kader-i İlâhînin bir işaret ve remzidir ki, bu memleket insanlarının makine-i tekemmülâtının buharı diyanettir Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri, ziya-yı İslâmiyet ile neşv ü nema bulacaktır Dünya için din feda olunmaz Gebermiş istibdadı muhafaza için, vaktiyle mesail-i şeriat rüşvet verilirdi Dinin mes'eleleri terk ve feda edilmesinden, zarardan başka ne faidesi görüldü? Milletin kalb hastalığı za'f-ı diyanettir; bunu takviye ile sıhhat bulabilir Bizim cemaatımızın meşrebi, muhabbete muhabbet ve husumete husumettir Yani beyn-el İslâm muhabbete imdad ve husumet askerini bozmaktır Mesleğimiz ise, Ahlâk-ı Ahmedîye ile tahallûk ve sünnet-i Peygamberîyi ihya etmektir Ve rehberimiz şeriat-ı garrâ ve kılıncımız da, berâhin-i katıa ve maksadımızİ'lâ-yı Kelimetul-lahtır!

Bediüzzaman

* * *









(Orjinal Sayfa :55)

HAKÎKAT

Dinî Ceride: 70

26/ Şubat/ 1324

Mart /1909

BİZ KALUBELÂDAN CEMİYET-İ

MUHAMMEDÎDE DAHİLİZ

Cihetülvahdet-i ittihadımız, Tevhiddir Peyman ve yeminimiz, imandır Madem ki muvahhidiz, müttehidiz Herbir mü'min İ'lâ-yı Kelimetullah ile mükelleftir Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakki etmektir Zira; ecnebiler fünun ve sanayi silâhiyla bizi istibdad-ı mânevîleri altında eziyorlar Biz de fen ve san'at silâhiyla, İ'lâ-yı Kelimetullahın en müthiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilâf-ı efkâra cihad edeceğiz Amma; cihad-ı haricîyi, şeriat-ı garrânın berâhin-i katıasının elmas kılınçlarına havale edeceğiz; zira, medenîlere galebe çalmak, ikna iledir; söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur!

Meşrutiyet ki, adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir On üç asır evvel Şeriat-ı Garra teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa'ya dilencilik etmek, Din-i İslâma büyük bir cinayettir ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir

Kuvvet kanunda olmalı Yoksa istibdad tevzi olunmuş olur اِنَّ اللّهَ هُوَ الْقَوِىُّ ا لْمَتِينُ hâkim ve âmir-i vicdanî olmalı O da mârifet-i tam ve medeniyet-i âm veyahut Din-i İslâm namiyle olmalı Yoksa; istibdad daima hükümfermâ olacaktır İttifak, hüdadadır; heva ve hevesde değil! İnsanlar hür oldular, amma yine abdullahtırlar Her şey hür oldu Başkasının kusuru, insanın kusuruna sened ve özür olamaz! Ye's, mâni-i her kemaldir "Neme lâzım, başkası düşünsün" istibdadın yadigârıdır

Bediüzzaman

* * *



(Orjinal Sayfa :56)

İstanbul Hahambaşısı Yahudi Karasso ile Bediüzzaman arasında Selânik'te cereyan eden bir konuşma sırasında, Karasso konuşmayı yarıda bırakarak dışarıya fırlamış ve arkadaşlarına: "Eğer yanında biraz daha kalsaydım, az kalsın beni de Müslüman edecek idi" diyerek mağlûbiyetini hayret ve telâşla izhar etmiştir Karasso ki, Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için sinsi ve tertibli bir şekilde çalışan gizli bir teşkilâta mensub olup, ortada fevkalâde bir rol oynuyordu Karasso'nun Bediüzzaman'ı ziyaret etmekten maksadı, onu kendi fikrine çevirmek ve meş'um gayesine âlet etmek idi Fakat heyhat!

* * *

Nihayet menhus Otuz Bir Mart hâdisesi meydana gelir Şeriat isteyen ve o hâdisede ismi karışan on beş kadar hoca idam edilir Bediüzzaman, onlar mahkeme binasının bahçesinde asılı durdukları ve kendisi de pencereden onları gördüğü bir halde muhakeme olunur Mahkeme reisi Hurşid Paşa sorar:

-Sen de şeriat istemişsin?

Bediüzzaman cevab verir:

-Şeriatın bir hakikatına, bin ruhum olsa feda etmeye hazırım Zira şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir Fakat, ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!

Bediüzzaman'ın divan-ı harbdeki bu kahramanca müdafaası, o zaman iki defa tâbedilip neşredilmiştir O dehşetli mahkemeden idamını beklerken beraet etmiş ve mahkemeye teşekkür etmeyerek, yolda Bayezid'den tâ Sultanahmet'e kadar arkasında kalabalık bir halk kütlesi mevcud olduğu halde: "Zalimler için yaşasın Cehennem! Zalimler için yaşasın Cehennem!" nidalariyle ilerlemiştir

Divan-ı Harb'deki müdafaasının bir kısmı bu tarihçe-i hayatta yazılmıştır Tâ ki Otuz Bir Mart hâdisesinin içyüzü ve Bediüzzaman'ın kahramanca müdafaası bir derece anlaşılabilsin

* * *





(Orjinal Sayfa :57)

İKİ MEKTEB-İ MUSİBET ŞEHADETNAMESİ YAHUT DİVAN-I HARB-İ

ÖRFÎ VE SAİD-İ NURSÎ ADLI ESERDEN PARÇALAR:

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

MUKADDEME : Vaktâ ki hürriyet divanelikle yâdolunurdu; zayıf istibdad, tımarhaneyi bana mekteb eyledi

Vakta ki i'tidal, istikamet; irtica ile iltibas olundu, meşrutiyette şiddetli istibdad, hapishaneyi mekteb eyledi

Ey şehadetnamemi temaşa eden zevat! Lûtfen, ruh ve hayâlinizi, misafireten yeni medeniyete karışmış, asabî bir bedevî talebenin hâl-i ihtilâlde olan ceset ve dimağına gönderiniz, tâ tahtie ile hatâya düşmeyiniz! 31 Mart hâdisesinde, Divan-ı Harb-i Örfî'de dedim ki:

-Ben talebeyim; onun için, her şeyi mizan-ı şeriatla muvazene ediyorum Ben milliyetimizi, yalnız İslâmiyet biliyorum; onun için her şeyi de İslâmiyet nokta-i nazarından muhakeme ediyorum Ben hapishane denilen âlem-i berzahın kapısında dururken ve darağacı denilen istasyonda âhirete giden şimendiferi beklerken, cemiyet-i beşeriyenin gaddârâne hallerini tenkid ederek, değil yalnız sizlere, belki bu zamandaki nev-i benî beşere irad ettiğim bir nutuktur Onun için يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ sırrınca, kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı; nâmahrem olan kimseler nazar etmesin Âhirete kemal-i iştiyakla müheyyâyım; bu asılanlarla beraber gitmeye hazırım Nasılki bir bedevî garaibperest, İstanbul'un acâib ve mehasinini işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemal-i hâhişle görmeyi arzu eder; ben de ma'rez-i acaib ve garaib olan Âlem-i Âhireti o hâhişle görmek istiyorum; şimdi de öyleyim Beni oraya nefyetmek, bana ceza değil! Sizin elinizden gelirse, beni vicdanen tâzib ediniz! Ve illâ başka suretle azab, azab değil, benim için bir şandır!

Bu hükûmet, zaman-ı istibdatta akla husumet ediyordu; şimdi de hayata adavet ediyor Eğer hükûmet böyle olursa, yaşasın cünun! Yaşasın mevt! Zalimler için de yaşasın cehennem! Ben zaten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyan edeyim

 

ULtRaDяagoN is offline  
Cevapla
Tags: nurdan, risalei, secmeler


Risale-İ Nur'dan Seçmeler ile ilgili Benzer Konular
921 Kez Görüntülendi

Ankara'daki Hayatına Dair Risale-i Nur'dan bir parça / tarihçe-i hayat / İlk hayatı Risale-i Nur
Risale-i Nur'dan Damlalar Risale-i Nur
Risale-i Nur'dan Anlamlı Sözler Risale-i Nur
KOmiklerden SEçmeler Komik Resimler
Yün Örgülerden Seçmeler ... Güzellik & Moda

Saat 06:57.
Sayfalar Rüyatadı Mumsema Frmacil Etiket Dantel Modeller Mumsema.Net Add to Google Add to My Yahoo!
Powered by vBulletin® Version 3.6.12 Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Mail Adresimiz Forumalev(at)gmailcom
Moderatör Başvuru Formu

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545