Mumsema.NET

FrMaLeV

Bilgi Dağıtmak İçin El Ele

Geri git   Mumsema.NET >
İslamiyet
> İslami Konular > Risale-i Nur

Forum Kuralları Bize Ulaşın İletiler Kayıt ol Yardım Ajanda Bütün Forumları okunmuş kabul et

             
Risale-İ Nur'dan Seçmeler ile ilgili Benzer Konular
919 Kez Görüntülendi

Ankara'daki Hayatına Dair Risale-i Nur'dan bir parça / tarihçe-i hayat / İlk hayatı Risale-i Nur
Risale-i Nur'dan Damlalar Risale-i Nur
Risale-i Nur'dan Anlamlı Sözler Risale-i Nur
KOmiklerden SEçmeler Komik Resimler
Yün Örgülerden Seçmeler ... Güzellik & Moda

Bazen felâketten saadet çıkar | Risale-i Nur'un Penceresinden : SEMAVAT (GOKLER)...
Cevapla
 
Konu Araçları
Alt 14-12-2008   #31
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler

--->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler ile ilgili Dördüncü sayfa forumalev.net


lem'alar mesnevi-yi nuriye


LEM'ALAR

(Türkçe Risale-i Nur'un Yirmiikinci Sözü ile aynı mealdedir)

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

اَللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ* لَهُ مَقَالِيدُ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ * فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ *مَا مِنْ دَابَّةٍ اِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا

Ey daire-i esbabdan zuhur eden işleri, hâdiseleri esbaba isnad eden gafil, cahil! Mal sahibi zannettiğin esbab, mal sahibi değillerdir Asıl mal sahibi, onların arkasında iş gören kudret-i ezeliyedir Onlar, ancak o kudretten gelen hakikî te'sirleri ilân ve neşretmekle muvazzaftırlar Demek daire-i esbab, hükûmetin kalem dairesi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebligatı o daireden yapılıyor Çünki izzet ve azamet perdeyi iktiza eder; tevhid ve celal dahi şirketi reddeder, te'siri esbaba vermiyor

Evet Sultan-ı Ezelî'nin memurları vardır amma, icrâatçıları değillerdir ki, saltanat ve Rubûbiyetinde ortak olsunlar Ancak o memurların vazifesi dellâllıktır ki, kudretin icrâatını ilân ediyorlar Veya o memurlar, nâzır müşahidlerdir ki, gördükleri evamir-i tekviniyeye karşı yaptıkları itaat ve inkıyad ile istidadlarına göre bir nevi ibadet yapmış olurlar Demek esbâb, ancak ve ancak kudretin izzetini, Rubûbiyetin haşmetini izhar için vaz'edilmiş bir takım vasıtalardır Yoksa, kudretin acz ve ihtiyacı için muavenet eden yardımcı değillerdir

Beşer

sh: » (Ms: 10)

sultanlarının memurları ise; sultanların ihtiyaç ve aczlerini def' için tâyinlerine zaruret hâsıl olan yardımcı ve ortaklarıdır Binaenaleyh Allah'ın memurlarıyla insanın memurları arasında münasebet yoktur Yalnız gafil ve cahil olanlar hâdiselerde ve vukuattaki hikmetleri, güzellikleri göremediklerinden, Cenab-ı Hakk'tan şekva ve şikâyetlere başlarlar İşte o şekva ve şikayetlerin hedefini değiştirmek için esbâb vaz'edilmiştir Çünki kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor Bu sırra bir misal-i lâtif suretinde bir temsil-i mânevî rivayet ediliyor ki:

Hazret-i Azrail Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakk'a demiş ki:

-Kabz-ı ervah vazifesinde senin ibadın benden şekva edecekler Benden küsecekler

Cenab-ı Hak lisan-ı hikmetle ona demiş ki:

-Senin ile ibadımın ortasında musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım Tâ şekvaları onlara gidip sana küsmesinler

Evet nasılki hastalıklar perdedir, ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler Ve kabz-ı ervahta hakikî olarak hikmet ve güzellik, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm'ın vazifesine mütealliktir Öyle de Hazret-i Azrail Aleyhisselâm da bir perdedir Kabz-ı ervahta zâhiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemaline münasib düşmeyen bazı hâlâta merci olmak için o memuriyete bir nâzır ve kudret-i İlâhiyeye bir perdedir

Evet izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden

TENBİH

Arkadaş! Tevhid iki çeşit olur:

Birisi âmiyâne tevhiddir ki: “Allah'ın şeriki yok ve bu kâinat Onun mülküdür” der Bu kısım tevhid sahiblerinin fikirce gaflet ve dalâlete düşmeleri korkusu vardır

İkincisi hakikî tevhiddir ki: “Allah birdir, mülk Onundur, vücud Onundur, her şey Onundur” der; lâyetezelzel bir itikada sahibdirler Bu kısım tevhid sahibleri, her şeyin üstünde Cenâb-ı Hakk'ın sikkesini görür ve her şeyin cebhesinde bulunan mührünü, damgasını okur Ve bu sayede huzurî bir tevhid melekesi mâliki olurlar ki, dalalet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar

Kur'an-ı Hakîm'den istifade ettiğimiz ikinci kısım tevhidin birkaç mertebelerini birkaç lem'a zımnında izah edeceğiz:

sh: » (Ms: 11)

BİRİNCİ LEM'A: Bakınız! Her bir masnuun yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak her şeyi halkeden Hâlık'a mahsustur Ve her bir mahlukun cephesinde öyle bir hâtem vurulmuştur ki, her şeyi yapan Sâni'den maada kimsede o hâtem bulunmaz Ve kudretin neşrettiği mektublarından her bir mektubun âhirinde, taklidi kabil olmayan öyle bir turra vardır ki, ancak Sultan-ı Ezel ve Ebed'e hastır O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i'caza bakınız ki; hayat ile bir şeyden pek çok şeyler husule gelir, icad edilir Ve pek çok şeyler dahi bir şey-i vâhide emr-i Rabbaniyle inkılab ederler Meselâ: Su, bir şey-i vâhid iken pek çok uzuvlara, cihazlara Allah'ın izni ile menşe olur, icad edilirler Ve mideye giren pek çok muhtelif yemekler ve meyvelerden Hâlık-ı Teâlâ tek bir cismi icad eder, tek bir cisim husule getirir

İşte kalb, akıl, şuur sahibi olan bir adam, bu ciheti düşünürse anlar ki, bir şeyden çok şeyleri icad edip çıkartmak ve çok şeyleri bir şeye tahvil etmek, ancak her şeyi halkeden ve her şeyi yapan Sâni'a mahsus bir sikkedir

İKİNCİ LEM'A: Sayısız hâtemlerden canlı mahlûkata vaz'edilen hayat hâtemine bakınız! Evet canlı bir mahlûk, câmiiyeti itibariyle, kâinata küçük bir misaldir, şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir, kevn ve vücuda bir nüvedir ki, Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir Sanki o zîhayat gayet hakîmane muayyen nizamlar ile bütün vücudlardan sağılmış bir katre veya bir noktadır Bu itibarla bir zîhayatı halketmek, bütün kâinatı yed-i tasarrufuna alan Cenab-ı Hak'tan maada hiç bir şeye isnad edilemez

Evet aklı bozulmayan bir şahıs, teemmülü neticesinde anlar ki: Meselâ bal arısını pek çok şeylere fihriste yapan ve kitab-ı kâinatın ekser mesailini insanın mahiyetinde yazan ve incir nüvesinde incir ağacının proğramını derceden ve insanın kalbini binlerce âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve-i hâfızasında tarih-i hayatını taallûkatıyla beraber yazan, ancak ve ancak her şeyi yaratan Hâlık olabilir Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız Rabb-ül Âlemîn'e mahsus bir hâtemdir

ÜÇÜNCÜ LEM'A: Cenab-ı Hakk'ın canlı mahlûkata bastığı hayat hâteminin gayr-ı mütenahî nakış ve keyfiyetlerinden bir nümuneyi göstereceğiz

Şöyle ki:

Nasıl ki suyun katrelerinden, şişenin parçalarından tut, seyyar yıldızlara kadar şeffaf veya şeffaf gibi her şeyde şemsin cilvelerinden

sh: » (Ms: 12)

şemse mahsus bir turra, bir cilve bulunur Kezalik Şems-i Ezelî'nin de bütün canlı mahlukatta “ihya ve nefh-i hayat” cihetiyle bir tecelli-i ehadiyeti vardır ki, bütün esbab iktidar ve ihtiyar sahibi oldukları farz edilse dahi, o sikkenin ne mislini ve ne taklidini, ne münferiden ve ne müçtemian yapmaktan âcizdirler Buna binaen şeffaf şeylerde görünen o timsaller şemsin timsali olup, şemsten o şeffaf şeylere in'ikas etmiş olduklarına hükmedilmediği takdirde, o sayısız katrelerde ve zerrelerde (her birisinde) hakikî bir şemsin maddesiyle mevcud bulunduğuna hükmetmek lâzım gelir

Kezalik Şems-i Ezelî'nin şualar menzilesinde olan tecelli-i esmasının nokta-i merkeziyesi olan hayat, Şems-i Ezelî'ye isnad edilmediği takdirde, bir sins, bir çiçeğe varıncaya kadar her bir zîhayatta nihayetsiz bir kudret, muhit bir ilim, mutlak bir irade gibi Vâcib-ül Vücud'dan maada hiçbir şeyde vücudu mümkün olmayan sair sıfatların mevcud olmasına cahilane, ahmakane, gülünç bir bâtıl hüküm lâzımgelir Ve aynı zamanda, şu bâtıl hüküm ile her bir zerreye ve her bir sebebe bir uluhiyet-i mutlakayı isnad etmekle sayısız şerikleri isbat etmek mecburiyeti hasıl olur

Maahaza tohum olacak bir habbe veya bir çekirdekteki garib, acib, muntazam vaziyete bakınız ki; o habbe, tohumu olacak cismin bütün eczâsıyla münasebetdar olduğu gibi, nev'iyle yani ebna-yı cinsiyle de ve bütün mevcudat ile de münasebetleri vardır Ve onlara karşı o münasebetleri nisbetinde vazifeleri vardır Eğer o tohumcuk habbenin Kadir-i Mutlak'tan nisbeti kesilip kendi nefsine isnad edilirse, yani kendi kendine olmuştur denilirse, her bir tohumda, her şeyi görecek bir gözün ve her şeye muhit bir ilmin bulunmasını itikad etmek lâzım gelir Bu ise, sâbık temsilde her bir şeffaf zerrede hakikî bir şemsin vücudunu iddia etmek gibi gülünç bir hamakattır

DÖRDÜNCÜ LEM'A: Bir kitab el yazısıyla yazılırsa, yalnız bir adama ve bir kaleme ihtiyaç vardır Fakat matbaada basılırsa, kalem işini gören pek çok demir kalemler lâzımdır Ve o demir harfleri yapmak için ustalar ve âlât ve edevat ve mürettibler gibi çok şeylere ihtiyaç olur Kezalik şu kitab-ı kâinatta yazılı satırlar, kelimeler ve harflerin bir Vâhid-i Ehad'in kalem-i kudretiyle yazılmış olduğu cihete hükmeden adam, pek rahat ve kolay ve mâkul bir yola sülûk etmiş olur Fakat, o yazıları, o harfleri tabiata ve esbaba isnad eden herifler, imtina ve muhalin en suûbetli ve çıkmaz bir yoluna zehab etmiş olurlar Çünki bu yola zehab edenler için tek bir zîhayatın tab' ve bastırılma

sh: » (Ms: 13)

sı için ekser kâinatın tab'ını lâzım olan techizat lâzımdır Bu ise, vehmin kabul edemediği bir hurafedir

Ve keza toprağın, suyun, havanın her bir cüz'ünde nebatat adedince mânevî gizli matbaalar lâzımdır ki, mahiyetleri ve cihazları mütehalif sayısız meyve ve çiçeklerin teşkilâtını yapabilsinler Veyahut o nebatatı o kadar zînet ve intizamlarıyla beraber yeşillendirmek için, o üç unsurun herbir cüz'ünde bütün ağaçların, meyvelerin ve çiçeklerin hâssalarını, cihazlarını ve mîzanlarını bilip yapabilecek bir kudret, bir ilim lâzımdır Çünki bu üç unsurun her bir cüz'ü, her bir nebatın teşkiline medar ve menşe olabilir Evet bir saksıdaki toprak, cihazları ve şekilleri ve sair sıfatları muhalif olan herhangi bir nebatın tohumunu yeşillendirmeye kabiliyeti vardır Binaenaleyh ikinci yola zehab edenlerce o küçük saksı içerisinde sayısız gizli makine ve fabrikaların vücudu lâzımgelir ki, hurafeciler dahi bundan utanıyorlar

BEŞİNCİ LEM'A: Bir kitabda yazılı bir harf, yalnız bir cihetle kendisini gösterir ve kendisine delâlet eder Fakat o harf, kâtibine çok cihetlerle delalet eder ve nakkaşını tarif eder

Kezalik kitab-ı kâinatta mücessem olarak yazılan herbir kelime, kendi mikdarınca kendini gösterirse de pek çok cihetlerden münferiden ve müçtemian Sâni'ini gösterir, esmasını izhar eder Ve kendi evsafıyla, eşkâliyle, nakışlarıyla âdeta Sâniini medh için yazılmış bir kasidedir Buna binaen, meşhur Hebenneka gibi ahmaklaşan bir adam dahi Sâni'-i Zülcelal'in inkârına gitmemek gerektir

ALTINCI LEM'A: Cenab-ı Hak, bütün cüz' ve cüz'îlerde sikke-i mahsusasını ve bütün küll ve küllîlerde has hâtemini vaz'ettiği gibi, aktar-ı semavat ve arzı, hâtem-i vâhidiyetle ve mecmu-u kâinatı sikke-i ehadiyetle mühürlemiştir Mezkûr sikke ve hâtemlerden, meselâ فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذلِكَ َلمُحْيِى اْلمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ âyetinin işaret ettiği ihya ve nefh-i ruh keyfiyetindeki hâtem-i İlâhî-ye bakınız ki, pek çok garib garib haşirleri, acib acib neşirleri göresiniz!

Evet bilhassa arzın ihyasında, her sene üç yüz binden fazla saha-i vücuda getirilen mahlukatın nevilerinde haşir ve neşirler vardır Lâkin, bilinmez bir hikmete binaen, şu haşir ve neşirlerin ekserisinde iâde edilen emsal aralarındaki misliyet o kadar ayniyete karibdir ki, he

sh: » (Ms: 14)

men hemen, dirilen evvelkinin ne aynı ve ne gayrıdır, denilebilir Her ne ise misliyet, ayniyet mevzuubahis değildir Her nasıl olursa olsun, o haşir neşirler beşerin sühulet-i haşrine delalet ettikleri gibi, beşerin haşrine birer misal ve birer örnek olabilirler

İşte birbirine muhalif nihayet derecede karışık olan o enva'-ı kesireyi kemal-i imtiyaz ile ihya etmek ve hatasız, haltsız, galatsız olarak mümtazane iade etmek nihayetsiz bir kudrete ve muhit bir ilme sahib olan Zât-ı Zülcelal'in hâtem-i has ve sikke-i mahsusasıdır

Ve keza sath-ı arz sahifesinde kusursuz, noksansız, sehivsiz kemal-i intizamla üç yüz binden fazla risaleleri yazmak, öyle bir Zâtın sikke-i mahsusasıdır ki, her şeyin iç yüzü, her şeyin kilidi onun elindedir Ve hiç bir şey onun teveccühünü başkasından çevirip kendisine hasredemez

Hülâsa: Sath-ı arzda altı ay zarfında, beşerin haşrini temsil eden o sayısız haşir ve neşirlerde görünen Rubûbiyetin o tasarruf-u azîminde pek yüksek, büyük ve ince nakışlı bir hâtemi vardır Mahlûkatın icadında görünen şu intizamlar, sühuletler, sür'atler, imtiyazlar hep o hâtemin parıltısından meydana geliyorlar Evet her bahar mevsiminde pek hakîmâne, basîrâne, kerîmâne faaliyetler başlar ve hârikulâde san'atlar yapılır Ve bütün bu ameliyat, kemal-i sür'atle, sühuletle muntazaman cereyan etmekte olduğu görünür

İşte, bu hârikulâde faaliyetler öyle bir Zâtın hâtemidir ki, hiç bir mekânda olmadığı halde, her mekânda ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzırdır

YEDİNCİ LEM'A: Bakınız! Aktar-ı semavat ve arz sahifeleri üstünde hâtem-i Ehadiyet göründüğü gibi, kâinatın heyet-i mecmuasının büyük sahifesi üzerinde de pek vazıh bir surette hâtem-i tevhid görünmektedir

Evet bu âlem pek muhteşem bir saray veya muntazam bir fabrika veya mükemmel bir şehirdir Bu fabrika-i kâinatın eczası, efradı ve enva'ı, âlât ve edevatı arasında hakîmâne bir muarefe ve tanışmak ve dostâne bir mükâleme ve konuşmak ve pek kerîmâne bir muavenet ve yardımlaşmak vardır ki, kemal-i sür'atle pek uzun mesafelerden birbirinin savtını işitir ve ihtiyacını görür gibi derhal imdadına yetişir, ihtiyacını defeder Evet semadaki ecram ve yıldızların birbirine ve arza verdikleri ziya, hararet, bilhassa arza yaptıkları sair yardımlarını görüyorsunuz Ve keza bulut ile arz arasında cereyan eden su alış-verişine bakınız ki, arz suyu buhar şeklinde buluta veriyor, bulut da ken

sh: » (Ms: 15)

di fabrikalarında lâzımgelen ameliyatı yaptıktan sonra buz, kar, yağmur şeklinde iade ediyor Sanki o camid cirmler, lisan-ı halleriyle telsiz telgraf gibi birbiriyle konuşur ve yekdiğerine arz-ı ihtiyaç ediyorlar Bilhassa bütün o ecram âdeta el ele vermiş gibi, kemal-i ciddiyetle zevilhayata lâzım olan şeyleri tedarik etmek hizmetinde sa'y ediyorlar ve bir Müdebbir'in emrine bağlı olup bir gayeye teveccüh ediyorlar

Evet şu teavün kanununa ittibaen, şems, kamer, gece ve gündüz, yaz ve kış taraflarından yapılan yardımlar sayesinde, şu hayvanların erzakını yetiştiren nebatat izn-i İlâhî ile meydana gelir Hayvanat da emr-i Rabbânî ile beşerin ihtiyacatını yerine getirir Bal arısıyla ipek böceğinin insanlara yaptıkları yardımlar, bu dâvayı isbat eder

Evet bu gibi eşya-yı camidenin yekdiğerine yaptıkları şu yardımlar, pek aşikâr bir delildir ki, onlar kerim bir Müdebbir'in hademesi ve amelesi olup onun emri ile, izni ile iş görürler

SEKİZİNCİ LEM'A: Gıda olarak mahlûkata, bilhassa hayvanata taksim edilen rızıklara dikkat lâzımdır ki, bu rızık vakt-i muayyeninde yetişir, vakt-i ihtiyaçta sevkedilir Ve derece-i ihtiyaç nisbetinde yapılan sevkiyatta büyük bir intizam vardır İşte, bu umumî rızık hakkında görünen geniş ve muntazam rahmet ve inayetler, ancak her şeyin mürebbîsi ve her şeyin müdebbiri ve her şey yed-i teshîrinde bulunan bir zâtın hâtem-i hassı olabilir

DOKUZUNCU LEM'A: Bakınız! Âlem-i arz ve bütün cüz'iyat üstünde hâtem-i Ehadiyet bulunduğu gibi, dağınık neviler ve muhit unsurlar üstünde de aynen o hâtem-i Ehadiyet bulunur

Evet bir tarlaya tohum ekilmesinden anlaşılıyor ki, o tarla tohum sahibinin mülküdür Ve o tohum da, o tarla sahibinin malıdır Yani o buna, bu da ona şehadet ediyorlar

Kezalik kâinattaki masnuat, tohum gibidir Âlem ve anasır da tarla gibidir Her iki tarafın lisan-ı halleriyle ettikleri şehadete göre, masnuat ile âlem-i anasır, yani tohum ile tarla ve muhit ile muhat, (hep) bir Sâni'-i Vâhid'in yed-i tasarrufundadır Demek edna bir mahlûka yapılan tasarruf-u hakikî ve zaîf bir mevcuda edilen tevcih-i Rubûbiyet, âlem ve anâsır kabza-i tasarrufunda bulunan Zâta mahsus olduğu gibi, herhangi bir unsurun da tedvir ve tedbiri, bütün hayvanat ve nebatatı kabza-i Rubûbiyetinde tutup terbiye eden aynen o Zâta mahsustur İşte, hâtem-i tevhid dediğimiz budur Eğer bir şeye temellük etmeğe niyetin varsa, meydana çık, kendini tecrübe et, bak ne söylüyorlar! En cüz'î bir ferd, “Ancak nev'imi yaratan beni yaratabilir” diyor

sh: » (Ms: 16)

اünki efrad arasında misliyet vardır Ve arzın her tarafında dağınık bir surette bulunan en küçük bir nev', “Beni yaratabilen ancak arzı yaratandır” söylüyor

Arza bak ne söylüyor? Sema ile aralarında alış-verişi bulunduğu için “Beni halkedebilen, ancak mecmu-u kâinatı halkeden Zâttır” diyor Çünki aralarında tesanüd vardır

ONUNCU LEM'A: Arkadaş! Hayat ve ihya ve zevilhayat ile her bir cüz' ve cüz'îye ve her bir küll ve küllîye ve kâinatın heyet-i mecmuasına darbedilen tevhid hâtemlerinden bir kısım misalleri, mezkûr beyanattan anlaşıldı Şimdi dinle! Enva' ve külliyat üstüne vaz'edilen vahdaniyet sikkelerinden bir taneyi zikredeceğiz Şöyle ki:

Tek bir semere ile semeredar şecerenin yaradılışlarındaki suûbet ve sühûlet birdir Çünki ikisi de bir merkeze bakar, bir kanuna bağlıdır, terbiye ve keyfiyetleri birdir Mâlûmdur ki, merkezin ittihadı, kanunun vahdeti, terbiyenin vahdaniyeti sayesinde külfet, meşakkat, masraf azalır ve öyle bir kolaylık hasıl olur ki, pek çok semereleri olan bir ağaç yed-i vâhide, tek bir semerenin yapılışı da eyâdi-i kesireye tevdi edildiği zaman, her iki tarafın yapılışları sühûletçe bir olur Ve aralarında yaradılışça fark yoktur Çok adamlar tarafından yapılan bir semerenin terbiyesi için lâzım olan cihazat ve âlât ü edevat ve saire, bir adam tarafından yapılan semeredar şecerenin terbiye ve yapılması için de aynen o kadar malzeme lâzımdır Yalnız keyfiyetçe fark olabilir Meselâ:

Bir ordu askere yapılan elbise tedariki için ne kadar âlât, edevat ve makine lâzımdır; bir neferin elbisesi için de o kadar âlât ü edevat lâzımdır Ve keza bir kitabın bin nüshasıyla bir nüshasının ücreti matbaaca birdir Bazan da tek bir nüshanın tab'ı daha fazla bir ücrete tâbi tutulur Buna kıyasen, bir matbaayı bırakıp çok matbaalara baş vurulursa, birkaç kat fazla ücretlerin verilmesi lâzımgelir Evet kesret vahdete isnad edilmediği takdirde, vahdeti kesrete isnad etmek mecburiyeti hasıl olur Demek, dağınık bir nev'in icadındaki sühûlet-i hârika, vahdet ve tevhid sırrına bağlıdır

ONBİRİNCİ LEM'A: Arkadaş! Bir nev'in efradı arasındaki tevafuk ve bir cinsin enva'ı arasında âza-yı esasiyede bulunan müşabehet, sikkenin ittihadına, kalemin vahdetine delalet ettiklerinden anlaşılıyor ki, bütün mütevafık ve müteşabihler, yani birbirine benzeyen çokluk, bir Zât-ı Vâhid'in eser-i san'atıdır

Kezalik inşa ve icadlarda görünen şu sühûlet-i mutlaka, bütün mev

sh: » (Ms: 17)

cudatın bir Sâni'-i Vâhid'in eseri olduğunu, vücub derecesinde istilzam ediyor Aksi halde, suubet, güçlük öyle bir derece-i imtina ve muhaliyete çıkacaktır ki, o cins ve nevilerin ademden vücuda çıkmalarına bir sed çekilmiş olur Binaenaleyh Cenab-ı Hakk'ın zâtında şeriki olmadığı gibi -çünki intizam bozulur, âlem fesada gider- fiilinde de şeriki yoktur Çünkü suûbetten, güçlükten dolayı âlemin ademden çıkmamasına sebeb olur

ONİKİNCİ LEM'A: Arkadaş! Hayat, Hâlık'ın Ehadiyetine bürhan olduğu gibi, mevt de devam ve bekasına bir delildir Evet nasıl akan nehirlerin, dalgalanan denizlerin kabarcıkları ve yeryüzünde bulunan sair şeffaflar, şemsin ziyâ ve timsallerini göstermekle şemsin vücuduna şehadet ettikleri gibi; o kabarcık gibi şeffaflar ölüp, söndükten sonra yerlerine müteselsilen gelip geçen emsalleri, yine şemsin ziya ve timsallerini gösterdiklerinden, şemsin devam ve bekasına ve bütün o şuaat, celevat ve timsallerin bir Şems-i Vâhid'in eseri olduklarına şehadet ediyorlar İşte o şeffaflar, vücudlarıyla şemsin vücuduna ve ademleri ve ölümleriyle de şemsin devam ve bekasına delalet ediyorlar

Kezalik mevcudat, vücuduyla “Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve ölüm ve zevaliyle, teceddüdî bir teselsül ile yerlerine gelen emsali, Sâni'in ezelî ve ebedî vâhidiyetine şehadet ediyorlar

Evet leyl ve neharın ihtilâfı, fusul-i erbaanın tahavvülü ve unsurların tebeddülü hengâmlarında meydana çıkan şu güzel mevcudat ve bu lâtif masnuatta devamla cereyan eden mübâdele ve devr ü teslim muamelesi kat'î bir şehadetle, sermedî, âlî, dâim-üt tecellî bir Sahib-i Cemal'in vücuduna ve bekasına ve vahdetine şehadet eden kat'î bir bürhandır

Ve keza senevî inkılâblarda, müsebbebat ile esbabın birlikte ölüm ve zevali ve sonradan ikisinin yine birlikte iadeleri, esbabın da müsebbebat gibi âciz masnû ve mahlûklardan olduğuna delalet ettiği gibi; bu masnuat ve mevcudatın, bir Zât-ı Vâhid'in müteceddid bir san'atı olduğuna da şehadet eder

ONÜÇÜNCÜ LEM'A: Arkadaş! Zerrelerden tut, seyyarelere kadar ve nakışlardan şemslere varıncaya kadar her şey, zâtında, hakikatında sabit olan “acz ve fakr”ın lisan-ı hâliyle Sâniin vücub-u vücudunu ilân eder

Ve keza acziyle beraber, nizam-ı umumînin bozulmaması için, hâmil bulunduğu acib ve mühim vazifeler cihetiyle Sâni'in vahdetine dela

sh: » (Ms: 18)

let eder Binaenaleyh Sâni'in vâcib ve vâhid olduğuna her şeyde iki şahid olduğu gibi, Hâlıkın Ehad ve Samed olduğuna da her bir zîhayatta iki âyet vardır (*)

ONDÖRDÜNCÜ LEM'A: Arkadaş! Mevcudat, Cenab-ı Hakk'ın vücub-u vücud ve vahdetine şehadet ettiği gibi, celâlî, cemalî, kemalî olan cemi' sıfâtına da delalet etmekle Hâlık'ın zâtında naks ve kusur olmadığını ve şuunatında, sıfâtında ve esmâsında ve ef'alinde de naks ve kusur bulunmadığını ilân ediyor

Zira, eserin kemali bilmüşahede fiilin kemaline, fiilin kemali bilbedahe ismin kemaline, ismin kemali bizzarure sıfatın kemaline, sıfatın kemali hads-i yakînle şuûnatın kemaline delalet eder Şe'nin kemali ise, hakkalyakîn bir suretle Zâtın kemalini gösterir

Binaenaleyh bir kasrın ve bir sarayın nukuş ve tezyinatındaki mükemmeliyet, sâni' ve mühendisin yaptıkları o nakışlar üstünde ve tezyinat altında görünen ef'alin mükemmeliyetine delâlet eder

Ef'alin mükemmeliyeti dahi, o Sâniin taktığı isim ve lâkabların mükemmeliyetini gösterir Esmanın mükemmeliyeti, sıfâtın mükemmeliyetine delâlet eder Sıfâtın mükemmeliyeti, şuûnatın mükemmeliyetini tasrih eder Şuûnatın mükemmeliyeti dahi o nakkaşın mükemmeliyet-i zâtına delalet eder

Kezalik kâinatta görünen âsârın kemali, hadsî bir müşahede ile ef'alin mükemmeliyetine, ef'alin kemali de fâilin kemal-i esmâsına, esmânın kemali sıfâtın kemaline, sıfâtın kemali şuunat-ı âtiyenin kemaline, şuunatın kemali Zât-ı Zülcelal'in kemaline delalet eder

_______________________________

(*) İhtar: Kâinatın eczasından her bir cüz'ün ellibeş lisanla Vâhid-i Ehad ve Vâcib-ül Vücud'u ilân etmekte olduğunu, Kur'anın feyzinden fehmedip, icmâlen “Katre” namındaki eserimde beyan etmişimdir Arzu eden oraya müracaat etsin

sh: » (Ms:19)

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 14-12-2008   #32
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Yirmidördüncü Söz sözler 24 söz






[Şu Söz «Beş Dal»dır Dördüncü Dal'a dikkat et Beşinci Dal'a yapış çık Meyvelerini kopar al]

بِسْمِ اللَّهِ الرّحْمَنِ الرَّحِيمِ

اَللَّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ لَهُ اْلاَسْمَاءُ الْحُسْنَى

Şu âyet-i celilenin şecere-i nurâniyesinin çok hakikatlarından bir hakikatının beş dalına işaret ederiz

BİRİNCİ DAL: Nasılki bir sultanın kendi hükûmetinin dairelerinde ayrı ayrı ünvanları ve raiyetinin tabakalarında başka başka nam ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır Meselâ: Adliye dairesinde «hâkim-i âdil»ve mülkiyede «sultan»ve askeriyede «kumandan-ı âzâm» ve ilmiyede «halife»Daha buna kıyasen sâir isim ve ünvanlarını bilsen anlarsın ki; birtek padişah, saltanatının dairelerinde ve tabaka-i hükûmet mertebelerinde bin isim ve ünvana sahib olabilir Güya o hâkim, herbir dairede şahsiyet-i mâneviye haysiyetiyle ve telefonuyla mevcûd ve hâzırdır; bulunur ve bilir Ve her tabakada kanunuyla, nizâmıyla, mümessiliyle meşhud ve nâzırdır, görünür, görür Ve herbir mertebede perde arkasında, hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle mutasarrıf ve basîrdir; idare eder, bakar Öyle de:


sh: » (S: 347)

Ezel Ebed Sultanı olan Rabb-ül Âlemîn için, Rubûbiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şe'n ve namları ve Uluhiyyetinin dairelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve nişanları ve haşmet-nümâ icraatında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer temessül ve cilveleri ve kudretinin tasarrufatında başka başka, fakat birbirini ihsas eder ünvanları var Ve sıfatlarının tecelliyatında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhûratı var Ve ef'alinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmâl eder hikmetli tasarrufâtı var Ve rengârenk san'atında ve mütenevvi' masnuatında çeşit çeşit, fakat birbirini temaşa eder haşmetli Rubûbiyeti vardır Bununla beraber kâinatın herbir âleminde, herbir taifesinde, Esmâ-i Hüsnâdan bir ismin ünvanı tecelli eder O isim o dairede hâkimdir Başka isimler orada ona tâbidirler, belki onun zımnında bulunurlar Hem mahlukatın herbir tabakasında az ve çok, küçük ve büyük, has ve âmm herbirisinde has bir tecelli, has bir Rububiyyet, has bir isimle cilvesi vardır Yâni, o isim herşeye muhit ve âmm olduğu halde öyle bir kasd ve ehemmiyetle bir şeye teveccüh eder; güya o isim yalnız o şeye hastır Hem bununla beraber Hâlık-ı Zülcelâl, herşeye yakın olduğu halde, yetmiş bine yakın nuranî perdeleri vardır Meselâ: Sana tecelli eden Hâlık isminin mahlukıyetindeki cüz'î mertebesinden tut, tâ bütün kâinatın Hâlıkı olan mertebe-i kübrâ ve ünvan-ı âzama kadar ne kadar perdeler bulunduğunu kıyas edebilirsin

Demek bütün kâinatı arkada bırakmak şartıyla mahlûkıyetin kapısından Hâlık isminin müntehasına yetişirsin, daire-i sıfâta yanaşırsın Mâdem, perdelerin birbirine temaşa eder pencereleri var Ve isimler birbiri içinde görünüyor Ve şuunat, bibirine bakar Ve temessülât, birbiri içine girer Ve ünvanlar, birbirini ihsas eder Ve zuhurat, birbirine benzer Ve tasarrufat, birbirine yardım edip itmam eder Ve Rububiyyetin mütenevvi terbiyeleri, birbirine imdad edip muavenet eder Elbette gerektir ki, Cenâb-ı Hakk'ı bir isimle, bir ünvan ile, bir Rububiyyetle ve hâkezâ tanısa, başka ünvanları, Rububiyyetleri, şe'nleri, içinde inkâr etmesin Belki, herbir ismin cilvesinden sâir Esmâya intikal etmezse zarar eder Meselâ: Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir Belki lâzım gelir ki, onun nazarı, daima karşısında هُوَهُوَاللَّهُ okusun, görsün Onun kulağı herşeyden

sh: » (S: 348)

قُلْهُوَاللّهُاَحَدٌ dinlesin, işitsin Onun lisanı لآَ اِلهَ اِلآّ هُوَ بَرَابَرْ مِيزَنَدْ عَالَمْ desin, ilân etsin İşte Kur'an-ı Mübin اْلاَسْمَآءُ الْحُسْنَىاَللَّهُ لآَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ لَهُ fermanıyla, zikrettiğimiz hakikatlara işaret eder

Eğer o yüksek hakikatları yakından temaşa etmek istersen, git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor «Ne diyorsunuz?»de Elbette «Yâ Celil, Yâ Celil, Yâ Aziz, Yâ Cebbar»dediklerini işiteceksin Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanattan ve yavrulardan sor «Ne diyorsunuz?» de Elbette «Ya Cemil, Ya Cemil, Ya Rahîm, Ya Rahîm» diyecekler (Haşiye) Semâyı dinle Nasıl «Ya Celil-i Zülcemâl»diyor Ve arza kulak ver Nasıl «Ya Cemîl-i Zülcelâl»diyor Ve hayvanlara dikkat et Nasıl «Ya Rahman, Ya Rezzak» diyorlar Bahardan sor Bak nasıl «Ya Hannan, Ya Rahman, Ya Rahîm, Ya Kerim, Ya Lâtif, Ya Atûf, Ya Mûsavvir, Ya Münevvir, Ya Muhsin, Ya Mü-

______________________

(Haşiye): Hattâ bir gün kedilere baktım Yalnız yemeklerini yediler, oynadılar, yattılar Hatırıma geldi: «Nasıl bu vazifesiz canavarcıklara mübarek denilir?» Sonra gece yatmak için uzandım Baktım, o kedilerden birisi geldi, yastığıma dayandı, ağzını kulağıma getirdi Sarih bir Sûrette «Ya Rahîm, Ya Rahîm, Ya Rahîm, Ya Rahîm»diyerek güya hatırıma gelen itirazı ve tahkiri, taifesi namına reddedip yüzüme çarptı Aklıma geldi: «Acaba şu zikir bu ferde mi mahsustur? Yoksa taifesine mi âmmdır? Ve işitmek yalnız benim gibi haksız bir muterize mi münhasırdır? Yoksa herkes dikkat etse bir derece işitebilir mi?» Sonra sabahleyin başka kedileri dinledim Çendan onun gibi sarih değil, fakat mütefâvit derecede aynı zikri tekrar ediyorlar Bidâyette hırhırları arkasında «Ya Rahîm» farkedilir Git gide hırhırları, mırmırları, aynı «Ya Rahîm»olur Mahreçsiz, fasih bir zikr-i hazîn olur Ağzını kapar, güzel «Ya Rahîm»çeker Yanıma gelen ihvanlara hikâye ettim Onlar dahi dikkat ettiler, «Bir derece işitiyoruz» dediler Sonra kalbime geldi: «Acaba şu ismin vech-i tahsisi nedir? Ve ne için insan şivesiyle zikrederler, hayvan lisanıyla etmiyorlar?» Kalbime geldi: Şu hayvanlar çocuk gibi çok nazdar ve nazik ve insana karışık bir arkadaş olduğundan, çok şefkat ve merhamete muhtaçtırlar Okşandığı vakit hoşlarına giden taltifleri gördükleri zaman, o nimete bir hamd olarak, kelbin hilafına olarak esbabı bırakıp yalnız kendi Hâlık-ı Rahîm'inin rahmetini kendi âleminde ilân ile nevm-i gaflette olan insanları ikaz ve «Ya Rahîm»nidasıyla: Kimden meded gelir ve kimden rahmet beklenir, esbabperestlere ihtar ediyorlar


sh: » (S: 349)

zeyyin» gibi çok Esmâyı işiteceksin Ve insan olan bir insandan sor Bak nasıl bütün Esmâ-i Hüsnâyı okuyor ve cephesinde yazılı Sen de dikkat etsen okuyabilirsin Güya kâinat, azîm bir musika-i zikriyyedir En küçük nağme, en gür nağamata karışmakla, haşmetli bir letafet veriyor Ve hâkezâ kıyas et Fakat çendan insan bütün esmâya mazhardır, fakat kâinatın tenevvüünü ve melâikenin ihtilâf-ı ibâdâtını intac eden tenevvü-ü esmâ, insanların dahi bir derece tenevvüüne sebeb olmuştur Enbiyânın ayrı ayrı şeriatleri, evliyanın başka başka tarîkatları, Asfiyanın çeşit çeşit meşrebleri şu sırdan neş'et etmiştir Meselâ: İsa Aleyhisselâm, sâir Esmâ ile beraber Kadîr ismi onda daha galibdir Ehl-i aşkta Vedud ismi ve ehl-i tefekkürde Hakîm ismi daha ziyade hâkimdir

İşte nasıl eğer bir adam hem hoca, hem zabit, hem adliye kâtibi, hem mülkiye müfettişi olsa; onun herbir dairede birer nisbeti, birer vazifesi, birer hizmeti, birer maaşı, birer mes'uliyeti, birer terakkiyatı ve muvaffakıyetsizliğine sebeb birer düşman ve rakibleri oluyor Ve padişaha karşı çok ünvanlarla görünüyor ve görür Ve çok lisanlarla ondan meded ister Ve âmirinin çok ünvanlarına müracaat eder Ve düşmanların şerrinden kurtulmak için, muavenetini çok Sûretlerle taleb eder Öyle de: Çok Esmâya mazhar ve çok vazifelerle mükellef ve çok düşmanlara mübtelâ olan insan, münacatında, istiâzesinde çok isimleri zikreder Nasılki nev-i insanın medâr-ı fahri ve elhak en hakikî insan-ı kâmil olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Cevşen-ül Kebir namındaki münacatında binbir ismiyle dua ediyor; ateşten istiaze ediyor

İşte şu sırdandır ki Sûre-i قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ مَلِكِ النَّاسِ اِلهِ النَّاسِ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ اْلخَنَّاسِ de üç ünvan ile istiazeyi emrediyor ve بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ de üç ismiyle istianeyi gösteriyor

İKİNCİ DAL: Çok esrarın anahtarlarını tâzammun eden iki sırrı Beyân eder

Birinci Sır: «Evliya niçin usûl-i îmâniyede ittifak ettikleri halde, meşhûdatlarında, keşfiyyatlarında çok tehâlüf ediyorlar Şuhud derecesinde olan keşifleri bâzan hilaf-ı vâki ve muhalif-i hak


sh: » (S: 350)

çıkıyor? Hem niçin ehl-i fikir ve nazar, herbiri kat'î bürhân ile hak telakki ettikleri efkârlarında, birbirine mütenakız bir Sûrette hakikatı görüyorlar ve gösteriyorlar Bir hakikat niçin çok renklere giriyor?»

İkinci Sır: «Enbiya-yı sâlife, niçin Haşr-i Cismanî gibi bir kısım erkân-ı imâniyeyi, bir derece mücmel bırakmışlar, Kur'an gibi tafsilât vermemişler Sonra ümmetlerinden bir kısmı ileride o mücmel olan erkânı, inkâra kadar gitmişler? Hem niçin hakikî ârif olan Evliyânın bir kısmı yalnız tevhidde ileri gitmişler Hattâ derece-i Hakkalyâkîne kadar gittikleri halde, bir kısım erkân-ı imâniye onların meşreblerinde pek az ve mücmel bir Sûrette görünüyor Hattâ onun içindir ki, onlara tebaiyet edenler, ileride o erkân-ı imâniyyeye lâzım olan ehemmiyeti vermemişler Hattâ bazıları sapmışlar Mâdem bütün erkân-ı imâniyyenin inkişafıyla hakikî Kemâl bulunur Niçin ehl-i hakikat bazısında çok ileri ve bir kısmında çok geri kalmışlar Halbuki bütün Esmânın mertebe-i âzamlarının mazharı ve bütün enbiyânın serveri olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve bütün kütüb-ü mukaddesenin Reis-i Enveri olan Kur'an-ı Hakîm, bütün erkân-ı îmâniyeyi vâzıh bir Sûrette, pek ciddî bir ifadede ve kasdî bir tarzda tafsil etmişlerdir?»

Evet çünki hakikatta hakikî kemâl-i etem öyledir İşte şu esrarın hikmeti şudur ki: İnsan çendan bütün esmâya mazhar ve bütün kemâlâta müstaiddir Lâkin iktidarı cüz'î, ihtiyarı cüz'î, istidadı muhtelif, arzuları mütefâvit olduğu halde binler perdeler, berzahlar içinde hakikatı taharri eder Onun için hakikatın keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor Bazılar berzahtan geçemiyorlar Kabiliyetler başka başka oluyor Bâzıların kabiliyeti, bâzı erkân-ı îmâniyenin inkişafına menşe' olamıyor Hem esmânın cilvelerinin renkleri mazhara göre tenevvü ediyor, ayrı ayrı oluyor Bâzı mazhar olan zât, bir ismin tam cilvesine medâr olamıyor Hem külliyet ve cüz'iyyet ve zılliyyet ve asliyet itibariyle cilve-i Esmâ, başka başka Sûret alıyor Bâzı istidad, cüz'iyyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor Ve istidada göre bâzan bir isim galib oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor O istidadda onun hükmü hükümran oluyor İşte şu derin sırra ve şu geniş hikmete esrarlı, geniş ve hakikat ile bir derece karışık bir temsil ile Bâzı işaretler ederiz


sh: » (S: 351)

Meselâ: Zehre namıyla nakışlı bir çiçek ve Kamer'e âşık hayatlı bir katre ve Güneşe bakan safvetli bir reşhayı farzediyoruz ki, herbirisinin bir şuuru, bir kemâli var Ve o kemâle bir iştiyakı bulunuyor Şu üç şeyde çok hakikatlara işaret etmekle beraber, nefis ve akıl ve kalbin sülûklerine işaret eder Ve üç tabaka ehl-i hakikata misâldir (Haşiye)


Birincisi: Ehl-i fikir, ehl-i velâyet, ehl-i nübüvvetin işâratıdır

İkincisi: Cismanî cihazat ile Kemâline sa'yedip hakikate gidenleri

Ve nefsin tezkiyesiyle ve aklın istimâliyle mücahede etmekle hakikate gidenleri

Ve kalbin tasfiyesiyle ve îman ve teslimiyetle hakikate gidenlerin misâlleridir

Üçüncüsü: Enâniyyeti bırakmayan ve âsâra dalan ve yalnız istidlaliyle hakikata giden ve ilim ve hikmetle ve akıl ve mârifetle hakikatı aramaya giden ve îmân ve Kur'an ile, fakr ve ubûdiyyetle hakikata çabuk giden ayrı ayrı istidadda bulunan üç taifenin hikmet-i ihtilaflarına işaret eden temsillerdir

İşte şu üç tabakanın terakkiyatındaki sırrı ve geniş hikmeti; «Zehre» «Katre» , «Reşha» ünvanları altında bir temsil ile bir derece göstereceğiz Meselâ: Güneş'in kendi Hâlıkının izniyle ve emriyle üç çeşit tecellisi ve in'ikâsı ve ifazâsı var: Birisi çiçeklere, birisi Kamer'e ve seyyarelere, birisi şişe ve su gibi parlaklara verdiği ayrı ayrı in'ikâslarıdır

Birincisi üç tarzdadır:

Biri: Küllî ve umumî bir tecelli ve in'ikasıdır ki, bütün çiçeklere birden ifâzâsıdır

Biri de: Has bir tecellidir ki, herbir nev'e göre bir hususî in'ikâsı vardır

Biri de: Cüz'î bir tecellidir ki, herbir çiçeğin şahsiyyetine göre bir ifazasıdır Şu temsilimiz, o kavle göredir ki; çiçeklerin süslü renkleri, Güneş'in ziyasındaki yedi rengin istihale-i in'ikasiyesinden neş'et ediyor Ve bu kavle göre çiçekler dahi Güneş'in bir çeşit âyineleridir

____________________

(Haşiye): Her tabakada dahi üç taife var Temsildeki üç misâl, her tabakadaki o üç taifeye, belki dokuz taifeye bakar Yoksa üç tabakaya değil


sh: » (S: 352)

İkincisi: Güneş'in Kamer'e ve seyyarelere, Fâtır-ı Hakîm'in izniyle verdiği nur ve feyizdir Şu küllî ve geniş feyiz ve nurdan sonra Kamer, o ziyanın gölgesi hükmünde olan nuru; Güneş'ten küllî bir Sûrette istifade eder, sonra hususî bir tarzda denizlere ve havaya ve parlak toprağa ve bir Sûret-i cüz'iyyede denizin kabarcıklarına ve toprağın şeffaflarına ve havanın zerrelerine ifâde ve ifâzâsıdır

Üçüncüsü: Güneşin emr-i İlahî ile cevv-i havayı ve denizlerin yüzlerini birer âyine ederek sâfi ve küllî ve gölgesiz bir in'ikâsı var Sonra o Güneş, denizin kabarcıklarına ve suyun katrelerine ve havanın reşhalarına ve kar'ın şişeciklerine, herbirine birer cüz'î aksi, birer küçük timsalini veriyor

İşte Güneş'in herbir çiçeğe ve Kamer'e mukabil herbir katreye, herbir reşhaya mezkûr üç cihette ikişer tarîk ile teveccüh ve ifâzâsı var:

Birinci Tarîk: Bil-asâle doğrudan doğruya berzahsız, hicabsızdır Şu yol, nübüvvetin tarîkını temsil eder

İkinci Yol: Berzahlar tavassut eder Âyine ve mazharların kabiliyetleri, Şems'in cilvelerine birer renk takıyor Şu yol ise, velâyet mesleğini temsil eder

İşte «Zehre», «Katre», «Reşha» herbirisi evvelki yolda diyebilirler ki: «Ben umum âlem Güneşinin bir âyinesiyim» Fakat ikinci yolda öyle diyemez Belki «Ben kendi güneşimin âyinesiyim, veyahut nev'ime tecelli eden güneşin âyinesiyim» der Çünki Güneş'i öyle tanıyor Bütün âleme bakar bir Güneş'i göremiyor Halbuki o şahsın veyahut nev'inin veya cinsinin Güneşi, dar berzah içinde mahdud bir kayıd altında ona görünüyor Halbuki kayıdsız, berzahsız, mutlak Güneş'in âsârını o mukayyed Güneş'e veremiyor Çünki bütün yeryüzünü ısıtmak, tenvir etmek, umum nebâtat, hayvanatın hayatlarını tahrik etmek ve seyyaratı etrafında döndürmek gibi haşmet-nümâ eserleri; o dar kayıd ve mahdud berzah içinde gördüğü Güneş'e, şuhud-u kalbî ile veremiyor Belki o âsâr-ı acîbeyi, eğer o şuurlu farzettiğimiz üç şey, o kayıd altında gördüğü Güneş'e verse de; sırf aklî ve îmânî bir tarzda ve o mukayyed, ayn-ı mutlak olduğunu bir teslimiyyet ile verebilir Fakat o, insan gibi akıllı farzettiğimiz «Zehre»,«Katre», «Reşha» şu hükümleri, yâni pek büyük âsârı güneşlerine isnad etmeleri aklîdir, şuhudî değil Belki bâzan hükm-ü îmânîleri, şuhud-u kevniyyelerine müsademe eder Pek güçlükle inanabilirler

İşte hakikata dar gelen ve Bâzı köşelerinde hakikatın âzaları görünen ve hakikatla karışık şu temsil içine üçümüz de girmeliyiz


sh: » (S: 353)

Üçümüz de kendimizi «Zehre»,«Katre», «Reşha» farzedeceğiz Zira onlarda farzettiğimiz şuur kâfi gelmiyor Biz aklımızı dahi onlara katmalıyız Yâni onlar maddî güneşlerinden nasıl feyiz alıyorlar, biz de mânevî güneşimizden öyle alıyoruz, anlamalıyız

İşte, sen ey dünyayı unutmayan ve maddiyata tevaggul eden ve nefsi kesafet peyda eden arkadaş! Sen «Zehre» ol Nasılki o «Zehre» çiçeği, Ziyâ-yı Şems'ten inhilâl etmiş bir renk alıyor Ve o bir renk içinde Şems'in timsalini karıştırıp kendine zînetli bir Sûret giydiriyor Zira senin istidadın dahi ona benzer Hem şu esbaba dalmış Eski Said gibi mektebli feylesof ise, Kamer'e âşık olan«Katre» olsun ki; Kamer, Güneş'ten aldığı ziya zıllini ona verir ve onun gözbebeğine bir nur verir O da o nur ile parlar Fakat o«Katre» o nur ile yalnız Kamer'i görür Güneş'i göremez, belki imânıyla görebilir Hem şu herşeyi doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak'tan bilir, esbabı bir perde telâkki eder fakir adam, o da «Reşha» olsun Öyle bir «Reşha»ki, kendi zâtında fâkirdir Hiçbir şeyi yok ki, ona dayanıp «Zehre» gibi kendine güvensin Hiçbir rengi yok ki, onunla görünsün Başka şeyleri de tanımıyor ki, ona teveccüh etsin Hâlis bir safveti var ki, doğrudan doğruya Güneş'in timsalini gözbebeğinde saklıyor Şimdi mâdem biz bu üç şey yerine geçtik Kendimize bakmalıyız Bizde ne var? Ne yapacağız?

İşte bakıyoruz ki: Bir Zât-ı Kerim, ihsanıyla bizi gâyet derece tezyin ve tenvir ve terbiye ediyor İnsan ise, ihsan edene perestiş eder Perestişe lâyık olana, kurbiyyet ister ve görmek taleb eder Öyle ise, herbirimiz istidadımıza göre o muhabbet cazibesiyle sülûk edeceğiz Ey zehremisâl! Sen gidiyorsun, fakat çiçek olarak git İşte gittin Terakkâ ede ede, tâ bir mertebe-i külliyeye geldin Gûya bütün çiçeklerin hükmüne geçtin Halbuki zehre, kesif bir âyinedir Onda ziyadaki yedi renk inhilal ve inkisar eder Şemsin aksini gizler Sen, sevdiğin Güneş'in yüzünü görmekte muvaffak olamazsın Çünki kayıdlı olan renkler, hususiyetler dağıtıyor, perde çekiyor, gösteremiyor Sen şu halde Sûretlerin, berzahların ortaya girmesiyle neş'et eden firaktan kurtulamazsın Lâkin bir şart ile kurtulabilirsin ki, sen kendi nefsinin muhabbetine dalmış olan başını kaldırasın ve nefsin mehâsini ile telezzüz ve iftihar eden nazarını çekesin, gökyüzündeki Güneş'in yüzüne atasın Hem başaşağı celb-i rızık için toprağa bakan yüzünü, yukarıdaki Şems'e çeviresin Çün-


sh: » (S: 354)

ki sen, onun âyinesisin Vazifen, âyinedârlıktır Bilsen, bilmesen, hazine-i rahmet kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir Evet nasıl bir çiçek, Güneş'in küçücük bir âyinesidir Şu koca Güneş dahi gök denizinde Şems-i Ezelî'nin «NUR» isminden tecelli eden bir lem'anın katre-misâl bir âyinesidir Ey kalb-i insanî! Sen, nasıl bir Güneş'in âyinesi olduğunu bundan bil Bu şartı yaptıktan sonra kemâlini bulursun Fakat Güneş'i, nefs-ül emirde nasıl ise öyle göremezsin O hakikatı, çıplak anlamazsın Belki senin sıfatlarının renkleri ona bir renk verir ve kesafetli dürbünün bir Sûret takar Ve kayıdlı kabiliyetin bir kayıd altına alır

Şimdi sen dahi ey Katre içine giren hakîm feylesof! Senin Katre-i fikrin dürbünüyle, felsefenin merdiveniyle tâ Kamer'e kadar terakki ettin, Kamer'e girdin Bak, Kamer kendi zâtında kesafetli, zulümatlıdır Ne ziyası var, ne hayatı Senin sa'yin beyhude, ilmin faidesiz gitti Sen ye'sin zulümatından ve kimsesizliğin vahşetinden ve ervah-ı habisenin iz'acatından ve o vahşetin dehşetinden şu şartlar ile kurtulabilirsin ki, tabiat gecesini terkedip hakikat güneşine teveccüh etsen ve yakînen inansan ki, şu gece nurları, gündüz güneşinin ışıklarının gölgeleridir Bu şartı yaptıktan sonra, sen Kemâlini bulursun Fakir ve karanlıklı Kamer yerine, haşmetli Güneş'i bulursun Fakat sen dahi öteki arkadaşın gibi, Güneş'i safi göremezsin Belki senin aklın ve felsefen ünsiyyet ve ülfet ettikleri perdeler arkasında ve ilim ve hikmetin nescettiği hicabların halfinde ve kabiliyetin verdiği bir renk içinde görebilirsin

İşte Reşha-misâl üçüncü arkadaşınız ki, hem fâkirdir, hem renksizdir Güneş'in hararetiyle çabuk tebahhur eder, enaniyyetini bırakır, buhara biner, havaya çıkar İçindeki madde-i kesife; nâr-ı aşk ile ateş alır, ziya ile nura döner O ziyanın cilvelerinden gelen bir şuaa yapışır, yanaşır Ey Reşha-misâl! Mâdem doğrudan doğruya Güneş'e âyinedârlık ediyorsun, sen hangi mertebede bulunsan bulun, ayn-ı Şems'e karşı aynelyakîn bir tarzda, sâfi bakılacak bir delik, bir pencere bulursun Hem o Şems'in âsâr-ı acîbesini ona vermekte müşkilat çekmeyeceksin Ona lâyık haşmetli evsafını tereddüdsüz verebilirsin Saltanat-ı zâtiyesinin dehşetli âsârını ona vermekte, hiçbir şey senin elinden tutup ondan vazgeçiremez Seni ne berzahların darlığı, ne kabiliyetlerin kaydı, ne âyinelerin küçüklüğü seni şaşırtmaz; hilâf-ı hakikate sevketmez Çünki sen safi, hâlis, doğrudan doğruya ona baktığın için anlamışsın ki, mazharlarda görü-


sh: » (S: 355)

nen ve âyinelerde müşahede olunan Güneş değil, belki bir nevi cilveleridir, bir çeşit renkli akisleridir Çendan o akisler onun ünvanlarıdır, fakat bütün âsâr-ı haşmetini gösteremiyorlar

İşte şu hakikatle karışık temsilde böyle başka başka üç tarîk ile Kemâle gidilir Ve o kemâlâtın mezâyâsında ve mertebe-i şuhudun tafsilâtında başka başkadırlar Fakat neticede ve hakka iz'an ve hakikatı tasdikte ittifak ederler İşte nasıl bir gece adamı ki, hiç Güneş'i görmemiş Yalnız Kamer âyinesinde bir gölgesini görüyor Güneş'e mahsus haşmetli ziyayı, dehşetli cazibeyi aklına sığıştıramıyor Belki görenlere teslim olup taklid ediyor Öyle de: Veraset-i Ahmediye (ASM) ile Kadir ve Muhyî gibi isimlerin mertebe-i uzmasına yetişmeyen, Haşr-i âzamı ve Kıyamet-i Kübrâyı taklidî olarak kabûl eder, «Aklî bir mes'ele değildir»der Çünki Hakikat-ı Haşir ve kıyamet, İsm-i âzamın ve Bâzı Esmânın derece-i âzamının mazharıdır Kimin nazarı oraya çıkmazsa taklide mecburdur Kimin fikri oraya girse, Haşir ve Kıyameti, gece gündüz, kış ve bahar derecesinde kolay görür, itminan-ı kalb ile kabûl eder

İşte şu sırdandır ki: Haşir ve Kıyameti en âzam mertebede, en ekmel tafsîlâtla Kur'an zikrediyor ve İsm-i âzamın mazharı olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm ders veriyor Ve eski peygamberler ise, hikmet-i irşâdın iktizasıyla, bir derece basit ve ibtidâî bir halde olan ümmetlerine, Haşri en âzam bir derecede, en geniş bir tafsilâtla ders vermemişler Hem şu sırdandır ki, bir kısım ehl-i velâyet Bâzı erkân-ı îmâniyyeyi mertebe-i uzmasında görmemişler veya gösterememişler Hem şu sırdandır ki, mârifetullahta derecat-ı ârifîn çok tefavüt ediyor Daha bunlar gibi çok esrar şu hakikattan inkişaf eder Şimdi şu temsil, hem bir derece hakikatı ihsas ettiğinden, hem hakikat çok geniş ve çok derin olduğundan biz dahi temsil ile iktifa ediyoruz Haddimizin ve tâkatimizin fevkınde olan esrârâ girişmeyeceğiz

ÜÇÜNCÜ DAL: Kıyamet alâmetlerinden ve âhirzaman vukuatından ve Bâzı a'malin fazilet ve sevablarından bahseden Ehâdîs-i Şerife güzelce anlaşılmadığından, akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim onların bir kısmına zaîf veya mevzu demişler İmânı zaîf ve enaniyyeti kavî bir kısım da, inkâra kadar gitmişler Şimdi tafsile girişmeyeceğiz Yalnız «Oniki Aslı» Beyân ederiz

Birinci Asıl: Yirminci Söz'ün âhirindeki sual ve cevabda îzah ettiğimiz mes'eledir İcmali şudur ki: Din bir imtihandır, bir tecrü-


sh: » (S: 356)

bedir Ervah-ı âliyeyi, ervah-ı sâfileden tefrik eder Öyle ise ileride herkese göz ile görülecek vukuatı öyle bir tarzda bahsedecek ki; ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak Zira eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet-i Kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa; o vakit kömür gibi bir istidad, elmas gibi bir istidad ile beraber kalır Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zâyî' olur İşte bunun için, Mehdi ve Süfyan mes'eleleri gibi çok mes'elelerde çok ihtilaf olmuş Hem rivâyat dahi çok muhteliftir, birbirine zıd hükümler olmuş

İkinci Asıl: Mesâil-i İslâmiyenin tabakatı vardır Biri bürhân-ı kat'î istese, diğeri bir zann-ı galibî ile iktifa eder Başkası yalnız bir kabûl-ü teslimî ve reddetmemek ister Öyle ise, esâsât-ı îmâniyyeden olmayan mesâil-i fer'iye veya vukuat-ı zamâniyyenin herbirinde bir iz'an-ı yakîn ile bir bürhân-ı kat'î istenilmez Belki yalnız reddetmemek ve teslimiyetle ilişmemektir

Üçüncü Asıl: Zaman-ı Sahabede Benî İsrail ve Nasara ülemâlarından çoğu İslâmiyete girdiler Eski mâlûmatları dahi onlarla beraber müslüman oldu Bâzı hilâf-ı vâki mâlûmât-ı sâbıkaları, İslâmiyetin malı olarak tevehhüm edildi

Dördüncü Asıl: Ehadîs-i Şerife râvilerinin Bâzı kavilleri veyahut istinbat ettikleri mânâları, metn-i hadîsten telakki ediliyordu Halbuki insan hatâdan hâlî olmadığı için, hilaf-ı vâki Bâzı istinbatları veya kavilleri hadîs zannedilerek za'fına hükmedilmiş

Beşinci Asıl: اِنَّفِىاُمَّتِىمُحَدَّثُونَ yâni مُلْهَمُونَ sırrınca Bâzı ehl-i keşif ve ehl-i velâyet olan muhaddîsîn-i muhaddesûn ilhamlarıyla gelen Bâzı maânî, hadîs telakki edilmiş Halbuki ilhâm-ı evliya -Bâzı arızalarla- hatâ olabilir İşte bu neviden bir kısım hilâf-ı hakikat çıkabilîr

Altıncı Asıl: Beyn-en nas iştihar bulmuş Bâzı hikâyeler bulunuyor ki, durûb-u emsal hükmüne geçer Hakikî mânâsına bakılmaz Ne maksad için sevkedilir, ona bakılır İşte bu neviden beyn-en nâs teârüf etmiş Bâzı kıssa ve hikâyatı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir maksad-ı irşadî için, temsil ve kinâye nev'inden zik-


sh: » (S: 357)

redivermiş Şu nevi mes'elelerin mânâ-yı hakikîsinde kusur varsa, örf ve âdât-ı nasa aittir ve teârüf ve tesamu'-u umumîye raci'dir

Yedinci Asıl: Pekçok teşbih ve temsiller bulunuyor ki, mürur-u zamanla veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle hakikat-ı maddiye telâkki ediliyor Hatâya düşer Meselâ: «Sevr» ve «Hut» isminde ve âlem-i misâlde sevr ve hut timsalinde berrî ve bahrî hayvânat nâzırlarından iki Melâiketullah, âdeta bir koca öküz ve cismanî bir balık zannedilerek Hadîse ilişilmiş Hem meselâ: Bir vakit huzur-u Nebevîde derin bir ses işitildi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki: «Bu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp tâ ancak bu dakika Cehennem'in dibine düşen bir taşın gürültüsüdür» İşte bu hadîsi işiten, hakikata vâsıl olmayan inkâra sapar Halbuki yirmi dakika o Hadîsten sonra kat'iyen sabittir ki; biri geldi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a dedi ki: «Meşhur münafık, yirmi dakika evvel öldü» Yetmiş yaşına giren o münafık Cehennem'in bir taşı olarak bütün müddet-i ömrü tedennide, esfel-i sâfilîne küfre sukuttan ibaret olduğunu gâyet belîgane bir Sûrette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Beyân etmiştir Cenâb-ı Hak o vefat dakikasında o sesi işittirip, ona alâmet etmiştir

Sekizinci Asıl: Cenâb-ı Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı tecrübe ve meydan-ı imtihanda çok mühim şeyleri, kesretli eşya içinde saklıyor O saklamakla çok hikmetler, çok maslahatlar bağlıdır Meselâ: Leyle-i Kadri, umum ramazanda; saat-ı icâbe-i duayı, Cum'â gününde; makbul velisini, insanlar içinde; eceli, ömür içinde ve kıyâmetin vaktini, ömr-ü dünya içinde saklamış Zira ecel-i insan muayyen olsa, yarı ömrüne kadar gaflet-i mutlaka, yarıdan sonra darağacına adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek Halbuki âhiret ve dünya müvazenesini muhafaza etmek ve her vakit havf u reca ortasında bulunmak maslahatı iktiza eder ki; her dakika hem ölmek, hem yaşamak mümkün olsun Şu halde mübhem tarzdaki yirmi sene mübhem bir ömür, bin sene muayyen bir ömre müreccahtır İşte kıyâmet dahi şu insan-ı ekber olan dünyanın ecelidir Eğer vakti taayyün etseydi, bütün kurûn-u ûlâ ve vustâ gaflet-i mutlakaya dalacak idiler ve kurûn-u uhrâ dehşette kalacaktı İnsan nasıl hayat-ı şahsiyyesiyle hânesinin ve köyünün bekasıyla alâkadardır Öyle de; hayat-ı içtimaiyye ve nev'iyyesiyle, küre-i arzın ve dünyanın yaşamasıyla alâkadardır Kur'an اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ der "Kıyamet

sh: » (S: 358)

yakındır" ferman ediyor Bin bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına halel vermez Zira kıyamet, dünyanın ecelidir Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya ikibin sene, bir seneye nisbetle bir-iki gün veya bir-iki dakika gibidir Saat-ı Kıyamet yalnız insâniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip baîd görülsün İşte bunun içindir ki, Hakîm-i Mutlak, Kıyâmeti mugayyebât-ı hamseden olarak ilminde saklıyor İşte bu ibham sırrındandır ki, her asır, hattâ asr-ı hakikatbîn olan Asr-ı Saâdet dahi daima kıyametten korkmuşlar Hattâ bazıları, «Şerâiti hemen hemen çıkmış»demişler

İşte bu hakikatı bilmeyen insafsız insanlar derler ki: «Âhiretin tafsilâtını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan sahabelerin fikirleri, niçin bin sene hakikattan uzak olarak fikirleri düşmüş gibi, istikbâl-i dünyevîde bin dörtyüz sene sonra gelecek bir hakikatı asırlarında karîb zannetmişler?»

Elcevab: Çünki Sahabeler, feyz-i sohbet-i nübüvvetten herkesten ziyade dâr-ı âhireti düşünerek, dünyanın fenasını bilerek, kıyâmetin ibham-ı vaktindeki hikmet-i İlâhiyeyi anlayarak ecel-i şahsî gibi dünyanın eceline karşı dahi daima muntazır bir vaziyet alarak, âhiretlerine ciddî çalışmışlar Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm «Kıyameti bekleyiniz, intizar ediniz»tekrar etmesi, şu hikmetten ileri gelmiş bir irşad-ı Nebevîdir Yoksa vuku-u muayyene dair bir vahyin hükmüyle değildir ki, hakikattan uzak olsun İllet ayrıdır, hikmet ayrıdır İşte Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bu nevi sözleri hikmet-i ibhamdan ileri geliyor Hem şu sırdandır ki; Mehdî, Süfyan gibi âhirzamanda gelecek eşhasları çok zaman evvel hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar Hattâ Bâzı ehl-i velâyet «Onlar geçmiş» demişler İşte bu da, kıyamet gibi, hikmet-i İlâhiye iktiza eder ki; vakitleri taayyün etmesin Çünki her zaman, her asır, kuvve-i mâneviyyenin takviyesine medâr olacak ve yeisten kurtaracak «Mehdi» mânâsına muhtaçtır Bu mânâda, her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır Hem gaflet içinde fenalara uymamak ve lâkaydlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek müdhiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı Eğer tâyin edilseydi, maslahat-ı irşad-ı umumî zâyi' olurdu

Şimdi Mehdi gibi eşhâsın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki: Ehadîsi tefsir edenler, metn-i Ehadîsi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler Meselâ: Merkez-i saltanat o vakit Şam'da veya Medine'de olduğundan, vukuat-ı Mehdiye veya Süfyâniyeyi merkez-i saltanat civarında olan Bas-

sh: » (S: 359)

ra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler Hem de o eşhasın şahs-ı mânevîsine veya temsil ettikleri Cemâate âit âsâr-ı azîmeyi o eşhasın zâtlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı hârika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler Halbuki demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz Öyle ise o eşhas, hattâ o müdhiş Deccal dahi çıktığı zaman çokları, hattâ kendisi de bidayeten Deccal olduğunu bilmez Belki nur-u îmânın dikkatiyle, o eşhas-ı âhirzaman tanılabilir

Alâmet-i Kıyametten olan Deccal hakkında Hadîs-i Şerifte «Birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü eyyam-ı saire gibidir Çıktığı zaman dünya işitir Kırk günde dünyayı gezer» rivayet ediliyor İnsafsız insanlar bu rivayete muhal demişler Hâşâ şu rivayetin inkâr ve ibtaline gitmişler Halbuki وَالْعِلْمُعِنْدَاللَّهِ hakikatı şu olmak gerektir ki: Âlem-i küfrün en kesafetlisi olan şimalde, tabiiyyûnun fikr-i küfrîsinden süzülen bir cereyan-ı azîmin başına geçecek ve Ulûhiyyeti inkâr edecek bir şahsın, şimal tarafından çıkmasına işaret ve şu işaret içinde bir remz-i hikmet vardır ki; kutb-u şimalîye yakın dairede bütün sene, bir gece bir gündüzdür Altı ayı gece, altı ayı gündüzdür «Deccal'ın bir günü bir senedir» O daire yakınında zuhuruna işarettir «İkinci günü bir aydır» demekten murad, şimalden bu tarafa geldikçe bâzan olur yazın bir ayında güneş gurub etmez Şu dahi, Deccal şimalden çıkıp âlem-i medeniyyet tarafına tecavüzüne işarettir Günü Deccal'a isnad etmekle şu işarete işaret eder Daha bu tarafa geldikçe bir haftada güneş gurub etmiyor Daha gele gele tulû' ve gurub ortasında üç saat devam ediyor Ben Rusya'da esarette iken böyle bir yerde bulundum Bize yakın, bir hafta güneş gurub etmeyen bir yer vardı Seyir için oraya gidiyorlardı «Deccal'ın çıktığı vakit, umum dünya işitecek» olan kaydı, telgraf ve radyo halletmiştir Kırk günde gezmesini de, merkebi olan şimendifer ve tayyare halletmiştir Eskiden bu iki kaydı muhal gören mülhidler, şimdi âdi görüyorlar!

Alâmet-i kıyametten olan Ye'cüc ve Me'cüce ve Sedde dair, bir risalede bir derece tafsilen yazdığımdan ona havale edip şurada yalnız şunu deriz ki: Eskiden Mançur, Moğol ünvanıyla içtimaat-ı


sh: » (S: 360)

beşeriyyeyi zîr ü zeber eden taifeler ve Sedd-i Çinî'nin yapılmasına sebebiyet verenler, kıyamete yakın yine anarşistlik gibi bir fikirle medeniyet-i beşeriyeyi zîr ü zeber edecekleri, rivayetlerde vardır Bâzı mülhidler derler: «Bu kadar acaibi yapan ve yapacak taifeler nerede»

Elcevab: Çekirge gibi bir âfât, bir mevsimde pek çok kesretle bulunur Mevsim değiştikçe memleketi fesada veren kesretli o tâifelerin hakikatları, mahdud Bâzı ferdlerde saklanıyor Yine zamanı geldikçe emr-i İlâhî ile o mahdud ferdlerden gâyet kesretli aynı fesad yine başlar Gûyâ onların hakikat-ı milliyetleri inceliyor, kopmuyor Yine mevsimi geldikçe zuhur ediyor Aynen öyle de: Bir zaman dünyayı herc ü merc eden o taifeler, izn-i İlahî ile mevsimi geldiği vakit aynı o tâife, medeniyet-i beşeriyeyi herc ü merc edecekler Fakat onların muharrikleri başka bir Sûrette tezâhür eder لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ

Dokuzuncu Asıl: Mesâil-i îmâniyeden bir kısmın netâici, şu mukayyed ve dar âleme bakar Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âlem-i âhirete bakar Amellerin fazilet ve sevabına dair Ehâdîs-i şerifenin bir kısmı tergib ve terhibe münasib bir tesir vermek için belâgatlı bir üslûbda geldiğinden, dikkatsiz insanlar onları mübalağalı zannetmişler Halbuki bütün onlar ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat olduklarından mücazefe ve mübalağa, içlerinde yoktur Ezcümle, en ziyade insafsızların zihnini kurcalayan şu Hadîstir ki:

لَوْ وُزِنَتِ الدُّنْيَا عِنْدَ اللَّهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا شَرِبَ الْكَافِرُ مِنْهَا جُرْعَةَ مَاءٍ

-ev kema kal- meâl-i şerifi: «Dünyanın Cenâb-ı Hakk'ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsa idi, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler» Hakikatı şudur ki: عِنْدَاللّهِ tâbiri, âlem-i bekadan demektir Evet âlem-i bekadan bir sinek kanadı kadar bir nur mâdem ebedîdir, yeryüzünü dolduracak muvakkat bir nurdan daha çoktur Demek koca dünyayı bir sinek kanadıyla müvazene değil, belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen hususî dünyasını âlem-i bekadan bir sinek kanadı kadar daimî bir feyz-i İlâhîye ve

sh: » (S: 361)

bir ihsan-ı İlahîye müvazeneye gelmediği demektir Hem dünyanın iki yüzü var; belki üç yüzü var Biri, Cenâb-ı Hakk'ın esmâsının âyineleridir Diğeri, âhirete bakar; âhiret tarlasıdır Diğeri, fenâya, ademe bakar Bildiğimiz, marzî-yi İlahî olmayan ehl-i dalâletin dünyasıdır Demek Esmâ-i Hüsnânın âyineleri ve mektûbât-ı Samedâniye ve âhiretin mezraası olan koca dünya değil; belki âhirete zıd ve bütün hatîâtın menşeî ve beliyyâtın menbaı olan dünyaperestlerin dünyasının âlem-i âhirette ehl-i îmânâ verilen sermedî bir zerresine değmediğine işarettir İşte en doğru ve ciddî şu hakikat nerede ve insafsız ehl-i ilhadın fehmettikleri mânâ nerede O insafsız ehl-i ilhadın en mübalağa, en mücazefe zannettikleri mânâ nerede

Hem meselâ: İnsafsız ehl-i ilhadın mübalağa zannettikleri hattâ muhal bir mübalağâ ve mücâzefe tevehhüm ettikleri biri de, amellerin sevabına dair ve bâzı Sûrelerin faziletleri hakkında gelen rivâyetlerdir Meselâ: «Fatiha'nın Kur'an kadar sevabı vardır» «Sûre-i İhlas sülüs-ü Kur'an» «Sûre-i İza Zülziletil-ardu, rubu» «Sûre-i Kul ya eyyühel-kâfirûn rubu», «Sûre-i Yâsin on defa Kur'an kadar» olduğuna rivayet vardır İşte insafsız ve dikkatsiz insanlar demişler ki: «Şu muhaldir Çünki Kur'an içinde Yâsin ve öteki faziletli olanlar da vardır Onun için mânâsız olur»

Elcevab: Hakikatı şudur ki: Kur'an-ı Hakîm'in herbir harfinin bir sevabı var, bir hasenedir Fazl-ı İlâhîden o harflerin sevabı sünbüllenir, bâzan on tane verir, bâzan yetmiş, bâzan yediyüz (Âyet-ül Kürsî harfleri gibi), bâzan binbeşyüz (Sûre-i İhlas'ın harfleri gibi), bâzan onbin (Leyle-i Berat'ta okunan âyetler ve makbûl vakitlere tesadüf edenler gibi) ve bâzan otuzbin (meselâ haşhaş tohumunun kesreti misillü, Leyle-i Kadîr'de okunan âyetler gibi) Ve o gece bin aya mukabil işaretiyle, bir harfinin o gecede otuzbin sevabı olur anlaşılır İşte Kur'an-ı Hakîm, tezâuf-u sevabıyla beraber elbette müvazeneye gelmez ve gelemiyor Belki asıl sevab ile Bâzı Sûrelerle müvazeneye gelebilir

Meselâ: İçinde mısır ekilmiş bir tarla farzedelim ki, bin tane ekilmiş Bâzı habbeleri yedi sünbül vermiş farzetsek, herbir sünbülde yüzer tane olmuş ise, o vakit tek bir habbe bütün tarlanın iki sülüsüne mukabil oluyor Meselâ: Birisi de on sünbül vermiş, herbirinde ikiyüz tane vermiş, o vakit birtek habbe asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır Ve hâkezâ kıyas et

Şimdi Kur'an-ı Hakîm'i nuranî, mukaddes bir mezraa-i semâviyye tasavvur ediyoruz İşte herbir harfi asıl sevabıyla birer hab-

sh: » (S: 362)

be hükmündedir Onların sünbülleri nazara alınmayacak Sûre-i Yâsin, İhlas, Fâtiha, Kul ya eyyühel-kâfirûn, İza zülziletil-ardu gibi sâir faziletlerine dair rivayet edilen sûre ve âyetlerle müvazene edilebilir Meselâ: Kur'an-ı Hakîm'in üçyüzbin altıyüzyirmi harfi olduğundan, Sûre-i İhlas besmele ile beraber altmış dokuzdur Üç defa altmışdokuz, ikiyüzyedi harftir Demek Sâre-i İhlas'ın herbir harfinin haseneleri, binbeşyüze yakındır İşte Sûre-i Yâsin'in hurufâtı hesab edilse, Kur'an-ı Hakîm'in mecmu-u hurufatına nisbet edilse ve on defa muzaaf olması nazara alınsa şöyle bir netice çıkar ki: Yâsin-i Şerif'in herbir harfi takriben beşyüze yakın sevabı vardır Yâni o kadar hasene sayılabilir İşte buna kıyasen başkalarını dahi tatbik etsen, ne kadar lâtif ve güzel ve doğru ve mücazefesiz bir hakikat olduğunu anlarsın

Onuncu Asıl: Ekser taife-i mahlûkatta olduğu gibi ef'al ve a'mâl-i beşeriyede Bâzı hârika ferdler bulunur O ferdler eğer iyilikte ileri gitmişse, o nevilerin medâr-ı fahrleridir, yoksa medâr-ı şeametleridir Hem gizleniyorlar Âdeta birer şahs-ı mânevî, birer gaye-i hayal hükmüne geçerler Sâir ferdlerin herbirisi o olmağa çalışır ve o olmak ihtimali var Demek o mükemmel hârika ferd ise; mutlak, mübhem bulunup heryerde bulunması mümkün Şu ibham îtibariyle mantıkça kaziye-i mümkine Sûretinde külliyetine hükmedilebilir Yâni, herbir amel şöyle bir netice verebilmesi mümkündür

Meselâ, «Kim iki rek'at namazı filan vakitte kılsa, bir hac kadardır» İşte iki rek'at namaz Bâzı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattır Herbir iki rek'at namazda bu mânâ külliyet ile mümkündür Demek şu nevideki rivâyetler, vukuu bilfiil daimî ve küllî değil Zira kabûlün mâdem şartları vardır, külliyet ve daimîlikten çıkar Belki ya bilfiil muvakkattır, mutlaktır veyahut mümkinedir, külliyedir Demek şu nevi ehâdîsteki külliyet ise, imkân itibariyledir Meselâ: «Gıybet, katil gibidir» Demek gıybette öyle bir ferd bulunur ki, katil gibi bir zehr-i katilden daha muzırdır Meselâ: «Bir güzel söz, bir abdi âzad etmek gibi bir sadaka-i azîmenin yerine geçer» Şimdi tergib ve teşvik için o mübhem ferd-i mükemmel, mutlak bir Sûrette her yerde bulunmasının imkânını, vâki bir Sûrette göstermekle hayra şevki ve şerden nefreti tahrik etmektir Hem de şu âlemin mikyasıyla âlem-i ebedînin şeyleri tartılmaz Buranın en büyüğü, oranın en küçüğüne müvazi gelemez Sevab-ı a'mâl o âle-

sh: » (S: 363)

me baktığı için, dünyevî nazarımız ona dar geliyor Aklımıza sığıştıramıyoruz

Meselâ: مَنْ قَرَأَ هذَا اُعْطِىَ لَهُ مِثْلُ ثَوَابِ مُوسَى وَ هَارُونَ yâni:

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ السَّموَاتِ وَ رَبِّ اْلاَرَضِينَ رَبِّ الْعَالَمِينَ, وَلَهُ الْكِبْرِيَاءُ فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ السَّموَاتِ وَ رَبِّ اْلاَرَضِينَ رَبِّ الْعَالَمِينَ, وَلَهُ الْعَظَمَةُ فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ وَلَهُ الْمُلْكُ رَبُّ السَّموَاتِ وَ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

İnsafsız ve dikkatsizlerin en ziyade nazar-ı dikkatini celbeden şu gibi rivayetlerdir Hakikatı şudur ki: Dünyada dar nazarımızla, kısacık fikrimizle Mûsa ve Hârun Aleyhisselâmların sevablarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz Âlem-i ebediyette Rahîm-i Mutlak, saadet-i ebedîde nihayetsiz ihtiyaç içinde bir abdine birtek virde mukabil vereceği hakikat-ı sevab, O iki zâtın sevablarına -fakat daire-i ilmimize ve tahminimize giren sevablarına- müsavi olabilir Meselâ: Bedevî, vahşi bir adam hiç padişahı görmemiş Saltanat haşmetini bilmiyor Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder, o mahdud fikriyle bir pâdişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir Hattâ bizde sâde-dil bir taife var ki, eskiden diyorlardı ki: «Padişah, kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor» Demek onlar, padişahı o kadar dar bir vaziyette ve âdi bir Sûrette tahayyül ediyorlar ki, kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor, âdeta bir yüzbaşı haşmetinde farzediyorlar Şimdi biri o adamlardan birisine dese: «Sen bugün benim için bu işi yapsan, senin bildiğin padişah haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim» Yâni bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim O söz hakikattır Çünki haşmet-i padişahîden onun dar daire-i fikrine giren, ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir


sh: » (S: 364)

İşte dünya nazarıyla dar fikrimizle âhirete müteveccih hakaik-i sevabiyeyi o bedevî adam kadar da düşünemiyoruz Hazret-i Mûsa (AS) ve Hârun'un (AS) meçhulümüz olan hakikî sevabları ile müvazene değil, -çünki Teşbih kaidesi, meçhulü mâlûma kıyas eder- belki müvazene edilen ve mâlûmumuz olan ve tahminimize giren sevablarıyla bir abd-i mü'minin bir virdine mukabil meçhulümüz olan hakikî sevabıdır Hem de deniz yüzü ile katrenin gözbebeği, Güneşin tamam aksini tutmakta müsavidirler Fark, keyfiyettedir Hazret-i Mûsa (AS) ve Hârun'un (AS) deniz-misâl âyine-i ruhlarına in'ikas eden mahiyet-i sevab, bir katre hükmünde bir abd-i mü'minin bir âyetten aldığı aynı mahiyet-i sevabdır Mahiyetçe, kemmiyetçe birdirler Keyfiyet ise, kabiliyete tabidir Hem bâzan olur ki; birtek kelime, birtek tesbih, öyle bir saadet hazinesini açar ki, altmış sene hizmetle o açılmamış Demek Bâzı hâlât oluyor ki, birtek âyet Kur'an kadar faide verebilir Hem İsm-i âzama mazhar olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir âyette mazhar olduğu feyz-i İlahî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir Veraset-i Ahmediye ile İsm-i âzam zılline mazhar bir mü'min, kendi kabiliyeti itibariyle kemmiyetçe bir Nebinin feyzi kadar sevab alıyor denilse hilâf-ı hakikat olamaz Hem de sevab ve fazilet, nur âlemindendir O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir Nasılki bir zerrecik bir şişede, semâvât nücumuyla beraber görünebilir Öyle de, Niyyet-i hâlise ile şeffafiyyet peyda eden bir zikirde veya bir âyette, semâvât gibi nurânî sevab ve fazilet yerleşebilir

Netice-i Kelâm: Ey insafsız ve dikkatsiz ve îmânı zaîf, felsefesi kavî, hodbîn, münekkid adam! Şu «On Aslı» nazara al Sonra sen hilâf-ı hakikat ve kat'î muhalif-i vâki gördüğün bir rivâyeti bahâne ederek Ehadîs-i Şerifeye ve dolayısıyla Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mertebe-i ismetine halel verecek ítiraz parmağını uzatma! Zira evvelâ o «On Aslın» on dairesi, seni inkârdan vazgeçirir «Hakikî bir kusur varsa bize aittir» derler, Hadîse raci' olamaz «Eğer hakikî değilse, senin sû'-i fehmine aittir» derler Elhasıl: İnkâr ve redde gitmek için, şu «On Aslı» tekzib ve ibtal etmek lâzım gelir Şimdi insafın varsa bu «On Usûlü» Kemâl-i dikkatle düşündükten sonra, o aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadîsin inkârına kalkışma! «Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tâbiri vardır»de, ilişme

sh: » (S: 365)

Onbirinci Asıl: Nasıl Kur'an-ı Hakîm'in müteşabihatı var; tevile muhtaçtır veyahut mutlak teslim istiyor Ehadîsin de Kur'anın müteşâbihâtı gibi müşkilatı vardır Bâzan çok dikkatli tefsire ve tâbire muhtaçtır Geçmiş misâllerle iktifâ edebilirsiniz

Evet nasılki hüşyar olan adam, yatmış olan adamın rü'yasını tâbir eder Öyle de: Bâzan uykuda olan bir adam, yanında uyanık olan konuşanların sözlerini işitiyor, fakat kendi âlem-i menamına tatbik eder bir tarzda mânâ veriyor, tâbir ediyor Öyle de: Ey gaflet ve felsefe uykusu içinde tenvim edilen insafsız adam! Sırr-ı مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى ve تَنَامُ عَيْنَىَّ وَلاَ يَنَامُ قَلْبِى hükmüne mazhar ve hakikî hüşyar ve yakzan olan Zâtın gördüğünü sen kendi rü'yanda inkâr değil, tâbir et Evet uykuda bir adamı bir sinek ısırsa, müdhiş bir harbde yaralar alır gibi bir hakikat-ı nevmiye bâzan telâkki eder Ondan sorulsa, «Hakikaten ben yaralandım Bana top, tüfek atıldı» diyecek Yanında oturanlar onun uykusundaki ızdırabına gülüyorlar İşte bu nevm-âlûd nazar-ı gaflet ve fikr-i felsefe, elbette hakaik-i Nübüvvete mihenk olamazlar

Onikinci Asıl: Nazar-ı Nübüvvet ve tevhid ve îmân; vahdete, âhirete, Ulûhiyete baktığı için, hakaikı ona göre görür Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbaba, tabiata bakar, ona göre görür Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i Usûl-üd Din ve ülemâ-i İlm-i Kelâm'ın makasıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir

İşte onun içindir ki, mevcûdâtın tafsîl-i mahiyetinde ve ince ahvâllerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler Fakat hakikî hikmet olan Ulûm-u Âliye-i İlahiye ve Uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü'minden daha geridirler Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkikîn-i İslâmiyeyi, hüKemâlara nisbeten geri zannediyorlar Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, Veraset-i Nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler

Hem bir şey iki nazar ile bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikatı gösteriyor İkisi de hakikat olabilir Fennin hiçbir hakikat-ı kat'iyesi, Kur'anın hakaik-i Kudsiyesine ilişemez Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ damenine erişemez Nümune olarak bir misâl zikrederiz:

sh: » (S: 366)

Meselâ, Küre-i Arz ehl-i hikmet nazarıyla bakılsa hakikatı şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk Fakat ehl-i Kur'an nazarıyla bakıldığı vakit -Onbeşinci Söz'de izah edildiği gibi- hakikatı şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan; en câmi', en bedi' ve en âciz, en aziz, en zaîf, en lâtif bir mu'cize-i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin; semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi bütün mu'cizât-ı san'atının meşheri, sergisi bütün tecelliyat-ı Esmâsının mazharı, nokta-i mihrakıyesi nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, ma'kesi hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin hususan nebatât ve hayvanâtın kesretli enva'-ı sagiresinden cevvadane icadın medârı, çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnûatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür'atle işleyen tezgâhı ve menazır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur

İşte Arzın bu âzamet-i mâneviyyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyyesindendir ki, Kur'an-ı Hakîm; semâvata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan Arzı, bütün semâvata karşı küçücük kalbi, büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor, mükerreren رَبُّ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ diyor İşte sâir mesâili buna kıyas et ve anla ki: Felsefenin ruhsuz, sönük hakikatleri; Kur'anın parlak, ruhlu hakikatleriyle müsâdeme edemez Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için, ayrı ayrı görünür

DÖRDÜNCÜ DAL:

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِى السَّموَاتِ وَمَنْ فِى اْلاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَاْلجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ اِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ

sh: » (S: 367)

Şu büyük ve geniş âyetin hazinesinden yalnız birtek cevherini göstereceğiz Şöyle ki:

Kur'an-ı Hakîm tasrih ediyor ki: Arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyarattan zerrelere kadar herşey Cenâb-ı Hakk'a secde ve ibâdet ve hamd ve tesbih eder Fakat ibâdetleri, mazhar oldukları Esmâlara ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir Biz onların ibâdetlerinin tenevvüünün bir nev'ini bir temsil ile Beyân ederiz Meselâ: وَلِلَّهِاْلمَثَلُاْلاَعْلَى Azîm bir Mâlik-ül Mülk, büyük bir şehri veya muhteşem bir sarayı bina ettiği vakit, o Zât dört nevi ameleyi onun binasında istihdam ve istîmal eder:

Birinci nevi: Onun memlûk ve köleleridir Bu nev'in, ne maaşı var ve ne de ücreti var Belki onlar seyyidlerinin emriyle işledikleri her amelde, onların gâyet lâtif bir zevk ve hoş bir şevkleri vardır Seyyidlerinin medhinden ve vasfından ne deseler, onların zevkini ve şevkini ziyade eder Onlar o mukaddes seyyidlerine intisablarını büyük bir şeref bilerek onunla iktifa ediyorlar Hem o seyyidin nâmıyla, hesabıyla, nazarıyla işlere bakmalarından da mânevî lezzet buluyorlar Ücret ve rütbeye ve maaşa muhtaç olmuyorlar

İkinci kısım ki, Bâzı âmi hizmetkârlardır Bilmiyorlar niçin işliyorlar Belki o Mâlik-i Zîşan onları istimal ediyor, kendi fikriyle ve ilmiyle onları çalıştırıyor Onlara lâyık bir cüz'î ücret dahi veriyor O hizmetkârlar bilmiyorlar ki; amellerine ne çeşit küllî gayeler, âlî maslahatlar terettüb ediyor Hattâ bazıları tevehhüm ediyorlar ki, onların amelleri yalnız kendilerine ait o ücret ve maaşından başka gayesi yoktur

Üçüncü kısım: O Mâlik-ül Mülk'ün bir kısım hayvanatı var Onları o şehrin, o sarayın binasında Bâzı işlerde istihdam ediyor Onlara yalnız bir yem veriyor Onların da istidadlarına muvafık işlerde çalışmaları onlara bir telezzüz veriyor Çünki Bilkuvve bir kabiliyet ve bir istidad, fiil ve amel Sûretine girse; inbisat ile teneffüs eder, bir lezzet verir ve bütün faaliyetlerdeki lezzet bu sırdandır Şu kısım hizmetkârların ücret ve maaşları, yalnız yem ve şu lezzet-i mâneviyyedir Onunla iktifa ederler


sh: » (S: 368)

Dördüncü kısım: Öyle amelelerdir ki; biliyorlar ne işliyorlar ve ne için işliyorlar ve kimin için işliyorlar ve sâir ameleler ne için işliyorlar ve o Mâlik-ül Mülk'ün maksadı nedir, ne için işlettiriyor İşte bu nevi amelelerin sâir amelelere bir riyâ set ve nezaretleri var Onların derecât ve rütbelerine göre derece derece maaşları var

Aynen bunun gibi, Semâvat ve Arzın Mâlik-i Zülcelâli ve dünya ve âhiretin Bâni-i Zülcemâli olan Rabb-ül Âlemîn; -değil ihtiyaç için çünki herşeyin Hâlıkı Odur- belki izzet ve âzamet ve rubûbiyetin şuunatı gibi Bâzı hikmetler için, şu kâinat sarayında şu dâire-i esbab içinde hem melâikeyi, hem hayvanatı, hem cemadât ve nebatâtı, hem insanları istihdam ediyor Onlara ibâdet ettiriyor Şu dört nev'i ayrı ayrı vezaif-i ubûdiyetle mükellef etmiştir

Birinci Kısım: Temsilde memlûklere misâl, melâikelerdir Melâikeler ise onlarda mücahede ile terakkiyat yoktur Belki herbirinin sâbit bir makamı, muayyen bir rütbesi vardır Fakat onların nefs-i amellerinde bir zevk-i mahsusaları var Nefs-i ibâdetlerinde derecatlarına göre tefeyyüzleri var Demek o hizmetkârlarının mükâfatı, hizmetlerinin içindedir Nasıl insan mâ, hava ve ziya ve gıda ile tegaddi edip telezzüz eder Öyle de Melekler, zikir ve tesbih ve hamd ve ibâdet ve mârifet ve muhabbetin envarıyla tegaddi edip telezzüz ediyorlar Çünki Onlar nurdan mahlûk oldukları için gıdalarına nur kâfidir Hattâ nura yakın olan rayiha-i tayyibe dahi onların bir nevi gıdalarıdır ki, ondan hoşlanıyorlar Evet ervâh-ı tayyibe, revayih-ı tayyibeyi sever Hem melekler, Mâbudlarının emriyle işledikleri işlerde ve Onun hesabıyla işledikleri amellerde ve Onun namıyla ettikleri hizmette ve Onun nazarıyla yaptıkları nezarette ve Onun intisabıyla kazandıkları şerefte ve Onun mülk ve melekûtunun mütalaasıyla aldıkları tenezzühte ve Onun tecelliyat-ı cemâliye ve celâliyesinin müşahedesiyle kazandıkları tenâ'umda öyle bir saadet-i azîme vardır ki, akl-ı beşer anlamaz, melek olmayan bilemez

Meleklerin bir kısmı âbiddirler, diğer bir kısmının ubûdiyetleri ameldedir Melâike-i arziyyenin amele kısmı bir nevi insan gibidir Tâbir caiz ise, bir nevi çobanlık ederler Bir nevi de çiftçilik ederler Yâni rûy-i zemin, umumî bir mezraadır İçindeki bütün hayvanatın taifelerine Hâlık-ı Zülcelâl'in emriyle, izniyle, hesabıyla, havl ve kuvvetiyle bir melek-i müekkel nezaret eder Ondan daha küçük herbir nevi hayvanata mahsus bir nevi çobanlık edecek bir


sh: » (S: 369)

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 14-12-2008   #33
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



lem'alar mesnevi-yi nuriye


LEM'ALAR

(Türkçe Risale-i Nur'un Yirmiikinci Sözü ile aynı mealdedir)

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

اَللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ* لَهُ مَقَالِيدُ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ * فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ *مَا مِنْ دَابَّةٍ اِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا

Ey daire-i esbabdan zuhur eden işleri, hâdiseleri esbaba isnad eden gafil, cahil! Mal sahibi zannettiğin esbab, mal sahibi değillerdir Asıl mal sahibi, onların arkasında iş gören kudret-i ezeliyedir Onlar, ancak o kudretten gelen hakikî te'sirleri ilân ve neşretmekle muvazzaftırlar Demek daire-i esbab, hükûmetin kalem dairesi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebligatı o daireden yapılıyor Çünki izzet ve azamet perdeyi iktiza eder; tevhid ve celal dahi şirketi reddeder, te'siri esbaba vermiyor

Evet Sultan-ı Ezelî'nin memurları vardır amma, icrâatçıları değillerdir ki, saltanat ve Rubûbiyetinde ortak olsunlar Ancak o memurların vazifesi dellâllıktır ki, kudretin icrâatını ilân ediyorlar Veya o memurlar, nâzır müşahidlerdir ki, gördükleri evamir-i tekviniyeye karşı yaptıkları itaat ve inkıyad ile istidadlarına göre bir nevi ibadet yapmış olurlar Demek esbâb, ancak ve ancak kudretin izzetini, Rubûbiyetin haşmetini izhar için vaz'edilmiş bir takım vasıtalardır Yoksa, kudretin acz ve ihtiyacı için muavenet eden yardımcı değillerdir

Beşer

sh: » (Ms: 10)

sultanlarının memurları ise; sultanların ihtiyaç ve aczlerini def' için tâyinlerine zaruret hâsıl olan yardımcı ve ortaklarıdır Binaenaleyh Allah'ın memurlarıyla insanın memurları arasında münasebet yoktur Yalnız gafil ve cahil olanlar hâdiselerde ve vukuattaki hikmetleri, güzellikleri göremediklerinden, Cenab-ı Hakk'tan şekva ve şikâyetlere başlarlar İşte o şekva ve şikayetlerin hedefini değiştirmek için esbâb vaz'edilmiştir Çünki kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor Bu sırra bir misal-i lâtif suretinde bir temsil-i mânevî rivayet ediliyor ki:

Hazret-i Azrail Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakk'a demiş ki:

-Kabz-ı ervah vazifesinde senin ibadın benden şekva edecekler Benden küsecekler

Cenab-ı Hak lisan-ı hikmetle ona demiş ki:

-Senin ile ibadımın ortasında musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım Tâ şekvaları onlara gidip sana küsmesinler

Evet nasılki hastalıklar perdedir, ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler Ve kabz-ı ervahta hakikî olarak hikmet ve güzellik, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm'ın vazifesine mütealliktir Öyle de Hazret-i Azrail Aleyhisselâm da bir perdedir Kabz-ı ervahta zâhiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemaline münasib düşmeyen bazı hâlâta merci olmak için o memuriyete bir nâzır ve kudret-i İlâhiyeye bir perdedir

Evet izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden

TENBİH

Arkadaş! Tevhid iki çeşit olur:

Birisi âmiyâne tevhiddir ki: “Allah'ın şeriki yok ve bu kâinat Onun mülküdür” der Bu kısım tevhid sahiblerinin fikirce gaflet ve dalâlete düşmeleri korkusu vardır

İkincisi hakikî tevhiddir ki: “Allah birdir, mülk Onundur, vücud Onundur, her şey Onundur” der; lâyetezelzel bir itikada sahibdirler Bu kısım tevhid sahibleri, her şeyin üstünde Cenâb-ı Hakk'ın sikkesini görür ve her şeyin cebhesinde bulunan mührünü, damgasını okur Ve bu sayede huzurî bir tevhid melekesi mâliki olurlar ki, dalalet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar

Kur'an-ı Hakîm'den istifade ettiğimiz ikinci kısım tevhidin birkaç mertebelerini birkaç lem'a zımnında izah edeceğiz:

sh: » (Ms: 11)

BİRİNCİ LEM'A: Bakınız! Her bir masnuun yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak her şeyi halkeden Hâlık'a mahsustur Ve her bir mahlukun cephesinde öyle bir hâtem vurulmuştur ki, her şeyi yapan Sâni'den maada kimsede o hâtem bulunmaz Ve kudretin neşrettiği mektublarından her bir mektubun âhirinde, taklidi kabil olmayan öyle bir turra vardır ki, ancak Sultan-ı Ezel ve Ebed'e hastır O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i'caza bakınız ki; hayat ile bir şeyden pek çok şeyler husule gelir, icad edilir Ve pek çok şeyler dahi bir şey-i vâhide emr-i Rabbaniyle inkılab ederler Meselâ: Su, bir şey-i vâhid iken pek çok uzuvlara, cihazlara Allah'ın izni ile menşe olur, icad edilirler Ve mideye giren pek çok muhtelif yemekler ve meyvelerden Hâlık-ı Teâlâ tek bir cismi icad eder, tek bir cisim husule getirir

İşte kalb, akıl, şuur sahibi olan bir adam, bu ciheti düşünürse anlar ki, bir şeyden çok şeyleri icad edip çıkartmak ve çok şeyleri bir şeye tahvil etmek, ancak her şeyi halkeden ve her şeyi yapan Sâni'a mahsus bir sikkedir

İKİNCİ LEM'A: Sayısız hâtemlerden canlı mahlûkata vaz'edilen hayat hâtemine bakınız! Evet canlı bir mahlûk, câmiiyeti itibariyle, kâinata küçük bir misaldir, şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir, kevn ve vücuda bir nüvedir ki, Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir Sanki o zîhayat gayet hakîmane muayyen nizamlar ile bütün vücudlardan sağılmış bir katre veya bir noktadır Bu itibarla bir zîhayatı halketmek, bütün kâinatı yed-i tasarrufuna alan Cenab-ı Hak'tan maada hiç bir şeye isnad edilemez

Evet aklı bozulmayan bir şahıs, teemmülü neticesinde anlar ki: Meselâ bal arısını pek çok şeylere fihriste yapan ve kitab-ı kâinatın ekser mesailini insanın mahiyetinde yazan ve incir nüvesinde incir ağacının proğramını derceden ve insanın kalbini binlerce âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve-i hâfızasında tarih-i hayatını taallûkatıyla beraber yazan, ancak ve ancak her şeyi yaratan Hâlık olabilir Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız Rabb-ül Âlemîn'e mahsus bir hâtemdir

ÜÇÜNCÜ LEM'A: Cenab-ı Hakk'ın canlı mahlûkata bastığı hayat hâteminin gayr-ı mütenahî nakış ve keyfiyetlerinden bir nümuneyi göstereceğiz

Şöyle ki:

Nasıl ki suyun katrelerinden, şişenin parçalarından tut, seyyar yıldızlara kadar şeffaf veya şeffaf gibi her şeyde şemsin cilvelerinden

sh: » (Ms: 12)

şemse mahsus bir turra, bir cilve bulunur Kezalik Şems-i Ezelî'nin de bütün canlı mahlukatta “ihya ve nefh-i hayat” cihetiyle bir tecelli-i ehadiyeti vardır ki, bütün esbab iktidar ve ihtiyar sahibi oldukları farz edilse dahi, o sikkenin ne mislini ve ne taklidini, ne münferiden ve ne müçtemian yapmaktan âcizdirler Buna binaen şeffaf şeylerde görünen o timsaller şemsin timsali olup, şemsten o şeffaf şeylere in'ikas etmiş olduklarına hükmedilmediği takdirde, o sayısız katrelerde ve zerrelerde (her birisinde) hakikî bir şemsin maddesiyle mevcud bulunduğuna hükmetmek lâzım gelir

Kezalik Şems-i Ezelî'nin şualar menzilesinde olan tecelli-i esmasının nokta-i merkeziyesi olan hayat, Şems-i Ezelî'ye isnad edilmediği takdirde, bir sins, bir çiçeğe varıncaya kadar her bir zîhayatta nihayetsiz bir kudret, muhit bir ilim, mutlak bir irade gibi Vâcib-ül Vücud'dan maada hiçbir şeyde vücudu mümkün olmayan sair sıfatların mevcud olmasına cahilane, ahmakane, gülünç bir bâtıl hüküm lâzımgelir Ve aynı zamanda, şu bâtıl hüküm ile her bir zerreye ve her bir sebebe bir uluhiyet-i mutlakayı isnad etmekle sayısız şerikleri isbat etmek mecburiyeti hasıl olur

Maahaza tohum olacak bir habbe veya bir çekirdekteki garib, acib, muntazam vaziyete bakınız ki; o habbe, tohumu olacak cismin bütün eczâsıyla münasebetdar olduğu gibi, nev'iyle yani ebna-yı cinsiyle de ve bütün mevcudat ile de münasebetleri vardır Ve onlara karşı o münasebetleri nisbetinde vazifeleri vardır Eğer o tohumcuk habbenin Kadir-i Mutlak'tan nisbeti kesilip kendi nefsine isnad edilirse, yani kendi kendine olmuştur denilirse, her bir tohumda, her şeyi görecek bir gözün ve her şeye muhit bir ilmin bulunmasını itikad etmek lâzım gelir Bu ise, sâbık temsilde her bir şeffaf zerrede hakikî bir şemsin vücudunu iddia etmek gibi gülünç bir hamakattır

DÖRDÜNCÜ LEM'A: Bir kitab el yazısıyla yazılırsa, yalnız bir adama ve bir kaleme ihtiyaç vardır Fakat matbaada basılırsa, kalem işini gören pek çok demir kalemler lâzımdır Ve o demir harfleri yapmak için ustalar ve âlât ve edevat ve mürettibler gibi çok şeylere ihtiyaç olur Kezalik şu kitab-ı kâinatta yazılı satırlar, kelimeler ve harflerin bir Vâhid-i Ehad'in kalem-i kudretiyle yazılmış olduğu cihete hükmeden adam, pek rahat ve kolay ve mâkul bir yola sülûk etmiş olur Fakat, o yazıları, o harfleri tabiata ve esbaba isnad eden herifler, imtina ve muhalin en suûbetli ve çıkmaz bir yoluna zehab etmiş olurlar Çünki bu yola zehab edenler için tek bir zîhayatın tab' ve bastırılma

sh: » (Ms: 13)

sı için ekser kâinatın tab'ını lâzım olan techizat lâzımdır Bu ise, vehmin kabul edemediği bir hurafedir

Ve keza toprağın, suyun, havanın her bir cüz'ünde nebatat adedince mânevî gizli matbaalar lâzımdır ki, mahiyetleri ve cihazları mütehalif sayısız meyve ve çiçeklerin teşkilâtını yapabilsinler Veyahut o nebatatı o kadar zînet ve intizamlarıyla beraber yeşillendirmek için, o üç unsurun herbir cüz'ünde bütün ağaçların, meyvelerin ve çiçeklerin hâssalarını, cihazlarını ve mîzanlarını bilip yapabilecek bir kudret, bir ilim lâzımdır Çünki bu üç unsurun her bir cüz'ü, her bir nebatın teşkiline medar ve menşe olabilir Evet bir saksıdaki toprak, cihazları ve şekilleri ve sair sıfatları muhalif olan herhangi bir nebatın tohumunu yeşillendirmeye kabiliyeti vardır Binaenaleyh ikinci yola zehab edenlerce o küçük saksı içerisinde sayısız gizli makine ve fabrikaların vücudu lâzımgelir ki, hurafeciler dahi bundan utanıyorlar

BEŞİNCİ LEM'A: Bir kitabda yazılı bir harf, yalnız bir cihetle kendisini gösterir ve kendisine delâlet eder Fakat o harf, kâtibine çok cihetlerle delalet eder ve nakkaşını tarif eder

Kezalik kitab-ı kâinatta mücessem olarak yazılan herbir kelime, kendi mikdarınca kendini gösterirse de pek çok cihetlerden münferiden ve müçtemian Sâni'ini gösterir, esmasını izhar eder Ve kendi evsafıyla, eşkâliyle, nakışlarıyla âdeta Sâniini medh için yazılmış bir kasidedir Buna binaen, meşhur Hebenneka gibi ahmaklaşan bir adam dahi Sâni'-i Zülcelal'in inkârına gitmemek gerektir

ALTINCI LEM'A: Cenab-ı Hak, bütün cüz' ve cüz'îlerde sikke-i mahsusasını ve bütün küll ve küllîlerde has hâtemini vaz'ettiği gibi, aktar-ı semavat ve arzı, hâtem-i vâhidiyetle ve mecmu-u kâinatı sikke-i ehadiyetle mühürlemiştir Mezkûr sikke ve hâtemlerden, meselâ فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذلِكَ َلمُحْيِى اْلمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ âyetinin işaret ettiği ihya ve nefh-i ruh keyfiyetindeki hâtem-i İlâhî-ye bakınız ki, pek çok garib garib haşirleri, acib acib neşirleri göresiniz!

Evet bilhassa arzın ihyasında, her sene üç yüz binden fazla saha-i vücuda getirilen mahlukatın nevilerinde haşir ve neşirler vardır Lâkin, bilinmez bir hikmete binaen, şu haşir ve neşirlerin ekserisinde iâde edilen emsal aralarındaki misliyet o kadar ayniyete karibdir ki, he

sh: » (Ms: 14)

men hemen, dirilen evvelkinin ne aynı ve ne gayrıdır, denilebilir Her ne ise misliyet, ayniyet mevzuubahis değildir Her nasıl olursa olsun, o haşir neşirler beşerin sühulet-i haşrine delalet ettikleri gibi, beşerin haşrine birer misal ve birer örnek olabilirler

İşte birbirine muhalif nihayet derecede karışık olan o enva'-ı kesireyi kemal-i imtiyaz ile ihya etmek ve hatasız, haltsız, galatsız olarak mümtazane iade etmek nihayetsiz bir kudrete ve muhit bir ilme sahib olan Zât-ı Zülcelal'in hâtem-i has ve sikke-i mahsusasıdır

Ve keza sath-ı arz sahifesinde kusursuz, noksansız, sehivsiz kemal-i intizamla üç yüz binden fazla risaleleri yazmak, öyle bir Zâtın sikke-i mahsusasıdır ki, her şeyin iç yüzü, her şeyin kilidi onun elindedir Ve hiç bir şey onun teveccühünü başkasından çevirip kendisine hasredemez

Hülâsa: Sath-ı arzda altı ay zarfında, beşerin haşrini temsil eden o sayısız haşir ve neşirlerde görünen Rubûbiyetin o tasarruf-u azîminde pek yüksek, büyük ve ince nakışlı bir hâtemi vardır Mahlûkatın icadında görünen şu intizamlar, sühuletler, sür'atler, imtiyazlar hep o hâtemin parıltısından meydana geliyorlar Evet her bahar mevsiminde pek hakîmâne, basîrâne, kerîmâne faaliyetler başlar ve hârikulâde san'atlar yapılır Ve bütün bu ameliyat, kemal-i sür'atle, sühuletle muntazaman cereyan etmekte olduğu görünür

İşte, bu hârikulâde faaliyetler öyle bir Zâtın hâtemidir ki, hiç bir mekânda olmadığı halde, her mekânda ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzırdır

YEDİNCİ LEM'A: Bakınız! Aktar-ı semavat ve arz sahifeleri üstünde hâtem-i Ehadiyet göründüğü gibi, kâinatın heyet-i mecmuasının büyük sahifesi üzerinde de pek vazıh bir surette hâtem-i tevhid görünmektedir

Evet bu âlem pek muhteşem bir saray veya muntazam bir fabrika veya mükemmel bir şehirdir Bu fabrika-i kâinatın eczası, efradı ve enva'ı, âlât ve edevatı arasında hakîmâne bir muarefe ve tanışmak ve dostâne bir mükâleme ve konuşmak ve pek kerîmâne bir muavenet ve yardımlaşmak vardır ki, kemal-i sür'atle pek uzun mesafelerden birbirinin savtını işitir ve ihtiyacını görür gibi derhal imdadına yetişir, ihtiyacını defeder Evet semadaki ecram ve yıldızların birbirine ve arza verdikleri ziya, hararet, bilhassa arza yaptıkları sair yardımlarını görüyorsunuz Ve keza bulut ile arz arasında cereyan eden su alış-verişine bakınız ki, arz suyu buhar şeklinde buluta veriyor, bulut da ken

sh: » (Ms: 15)

di fabrikalarında lâzımgelen ameliyatı yaptıktan sonra buz, kar, yağmur şeklinde iade ediyor Sanki o camid cirmler, lisan-ı halleriyle telsiz telgraf gibi birbiriyle konuşur ve yekdiğerine arz-ı ihtiyaç ediyorlar Bilhassa bütün o ecram âdeta el ele vermiş gibi, kemal-i ciddiyetle zevilhayata lâzım olan şeyleri tedarik etmek hizmetinde sa'y ediyorlar ve bir Müdebbir'in emrine bağlı olup bir gayeye teveccüh ediyorlar

Evet şu teavün kanununa ittibaen, şems, kamer, gece ve gündüz, yaz ve kış taraflarından yapılan yardımlar sayesinde, şu hayvanların erzakını yetiştiren nebatat izn-i İlâhî ile meydana gelir Hayvanat da emr-i Rabbânî ile beşerin ihtiyacatını yerine getirir Bal arısıyla ipek böceğinin insanlara yaptıkları yardımlar, bu dâvayı isbat eder

Evet bu gibi eşya-yı camidenin yekdiğerine yaptıkları şu yardımlar, pek aşikâr bir delildir ki, onlar kerim bir Müdebbir'in hademesi ve amelesi olup onun emri ile, izni ile iş görürler

SEKİZİNCİ LEM'A: Gıda olarak mahlûkata, bilhassa hayvanata taksim edilen rızıklara dikkat lâzımdır ki, bu rızık vakt-i muayyeninde yetişir, vakt-i ihtiyaçta sevkedilir Ve derece-i ihtiyaç nisbetinde yapılan sevkiyatta büyük bir intizam vardır İşte, bu umumî rızık hakkında görünen geniş ve muntazam rahmet ve inayetler, ancak her şeyin mürebbîsi ve her şeyin müdebbiri ve her şey yed-i teshîrinde bulunan bir zâtın hâtem-i hassı olabilir

DOKUZUNCU LEM'A: Bakınız! Âlem-i arz ve bütün cüz'iyat üstünde hâtem-i Ehadiyet bulunduğu gibi, dağınık neviler ve muhit unsurlar üstünde de aynen o hâtem-i Ehadiyet bulunur

Evet bir tarlaya tohum ekilmesinden anlaşılıyor ki, o tarla tohum sahibinin mülküdür Ve o tohum da, o tarla sahibinin malıdır Yani o buna, bu da ona şehadet ediyorlar

Kezalik kâinattaki masnuat, tohum gibidir Âlem ve anasır da tarla gibidir Her iki tarafın lisan-ı halleriyle ettikleri şehadete göre, masnuat ile âlem-i anasır, yani tohum ile tarla ve muhit ile muhat, (hep) bir Sâni'-i Vâhid'in yed-i tasarrufundadır Demek edna bir mahlûka yapılan tasarruf-u hakikî ve zaîf bir mevcuda edilen tevcih-i Rubûbiyet, âlem ve anâsır kabza-i tasarrufunda bulunan Zâta mahsus olduğu gibi, herhangi bir unsurun da tedvir ve tedbiri, bütün hayvanat ve nebatatı kabza-i Rubûbiyetinde tutup terbiye eden aynen o Zâta mahsustur İşte, hâtem-i tevhid dediğimiz budur Eğer bir şeye temellük etmeğe niyetin varsa, meydana çık, kendini tecrübe et, bak ne söylüyorlar! En cüz'î bir ferd, “Ancak nev'imi yaratan beni yaratabilir” diyor

sh: » (Ms: 16)

اünki efrad arasında misliyet vardır Ve arzın her tarafında dağınık bir surette bulunan en küçük bir nev', “Beni yaratabilen ancak arzı yaratandır” söylüyor

Arza bak ne söylüyor? Sema ile aralarında alış-verişi bulunduğu için “Beni halkedebilen, ancak mecmu-u kâinatı halkeden Zâttır” diyor Çünki aralarında tesanüd vardır

ONUNCU LEM'A: Arkadaş! Hayat ve ihya ve zevilhayat ile her bir cüz' ve cüz'îye ve her bir küll ve küllîye ve kâinatın heyet-i mecmuasına darbedilen tevhid hâtemlerinden bir kısım misalleri, mezkûr beyanattan anlaşıldı Şimdi dinle! Enva' ve külliyat üstüne vaz'edilen vahdaniyet sikkelerinden bir taneyi zikredeceğiz Şöyle ki:

Tek bir semere ile semeredar şecerenin yaradılışlarındaki suûbet ve sühûlet birdir Çünki ikisi de bir merkeze bakar, bir kanuna bağlıdır, terbiye ve keyfiyetleri birdir Mâlûmdur ki, merkezin ittihadı, kanunun vahdeti, terbiyenin vahdaniyeti sayesinde külfet, meşakkat, masraf azalır ve öyle bir kolaylık hasıl olur ki, pek çok semereleri olan bir ağaç yed-i vâhide, tek bir semerenin yapılışı da eyâdi-i kesireye tevdi edildiği zaman, her iki tarafın yapılışları sühûletçe bir olur Ve aralarında yaradılışça fark yoktur Çok adamlar tarafından yapılan bir semerenin terbiyesi için lâzım olan cihazat ve âlât ü edevat ve saire, bir adam tarafından yapılan semeredar şecerenin terbiye ve yapılması için de aynen o kadar malzeme lâzımdır Yalnız keyfiyetçe fark olabilir Meselâ:

Bir ordu askere yapılan elbise tedariki için ne kadar âlât, edevat ve makine lâzımdır; bir neferin elbisesi için de o kadar âlât ü edevat lâzımdır Ve keza bir kitabın bin nüshasıyla bir nüshasının ücreti matbaaca birdir Bazan da tek bir nüshanın tab'ı daha fazla bir ücrete tâbi tutulur Buna kıyasen, bir matbaayı bırakıp çok matbaalara baş vurulursa, birkaç kat fazla ücretlerin verilmesi lâzımgelir Evet kesret vahdete isnad edilmediği takdirde, vahdeti kesrete isnad etmek mecburiyeti hasıl olur Demek, dağınık bir nev'in icadındaki sühûlet-i hârika, vahdet ve tevhid sırrına bağlıdır

ONBİRİNCİ LEM'A: Arkadaş! Bir nev'in efradı arasındaki tevafuk ve bir cinsin enva'ı arasında âza-yı esasiyede bulunan müşabehet, sikkenin ittihadına, kalemin vahdetine delalet ettiklerinden anlaşılıyor ki, bütün mütevafık ve müteşabihler, yani birbirine benzeyen çokluk, bir Zât-ı Vâhid'in eser-i san'atıdır

Kezalik inşa ve icadlarda görünen şu sühûlet-i mutlaka, bütün mev

sh: » (Ms: 17)

cudatın bir Sâni'-i Vâhid'in eseri olduğunu, vücub derecesinde istilzam ediyor Aksi halde, suubet, güçlük öyle bir derece-i imtina ve muhaliyete çıkacaktır ki, o cins ve nevilerin ademden vücuda çıkmalarına bir sed çekilmiş olur Binaenaleyh Cenab-ı Hakk'ın zâtında şeriki olmadığı gibi -çünki intizam bozulur, âlem fesada gider- fiilinde de şeriki yoktur Çünkü suûbetten, güçlükten dolayı âlemin ademden çıkmamasına sebeb olur

ONİKİNCİ LEM'A: Arkadaş! Hayat, Hâlık'ın Ehadiyetine bürhan olduğu gibi, mevt de devam ve bekasına bir delildir Evet nasıl akan nehirlerin, dalgalanan denizlerin kabarcıkları ve yeryüzünde bulunan sair şeffaflar, şemsin ziyâ ve timsallerini göstermekle şemsin vücuduna şehadet ettikleri gibi; o kabarcık gibi şeffaflar ölüp, söndükten sonra yerlerine müteselsilen gelip geçen emsalleri, yine şemsin ziya ve timsallerini gösterdiklerinden, şemsin devam ve bekasına ve bütün o şuaat, celevat ve timsallerin bir Şems-i Vâhid'in eseri olduklarına şehadet ediyorlar İşte o şeffaflar, vücudlarıyla şemsin vücuduna ve ademleri ve ölümleriyle de şemsin devam ve bekasına delalet ediyorlar

Kezalik mevcudat, vücuduyla “Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve ölüm ve zevaliyle, teceddüdî bir teselsül ile yerlerine gelen emsali, Sâni'in ezelî ve ebedî vâhidiyetine şehadet ediyorlar

Evet leyl ve neharın ihtilâfı, fusul-i erbaanın tahavvülü ve unsurların tebeddülü hengâmlarında meydana çıkan şu güzel mevcudat ve bu lâtif masnuatta devamla cereyan eden mübâdele ve devr ü teslim muamelesi kat'î bir şehadetle, sermedî, âlî, dâim-üt tecellî bir Sahib-i Cemal'in vücuduna ve bekasına ve vahdetine şehadet eden kat'î bir bürhandır

Ve keza senevî inkılâblarda, müsebbebat ile esbabın birlikte ölüm ve zevali ve sonradan ikisinin yine birlikte iadeleri, esbabın da müsebbebat gibi âciz masnû ve mahlûklardan olduğuna delalet ettiği gibi; bu masnuat ve mevcudatın, bir Zât-ı Vâhid'in müteceddid bir san'atı olduğuna da şehadet eder

ONÜÇÜNCÜ LEM'A: Arkadaş! Zerrelerden tut, seyyarelere kadar ve nakışlardan şemslere varıncaya kadar her şey, zâtında, hakikatında sabit olan “acz ve fakr”ın lisan-ı hâliyle Sâniin vücub-u vücudunu ilân eder

Ve keza acziyle beraber, nizam-ı umumînin bozulmaması için, hâmil bulunduğu acib ve mühim vazifeler cihetiyle Sâni'in vahdetine dela

sh: » (Ms: 18)

let eder Binaenaleyh Sâni'in vâcib ve vâhid olduğuna her şeyde iki şahid olduğu gibi, Hâlıkın Ehad ve Samed olduğuna da her bir zîhayatta iki âyet vardır (*)

ONDÖRDÜNCÜ LEM'A: Arkadaş! Mevcudat, Cenab-ı Hakk'ın vücub-u vücud ve vahdetine şehadet ettiği gibi, celâlî, cemalî, kemalî olan cemi' sıfâtına da delalet etmekle Hâlık'ın zâtında naks ve kusur olmadığını ve şuunatında, sıfâtında ve esmâsında ve ef'alinde de naks ve kusur bulunmadığını ilân ediyor

Zira, eserin kemali bilmüşahede fiilin kemaline, fiilin kemali bilbedahe ismin kemaline, ismin kemali bizzarure sıfatın kemaline, sıfatın kemali hads-i yakînle şuûnatın kemaline delalet eder Şe'nin kemali ise, hakkalyakîn bir suretle Zâtın kemalini gösterir

Binaenaleyh bir kasrın ve bir sarayın nukuş ve tezyinatındaki mükemmeliyet, sâni' ve mühendisin yaptıkları o nakışlar üstünde ve tezyinat altında görünen ef'alin mükemmeliyetine delâlet eder

Ef'alin mükemmeliyeti dahi, o Sâniin taktığı isim ve lâkabların mükemmeliyetini gösterir Esmanın mükemmeliyeti, sıfâtın mükemmeliyetine delâlet eder Sıfâtın mükemmeliyeti, şuûnatın mükemmeliyetini tasrih eder Şuûnatın mükemmeliyeti dahi o nakkaşın mükemmeliyet-i zâtına delalet eder

Kezalik kâinatta görünen âsârın kemali, hadsî bir müşahede ile ef'alin mükemmeliyetine, ef'alin kemali de fâilin kemal-i esmâsına, esmânın kemali sıfâtın kemaline, sıfâtın kemali şuunat-ı âtiyenin kemaline, şuunatın kemali Zât-ı Zülcelal'in kemaline delalet eder

_______________________________

(*) İhtar: Kâinatın eczasından her bir cüz'ün ellibeş lisanla Vâhid-i Ehad ve Vâcib-ül Vücud'u ilân etmekte olduğunu, Kur'anın feyzinden fehmedip, icmâlen “Katre” namındaki eserimde beyan etmişimdir Arzu eden oraya müracaat etsin

sh: » (Ms:19) 1

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 14-12-2008   #34
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Yirmidördüncü Söz sözler 24 söz





[Şu Söz «Beş Dal»dır Dördüncü Dal'a dikkat et Beşinci Dal'a yapış çık Meyvelerini kopar al]

بِسْمِ اللَّهِ الرّحْمَنِ الرَّحِيمِ

اَللَّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ لَهُ اْلاَسْمَاءُ الْحُسْنَى

Şu âyet-i celilenin şecere-i nurâniyesinin çok hakikatlarından bir hakikatının beş dalına işaret ederiz

BİRİNCİ DAL: Nasılki bir sultanın kendi hükûmetinin dairelerinde ayrı ayrı ünvanları ve raiyetinin tabakalarında başka başka nam ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır Meselâ: Adliye dairesinde «hâkim-i âdil»ve mülkiyede «sultan»ve askeriyede «kumandan-ı âzâm» ve ilmiyede «halife»Daha buna kıyasen sâir isim ve ünvanlarını bilsen anlarsın ki; birtek padişah, saltanatının dairelerinde ve tabaka-i hükûmet mertebelerinde bin isim ve ünvana sahib olabilir Güya o hâkim, herbir dairede şahsiyet-i mâneviye haysiyetiyle ve telefonuyla mevcûd ve hâzırdır; bulunur ve bilir Ve her tabakada kanunuyla, nizâmıyla, mümessiliyle meşhud ve nâzırdır, görünür, görür Ve herbir mertebede perde arkasında, hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle mutasarrıf ve basîrdir; idare eder, bakar Öyle de:


sh: » (S: 347)

Ezel Ebed Sultanı olan Rabb-ül Âlemîn için, Rubûbiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şe'n ve namları ve Uluhiyyetinin dairelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve nişanları ve haşmet-nümâ icraatında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer temessül ve cilveleri ve kudretinin tasarrufatında başka başka, fakat birbirini ihsas eder ünvanları var Ve sıfatlarının tecelliyatında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhûratı var Ve ef'alinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmâl eder hikmetli tasarrufâtı var Ve rengârenk san'atında ve mütenevvi' masnuatında çeşit çeşit, fakat birbirini temaşa eder haşmetli Rubûbiyeti vardır Bununla beraber kâinatın herbir âleminde, herbir taifesinde, Esmâ-i Hüsnâdan bir ismin ünvanı tecelli eder O isim o dairede hâkimdir Başka isimler orada ona tâbidirler, belki onun zımnında bulunurlar Hem mahlukatın herbir tabakasında az ve çok, küçük ve büyük, has ve âmm herbirisinde has bir tecelli, has bir Rububiyyet, has bir isimle cilvesi vardır Yâni, o isim herşeye muhit ve âmm olduğu halde öyle bir kasd ve ehemmiyetle bir şeye teveccüh eder; güya o isim yalnız o şeye hastır Hem bununla beraber Hâlık-ı Zülcelâl, herşeye yakın olduğu halde, yetmiş bine yakın nuranî perdeleri vardır Meselâ: Sana tecelli eden Hâlık isminin mahlukıyetindeki cüz'î mertebesinden tut, tâ bütün kâinatın Hâlıkı olan mertebe-i kübrâ ve ünvan-ı âzama kadar ne kadar perdeler bulunduğunu kıyas edebilirsin

Demek bütün kâinatı arkada bırakmak şartıyla mahlûkıyetin kapısından Hâlık isminin müntehasına yetişirsin, daire-i sıfâta yanaşırsın Mâdem, perdelerin birbirine temaşa eder pencereleri var Ve isimler birbiri içinde görünüyor Ve şuunat, bibirine bakar Ve temessülât, birbiri içine girer Ve ünvanlar, birbirini ihsas eder Ve zuhurat, birbirine benzer Ve tasarrufat, birbirine yardım edip itmam eder Ve Rububiyyetin mütenevvi terbiyeleri, birbirine imdad edip muavenet eder Elbette gerektir ki, Cenâb-ı Hakk'ı bir isimle, bir ünvan ile, bir Rububiyyetle ve hâkezâ tanısa, başka ünvanları, Rububiyyetleri, şe'nleri, içinde inkâr etmesin Belki, herbir ismin cilvesinden sâir Esmâya intikal etmezse zarar eder Meselâ: Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir Belki lâzım gelir ki, onun nazarı, daima karşısında هُوَهُوَاللَّهُ okusun, görsün Onun kulağı herşeyden

sh: » (S: 348)

قُلْهُوَاللّهُاَحَدٌ dinlesin, işitsin Onun lisanı لآَ اِلهَ اِلآّ هُوَ بَرَابَرْ مِيزَنَدْ عَالَمْ desin, ilân etsin İşte Kur'an-ı Mübin اْلاَسْمَآءُ الْحُسْنَىاَللَّهُ لآَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ لَهُ fermanıyla, zikrettiğimiz hakikatlara işaret eder

Eğer o yüksek hakikatları yakından temaşa etmek istersen, git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor «Ne diyorsunuz?»de Elbette «Yâ Celil, Yâ Celil, Yâ Aziz, Yâ Cebbar»dediklerini işiteceksin Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanattan ve yavrulardan sor «Ne diyorsunuz?» de Elbette «Ya Cemil, Ya Cemil, Ya Rahîm, Ya Rahîm» diyecekler (Haşiye) Semâyı dinle Nasıl «Ya Celil-i Zülcemâl»diyor Ve arza kulak ver Nasıl «Ya Cemîl-i Zülcelâl»diyor Ve hayvanlara dikkat et Nasıl «Ya Rahman, Ya Rezzak» diyorlar Bahardan sor Bak nasıl «Ya Hannan, Ya Rahman, Ya Rahîm, Ya Kerim, Ya Lâtif, Ya Atûf, Ya Mûsavvir, Ya Münevvir, Ya Muhsin, Ya Mü-

______________________

(Haşiye): Hattâ bir gün kedilere baktım Yalnız yemeklerini yediler, oynadılar, yattılar Hatırıma geldi: «Nasıl bu vazifesiz canavarcıklara mübarek denilir?» Sonra gece yatmak için uzandım Baktım, o kedilerden birisi geldi, yastığıma dayandı, ağzını kulağıma getirdi Sarih bir Sûrette «Ya Rahîm, Ya Rahîm, Ya Rahîm, Ya Rahîm»diyerek güya hatırıma gelen itirazı ve tahkiri, taifesi namına reddedip yüzüme çarptı Aklıma geldi: «Acaba şu zikir bu ferde mi mahsustur? Yoksa taifesine mi âmmdır? Ve işitmek yalnız benim gibi haksız bir muterize mi münhasırdır? Yoksa herkes dikkat etse bir derece işitebilir mi?» Sonra sabahleyin başka kedileri dinledim Çendan onun gibi sarih değil, fakat mütefâvit derecede aynı zikri tekrar ediyorlar Bidâyette hırhırları arkasında «Ya Rahîm» farkedilir Git gide hırhırları, mırmırları, aynı «Ya Rahîm»olur Mahreçsiz, fasih bir zikr-i hazîn olur Ağzını kapar, güzel «Ya Rahîm»çeker Yanıma gelen ihvanlara hikâye ettim Onlar dahi dikkat ettiler, «Bir derece işitiyoruz» dediler Sonra kalbime geldi: «Acaba şu ismin vech-i tahsisi nedir? Ve ne için insan şivesiyle zikrederler, hayvan lisanıyla etmiyorlar?» Kalbime geldi: Şu hayvanlar çocuk gibi çok nazdar ve nazik ve insana karışık bir arkadaş olduğundan, çok şefkat ve merhamete muhtaçtırlar Okşandığı vakit hoşlarına giden taltifleri gördükleri zaman, o nimete bir hamd olarak, kelbin hilafına olarak esbabı bırakıp yalnız kendi Hâlık-ı Rahîm'inin rahmetini kendi âleminde ilân ile nevm-i gaflette olan insanları ikaz ve «Ya Rahîm»nidasıyla: Kimden meded gelir ve kimden rahmet beklenir, esbabperestlere ihtar ediyorlar


sh: » (S: 349)

zeyyin» gibi çok Esmâyı işiteceksin Ve insan olan bir insandan sor Bak nasıl bütün Esmâ-i Hüsnâyı okuyor ve cephesinde yazılı Sen de dikkat etsen okuyabilirsin Güya kâinat, azîm bir musika-i zikriyyedir En küçük nağme, en gür nağamata karışmakla, haşmetli bir letafet veriyor Ve hâkezâ kıyas et Fakat çendan insan bütün esmâya mazhardır, fakat kâinatın tenevvüünü ve melâikenin ihtilâf-ı ibâdâtını intac eden tenevvü-ü esmâ, insanların dahi bir derece tenevvüüne sebeb olmuştur Enbiyânın ayrı ayrı şeriatleri, evliyanın başka başka tarîkatları, Asfiyanın çeşit çeşit meşrebleri şu sırdan neş'et etmiştir Meselâ: İsa Aleyhisselâm, sâir Esmâ ile beraber Kadîr ismi onda daha galibdir Ehl-i aşkta Vedud ismi ve ehl-i tefekkürde Hakîm ismi daha ziyade hâkimdir

İşte nasıl eğer bir adam hem hoca, hem zabit, hem adliye kâtibi, hem mülkiye müfettişi olsa; onun herbir dairede birer nisbeti, birer vazifesi, birer hizmeti, birer maaşı, birer mes'uliyeti, birer terakkiyatı ve muvaffakıyetsizliğine sebeb birer düşman ve rakibleri oluyor Ve padişaha karşı çok ünvanlarla görünüyor ve görür Ve çok lisanlarla ondan meded ister Ve âmirinin çok ünvanlarına müracaat eder Ve düşmanların şerrinden kurtulmak için, muavenetini çok Sûretlerle taleb eder Öyle de: Çok Esmâya mazhar ve çok vazifelerle mükellef ve çok düşmanlara mübtelâ olan insan, münacatında, istiâzesinde çok isimleri zikreder Nasılki nev-i insanın medâr-ı fahri ve elhak en hakikî insan-ı kâmil olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Cevşen-ül Kebir namındaki münacatında binbir ismiyle dua ediyor; ateşten istiaze ediyor

İşte şu sırdandır ki Sûre-i قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ مَلِكِ النَّاسِ اِلهِ النَّاسِ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ اْلخَنَّاسِ de üç ünvan ile istiazeyi emrediyor ve بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ de üç ismiyle istianeyi gösteriyor

İKİNCİ DAL: Çok esrarın anahtarlarını tâzammun eden iki sırrı Beyân eder

Birinci Sır: «Evliya niçin usûl-i îmâniyede ittifak ettikleri halde, meşhûdatlarında, keşfiyyatlarında çok tehâlüf ediyorlar Şuhud derecesinde olan keşifleri bâzan hilaf-ı vâki ve muhalif-i hak


sh: » (S: 350)

çıkıyor? Hem niçin ehl-i fikir ve nazar, herbiri kat'î bürhân ile hak telakki ettikleri efkârlarında, birbirine mütenakız bir Sûrette hakikatı görüyorlar ve gösteriyorlar Bir hakikat niçin çok renklere giriyor?»

İkinci Sır: «Enbiya-yı sâlife, niçin Haşr-i Cismanî gibi bir kısım erkân-ı imâniyeyi, bir derece mücmel bırakmışlar, Kur'an gibi tafsilât vermemişler Sonra ümmetlerinden bir kısmı ileride o mücmel olan erkânı, inkâra kadar gitmişler? Hem niçin hakikî ârif olan Evliyânın bir kısmı yalnız tevhidde ileri gitmişler Hattâ derece-i Hakkalyâkîne kadar gittikleri halde, bir kısım erkân-ı imâniye onların meşreblerinde pek az ve mücmel bir Sûrette görünüyor Hattâ onun içindir ki, onlara tebaiyet edenler, ileride o erkân-ı imâniyyeye lâzım olan ehemmiyeti vermemişler Hattâ bazıları sapmışlar Mâdem bütün erkân-ı imâniyyenin inkişafıyla hakikî Kemâl bulunur Niçin ehl-i hakikat bazısında çok ileri ve bir kısmında çok geri kalmışlar Halbuki bütün Esmânın mertebe-i âzamlarının mazharı ve bütün enbiyânın serveri olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve bütün kütüb-ü mukaddesenin Reis-i Enveri olan Kur'an-ı Hakîm, bütün erkân-ı îmâniyeyi vâzıh bir Sûrette, pek ciddî bir ifadede ve kasdî bir tarzda tafsil etmişlerdir?»

Evet çünki hakikatta hakikî kemâl-i etem öyledir İşte şu esrarın hikmeti şudur ki: İnsan çendan bütün esmâya mazhar ve bütün kemâlâta müstaiddir Lâkin iktidarı cüz'î, ihtiyarı cüz'î, istidadı muhtelif, arzuları mütefâvit olduğu halde binler perdeler, berzahlar içinde hakikatı taharri eder Onun için hakikatın keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor Bazılar berzahtan geçemiyorlar Kabiliyetler başka başka oluyor Bâzıların kabiliyeti, bâzı erkân-ı îmâniyenin inkişafına menşe' olamıyor Hem esmânın cilvelerinin renkleri mazhara göre tenevvü ediyor, ayrı ayrı oluyor Bâzı mazhar olan zât, bir ismin tam cilvesine medâr olamıyor Hem külliyet ve cüz'iyyet ve zılliyyet ve asliyet itibariyle cilve-i Esmâ, başka başka Sûret alıyor Bâzı istidad, cüz'iyyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor Ve istidada göre bâzan bir isim galib oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor O istidadda onun hükmü hükümran oluyor İşte şu derin sırra ve şu geniş hikmete esrarlı, geniş ve hakikat ile bir derece karışık bir temsil ile Bâzı işaretler ederiz


sh: » (S: 351)

Meselâ: Zehre namıyla nakışlı bir çiçek ve Kamer'e âşık hayatlı bir katre ve Güneşe bakan safvetli bir reşhayı farzediyoruz ki, herbirisinin bir şuuru, bir kemâli var Ve o kemâle bir iştiyakı bulunuyor Şu üç şeyde çok hakikatlara işaret etmekle beraber, nefis ve akıl ve kalbin sülûklerine işaret eder Ve üç tabaka ehl-i hakikata misâldir (Haşiye)


Birincisi: Ehl-i fikir, ehl-i velâyet, ehl-i nübüvvetin işâratıdır

İkincisi: Cismanî cihazat ile Kemâline sa'yedip hakikate gidenleri

Ve nefsin tezkiyesiyle ve aklın istimâliyle mücahede etmekle hakikate gidenleri

Ve kalbin tasfiyesiyle ve îman ve teslimiyetle hakikate gidenlerin misâlleridir

Üçüncüsü: Enâniyyeti bırakmayan ve âsâra dalan ve yalnız istidlaliyle hakikata giden ve ilim ve hikmetle ve akıl ve mârifetle hakikatı aramaya giden ve îmân ve Kur'an ile, fakr ve ubûdiyyetle hakikata çabuk giden ayrı ayrı istidadda bulunan üç taifenin hikmet-i ihtilaflarına işaret eden temsillerdir

İşte şu üç tabakanın terakkiyatındaki sırrı ve geniş hikmeti; «Zehre» «Katre» , «Reşha» ünvanları altında bir temsil ile bir derece göstereceğiz Meselâ: Güneş'in kendi Hâlıkının izniyle ve emriyle üç çeşit tecellisi ve in'ikâsı ve ifazâsı var: Birisi çiçeklere, birisi Kamer'e ve seyyarelere, birisi şişe ve su gibi parlaklara verdiği ayrı ayrı in'ikâslarıdır

Birincisi üç tarzdadır:

Biri: Küllî ve umumî bir tecelli ve in'ikasıdır ki, bütün çiçeklere birden ifâzâsıdır

Biri de: Has bir tecellidir ki, herbir nev'e göre bir hususî in'ikâsı vardır

Biri de: Cüz'î bir tecellidir ki, herbir çiçeğin şahsiyyetine göre bir ifazasıdır Şu temsilimiz, o kavle göredir ki; çiçeklerin süslü renkleri, Güneş'in ziyasındaki yedi rengin istihale-i in'ikasiyesinden neş'et ediyor Ve bu kavle göre çiçekler dahi Güneş'in bir çeşit âyineleridir

____________________

(Haşiye): Her tabakada dahi üç taife var Temsildeki üç misâl, her tabakadaki o üç taifeye, belki dokuz taifeye bakar Yoksa üç tabakaya değil


sh: » (S: 352)

İkincisi: Güneş'in Kamer'e ve seyyarelere, Fâtır-ı Hakîm'in izniyle verdiği nur ve feyizdir Şu küllî ve geniş feyiz ve nurdan sonra Kamer, o ziyanın gölgesi hükmünde olan nuru; Güneş'ten küllî bir Sûrette istifade eder, sonra hususî bir tarzda denizlere ve havaya ve parlak toprağa ve bir Sûret-i cüz'iyyede denizin kabarcıklarına ve toprağın şeffaflarına ve havanın zerrelerine ifâde ve ifâzâsıdır

Üçüncüsü: Güneşin emr-i İlahî ile cevv-i havayı ve denizlerin yüzlerini birer âyine ederek sâfi ve küllî ve gölgesiz bir in'ikâsı var Sonra o Güneş, denizin kabarcıklarına ve suyun katrelerine ve havanın reşhalarına ve kar'ın şişeciklerine, herbirine birer cüz'î aksi, birer küçük timsalini veriyor

İşte Güneş'in herbir çiçeğe ve Kamer'e mukabil herbir katreye, herbir reşhaya mezkûr üç cihette ikişer tarîk ile teveccüh ve ifâzâsı var:

Birinci Tarîk: Bil-asâle doğrudan doğruya berzahsız, hicabsızdır Şu yol, nübüvvetin tarîkını temsil eder

İkinci Yol: Berzahlar tavassut eder Âyine ve mazharların kabiliyetleri, Şems'in cilvelerine birer renk takıyor Şu yol ise, velâyet mesleğini temsil eder

İşte «Zehre», «Katre», «Reşha» herbirisi evvelki yolda diyebilirler ki: «Ben umum âlem Güneşinin bir âyinesiyim» Fakat ikinci yolda öyle diyemez Belki «Ben kendi güneşimin âyinesiyim, veyahut nev'ime tecelli eden güneşin âyinesiyim» der Çünki Güneş'i öyle tanıyor Bütün âleme bakar bir Güneş'i göremiyor Halbuki o şahsın veyahut nev'inin veya cinsinin Güneşi, dar berzah içinde mahdud bir kayıd altında ona görünüyor Halbuki kayıdsız, berzahsız, mutlak Güneş'in âsârını o mukayyed Güneş'e veremiyor Çünki bütün yeryüzünü ısıtmak, tenvir etmek, umum nebâtat, hayvanatın hayatlarını tahrik etmek ve seyyaratı etrafında döndürmek gibi haşmet-nümâ eserleri; o dar kayıd ve mahdud berzah içinde gördüğü Güneş'e, şuhud-u kalbî ile veremiyor Belki o âsâr-ı acîbeyi, eğer o şuurlu farzettiğimiz üç şey, o kayıd altında gördüğü Güneş'e verse de; sırf aklî ve îmânî bir tarzda ve o mukayyed, ayn-ı mutlak olduğunu bir teslimiyyet ile verebilir Fakat o, insan gibi akıllı farzettiğimiz «Zehre»,«Katre», «Reşha» şu hükümleri, yâni pek büyük âsârı güneşlerine isnad etmeleri aklîdir, şuhudî değil Belki bâzan hükm-ü îmânîleri, şuhud-u kevniyyelerine müsademe eder Pek güçlükle inanabilirler

İşte hakikata dar gelen ve Bâzı köşelerinde hakikatın âzaları görünen ve hakikatla karışık şu temsil içine üçümüz de girmeliyiz


sh: » (S: 353)

Üçümüz de kendimizi «Zehre»,«Katre», «Reşha» farzedeceğiz Zira onlarda farzettiğimiz şuur kâfi gelmiyor Biz aklımızı dahi onlara katmalıyız Yâni onlar maddî güneşlerinden nasıl feyiz alıyorlar, biz de mânevî güneşimizden öyle alıyoruz, anlamalıyız

İşte, sen ey dünyayı unutmayan ve maddiyata tevaggul eden ve nefsi kesafet peyda eden arkadaş! Sen «Zehre» ol Nasılki o «Zehre» çiçeği, Ziyâ-yı Şems'ten inhilâl etmiş bir renk alıyor Ve o bir renk içinde Şems'in timsalini karıştırıp kendine zînetli bir Sûret giydiriyor Zira senin istidadın dahi ona benzer Hem şu esbaba dalmış Eski Said gibi mektebli feylesof ise, Kamer'e âşık olan«Katre» olsun ki; Kamer, Güneş'ten aldığı ziya zıllini ona verir ve onun gözbebeğine bir nur verir O da o nur ile parlar Fakat o«Katre» o nur ile yalnız Kamer'i görür Güneş'i göremez, belki imânıyla görebilir Hem şu herşeyi doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak'tan bilir, esbabı bir perde telâkki eder fakir adam, o da «Reşha» olsun Öyle bir «Reşha»ki, kendi zâtında fâkirdir Hiçbir şeyi yok ki, ona dayanıp «Zehre» gibi kendine güvensin Hiçbir rengi yok ki, onunla görünsün Başka şeyleri de tanımıyor ki, ona teveccüh etsin Hâlis bir safveti var ki, doğrudan doğruya Güneş'in timsalini gözbebeğinde saklıyor Şimdi mâdem biz bu üç şey yerine geçtik Kendimize bakmalıyız Bizde ne var? Ne yapacağız?

İşte bakıyoruz ki: Bir Zât-ı Kerim, ihsanıyla bizi gâyet derece tezyin ve tenvir ve terbiye ediyor İnsan ise, ihsan edene perestiş eder Perestişe lâyık olana, kurbiyyet ister ve görmek taleb eder Öyle ise, herbirimiz istidadımıza göre o muhabbet cazibesiyle sülûk edeceğiz Ey zehremisâl! Sen gidiyorsun, fakat çiçek olarak git İşte gittin Terakkâ ede ede, tâ bir mertebe-i külliyeye geldin Gûya bütün çiçeklerin hükmüne geçtin Halbuki zehre, kesif bir âyinedir Onda ziyadaki yedi renk inhilal ve inkisar eder Şemsin aksini gizler Sen, sevdiğin Güneş'in yüzünü görmekte muvaffak olamazsın Çünki kayıdlı olan renkler, hususiyetler dağıtıyor, perde çekiyor, gösteremiyor Sen şu halde Sûretlerin, berzahların ortaya girmesiyle neş'et eden firaktan kurtulamazsın Lâkin bir şart ile kurtulabilirsin ki, sen kendi nefsinin muhabbetine dalmış olan başını kaldırasın ve nefsin mehâsini ile telezzüz ve iftihar eden nazarını çekesin, gökyüzündeki Güneş'in yüzüne atasın Hem başaşağı celb-i rızık için toprağa bakan yüzünü, yukarıdaki Şems'e çeviresin Çün-


sh: » (S: 354)

ki sen, onun âyinesisin Vazifen, âyinedârlıktır Bilsen, bilmesen, hazine-i rahmet kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir Evet nasıl bir çiçek, Güneş'in küçücük bir âyinesidir Şu koca Güneş dahi gök denizinde Şems-i Ezelî'nin «NUR» isminden tecelli eden bir lem'anın katre-misâl bir âyinesidir Ey kalb-i insanî! Sen, nasıl bir Güneş'in âyinesi olduğunu bundan bil Bu şartı yaptıktan sonra kemâlini bulursun Fakat Güneş'i, nefs-ül emirde nasıl ise öyle göremezsin O hakikatı, çıplak anlamazsın Belki senin sıfatlarının renkleri ona bir renk verir ve kesafetli dürbünün bir Sûret takar Ve kayıdlı kabiliyetin bir kayıd altına alır

Şimdi sen dahi ey Katre içine giren hakîm feylesof! Senin Katre-i fikrin dürbünüyle, felsefenin merdiveniyle tâ Kamer'e kadar terakki ettin, Kamer'e girdin Bak, Kamer kendi zâtında kesafetli, zulümatlıdır Ne ziyası var, ne hayatı Senin sa'yin beyhude, ilmin faidesiz gitti Sen ye'sin zulümatından ve kimsesizliğin vahşetinden ve ervah-ı habisenin iz'acatından ve o vahşetin dehşetinden şu şartlar ile kurtulabilirsin ki, tabiat gecesini terkedip hakikat güneşine teveccüh etsen ve yakînen inansan ki, şu gece nurları, gündüz güneşinin ışıklarının gölgeleridir Bu şartı yaptıktan sonra, sen Kemâlini bulursun Fakir ve karanlıklı Kamer yerine, haşmetli Güneş'i bulursun Fakat sen dahi öteki arkadaşın gibi, Güneş'i safi göremezsin Belki senin aklın ve felsefen ünsiyyet ve ülfet ettikleri perdeler arkasında ve ilim ve hikmetin nescettiği hicabların halfinde ve kabiliyetin verdiği bir renk içinde görebilirsin

İşte Reşha-misâl üçüncü arkadaşınız ki, hem fâkirdir, hem renksizdir Güneş'in hararetiyle çabuk tebahhur eder, enaniyyetini bırakır, buhara biner, havaya çıkar İçindeki madde-i kesife; nâr-ı aşk ile ateş alır, ziya ile nura döner O ziyanın cilvelerinden gelen bir şuaa yapışır, yanaşır Ey Reşha-misâl! Mâdem doğrudan doğruya Güneş'e âyinedârlık ediyorsun, sen hangi mertebede bulunsan bulun, ayn-ı Şems'e karşı aynelyakîn bir tarzda, sâfi bakılacak bir delik, bir pencere bulursun Hem o Şems'in âsâr-ı acîbesini ona vermekte müşkilat çekmeyeceksin Ona lâyık haşmetli evsafını tereddüdsüz verebilirsin Saltanat-ı zâtiyesinin dehşetli âsârını ona vermekte, hiçbir şey senin elinden tutup ondan vazgeçiremez Seni ne berzahların darlığı, ne kabiliyetlerin kaydı, ne âyinelerin küçüklüğü seni şaşırtmaz; hilâf-ı hakikate sevketmez Çünki sen safi, hâlis, doğrudan doğruya ona baktığın için anlamışsın ki, mazharlarda görü-


sh: » (S: 355)

nen ve âyinelerde müşahede olunan Güneş değil, belki bir nevi cilveleridir, bir çeşit renkli akisleridir Çendan o akisler onun ünvanlarıdır, fakat bütün âsâr-ı haşmetini gösteremiyorlar

İşte şu hakikatle karışık temsilde böyle başka başka üç tarîk ile Kemâle gidilir Ve o kemâlâtın mezâyâsında ve mertebe-i şuhudun tafsilâtında başka başkadırlar Fakat neticede ve hakka iz'an ve hakikatı tasdikte ittifak ederler İşte nasıl bir gece adamı ki, hiç Güneş'i görmemiş Yalnız Kamer âyinesinde bir gölgesini görüyor Güneş'e mahsus haşmetli ziyayı, dehşetli cazibeyi aklına sığıştıramıyor Belki görenlere teslim olup taklid ediyor Öyle de: Veraset-i Ahmediye (ASM) ile Kadir ve Muhyî gibi isimlerin mertebe-i uzmasına yetişmeyen, Haşr-i âzamı ve Kıyamet-i Kübrâyı taklidî olarak kabûl eder, «Aklî bir mes'ele değildir»der Çünki Hakikat-ı Haşir ve kıyamet, İsm-i âzamın ve Bâzı Esmânın derece-i âzamının mazharıdır Kimin nazarı oraya çıkmazsa taklide mecburdur Kimin fikri oraya girse, Haşir ve Kıyameti, gece gündüz, kış ve bahar derecesinde kolay görür, itminan-ı kalb ile kabûl eder

İşte şu sırdandır ki: Haşir ve Kıyameti en âzam mertebede, en ekmel tafsîlâtla Kur'an zikrediyor ve İsm-i âzamın mazharı olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm ders veriyor Ve eski peygamberler ise, hikmet-i irşâdın iktizasıyla, bir derece basit ve ibtidâî bir halde olan ümmetlerine, Haşri en âzam bir derecede, en geniş bir tafsilâtla ders vermemişler Hem şu sırdandır ki, bir kısım ehl-i velâyet Bâzı erkân-ı îmâniyyeyi mertebe-i uzmasında görmemişler veya gösterememişler Hem şu sırdandır ki, mârifetullahta derecat-ı ârifîn çok tefavüt ediyor Daha bunlar gibi çok esrar şu hakikattan inkişaf eder Şimdi şu temsil, hem bir derece hakikatı ihsas ettiğinden, hem hakikat çok geniş ve çok derin olduğundan biz dahi temsil ile iktifa ediyoruz Haddimizin ve tâkatimizin fevkınde olan esrârâ girişmeyeceğiz

ÜÇÜNCÜ DAL: Kıyamet alâmetlerinden ve âhirzaman vukuatından ve Bâzı a'malin fazilet ve sevablarından bahseden Ehâdîs-i Şerife güzelce anlaşılmadığından, akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim onların bir kısmına zaîf veya mevzu demişler İmânı zaîf ve enaniyyeti kavî bir kısım da, inkâra kadar gitmişler Şimdi tafsile girişmeyeceğiz Yalnız «Oniki Aslı» Beyân ederiz

Birinci Asıl: Yirminci Söz'ün âhirindeki sual ve cevabda îzah ettiğimiz mes'eledir İcmali şudur ki: Din bir imtihandır, bir tecrü-


sh: » (S: 356)

bedir Ervah-ı âliyeyi, ervah-ı sâfileden tefrik eder Öyle ise ileride herkese göz ile görülecek vukuatı öyle bir tarzda bahsedecek ki; ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak Zira eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet-i Kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa; o vakit kömür gibi bir istidad, elmas gibi bir istidad ile beraber kalır Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zâyî' olur İşte bunun için, Mehdi ve Süfyan mes'eleleri gibi çok mes'elelerde çok ihtilaf olmuş Hem rivâyat dahi çok muhteliftir, birbirine zıd hükümler olmuş

İkinci Asıl: Mesâil-i İslâmiyenin tabakatı vardır Biri bürhân-ı kat'î istese, diğeri bir zann-ı galibî ile iktifa eder Başkası yalnız bir kabûl-ü teslimî ve reddetmemek ister Öyle ise, esâsât-ı îmâniyyeden olmayan mesâil-i fer'iye veya vukuat-ı zamâniyyenin herbirinde bir iz'an-ı yakîn ile bir bürhân-ı kat'î istenilmez Belki yalnız reddetmemek ve teslimiyetle ilişmemektir

Üçüncü Asıl: Zaman-ı Sahabede Benî İsrail ve Nasara ülemâlarından çoğu İslâmiyete girdiler Eski mâlûmatları dahi onlarla beraber müslüman oldu Bâzı hilâf-ı vâki mâlûmât-ı sâbıkaları, İslâmiyetin malı olarak tevehhüm edildi

Dördüncü Asıl: Ehadîs-i Şerife râvilerinin Bâzı kavilleri veyahut istinbat ettikleri mânâları, metn-i hadîsten telakki ediliyordu Halbuki insan hatâdan hâlî olmadığı için, hilaf-ı vâki Bâzı istinbatları veya kavilleri hadîs zannedilerek za'fına hükmedilmiş

Beşinci Asıl: اِنَّفِىاُمَّتِىمُحَدَّثُونَ yâni مُلْهَمُونَ sırrınca Bâzı ehl-i keşif ve ehl-i velâyet olan muhaddîsîn-i muhaddesûn ilhamlarıyla gelen Bâzı maânî, hadîs telakki edilmiş Halbuki ilhâm-ı evliya -Bâzı arızalarla- hatâ olabilir İşte bu neviden bir kısım hilâf-ı hakikat çıkabilîr

Altıncı Asıl: Beyn-en nas iştihar bulmuş Bâzı hikâyeler bulunuyor ki, durûb-u emsal hükmüne geçer Hakikî mânâsına bakılmaz Ne maksad için sevkedilir, ona bakılır İşte bu neviden beyn-en nâs teârüf etmiş Bâzı kıssa ve hikâyatı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir maksad-ı irşadî için, temsil ve kinâye nev'inden zik-


sh: » (S: 357)

redivermiş Şu nevi mes'elelerin mânâ-yı hakikîsinde kusur varsa, örf ve âdât-ı nasa aittir ve teârüf ve tesamu'-u umumîye raci'dir

Yedinci Asıl: Pekçok teşbih ve temsiller bulunuyor ki, mürur-u zamanla veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle hakikat-ı maddiye telâkki ediliyor Hatâya düşer Meselâ: «Sevr» ve «Hut» isminde ve âlem-i misâlde sevr ve hut timsalinde berrî ve bahrî hayvânat nâzırlarından iki Melâiketullah, âdeta bir koca öküz ve cismanî bir balık zannedilerek Hadîse ilişilmiş Hem meselâ: Bir vakit huzur-u Nebevîde derin bir ses işitildi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki: «Bu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp tâ ancak bu dakika Cehennem'in dibine düşen bir taşın gürültüsüdür» İşte bu hadîsi işiten, hakikata vâsıl olmayan inkâra sapar Halbuki yirmi dakika o Hadîsten sonra kat'iyen sabittir ki; biri geldi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a dedi ki: «Meşhur münafık, yirmi dakika evvel öldü» Yetmiş yaşına giren o münafık Cehennem'in bir taşı olarak bütün müddet-i ömrü tedennide, esfel-i sâfilîne küfre sukuttan ibaret olduğunu gâyet belîgane bir Sûrette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Beyân etmiştir Cenâb-ı Hak o vefat dakikasında o sesi işittirip, ona alâmet etmiştir

Sekizinci Asıl: Cenâb-ı Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı tecrübe ve meydan-ı imtihanda çok mühim şeyleri, kesretli eşya içinde saklıyor O saklamakla çok hikmetler, çok maslahatlar bağlıdır Meselâ: Leyle-i Kadri, umum ramazanda; saat-ı icâbe-i duayı, Cum'â gününde; makbul velisini, insanlar içinde; eceli, ömür içinde ve kıyâmetin vaktini, ömr-ü dünya içinde saklamış Zira ecel-i insan muayyen olsa, yarı ömrüne kadar gaflet-i mutlaka, yarıdan sonra darağacına adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek Halbuki âhiret ve dünya müvazenesini muhafaza etmek ve her vakit havf u reca ortasında bulunmak maslahatı iktiza eder ki; her dakika hem ölmek, hem yaşamak mümkün olsun Şu halde mübhem tarzdaki yirmi sene mübhem bir ömür, bin sene muayyen bir ömre müreccahtır İşte kıyâmet dahi şu insan-ı ekber olan dünyanın ecelidir Eğer vakti taayyün etseydi, bütün kurûn-u ûlâ ve vustâ gaflet-i mutlakaya dalacak idiler ve kurûn-u uhrâ dehşette kalacaktı İnsan nasıl hayat-ı şahsiyyesiyle hânesinin ve köyünün bekasıyla alâkadardır Öyle de; hayat-ı içtimaiyye ve nev'iyyesiyle, küre-i arzın ve dünyanın yaşamasıyla alâkadardır Kur'an اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ der "Kıyamet

sh: » (S: 358)

yakındır" ferman ediyor Bin bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına halel vermez Zira kıyamet, dünyanın ecelidir Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya ikibin sene, bir seneye nisbetle bir-iki gün veya bir-iki dakika gibidir Saat-ı Kıyamet yalnız insâniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip baîd görülsün İşte bunun içindir ki, Hakîm-i Mutlak, Kıyâmeti mugayyebât-ı hamseden olarak ilminde saklıyor İşte bu ibham sırrındandır ki, her asır, hattâ asr-ı hakikatbîn olan Asr-ı Saâdet dahi daima kıyametten korkmuşlar Hattâ bazıları, «Şerâiti hemen hemen çıkmış»demişler

İşte bu hakikatı bilmeyen insafsız insanlar derler ki: «Âhiretin tafsilâtını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan sahabelerin fikirleri, niçin bin sene hakikattan uzak olarak fikirleri düşmüş gibi, istikbâl-i dünyevîde bin dörtyüz sene sonra gelecek bir hakikatı asırlarında karîb zannetmişler?»

Elcevab: Çünki Sahabeler, feyz-i sohbet-i nübüvvetten herkesten ziyade dâr-ı âhireti düşünerek, dünyanın fenasını bilerek, kıyâmetin ibham-ı vaktindeki hikmet-i İlâhiyeyi anlayarak ecel-i şahsî gibi dünyanın eceline karşı dahi daima muntazır bir vaziyet alarak, âhiretlerine ciddî çalışmışlar Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm «Kıyameti bekleyiniz, intizar ediniz»tekrar etmesi, şu hikmetten ileri gelmiş bir irşad-ı Nebevîdir Yoksa vuku-u muayyene dair bir vahyin hükmüyle değildir ki, hakikattan uzak olsun İllet ayrıdır, hikmet ayrıdır İşte Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bu nevi sözleri hikmet-i ibhamdan ileri geliyor Hem şu sırdandır ki; Mehdî, Süfyan gibi âhirzamanda gelecek eşhasları çok zaman evvel hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar Hattâ Bâzı ehl-i velâyet «Onlar geçmiş» demişler İşte bu da, kıyamet gibi, hikmet-i İlâhiye iktiza eder ki; vakitleri taayyün etmesin Çünki her zaman, her asır, kuvve-i mâneviyyenin takviyesine medâr olacak ve yeisten kurtaracak «Mehdi» mânâsına muhtaçtır Bu mânâda, her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır Hem gaflet içinde fenalara uymamak ve lâkaydlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek müdhiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı Eğer tâyin edilseydi, maslahat-ı irşad-ı umumî zâyi' olurdu

Şimdi Mehdi gibi eşhâsın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki: Ehadîsi tefsir edenler, metn-i Ehadîsi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler Meselâ: Merkez-i saltanat o vakit Şam'da veya Medine'de olduğundan, vukuat-ı Mehdiye veya Süfyâniyeyi merkez-i saltanat civarında olan Bas-

sh: » (S: 359)

ra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler Hem de o eşhasın şahs-ı mânevîsine veya temsil ettikleri Cemâate âit âsâr-ı azîmeyi o eşhasın zâtlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı hârika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler Halbuki demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz Öyle ise o eşhas, hattâ o müdhiş Deccal dahi çıktığı zaman çokları, hattâ kendisi de bidayeten Deccal olduğunu bilmez Belki nur-u îmânın dikkatiyle, o eşhas-ı âhirzaman tanılabilir

Alâmet-i Kıyametten olan Deccal hakkında Hadîs-i Şerifte «Birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü eyyam-ı saire gibidir Çıktığı zaman dünya işitir Kırk günde dünyayı gezer» rivayet ediliyor İnsafsız insanlar bu rivayete muhal demişler Hâşâ şu rivayetin inkâr ve ibtaline gitmişler Halbuki وَالْعِلْمُعِنْدَاللَّهِ hakikatı şu olmak gerektir ki: Âlem-i küfrün en kesafetlisi olan şimalde, tabiiyyûnun fikr-i küfrîsinden süzülen bir cereyan-ı azîmin başına geçecek ve Ulûhiyyeti inkâr edecek bir şahsın, şimal tarafından çıkmasına işaret ve şu işaret içinde bir remz-i hikmet vardır ki; kutb-u şimalîye yakın dairede bütün sene, bir gece bir gündüzdür Altı ayı gece, altı ayı gündüzdür «Deccal'ın bir günü bir senedir» O daire yakınında zuhuruna işarettir «İkinci günü bir aydır» demekten murad, şimalden bu tarafa geldikçe bâzan olur yazın bir ayında güneş gurub etmez Şu dahi, Deccal şimalden çıkıp âlem-i medeniyyet tarafına tecavüzüne işarettir Günü Deccal'a isnad etmekle şu işarete işaret eder Daha bu tarafa geldikçe bir haftada güneş gurub etmiyor Daha gele gele tulû' ve gurub ortasında üç saat devam ediyor Ben Rusya'da esarette iken böyle bir yerde bulundum Bize yakın, bir hafta güneş gurub etmeyen bir yer vardı Seyir için oraya gidiyorlardı «Deccal'ın çıktığı vakit, umum dünya işitecek» olan kaydı, telgraf ve radyo halletmiştir Kırk günde gezmesini de, merkebi olan şimendifer ve tayyare halletmiştir Eskiden bu iki kaydı muhal gören mülhidler, şimdi âdi görüyorlar!

Alâmet-i kıyametten olan Ye'cüc ve Me'cüce ve Sedde dair, bir risalede bir derece tafsilen yazdığımdan ona havale edip şurada yalnız şunu deriz ki: Eskiden Mançur, Moğol ünvanıyla içtimaat-ı


sh: » (S: 360)

beşeriyyeyi zîr ü zeber eden taifeler ve Sedd-i Çinî'nin yapılmasına sebebiyet verenler, kıyamete yakın yine anarşistlik gibi bir fikirle medeniyet-i beşeriyeyi zîr ü zeber edecekleri, rivayetlerde vardır Bâzı mülhidler derler: «Bu kadar acaibi yapan ve yapacak taifeler nerede»

Elcevab: Çekirge gibi bir âfât, bir mevsimde pek çok kesretle bulunur Mevsim değiştikçe memleketi fesada veren kesretli o tâifelerin hakikatları, mahdud Bâzı ferdlerde saklanıyor Yine zamanı geldikçe emr-i İlâhî ile o mahdud ferdlerden gâyet kesretli aynı fesad yine başlar Gûyâ onların hakikat-ı milliyetleri inceliyor, kopmuyor Yine mevsimi geldikçe zuhur ediyor Aynen öyle de: Bir zaman dünyayı herc ü merc eden o taifeler, izn-i İlahî ile mevsimi geldiği vakit aynı o tâife, medeniyet-i beşeriyeyi herc ü merc edecekler Fakat onların muharrikleri başka bir Sûrette tezâhür eder لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ

Dokuzuncu Asıl: Mesâil-i îmâniyeden bir kısmın netâici, şu mukayyed ve dar âleme bakar Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âlem-i âhirete bakar Amellerin fazilet ve sevabına dair Ehâdîs-i şerifenin bir kısmı tergib ve terhibe münasib bir tesir vermek için belâgatlı bir üslûbda geldiğinden, dikkatsiz insanlar onları mübalağalı zannetmişler Halbuki bütün onlar ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat olduklarından mücazefe ve mübalağa, içlerinde yoktur Ezcümle, en ziyade insafsızların zihnini kurcalayan şu Hadîstir ki:

لَوْ وُزِنَتِ الدُّنْيَا عِنْدَ اللَّهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا شَرِبَ الْكَافِرُ مِنْهَا جُرْعَةَ مَاءٍ

-ev kema kal- meâl-i şerifi: «Dünyanın Cenâb-ı Hakk'ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsa idi, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler» Hakikatı şudur ki: عِنْدَاللّهِ tâbiri, âlem-i bekadan demektir Evet âlem-i bekadan bir sinek kanadı kadar bir nur mâdem ebedîdir, yeryüzünü dolduracak muvakkat bir nurdan daha çoktur Demek koca dünyayı bir sinek kanadıyla müvazene değil, belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen hususî dünyasını âlem-i bekadan bir sinek kanadı kadar daimî bir feyz-i İlâhîye ve

sh: » (S: 361)

bir ihsan-ı İlahîye müvazeneye gelmediği demektir Hem dünyanın iki yüzü var; belki üç yüzü var Biri, Cenâb-ı Hakk'ın esmâsının âyineleridir Diğeri, âhirete bakar; âhiret tarlasıdır Diğeri, fenâya, ademe bakar Bildiğimiz, marzî-yi İlahî olmayan ehl-i dalâletin dünyasıdır Demek Esmâ-i Hüsnânın âyineleri ve mektûbât-ı Samedâniye ve âhiretin mezraası olan koca dünya değil; belki âhirete zıd ve bütün hatîâtın menşeî ve beliyyâtın menbaı olan dünyaperestlerin dünyasının âlem-i âhirette ehl-i îmânâ verilen sermedî bir zerresine değmediğine işarettir İşte en doğru ve ciddî şu hakikat nerede ve insafsız ehl-i ilhadın fehmettikleri mânâ nerede O insafsız ehl-i ilhadın en mübalağa, en mücazefe zannettikleri mânâ nerede

Hem meselâ: İnsafsız ehl-i ilhadın mübalağa zannettikleri hattâ muhal bir mübalağâ ve mücâzefe tevehhüm ettikleri biri de, amellerin sevabına dair ve bâzı Sûrelerin faziletleri hakkında gelen rivâyetlerdir Meselâ: «Fatiha'nın Kur'an kadar sevabı vardır» «Sûre-i İhlas sülüs-ü Kur'an» «Sûre-i İza Zülziletil-ardu, rubu» «Sûre-i Kul ya eyyühel-kâfirûn rubu», «Sûre-i Yâsin on defa Kur'an kadar» olduğuna rivayet vardır İşte insafsız ve dikkatsiz insanlar demişler ki: «Şu muhaldir Çünki Kur'an içinde Yâsin ve öteki faziletli olanlar da vardır Onun için mânâsız olur»

Elcevab: Hakikatı şudur ki: Kur'an-ı Hakîm'in herbir harfinin bir sevabı var, bir hasenedir Fazl-ı İlâhîden o harflerin sevabı sünbüllenir, bâzan on tane verir, bâzan yetmiş, bâzan yediyüz (Âyet-ül Kürsî harfleri gibi), bâzan binbeşyüz (Sûre-i İhlas'ın harfleri gibi), bâzan onbin (Leyle-i Berat'ta okunan âyetler ve makbûl vakitlere tesadüf edenler gibi) ve bâzan otuzbin (meselâ haşhaş tohumunun kesreti misillü, Leyle-i Kadîr'de okunan âyetler gibi) Ve o gece bin aya mukabil işaretiyle, bir harfinin o gecede otuzbin sevabı olur anlaşılır İşte Kur'an-ı Hakîm, tezâuf-u sevabıyla beraber elbette müvazeneye gelmez ve gelemiyor Belki asıl sevab ile Bâzı Sûrelerle müvazeneye gelebilir

Meselâ: İçinde mısır ekilmiş bir tarla farzedelim ki, bin tane ekilmiş Bâzı habbeleri yedi sünbül vermiş farzetsek, herbir sünbülde yüzer tane olmuş ise, o vakit tek bir habbe bütün tarlanın iki sülüsüne mukabil oluyor Meselâ: Birisi de on sünbül vermiş, herbirinde ikiyüz tane vermiş, o vakit birtek habbe asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır Ve hâkezâ kıyas et

Şimdi Kur'an-ı Hakîm'i nuranî, mukaddes bir mezraa-i semâviyye tasavvur ediyoruz İşte herbir harfi asıl sevabıyla birer hab-

sh: » (S: 362)

be hükmündedir Onların sünbülleri nazara alınmayacak Sûre-i Yâsin, İhlas, Fâtiha, Kul ya eyyühel-kâfirûn, İza zülziletil-ardu gibi sâir faziletlerine dair rivayet edilen sûre ve âyetlerle müvazene edilebilir Meselâ: Kur'an-ı Hakîm'in üçyüzbin altıyüzyirmi harfi olduğundan, Sûre-i İhlas besmele ile beraber altmış dokuzdur Üç defa altmışdokuz, ikiyüzyedi harftir Demek Sâre-i İhlas'ın herbir harfinin haseneleri, binbeşyüze yakındır İşte Sûre-i Yâsin'in hurufâtı hesab edilse, Kur'an-ı Hakîm'in mecmu-u hurufatına nisbet edilse ve on defa muzaaf olması nazara alınsa şöyle bir netice çıkar ki: Yâsin-i Şerif'in herbir harfi takriben beşyüze yakın sevabı vardır Yâni o kadar hasene sayılabilir İşte buna kıyasen başkalarını dahi tatbik etsen, ne kadar lâtif ve güzel ve doğru ve mücazefesiz bir hakikat olduğunu anlarsın

Onuncu Asıl: Ekser taife-i mahlûkatta olduğu gibi ef'al ve a'mâl-i beşeriyede Bâzı hârika ferdler bulunur O ferdler eğer iyilikte ileri gitmişse, o nevilerin medâr-ı fahrleridir, yoksa medâr-ı şeametleridir Hem gizleniyorlar Âdeta birer şahs-ı mânevî, birer gaye-i hayal hükmüne geçerler Sâir ferdlerin herbirisi o olmağa çalışır ve o olmak ihtimali var Demek o mükemmel hârika ferd ise; mutlak, mübhem bulunup heryerde bulunması mümkün Şu ibham îtibariyle mantıkça kaziye-i mümkine Sûretinde külliyetine hükmedilebilir Yâni, herbir amel şöyle bir netice verebilmesi mümkündür

Meselâ, «Kim iki rek'at namazı filan vakitte kılsa, bir hac kadardır» İşte iki rek'at namaz Bâzı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattır Herbir iki rek'at namazda bu mânâ külliyet ile mümkündür Demek şu nevideki rivâyetler, vukuu bilfiil daimî ve küllî değil Zira kabûlün mâdem şartları vardır, külliyet ve daimîlikten çıkar Belki ya bilfiil muvakkattır, mutlaktır veyahut mümkinedir, külliyedir Demek şu nevi ehâdîsteki külliyet ise, imkân itibariyledir Meselâ: «Gıybet, katil gibidir» Demek gıybette öyle bir ferd bulunur ki, katil gibi bir zehr-i katilden daha muzırdır Meselâ: «Bir güzel söz, bir abdi âzad etmek gibi bir sadaka-i azîmenin yerine geçer» Şimdi tergib ve teşvik için o mübhem ferd-i mükemmel, mutlak bir Sûrette her yerde bulunmasının imkânını, vâki bir Sûrette göstermekle hayra şevki ve şerden nefreti tahrik etmektir Hem de şu âlemin mikyasıyla âlem-i ebedînin şeyleri tartılmaz Buranın en büyüğü, oranın en küçüğüne müvazi gelemez Sevab-ı a'mâl o âle-

sh: » (S: 363)

me baktığı için, dünyevî nazarımız ona dar geliyor Aklımıza sığıştıramıyoruz

Meselâ: مَنْ قَرَأَ هذَا اُعْطِىَ لَهُ مِثْلُ ثَوَابِ مُوسَى وَ هَارُونَ yâni:

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ السَّموَاتِ وَ رَبِّ اْلاَرَضِينَ رَبِّ الْعَالَمِينَ, وَلَهُ الْكِبْرِيَاءُ فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ السَّموَاتِ وَ رَبِّ اْلاَرَضِينَ رَبِّ الْعَالَمِينَ, وَلَهُ الْعَظَمَةُ فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ وَلَهُ الْمُلْكُ رَبُّ السَّموَاتِ وَ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

İnsafsız ve dikkatsizlerin en ziyade nazar-ı dikkatini celbeden şu gibi rivayetlerdir Hakikatı şudur ki: Dünyada dar nazarımızla, kısacık fikrimizle Mûsa ve Hârun Aleyhisselâmların sevablarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz Âlem-i ebediyette Rahîm-i Mutlak, saadet-i ebedîde nihayetsiz ihtiyaç içinde bir abdine birtek virde mukabil vereceği hakikat-ı sevab, O iki zâtın sevablarına -fakat daire-i ilmimize ve tahminimize giren sevablarına- müsavi olabilir Meselâ: Bedevî, vahşi bir adam hiç padişahı görmemiş Saltanat haşmetini bilmiyor Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder, o mahdud fikriyle bir pâdişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir Hattâ bizde sâde-dil bir taife var ki, eskiden diyorlardı ki: «Padişah, kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor» Demek onlar, padişahı o kadar dar bir vaziyette ve âdi bir Sûrette tahayyül ediyorlar ki, kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor, âdeta bir yüzbaşı haşmetinde farzediyorlar Şimdi biri o adamlardan birisine dese: «Sen bugün benim için bu işi yapsan, senin bildiğin padişah haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim» Yâni bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim O söz hakikattır Çünki haşmet-i padişahîden onun dar daire-i fikrine giren, ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir


sh: » (S: 364)

İşte dünya nazarıyla dar fikrimizle âhirete müteveccih hakaik-i sevabiyeyi o bedevî adam kadar da düşünemiyoruz Hazret-i Mûsa (AS) ve Hârun'un (AS) meçhulümüz olan hakikî sevabları ile müvazene değil, -çünki Teşbih kaidesi, meçhulü mâlûma kıyas eder- belki müvazene edilen ve mâlûmumuz olan ve tahminimize giren sevablarıyla bir abd-i mü'minin bir virdine mukabil meçhulümüz olan hakikî sevabıdır Hem de deniz yüzü ile katrenin gözbebeği, Güneşin tamam aksini tutmakta müsavidirler Fark, keyfiyettedir Hazret-i Mûsa (AS) ve Hârun'un (AS) deniz-misâl âyine-i ruhlarına in'ikas eden mahiyet-i sevab, bir katre hükmünde bir abd-i mü'minin bir âyetten aldığı aynı mahiyet-i sevabdır Mahiyetçe, kemmiyetçe birdirler Keyfiyet ise, kabiliyete tabidir Hem bâzan olur ki; birtek kelime, birtek tesbih, öyle bir saadet hazinesini açar ki, altmış sene hizmetle o açılmamış Demek Bâzı hâlât oluyor ki, birtek âyet Kur'an kadar faide verebilir Hem İsm-i âzama mazhar olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir âyette mazhar olduğu feyz-i İlahî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir Veraset-i Ahmediye ile İsm-i âzam zılline mazhar bir mü'min, kendi kabiliyeti itibariyle kemmiyetçe bir Nebinin feyzi kadar sevab alıyor denilse hilâf-ı hakikat olamaz Hem de sevab ve fazilet, nur âlemindendir O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir Nasılki bir zerrecik bir şişede, semâvât nücumuyla beraber görünebilir Öyle de, Niyyet-i hâlise ile şeffafiyyet peyda eden bir zikirde veya bir âyette, semâvât gibi nurânî sevab ve fazilet yerleşebilir

Netice-i Kelâm: Ey insafsız ve dikkatsiz ve îmânı zaîf, felsefesi kavî, hodbîn, münekkid adam! Şu «On Aslı» nazara al Sonra sen hilâf-ı hakikat ve kat'î muhalif-i vâki gördüğün bir rivâyeti bahâne ederek Ehadîs-i Şerifeye ve dolayısıyla Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mertebe-i ismetine halel verecek ítiraz parmağını uzatma! Zira evvelâ o «On Aslın» on dairesi, seni inkârdan vazgeçirir «Hakikî bir kusur varsa bize aittir» derler, Hadîse raci' olamaz «Eğer hakikî değilse, senin sû'-i fehmine aittir» derler Elhasıl: İnkâr ve redde gitmek için, şu «On Aslı» tekzib ve ibtal etmek lâzım gelir Şimdi insafın varsa bu «On Usûlü» Kemâl-i dikkatle düşündükten sonra, o aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadîsin inkârına kalkışma! «Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tâbiri vardır»de, ilişme

sh: » (S: 365)

Onbirinci Asıl: Nasıl Kur'an-ı Hakîm'in müteşabihatı var; tevile muhtaçtır veyahut mutlak teslim istiyor Ehadîsin de Kur'anın müteşâbihâtı gibi müşkilatı vardır Bâzan çok dikkatli tefsire ve tâbire muhtaçtır Geçmiş misâllerle iktifâ edebilirsiniz

Evet nasılki hüşyar olan adam, yatmış olan adamın rü'yasını tâbir eder Öyle de: Bâzan uykuda olan bir adam, yanında uyanık olan konuşanların sözlerini işitiyor, fakat kendi âlem-i menamına tatbik eder bir tarzda mânâ veriyor, tâbir ediyor Öyle de: Ey gaflet ve felsefe uykusu içinde tenvim edilen insafsız adam! Sırr-ı مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى ve تَنَامُ عَيْنَىَّ وَلاَ يَنَامُ قَلْبِى hükmüne mazhar ve hakikî hüşyar ve yakzan olan Zâtın gördüğünü sen kendi rü'yanda inkâr değil, tâbir et Evet uykuda bir adamı bir sinek ısırsa, müdhiş bir harbde yaralar alır gibi bir hakikat-ı nevmiye bâzan telâkki eder Ondan sorulsa, «Hakikaten ben yaralandım Bana top, tüfek atıldı» diyecek Yanında oturanlar onun uykusundaki ızdırabına gülüyorlar İşte bu nevm-âlûd nazar-ı gaflet ve fikr-i felsefe, elbette hakaik-i Nübüvvete mihenk olamazlar

Onikinci Asıl: Nazar-ı Nübüvvet ve tevhid ve îmân; vahdete, âhirete, Ulûhiyete baktığı için, hakaikı ona göre görür Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbaba, tabiata bakar, ona göre görür Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i Usûl-üd Din ve ülemâ-i İlm-i Kelâm'ın makasıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir

İşte onun içindir ki, mevcûdâtın tafsîl-i mahiyetinde ve ince ahvâllerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler Fakat hakikî hikmet olan Ulûm-u Âliye-i İlahiye ve Uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü'minden daha geridirler Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkikîn-i İslâmiyeyi, hüKemâlara nisbeten geri zannediyorlar Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, Veraset-i Nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler

Hem bir şey iki nazar ile bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikatı gösteriyor İkisi de hakikat olabilir Fennin hiçbir hakikat-ı kat'iyesi, Kur'anın hakaik-i Kudsiyesine ilişemez Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ damenine erişemez Nümune olarak bir misâl zikrederiz:

sh: » (S: 366)

Meselâ, Küre-i Arz ehl-i hikmet nazarıyla bakılsa hakikatı şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk Fakat ehl-i Kur'an nazarıyla bakıldığı vakit -Onbeşinci Söz'de izah edildiği gibi- hakikatı şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan; en câmi', en bedi' ve en âciz, en aziz, en zaîf, en lâtif bir mu'cize-i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin; semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi bütün mu'cizât-ı san'atının meşheri, sergisi bütün tecelliyat-ı Esmâsının mazharı, nokta-i mihrakıyesi nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, ma'kesi hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin hususan nebatât ve hayvanâtın kesretli enva'-ı sagiresinden cevvadane icadın medârı, çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnûatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür'atle işleyen tezgâhı ve menazır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur

İşte Arzın bu âzamet-i mâneviyyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyyesindendir ki, Kur'an-ı Hakîm; semâvata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan Arzı, bütün semâvata karşı küçücük kalbi, büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor, mükerreren رَبُّ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ diyor İşte sâir mesâili buna kıyas et ve anla ki: Felsefenin ruhsuz, sönük hakikatleri; Kur'anın parlak, ruhlu hakikatleriyle müsâdeme edemez Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için, ayrı ayrı görünür

DÖRDÜNCÜ DAL:

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِى السَّموَاتِ وَمَنْ فِى اْلاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَاْلجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ اِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ

sh: » (S: 367)

Şu büyük ve geniş âyetin hazinesinden yalnız birtek cevherini göstereceğiz Şöyle ki:

Kur'an-ı Hakîm tasrih ediyor ki: Arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyarattan zerrelere kadar herşey Cenâb-ı Hakk'a secde ve ibâdet ve hamd ve tesbih eder Fakat ibâdetleri, mazhar oldukları Esmâlara ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir Biz onların ibâdetlerinin tenevvüünün bir nev'ini bir temsil ile Beyân ederiz Meselâ: وَلِلَّهِاْلمَثَلُاْلاَعْلَى Azîm bir Mâlik-ül Mülk, büyük bir şehri veya muhteşem bir sarayı bina ettiği vakit, o Zât dört nevi ameleyi onun binasında istihdam ve istîmal eder:

Birinci nevi: Onun memlûk ve köleleridir Bu nev'in, ne maaşı var ve ne de ücreti var Belki onlar seyyidlerinin emriyle işledikleri her amelde, onların gâyet lâtif bir zevk ve hoş bir şevkleri vardır Seyyidlerinin medhinden ve vasfından ne deseler, onların zevkini ve şevkini ziyade eder Onlar o mukaddes seyyidlerine intisablarını büyük bir şeref bilerek onunla iktifa ediyorlar Hem o seyyidin nâmıyla, hesabıyla, nazarıyla işlere bakmalarından da mânevî lezzet buluyorlar Ücret ve rütbeye ve maaşa muhtaç olmuyorlar

İkinci kısım ki, Bâzı âmi hizmetkârlardır Bilmiyorlar niçin işliyorlar Belki o Mâlik-i Zîşan onları istimal ediyor, kendi fikriyle ve ilmiyle onları çalıştırıyor Onlara lâyık bir cüz'î ücret dahi veriyor O hizmetkârlar bilmiyorlar ki; amellerine ne çeşit küllî gayeler, âlî maslahatlar terettüb ediyor Hattâ bazıları tevehhüm ediyorlar ki, onların amelleri yalnız kendilerine ait o ücret ve maaşından başka gayesi yoktur

Üçüncü kısım: O Mâlik-ül Mülk'ün bir kısım hayvanatı var Onları o şehrin, o sarayın binasında Bâzı işlerde istihdam ediyor Onlara yalnız bir yem veriyor Onların da istidadlarına muvafık işlerde çalışmaları onlara bir telezzüz veriyor Çünki Bilkuvve bir kabiliyet ve bir istidad, fiil ve amel Sûretine girse; inbisat ile teneffüs eder, bir lezzet verir ve bütün faaliyetlerdeki lezzet bu sırdandır Şu kısım hizmetkârların ücret ve maaşları, yalnız yem ve şu lezzet-i mâneviyyedir Onunla iktifa ederler


sh: » (S: 368)

Dördüncü kısım: Öyle amelelerdir ki; biliyorlar ne işliyorlar ve ne için işliyorlar ve kimin için işliyorlar ve sâir ameleler ne için işliyorlar ve o Mâlik-ül Mülk'ün maksadı nedir, ne için işlettiriyor İşte bu nevi amelelerin sâir amelelere bir riyâ set ve nezaretleri var Onların derecât ve rütbelerine göre derece derece maaşları var

Aynen bunun gibi, Semâvat ve Arzın Mâlik-i Zülcelâli ve dünya ve âhiretin Bâni-i Zülcemâli olan Rabb-ül Âlemîn; -değil ihtiyaç için çünki herşeyin Hâlıkı Odur- belki izzet ve âzamet ve rubûbiyetin şuunatı gibi Bâzı hikmetler için, şu kâinat sarayında şu dâire-i esbab içinde hem melâikeyi, hem hayvanatı, hem cemadât ve nebatâtı, hem insanları istihdam ediyor Onlara ibâdet ettiriyor Şu dört nev'i ayrı ayrı vezaif-i ubûdiyetle mükellef etmiştir

Birinci Kısım: Temsilde memlûklere misâl, melâikelerdir Melâikeler ise onlarda mücahede ile terakkiyat yoktur Belki herbirinin sâbit bir makamı, muayyen bir rütbesi vardır Fakat onların nefs-i amellerinde bir zevk-i mahsusaları var Nefs-i ibâdetlerinde derecatlarına göre tefeyyüzleri var Demek o hizmetkârlarının mükâfatı, hizmetlerinin içindedir Nasıl insan mâ, hava ve ziya ve gıda ile tegaddi edip telezzüz eder Öyle de Melekler, zikir ve tesbih ve hamd ve ibâdet ve mârifet ve muhabbetin envarıyla tegaddi edip telezzüz ediyorlar Çünki Onlar nurdan mahlûk oldukları için gıdalarına nur kâfidir Hattâ nura yakın olan rayiha-i tayyibe dahi onların bir nevi gıdalarıdır ki, ondan hoşlanıyorlar Evet ervâh-ı tayyibe, revayih-ı tayyibeyi sever Hem melekler, Mâbudlarının emriyle işledikleri işlerde ve Onun hesabıyla işledikleri amellerde ve Onun namıyla ettikleri hizmette ve Onun nazarıyla yaptıkları nezarette ve Onun intisabıyla kazandıkları şerefte ve Onun mülk ve melekûtunun mütalaasıyla aldıkları tenezzühte ve Onun tecelliyat-ı cemâliye ve celâliyesinin müşahedesiyle kazandıkları tenâ'umda öyle bir saadet-i azîme vardır ki, akl-ı beşer anlamaz, melek olmayan bilemez

Meleklerin bir kısmı âbiddirler, diğer bir kısmının ubûdiyetleri ameldedir Melâike-i arziyyenin amele kısmı bir nevi insan gibidir Tâbir caiz ise, bir nevi çobanlık ederler Bir nevi de çiftçilik ederler Yâni rûy-i zemin, umumî bir mezraadır İçindeki bütün hayvanatın taifelerine Hâlık-ı Zülcelâl'in emriyle, izniyle, hesabıyla, havl ve kuvvetiyle bir melek-i müekkel nezaret eder Ondan daha küçük herbir nevi hayvanata mahsus bir nevi çobanlık edecek bir


sh: » (S: 369)

melâike-i müekkel var Hem de rûy-i zemin bir tarladır, umum nebâtat onun içinde ekilir Umumuna Cenâb-ı Hakk'ın namıyla, kuvvetiyle nezâret edecek müekkel bir melek vardır Ondan daha aşağı bir melek, bir taife-i mahsusaya nezaret etmekle Cenâb-ı Hakk'a ibâdet ve tesbih eden melekler var Rezzakıyyet arşının hamelesinden olan Hazret-i Mikâil Aleyhisselâm, şunların en büyük nâzırlarıdır

Meleklerin çoban ve çiftçiler mesabesinde olanlarının insanlara müşabehetleri yoktur Çünki Onların nezaretleri sırf Cenâb-ı Hakk'ın hesabıyladır ve Onun namıyla ve kuvvetiyle ve emriyledir Belki nezaretleri, yalnız Rubûbiyetin tecelliyatını, memur olduğu nevide müşahede etmek ve kudret ve rahmetin cilvelerini o nevide mütalaa etmek ve evâmir-i İlâhiyyeyi o nev'e bir nevi ilham etmek ve o nev'in ef'âl-i ihtiyâriyesini bir nevi tanzim etmekten ibarettir Ve bilhassa zeminin tarlasındaki nebâtata nezaretleri, onların tesbihat-ı mâneviyyelerini melek lisânıyla temsil etmek ve onların hayatlarıyla Fâtır-ı Zülcelâl'e karşı takdim ettiği tahiyyat-ı mâneviyelerini melek lisanıyla ilân etmek; hem onlara verilen cihazatı, hüsn-ü istimal etmek ve Bâzı gayelere tevcih etmek ve bir nevi tanzim etmekten ibarettir Melâikelerin şu hizmetleri, cüz'-i ihtiyârîleriyle bir nevi kesbdir Belki bir nevi ubûdiyet ve ibâdettir Tasarruf-u hakikîleri yoktur Çünki: Herşeyde Hâlık-ı Külli Şey'e has bir sikke vardır Başkaları parmağını îcâda karıştıramaz Demek, melâikelerin şu nevi amelleri ise, onların ibâdetidir İnsan gibi, âdetleri değildir

Ve bu saray-ı kâinatta ikinci kısım amele; hayvanâttır Hayvanat dahi, iştiha sahibi bir nefs ve bir cüz'-i ihtiyârîleri olduğundan amelleri hâlisen livechillâh olmuyor Bir derece nefislerine de bir hisse çıkarıyorlar Onun için Mâlik-ül Mülk-i Zülcelâli Vel-İkram Kerîm olduğundan onların nefislerine bir hisse vermek için amellerinin zımnında onlara bir maaş ihsan ediyor Meselâ: Meşhur bülbül kuşu (Haşiye) gülün aşkıyla mâruf o hayvancığı, Fâtır-ı Hakîm istihdam ediyor Beş gaye için onu istimâl ediyor:

Birincisi: Hayvanat kabileleri namına, nebâtat taifelerine karşı olan münasebat-ı şedideyi ilâna memurdur

İkincisi: Rahmân'ın rızka muhtaç misafirleri hükmünde olan hayvanât tarafından bir hatib-i Rabbanîdir ki, Rezzak-ı Kerim ta-

____________________________

(Haşiye): Bülbül şâirane konuştuğu için, şu bahsimiz de bir parça şâirane düşüyor Fakat hayal değil, hakikattır


sh: » (S: 370)

rafından gönderilen hediyeleri alkışlamakla ve ilân-ı sürur etmekle muvazzaftır

Üçüncüsü: Ebnâ-yı cinsine imdad için gönderilen nebâtata karşı hüsn-ü istikbali herkesin başında izhar etmektir

Dördüncüsü: Nev-i hayvanatın nebâtata derece-i aşka vâsıl olan şiddet-i ihtiyacını, nebâtâtın güzel yüzlerine karşı mübârek başları üstünde Beyân etmektir

Beşincisi: Mâlik-ül Mülk-i Zülcelâli Vel-cemâli Vel-ikram'ın bârgâh-ı merhametine en lâtif bir tesbihi, en lâtif bir şevk içinde, gül gibi en lâtif bir yüzde takdim etmektir

İşte şu beş gayeler gibi başka mânâlar da vardır Şu mânâlar ve şu gayeler, bülbülün Hak Sübhânehu ve Teâlâ'nın hesabına ettiği amelin gayesidir Bülbül kendi diliyle konuşur Biz şu mânâları onun hazîn sözlerinden fehmediyoruz, melâike ve ruhâniyatın fehmettikleri gibi Kendisi kendi nağamatının mânâsını tamamen bilmese de, fehmimize zarar vermez «Dinleyen söyleyenden daha iyi anlar» meşhurdur Hem bülbül, şu gayeleri tafsilâtıyla bilmemesinden olmamasına delâlet etmiyor Lâakal saat gibi sana evkatını bildirir, kendisi bilmiyor ne yapıyor Bilmemesi senin bildiğine zarar vermez Amma o bülbülün cüz'î maaşı ise, o tebessüm eden ve gülen güzel gül çiçeklerinin müşahedesiyle aldığı zevk ve onlarla muhavere ve konuşmak ve dertlerini dökmekle aldığı telezzüzdür Demek onun nağamat-ı hazînanesi, hayvanî teellümâttan gelen teşekkiyât değil, belki ataya-yı Rahmâniyeden gelen bir teşekkürattır Bülbüle; nahli, fahli, ankebut ve nemli, yâni arı ve vasıta-i nesil erkek hayvan ve örümcek ve karınca ve hevâm ve küçük hayvanların bülbüllerini kıyas et Herbirinin amellerinin bülbül gibi çok gayeleri var Onlar için de birer maaş-ı cüz'î hükmünde birer zevk-i mahsus, hizmetlerinin içinde dercedilmiştir O zevk ile, san'at-ı Rabbâniyedeki mühim gayelere hizmet e

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 14-12-2008   #35
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Dokuzuncu Söz sözler 9 söz


بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

فَسُبْحَانَ اللّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ اْلحَمْدُ فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ


Ey birader! Benden, namazın şu muayyen beş vakte hikmet-i tahsisini soruyorsun Pek çok hikmetlerinden yalnız birisine işaret ederiz

Evet, herbir namazın vakti, mühim bir inkılâb başı olduğu gibi, azîm bir tasarruf-u ilâhînin âyinesi ve o tasarruf içinde ihsanat-ı külliye-i ilâhiyenin birer ma'kesi olduğundan, Kadir-i Zülcelâl'e o vakitlerde daha ziyade tesbih ve tâzim ve hadsiz nimetlerinin iki vakit ortasında toplanmış yekûnuna karşı şükür ve hamd demek olan namaza emredilmiştir Şu ince ve derin mânâyı bir parça fehmetmek için «Beş Nükte»yi nefsimle beraber dinlemek lâzım

BİRİNCİ NÜKTE: Namazın mânâsı, Cenâb-ı Hakkı tesbih ve tâzim ve şükürdür Yâni, celâline karşı kavlen ve fiilen "Sübhânallah" deyip takdis etmek Hem kemaline karşı, lâfzan ve amelen "Allahü Ekber" deyip tâzim etmek Hem cemaline karşı, kalben ve lisanen ve bedenen "Elhamdülillâh" deyip şükretmektir Demek tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın mânâsını te'kid ve takviye için şu kelimât-ı mübareke , otuzüç defa tekrar edilir Namazın mânâsı, şu mücmel hülâsalarla te'kid edilir


(Orjinal Sayfa: 43)

İKİNCİ NÜKTE: İbâdetin mânâsı şudur ki: Dergâh-ı ilâhîde abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp Kemal-i rububiyetin ve Kudret-i Samedaniyyenin ve Rahmet-i ilâhiyyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir Yâni rubûbiyetin saltanatı, nasılki ubudiyeti ve itaati ister; rububiyetin kudsiyeti, pâklığı dahi ister ki: Abd, kendi kusurunu görüp istiğfar ile ve Rabbını bütün nekâisten pâk ve müberra ve ehl-i dalâletin efkâr -ı bâtılasından münezzeh ve muallâ ve Kâinatın bütün kusurâtından mukaddes ve muarrâ olduğunu; tesbih ile Sübhanallah ile ilân etsin

Hem de rubûbiyetin Kemal-i kudreti dahi ister ki: Abd, kendi za'fını ve mahlûkatın aczini görmekle Kudret-i Samedâniyyenin âzamet-i âsârına karşı istihsan ve hayret içinde Allahü Ekber deyip huzû ile rükûa gidip ona iltica ve tevekkül etsin

Hem rubûbiyetin nihayetsiz hazine-i rahmeti de ister ki: Abd, kendi ihtiyacını ve bütün mahlûkatın fakr ve ihtiyacatını sual ve dua lisanıyla izhar ve Rabbının ihsan ve in'âmâtını, şükür ve sena ile ve Elhamdülillah ile ilân etsin Demek, namazın ef'âl ve akvâli, bu mânâları tazammun ediyor ve bunlar için taraf-ı ilâhîden vaz'edilmiştirler

ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Nasılki insan, şu âlem-i kebirin bir misal-i Musaggarıdır ve Fâtiha-i Şerîfe, şu Kur'an-ı Azîmüşşân'ın bir timsal-i münevveridir Namaz dahi bütün ibâdâtın envâ'ını şamil bir fihriste-i nuraniyyedir ve bütün esnâf-ı mahlukatın elvân-ı ibadetlerine işaret eden bir harita-yi kudsiyedir

DöRDÜNCÜ NÜKTE: Nasılki haftalık bir saatin sâniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan milleri birbirine bakarlar, birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmünü alırlar Öyle de; Cenâb-ı Hakk'ın bir saat-i kübrâsı olan şu âlem-i dünyanın sâniyesi hükmünde olan gece ve gündüz deverânı ve dakikaları sayan seneler ve saatleri sayan tabakat-ı ömr-i insan ve günleri sayan edvâr-ı ömr-i âlem birbirine bakarlar, birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmündedirler ve birbirini hatırlatırlar Meselâ:

Fecir zamanı, tulûa kadar, evvel-i bahar zamanına, hem insanın rahım-ı madere düştüğü âvânına, hem semavat ve arzın altı

(Orjinal Sayfa: 44)

gün hilkatinden birinci gününe benzer ve hatırlatır ve onlardaki şuûnât-ı ilâhiyeyi ihtar eder

Zuhr zamanı ise, yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik kemâline, hem Ömr-i dünyadaki hilkat-ı insan devrine benzer ve işaret eder ve onlardaki tecelliyat-ı rahmeti ve füyuzat-ı nimeti hatırlatır

Asr zamanı ise, güz mevsimine, hem ihtiyarlık vaktine, hem âhirzaman Peygamberinin (Aleyhissalâtü Vesselâm) asr-ı saadetine benzer ve onlardaki şuûnât-ı İlahiyeyi ve in'amat-ı Rahmaniyeyi ihtar eder

Mağrib zamanı ise, güz mevsiminin âhirinde pekçok mahlukatın gurubunu, hem insanın vefatını, hem dünyanın kıyamet ibtidasındaki harâbiyetini ihtar ile, tecelliyat-ı celâliyeyi ifham ve beşeri gaflet uykusundan uyandırır, ikaz eder

İşâ' vakti ise, alem-i zulümat, nehâr âleminin bütün âsârını siyah kefeni ile setretmesini, hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefat etmiş insanın bakiye-i âsârı dahi vefat edip nisyan perdesi altına girmesini, hem bu dâr-ı imtihan olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtar ile Kahhâr-ı Zülcelâl'in celâlli tasarrufatını ilân eder

Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i Berzahı ifham ile, ruh-i beşer rahmet-i Rahmân'a ne derece muhtaç olduğunu insana hatırlatır Ve gecede teheccüd ise, kabir gecesinde ve Berzah karanlığında ne kadar lüzumlu bir ışık olduğunu bildirir, îkâz eder ve bütün bu inkılâbat içinde Cenab-ı Mün'im-i Hakiki'nin nihayetsiz nimetlerini ihtar ile ne derece hamd ve senaya müstehak olduğunu ilân eder

İkinci sabah ise, sabah-ı haşri ihtar eder Evet şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar mâkul ve lâzım ve kat'î ise, haşrin sabahı da, Berzahın baharı da o kat'iyettedir

Demek bu beş vaktin herbiri, bir mühim inkılâb başında olduğu ve büyük inkılâbları ihtar ettiği gibi; Kudret-i Samedâniyyenin tasarrufat-ı azime-i yevmiyesinin işaretiyle; hem senevi, hem asrî, hem dehrî, kudretin mu'cizatını ve rahmetin hedâyâsını hatırlatır Demek asıl vazife-i fıtrat ve esas-ı ubudiyyet ve kat'î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır ve ensebdir

(Orjinal Sayfa: 45)

BEŞİNCI NÜKTE: İnsan fıtraten gâyet zaîftir Halbuki her şey ona ilişir, onu müteessir ve müteellim eder Hem gâyet âcizdir Halbuki belâları ve düşmanları pek çoktur Hem gâyet fâkirdir Halbuki ihtiyâcâtı pek ziyadedir Hem tenbel ve iktidarsızdır Halbuki hayatın tekâlifi gâyet ağırdır Hem insâniyet onu kâinatla alâkadar etmiştir Halbuki sevdiği, ünsiyet ettiği şeylerin zevâl ve firakı, mütemadiyen onu incitiyor Hem akıl ona yüksek maksadlar ve bâki meyveler gösteriyor Halbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır

İşte bu vaziyette bir ruh, fecir zamanında bir Kadir-i Zülcelâl'in, bir Rahîm-i Zülcemal'in dergâhına niyaz ile namaz ile müracaat edip arz-ı hâl etmek, tevfik ve meded istemek ne kadar elzem ve peşindeki gündüz âleminde başına gelecek, beline yüklenecek işleri, vazifeleri tahammül için ne kadar lüzumlu bir nokta-yi istinad olduğu bedâheten anlaşılır

Ve zuhr zamanında ki, o zaman, gündüzün kemâli ve zevale meyli ve yevmi işlerin Âvân-ı tekemmüllü ve meşâğilin tazyikkindan muvakkat bir istirahat zamanı ve fâni dünyanın bekasız ve ağır işlerin verdiği gaflet ve sersemlikten ruhun teneffüse ihtiyaç vakti ve İn'amat -ı ilâhiyyenin tezahür ettiği bir andır Ruh-u beşer, o tazyikten kurtulup, o gafletten sıyrılıp, o mânâsız ve bekasız şeylerden çıkıp Kayyûm u Bâki olan Mün'im-i Hakikî'nin dergâhına gidip el bağlayarak, yekûn nimetlerine şükür ve hamd edip ve istiâne etmek ve Celâl ve âzametine karşı rükû ile aczini izhar etmek ve Kemal-i Bizevaline ve Cemal-i Bimisaline karşı secde edip hayret ve muhabbet ve mahviyetini ilân etmek demek olan zuhr namazını kılmak; ne kadar güzel, ne kadar hoş, ne kadar lâzım ve münasib olduğunu anlamayan insan, insan değil

Asr vaktinde, ki o vakit, hem güz mevsim-i hazînanesini ve ihtiyarlık hâlet-i mahzunanesini ve âhirzaman mevsim-i elîmanesini andırır ve hatırlattırır Hem yevmî işlerin neticelenmesi zamanı, hem o günde mazhar olduğu sıhhat ve selâmet ve hayırlı hizmet gibi niam-ı ilâhiyenin bir yekûn-i azim teşkil ettiği zamanı, hem o koca Güneşin ufûle meyletmesi işaretiyle; insan bir misafir memur ve her şey geçici, bikarar olduğunu ilân etmek zamanıdır Şimdi ebediyeti isteyen ve ebed için halketmek ve ihsana karşı perestiş eden ve firaktan müteellim olan ruh-i insan, kalkıp abdest alıp şu

(Orjinal Sayfa: 46)

asr vaktinde ikindi namazını kılmak için Kadîm i Bâki ve Kayyûm u Sermedi'nin Dergâh-ı Samedaniyesini arz-ı münacat ederek, zevalsiz ve nihayetsiz rahmetinin iltifatına iltica edip, hesabsız nimetlerine karşı şükür ve hamd ederek, İzzet-i Rububiyetine karşı zelilâne rükûa gidip, Sermediyet-i Ulûhiyetine karşı mahviyetkârane secde ederek, hakikî bir teselli-i kalb, bir rahat-ı ruh bulup huzur-i Kibriyasında kemerbeste-i ubudiyet olmak olmak demek olan asr namazını kılmak, ne kadar ulvî bir vazife, ne kadar münâsib bir hizmet, ne kadar yerinde bir borc-i fıtrat edâ etmek, belki gâyet hoş bir saadet elde etmek olduğunu; insan olan anlar

Mağrib vaktinde, ki o zaman, hem kışın başlamasından yaz ve güz âleminin nazenin ve güzel mahlûkatının veda-yi hazînanesi içinde gurub etmesinin zamanını andırır Hem insanın vefatıyla bütün sevdiklerinden bir firak-ı elîmane içinde ayrılıp kabre girmek zamanını hatırlatır Hem dünyanın zelzele-ı sekerat içinde vefatıyla, bütün sekenesi başka âlemlere göçmesi ve bu dâr-ı imtihan lâmbasının söndürülmesi zamanını andırır, hatırlatır ve zevâlde gurub eden mahbublara perestiş edenleri şiddetle îkaz eder bir zamandır İşte akşam namazı için böyle bir vakitte, fıtraten bir Cemal-i Bâki'ye âyine-i müstak olan ruh-u beşer, şua azîm işleri yapan ve bu cesîm âlemleri çeviren, tebdil eden Kadîm-i Lemyezel ve Bâkî-i Lâyezât'in arş -ı azametine yüzünü çevirip bu fânilerin üstünde «Allahü Ekber» deyip onlardan ellerini çekip hizmet-i Mevlâ için el bağlayıp Daim ü Bâki'nin huzurunda kıyam edip «Elhamdülillah» demekle; kusursuz Kemâline, misilsiz cemâline, nihayetsiz rahmetine karşı hamd ü sena edip اِيّاكَنَعْبُدُوَاِيّاكَنَسْتَعِين demekle, Muinsiz Rububiyetine, şeriksiz Ulûhiyetine, vezirsiz Saltanatına karşı arz-ı ubudiyet ve istiane etmek, hem nihayetsiz kibriyâsına, hadsiz kudretine ve acizsiz izzetine karşı rükûa gidip bütün kâinatla beraber za'f ve aczini, fakr ve zilletini izhar etmekle, سُبْحَانَرَبّىَالْعَظِيمِ deyip Rabb-i Azim'ini tesbih edip; hem zevalsiz Cemal-i zâtına, tegayyürsüz Sıfât-ı Kudsiyesine, tebeddülsüz Kemal-i Sermediyyetine karşı secde edip hayret ve mahviyet içinde terk-i mâsivâ ile muhabbet ve ubudiyetini ilân edip, hem

(Orjinal Sayfa: 47)

bütün fânilere bedel bir Cemil-i Bâki, bir Rahîm -i Sermedi bulup, سُبْحَانَرَبِّىَاْلاَعْلَى demekle zevalden münezzeh, kusurdan müberra Rabb-i A'lasını takdis etmek; sonra teşehhüd edip, oturup bütün mahlukatın tahiyyat-ı mübarekelerini ve salavat-ı tayyibelerini kendi hesabına o Cemil-i Lemyezel ve Celil-i Lâyezâle hediye edip ve Resul-i Ekrem'ine selâm etmekle biatını tecdid ve evamirine itaatını izhar edip ve îmânını tecdid ile tenvir etmek için şu Kasr-ı kâinatın intizam-ı hakîmanesini müşahede edip Sâni'-i Zülcelâl'in Vahdaniyetine şehadet etmek; hem saltanat-ı rububiyetin dellâlı ve mübelliğ-i marziyatı ve kitab-ı kâinatın tercüman-ı âyâtı olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın risaletine şehadet etmek demek olan mağrib namazını kılmak ne kadar latif, nazif bir vazife, ne kadar aziz, leziz bir hizmet, ne kadar hoş ve güzel bir ubûdiyet, ne kadar ciddî bir hakikat ve bu fâni misafirhanede bâkıyâne bir sohbet ve daimâne bir saadet olduğunu anlamayan adam, nasıl adam olabilir!

İşâ' vaktinde ki o vakit, gündüzün ufukta kalan bakiye-i âsârı dahi kaybolup, gece âlemi kâinatı kaplar
مُقَلِّبُالَّيْلِوَالنَّهَارِ olan Kadir-i Zülcelâl'in o beyaz sahifeyi bu siyah sahifeye çevirmesindeki tasarrufat-ı rabbaniyesiyle yazın müzeyyen yeşil sahifesini, kışın bârid beyaz sahifesine çevirmesindeki مُسَخِّرُالشَّمْسِوَالْقَمَرِ olan Hakîm -i zülkemal'in icraat-ı ilâhiyesini hatırlatır Hem mürûr-i zamanla ehl-i kubûrun bâkiye-i âsârı dahi şu dünyadan kesilmesiyle bütün bütün başka âleme geçmesindeki Hâlik-ı mevt ve hayat'ın Şuunat-ı ilâhiyesini andırır Hem dar ve fâni ve hakir dünyanın tamamen harab olup, azîm sekeratıyla vefat edip, geniş ve bâki ve âzametli âlem-i âhiretin inkişafında hâlik arz ve semâvât'ın tasarrufat-ı celâliyesini ve tecelliyat-ı cemâliyesini andırır, hatırlattırır bir zamandır Hem şu kâinatın Mâlik ve Mutasarrıf-ı Hakikîsi, Mabud ve Mahbub-i Hakikîsi o zât olabilir ki; gece gündüzü, kış ve yazı, dünya ve âhireti, bir kitabın sahifeleri gibi sühûletle çevirir, yazar bozar, değiştirir Bütün bunlara hükmeder bir kadîr-i mutlak olduğunu isbat

(Orjinal Sayfa: 48)

eden bir vaziyettir İşte nihayetsiz âciz, zaîf, hem nihayetsiz fakir, muhtaç, hem nihayetsiz bir istikbâl zulümatına dalmakta, hem nihayetsiz hâdisat içinde çalkanmakta olan ruh-u beşer, yatsı namazını kılmak için şu mânâdaki işâ'da ibrahimvari لآَاُحِبُّاْلاَفِلِين deyip Ma'bûd-i Lemyezel, Mahbûb-i Lâyazâl'in dergâhına namaz ile iltica edip ve şu fâni âlemde ve fâni ömürde ve karanlık dünyada ve karanlık istikbalde, bir Bâki-i sermedi ile münacat edip bir parçacık bir Sohbet-i bâkiye, birkaç dakikacık bir Ömr-i bâki içinde dünyasına nur serpecek, istikbalini ışıklandıracak, mevcudatın ve ahbabının firak ve zevalinden neş'et eden yaralarına merhem sürecek olan rahman ü rahîm'in iltifat-ı rahmetini ve nur-i hidayetini görüp istemek; hem muvakkaten onu unutan ve gizlenen dünyayı, o dahi unutup, dertlerini kalbin ağlamasıyla Dergâh-ı rahmette döküp; hem ne olur ne olmaz, ölüme benzeyen uykuya girmeden evvel, son vazife-i ubudiyet yapıp, yevmiye defter-i amelini hüsn-i hâtime ile bağlamak için salâte kıyam etmek, yâni bütün fâni sevdiklerine bedel bir Mâbud ve Mahbub-u Bâki'nin ve bütün dilencilik ettiği âcizlere bedel bir Kadîr u Kerim'in ve bütün titrediği muzırların şerrinden kurtulmak için bir Hafîz u Rahım'in huzuruna çıkmak hem Fatiha ile başlamak, yâni bir şeye yaramayan ve yerinde olmayan nâkıs, fakir mahlukları medih ve minnettarlığa bedel, bir Kâmil-i Mutlak ve Ganiyy-i mutlak ve Rahîm ve Kerim olan Rabbü'l âlemin'i medh ü sena etmek; hem اِيّاكَنَعْبُدُ hitabına terakki etmek, yâni küçüklüğü, hiçliği, kimsesizliği ile beraber, ezel ve ebed sultanı olan Mâlik-i Yevmi'd-dîn'e intisabıyla şu kâinatta nazdar bir misafir ve ehemmiyetli bir vazifedar makamına girip, اِيّاكَنَعْبُدُوَاِيّاكَنَسْتَعِينُ demekle bütün mahlukat namına kâinatın Cemaat-i kübrâ ve cemiyet-i uzmâsındaki ibadât ve istianatı ona takdim etmek; hem اِهْدِنَاالصِّرَاطَاْلمُسْتَقِيمَ demekle, istikbal karanlığı içinde saadet-i ebediyeye giden, nuranî yolu olan sırat-ı müstakime hidâyeti istemek; hem şimdi yatmış nebatat, hayvanat gibi gizlenmiş

(Orjinal Sayfa: 49)

Güneşler, hüşyar yıldızlar, birer nefer misillü emre musahhar ve bu misafirhane-i âlemde birer lâmbası ve hizmetkârı olan Zât-ı Zülcelâl'in kibriyâ sını düşünüp "Allahü Ekber" deyip rükûa varmak; hem bütün mahlukatın secde-i kübrasına düşünüp, yâni şu gecede yatmış mahlukat gibi her senede, her asırdaki envâ-ı mevcudat, hattâ Arz, hattâ Dünya, birer muntâzam ordu, belki birer mutî nefer gibi vazife-i ubudiyet-i dünyeviyesinden emr-i كُنْفَيَكُونُ ile terhis edildiği zaman, yâni Alem-i gayba gönderildiği vakit, nihayet intizâm ile zevalde gurub seccadesinde "Allahü Ekber" deyip secde ettikleri; hem emr-i كُنْفَيَكُونُ den gelen bir sayha-yi ihya ve ikaz ile yine baharda kısmen aynen, kısmen mislen haşrolup, kıyam edip, kemerbeste-i hizmet-i mevlâ oldukları gibi, şu insancık onlara iktidâen o Rahman-ı ZülKemâl'in, o Rahîm-i Zülcemâl'in bâr-gâh-ı huzurunda hayret-âlûd bir muhabbet, beka-âlûd bir mahviyet, izzet-âlûd bir tezellül içinde "Allahü Ekber" deyip sücûda gitmek, yâni bir nevi mi'raca çıkmak demek olan işâ namazını kılmak, ne kadar hoş, ne kadar güzel, ne kadar şirin, ne kadar yüksek, ne kadar aziz ve leziz, ne kadar makul ve münasib bir vazife, bir hizmet, bir ubûdiyet, bir ciddî hakikat olduğunu elbette anladın

Demek şu beş vakit, herbiri birer inkılab-ı azîmin işârâtı ve icraat-ı cesîme-i rabbaniyenin emarat ve in'âmât-ı külliye-i ilâhiyenin alâmâtı olduklarından; borç ve zimmet olan farz namazın o zamanlara tahsisi, nihayet hikmettir

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَآ اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَآ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

اَللّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى مَنْ اَرْسَلْتَهُ مُعَلِّمًا لِعِبَادِكَ لِيُعَلِّمَهُمْ كَيْفِيَّةَ مَعْرِفَتِكَ وَ الْعُبُودِيَّةَ لَكَ وَ مُعَرِّفًا لِكُنُوزِ اَسْمَآئِكَ وَ تَرْجُمَانًا ِلاَيَاتِ كِتَابِ كَآئِنَاتِكَ وَ مِرْآتاً بِعُبُودِيَّتِهِ لِجَمَالِ رُبُوبِيَّتِكَ وَ عَلَى اَلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ وَ ارْحَمْنَا وَ ارْحَمِ الْمُؤْمِنِينَ وَ الْمُؤْمِنَاتِ آمِينَ بِرَحْمَتِكَ يَآ اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 14-12-2008   #36
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Birinci şua şualar 1şua -B-


Elhasıl: Bu âyet müteaddid ve çok tabakalarından bir işarî tabakadan hem Risalet-ün Nur'a, hem müellifine, hem bu ondördüncü asrın ibtidasına, hem ibtidasındaki Risalet-ün Nur'un mebde'ine remzen, belki işareten, belki delaleten bakar

اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا آ Âyetinin Tetimmesi

اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا َيمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا âyetinin kuvvetli işaretini hem te'yid hem letafetlendiren üç münasebet birden Ramazanda kalbime geldi Kat'î bir kanaat verdi

sh: » (Ş:569)

ki, مَيْتًا kelimesine tam münasib Said'dir Bu âyet Risâle-i Nur tercümanı olan Said'i "مَيْت" ünvanıyla göstermesinin bir hikmeti budur ki:

Mevtin muammasını ve tılsımını Risâle-i Nur ile o açmış, o dehşetli yüzün altında ehl-i îmana çok ünsiyetli, sürurlu, nurlu bir hakikat keşfedip isbat etmiş Ve mevt-âlûd hayat-ı fâniyede boğulan ehl-i ilhada karşı, bâkiyane hayat-âlûd muvakkat bir mevt-i zâhirî ile galibane mukabele eder كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ sırrına mazhar olan ehl-i ilhad, gayr-ı meşru müştehiyatının ibahesiyle süslendirmesine mukabil, Risâle-i Nur, mevti o aldatıcı, fâni hayata karşı çıkarıp lezzet ve zînetini zîr ü zeber eder Ve der ve isbat eder ki: "Mevt ehl-i dalalet için idam-ı ebedîdir ve o dehşetli darağacından kurtaran ve mevti mübarek bir terhis tezkeresine çeviren yalnız Kur'an ve îmandır İşte bunun içindir ki, bu hakikat-ı muazzama-i mevtiye Risâle-i Nur'da gayet mühim ve geniş bir mevki almış; hattâ ekser hücumunda mevti elinde tutup ehl-i dalaletin başına vurur, aklını başına getirmeye çalışır

İkincisi: Ehl-i tarîkatın ve bilhassa Nakşîlerin dört esasından biri ve en müessiri olan rabıta-i mevt Eski Said'i Yeni Said'e (RA) çevirmiş ve daima hareket-i fikriyede Yeni Said'e yoldaş olmuş Başta İhtiyarlar Risalesi olarak, risalelerde o rabıta keşfiyatı göstere göstere tâ ehl-i îman hakkında mevtin nuranî ve hayatdar ve güzel hakikatını görüp gösterdi

Üçüncüsü: Bu âyet cifir ve ebced hesabıyla her tarafta Said'e hücum eden üç çeşit mevtin temas zamanını ve tarihini aynen gösterip tevafuk eder Demek âyetteki "مَيْت" kelimesinin efradından medar-ı nazar bir ferdi ve cifirce onun ismi "مَيْت" adedine tam tevafukla hususî işarete mazhar bir mâsadak "Said-ün Nursî"dir

sh: » (Ş: 570)

[Sabri'nin sadakatının bir kerametidir]

Ben namazdan sonra bu tetimmeyi yazarken Sıddık Süleyman'ın halefi Emin, Sabri'nin اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا âyetine dair parçayı aldığını ve Ramazanın feyzinden onun izahı gibi nurlar istediğini gördüm Ne yazdığımı Emin'e gösterdim, hayretle dedi: "Bu hem Sabri'nin, hem Risâle-i Nur'un bir kerametidir" Bu âyetteki esrarlı müvazene-i Kur'aniyeyi düşünürken, Sûre-i Hûd'daki فَاَمَّا الَّذِينَ شَقُوا fıkrasına karşı وَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا فَفِى اْلجَنَّةِ deki müvazene hatıra geldi ve bildirdi ki: Nasılki bu ikinci âyet ve birinci fıkra Risâle-i Nur'un mesleğine, şakirdlerine tam tamına manen ve cifirce bakıyor Öyle de: فَاَمَّا الَّذِينَ شَقُوا فَفِى النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ âyeti dahi, Risâle-i Nur'un muarızlarına ve düşmanlarına ve onların cereyanlarının mebdeine ve faaliyet devresine ve müntehasına cifir ile, tevafuk ile işaret eder Şöyle ki:

يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّهِ بِاَفْوَاهِهِمْ gibi âyetlerin bahsinde Birinci Şua'da yedi-sekiz âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri bin üçyüz onaltı ve yedi (1316-1317) tarihi ki, Kur'ana karşı olan su-i kasdın mebdeidir فَاَمَّا الَّذِينَ شَقُوا cifirce aynı tarihi gösteriyor Eğer şeddeli "mim" iki "mim" sayılsa bin üçyüzelliyedi (1357), eğer şeddeli "lam" iki "lam" sayılsa binüçyüz kırkyedi (1347) ki bu asrın tâgiyane faaliyet tarihidir Her iki şeddeli ikişer sayılsa bin üçyüz seksenyedi (1387) ki لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ dehşetli bir cereyanın müntehası tarihi

sh: » (Ş: 571)

olmak ihtimali var فَفِى النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ ise bin üçyüz altmışbir (1361), eğer فَفِى النَّارِ daki okunmayan "ي" sayılmazsa bin üçyüz ellibir (1351) tarihini; eğer şeddeli "ن" asıl itibariyle bir "ل", bir "ن" sayılsa yine bin üçyüz otuzbir (1331) tarihini ve harb-i umumî âfetinin feryad u fizar içindeki yangınını göstererek Cehennem ateşinde zefir ve şehik eden ehl-i şekavetin azabını haber verip, ehl-i îmanı fitnelere düşüren şakîlerin hem dünyada, hem âhirette cezalarına işaret eder Aynen öyle de, bu asra da zâhiren bakan, esrarlı olan Sûre-i وَ السَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ den şu âyetin اِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا اْلمُؤْمِنِينَ وَاْلمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرِيقِ

ifadesi gibi hem İstanbul'un iki harîk-ı kebiri, hem harb-i umumînin dehşetli yangınını Cehennem azabı gibi o fitnenin bir cezasıdır diye işaret eder

Elhâsıl: Bu âyet her asra baktığı gibi bu asra daha ziyade nazar-ı dikkati celbetmek için cifirce bu asrın üç-dört devresinin tarihlerine ve hâdiselerine işaret ve manasının suretiyle ve tarz-ı ifadesiyle iki cereyanın keyfiyetlerine ve vaziyetlerine îma eder Sabri'nin mektubu yolda iken ve gelmeden evvel o mektubun manevî tesiri ile bu âyeti ve اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا âyetiyle beraber düşünürken hatırıma geldi Risâle-i Nur bu derece kuvvetli işaret-i Kur'aniyeye ve şakirdleri bu kadar kıymetli beşaret-i Furkaniyeye ve aktabların iltifatına mazhariyetin sırrı ve hikmeti, musibetin azameti ve dehşetidir ki, hiç bir eserin mazhar olmadığı bir kudsî tak-



sh: » (Ş: 572)

dir ve tahsin almış Demek ehemmiyet onun fevkalâde büyüklüğünden değil, belki musibetin fevkalâde dehşetine ve tahribatına karşı mücahedesi cüz'î ve az olduğu halde gayet büyük öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki bu âyette işaret ve beşaret-i Kur'aniyede ifade eder ki, Risâle-i Nur dairesi içine girenler tehlikede olan îmanlarını kurtarıyorlar ve îmanla kabre giriyorlar ve Cennet'e gidecekler diye müjde veriyorlar Evet bazı vakit olur ki, bir nefer gördüğü hizmet için bir müşirin fevkine çıkar, binler derece kıymet alır

İhtar: Geçmiş ve gelecek âyetlerin işaretleri yalnız tevafukla değil belki herbir âyetin mana-yı küllîsindeki cüz'iyat-ı kesîresinden bir cüz'î ferdi Risâle-i Nur olduğuna îmaen, münasebet-i maneviyeye göre cifrî ve ebcedî bir tevafukla o münasebeti te'yiden ve ona binaen hususî ona bakar demektir

Altıncı Âyet: Sûre-i Hadid'de وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا َتمْشُونَ بِهِ Yani: "Karanlıklar içinde size bir nur ihsan edeceğim ki o nur ile doğru yolu bulup onda gidesiniz" Lillahilhamd Risâle-i Nur bu kudsî ve küllî manasının parlak bir ferdi olduğu gibi نُورًا deki tenvin "ن" sayılmak cihetiyle bin üçyüz onsekiz (1318) adediyle Resâil-in Nur müellifi tedristen, te'lif vazifesine ve mücahidane seyahata başladığı zamanın beş sene evvelki zamanına ve çok âyetlerin işaret ettikleri bin üçyüz onaltı (1316) tarihindeki mühim bir inkılab-ı fikrîden iki sene sonraki zamana tevafuk eder ki; o zaman istihzarat-ı Nuriyeye başladığı aynı tarihtir İşte şu nurlu âyet, hem manaca hem cifirce tevafuku ise, umum vücuhu ayn-ı şuur olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'da elbette ittifakî ve tesadüfî olamaz

Yedinci Âyet:

وَيُحِقُّ اللّهُ اْلحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ şu âyet-i meşhurenin küllî manasının bu zamanda zâhir bir mâsadakı Risalet-ün Nur olduğu gibi, Lâfzul-



sh: » (Ş: 573)

lahtaki şeddeli "lâm" bir "lâm" ve بِكَلِمَاتِهِ deki melfuz "ya" sayılmak şartıyla dokuzyüz doksansekiz (998) adediyle Risalet-ün Nur'un dokuzyüz doksansekiz adedine tam tamına tevafukla, münasebet-i maneviyeye binaen remzen ona bakar Ve bu remzi latifleştiren ve kuvvet veren münasebetlerin birisi şudur ki: Risalet-ün Nur'un eczaları Sözler namıyla iştihar etmişler Sözler ise Arabca "kelimat"tır Ve o kelimat ile Kur'anın hakaikını o derece mahz-ı hak ve ayn-ı hakikat olduğunu isbat etmiş ki, bu zamanın dinsiz feylesoflarını tam susturuyor

Sekizinci Âyet:

قُلْ اِنَّنِى هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍ dir Şu âyet-i meşhure küllî manasının bu asırda muvafık ve münasib bir ferdi Risalet-ün Nur olduğu gibi, cifirle صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍ kelimesi صِرَاطٍ deki tenvin "nun" sayılmak cihetiyle Risalet-ün Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize (998) yine iki sırlı (Haşiye) fark ile baktığı gibi, هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍ cümlesinin makam-ı ebcedîsi ile bin üçyüz onaltı (1316) ederek Risâle-i Nur müellifinin tedrisiyle istihzarat-ı Nuriyede bulunduğu en hararetli tarihi olan bin üçyüz onaltı adedine tam tamına tevafuk eder

(Haşiye): Yani mertebesine işaret için iki fark var Risâle-i Nur vahiy değil, ilham ve istihracdır



Dokuzuncu Âyet: Hem "Elbakara" sûresinde, hem "Lukman" sûresinde فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى cümlesidir Yani: "Allah'a îman eden hiç kopmayacak bir zincir-i nuraniye yapışır, temessük eder" Risâle-i Nur ise, îman-ı billahın Kur'anî bürhanlarından bu zamanda en nuranisi ve en kuvvetlisi olduğu tahakkuk ettiğinden, bu



sh: » (Ş: 574)

بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى külliyetinde hususî dâhil olduğuna teyiden makam-ı cifrîsi bin üçyüz kırkyedi (1347) ederek Risalet-ün Nur intişarının fevkalâde parlaması tarihine tam tamına tevafukla bakar Ve bu ondördüncü asırda Kur'anın i'caz-ı manevîsinden neş'et eden bir urvet-ül vüska ve zulümattan nura çıkaracak bir vesile-i nuraniye Risâle-in Nur olduğunu remzen bildirir

Onuncu Âyet: يُؤْتِى الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاءُ

Onbirinci Âyet: وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَاْلحِكْمَةَ وَيُزَكِّيهِمْ

Onikinci Âyet: وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَاْلحِكْمَةَ âyetleridir Meal-i icmalîleri der ki: "Kur'an hikmet-i kudsiyeyi size bildiriyor Sizi manevî kirlerden temizlendiriyor" Bu üç âyetin küllî ve umumî manalarında Risâle-i Nur kasdî bir surette dâhil olduğuna iki kuvvetli emare var

Birisi şudur ki: Risâle-i Nur'un müstesna bir hassası, İsm-i Hakem ve Hakîm'in mazharı olup bütün safahatında, mebahisinde nizam ve intizam-ı kâinatın âyinesinde İsm-i Hakem ve Hakîm'in cilveleri olan hikmet-i kudsiyeyi ve hikemiyat-ı Kur'aniyeyi ders veriyor Mevzuu ve neticesi, hikmet-i Kur'aniyedir

İkinci Emare: Birinci Âyet bin üçyüz yirmiiki (1322) ederek makam-ı ebcedî ile Risâle-in Nur müellifinin doğrudan doğruya ulûm-u âliyeden ( آلِيَه ) başını kaldırıp hikmet-i Kur'aniyeye müteveccih olarak hâdim-ül Kur'an vaziyetini aldığı tarihtir ki, bir sene sonra İstanbul'a gitmiş manevî mücahedesine başlamış

İkinci âyet ise: Makam-ı cifrîsi bin üçyüz iki (1302) ederek Risâle-i Nur müellifinin Kur'an dersini aldığı tarihe tam tamına tevafuk ile remzen Kur'anın bâhir bir bürhanı olan Resâil-in Nur'a bakar

Üçüncü âyet ise: Bin üçyüz otuzsekiz (1338) olduğundan hikmet-i Kur'aniyeyi Avrupa hükemasına karşı parlak bir surette gösterebilen

sh: » (Ş: 575)

ve gösteren Risâle-in Nur müellifi "Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye"de hikmet-i Kur'aniyeyi müdafaa etmekle, hattâ İngiliz'in baş papazı sual ettiği ve altıyüz kelime ile cevab istediği altı sualine altı kelime ile cevab vermekle beraber inzivaya girip bütün gayretiyle Kur'anın ilhamatından Risâle-i Nur'un mes'elelerini iktibasa başladığı aynı tarihe tam tamına tevafukla remzen bakar

Onüçüncü Âyet: Sûre-i Âl-i İmran'da وَمَا يَعْلَمُ تَاْوِيلَهُ اِلاّ اللّهُ وَالرّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ

Ondördüncü Âyet: Sûre-i Nisa'da لكِنِ الرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ مِنْهُمْ

Bu iki âyet bu asra da hususî bakarlar

Birincisinin meali gösteriyor ki: Ehl-i dalalet müteşabihat-ı Kur'aniyeyi yanlış tevilat ile tahrifine ve şüpheleri çoğaltmasına çalıştığı bir zamanda, ilimde rüsuhu bulunan bir taife o müteşabihat-ı Kur'aniyenin hakikî te'villerini beyan edip ve îman ederek o şübehatı izale eder Bu küllî mananın her asırda mâsadakları ve cüz'iyatları var Harb-i umumî vasıtasıyla, bin seneden beri Kur'an aleyhinde teraküm eden Avrupa itirazları ve evhamları âlem-i İslâm içinde yol bulup yayıldılar O şübehatın bir kısmı fennî şeklini giydi, ortaya çıktı Bu şübehatı ve itirazları bu zamanda def'eden başta Risâle-in Nur ve şakirdleri göründüğünden, bu âyet bu asra da baktığından Risâle-in Nur ve şakirdlerine remzen bakmakla beraber ulema-i müteahhirînin mezhebine göre اِلاَّ اللّهُ da vakfedilmez O halde makam-ı cifrîsi aynen اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى nın makamı gibi bin üçyüz kırkdört (1344) ederek Resâil-in Nur ve şakirdlerinin meydan-ı mücahede-i maneviyeye atılmaları tarihine tam tamına tevafukla onları da bu âyetin



sh: » (Ş: 576)

harîm-i kudsîsinin içine alıyor Hem haşrin en kuvvetli ve parlak bir bürhanı olan Onuncu Söz'ün etrafa yayılması tarihine ve Kur'anın kırk vecihle mu'cize olduğunu beyan eden Yirmibeşinci Söz'ün iştiharı hengâmına, hem اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى adedine tam tamına tevafukla bakar Eğer mezheb-i selef gibi اِلاَّ اللّهُ da vakfolsa, o halde اَلرَّاسِخُونَ deki şeddeli "ر" iki "ر" sayılsa bin üçyüz altmış (1360) küsur ederek Risalet-ün Nur şakirdlerinin bundan onbeş-yirmi sene sonraki rasihane ve muhakkikane olan ilimlerine ve îmanlarına remzen baktığı gibi, şeddeli "ر" asıl itibariyle bir "ل" bir "ر" sayılsa bin ikiyüz oniki (1212) ederek bundan bir buçuk asır evvel Mevlâna Hâlid Zülcenaheyn'in Hindistan'dan getirdiği parlak bir ilm-i hakikat rüsuhuyla o zamanda meydan alan te'vilat-ı fasideyi ve şübehatı dağıtarak yüz senede elli milyondan ziyade insanları daire-i irşadına aldığı ve tenvir ettiği zamanın tarihine tam tamına tevafukla bakar

İkinci âyet olan اَلرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ مِنْهُمْ şeddeli "ر" aslına nazaran bir "ل" bir "ر" sayılmak cihetiyle makam-ı ebcedîsi bin üçyüz kırkdört (1344) etmekle her asra baktığı gibi bu asra da hususî remzen bakar Ve ilm-i hakikatta rasihane çalışan ve kuvvetli îman eden bir taifeye işaret eder Ve çok âyetlerin ehemmiyetle gösterdikleri bu bin üçyüz kırkdörtte Risalet-ün Nur ve şakirdlerinden daha ziyade bu vazifeyi müşkil şerait içinde sebatkârane yapan zâhirde görülmüyor Demek bu âyet onları dahi daire-i harîmine hususî dâhil ediyor

sh: » (Ş: 577)

Onbeşinci Âyet:

يَا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَ كُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبِينًا

Şu âyet bu zamana dahi hitab eder Çünki tamam -مُبِينًا hariç kalsa- bin üçyüz altmış (1360) küsur eder Eğer قَدْ جَاءَكُمْ den sonraki olsa بُرْهَانٌ ve نُورًا kelimelerindeki tenvinler "nun" sayılsa bin üçyüz on (1310) eder Demek bu asra da hitab eder Hem قَدْ جَاءَكُمْ بُرْهَانٌ cümlesi yalnız dört farkla Furkan adedine tevafukla sarihan baktığı gibi, o kudsî bürhan-ı İlahînin bu zamanda parlak ve kuvvetli bir bürhanı olan Resâil-in Nur'a dahi ikinci cümlesi olan اَنْزَلْنَا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبِينًا adedi, iki tenvin vakıfta iki "elif" sayılmak cihetiyle beşyüz doksansekiz (598) ederek aynen tam tamına Resâil-in Nur'a ve Risâle-in Nur adedine tevafuk ile o semavî bürhan-ı kudsînin yerde bir bürhanı Resâil-in Nur olduğunu remzen haber veriyor

İhtar: Sözler'in üç ismi olan Risâle-in Nur veya Resâil-in Nur veya Risalet-in Nur'daki şeddeli "ن" iki "ن" sayılmak, cifirce ağlebî bir kaidedir Şeddeli harf bazan bir, bazan iki sayılabilir

Onaltıncı Âyet:

لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ dur Şu şifa-

sh: » (Ş: 578)

lı âyet çok zamandır benim derdlerimin şifası ve ilâcı olduğu gibi eczahane-i kübra-yı İlahiye olan Kur'an-ı Hakîm'in tiryakî ilâçlarından, Risâle-in Nur eczalarının kavanozlarından alarak belki bin manevî derdlerime bin kudsî şifayı buldum ve Resâil-in Nur şakirdleri dahi buldular Ve fenden ve felsefenin bataklığından çıkan ve tedavisi çok müşkil olan ve zındıka hastalığına mübtela olanlardan çokları onunla şifalarını buldular

İşte her derde şifa olan Kur'anın ilâçlarının bu zamanda bir kısım kavanozları hükmünde bulunan Resâil-in Nur dahi bu şifadar âyetin bir medar-ı nazarı olduğuna kuvvetli bir emare şudur ki: Bu âyetin makam-ı cifrîsi olan bin üçyüz kırkaltı (1346) adedi Resâil-in Nur'un bin üçyüz kırkaltıda şifadarane etrafa intişarının tarihine ve Mu'cizat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm namında olan risâle-i hârikanın zaman-ı te'lifine tam tamına tevafukudur Şu tevafuk hem münasebet-i maneviyeyi teyid ve onunla teeyyüd eder, hem remizden işaret derecesine çıkarıyor

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 14-12-2008   #37
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Birinci Söz - sözler 1söz-


بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَ بِهِ نَسْتَعِينُ

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى

اَلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtiyle, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle Çünki ben nefsimi herkesten ziyade nasihâta muhtaç görüyorum Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim sekiz sözü biraz uzunca nefsime demiştim Şimdi kısaca ve Avâm lisanıyla nefsime diyeceğim Kim isterse beraber dinlesin


Birinci Söz



Bismillah her hayrın başıdır Biz dahi başta ona başlarız Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın Lisan-ı hâliyle vird-i zebânıdır Bismillah ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak dinle! Şöyle ki:

Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himeyesine girsin Tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedârik edebilsin Yoksa tek başıyle hadsiz düşman ve ihtiyacâtına karşı perişan olacaktır İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahraya çıkıp gidiyorlar Onlardan birisi mütevazi idi Diğeri mağrur Mütevazii, bir reisin ismini aldı Mağrur, almadı Alanı, her yerde selâmetle gezdi Bir kâtıü't-tarîka rast gelse, der: "Ben, filân reisin ismiyle gezerim" Şakî defolur, ilişemez Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, târif edilmez Daima titrer, daima dilencilik ederdi Hem zelîl, hem rezil oldu

İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın Şu dünya ise, bir çöldür Aczin ve fakrın hadsizdir Düşmanın,hâcâtın nihayetsizdir Mâdem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî'si ve Hâkim-i Ezelî'sinin ismini al Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz Aczin ve fakrın , seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîm'in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçı yapar Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur Devlet namına hareket eder Hiçbir kimseden pervâsı kalmaz Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır

Başta demiştik: Bütün mevcudat, Lisan-ı hâl ile Bismillah der Öyle mi?

Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi Bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket "etmiyor Belki o bir askerdir Devlet namına hareket eder Bir padişah kuvvetine istinad eder Öyle de her şey, Cenâb-ı Hakk'ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar Demek herbir ağaç, Bismillah der Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor Her bir bostan, Bismillah der Matbaha-i kudretten bir kazan olur ki: Çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur Bizlere, Rezzak namına en lâtif, en nazif, âb-ı hayat gibi "bir gıdayı takdim ediyorlar Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der Sert olan taş ve toprağı deler geçer Allah namına, Rahman namına der, her şey ona musahhar olur Evet havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühûletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiiyyûnun ağzına şiddetle tokat vuruyor Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salâbet ve hararet dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yi Mûsâ (AS) gibi فَقُلْنَااضْرِبْْبِعَصَاكَالْحَجَرَ emrine imtisâl ederek taşları şakk eder Ve o sigara kâğıdı gibi ince nazenin yapraklar, birer a'zâ-yi İbrahim (AS) gibi ateş saçan hararete karşı يَانَارُكُونِىبَرْدًاوَسَلاَمًا âyetini okuyorlar

Mâdem her şey mânen Bismillah der Allah namına Allah'ın ni'etlerini getirip bizlere veriyorlar Biz dahi Bismillah demeliyiz Allah nâmına vermeliyiz Allah nâmına almalıyız Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız

Sual: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?

Elcevab: Evet o Mün'im-i Hakiki, bizden o kıymettar ni'metlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir Biri: Zikir Biri: Şükür Biri: Fikir'dir Başta "Bismillah" zikirdir Âhirde "Elhamdülillah" şükürdür Ortada, ''bu kıymettar hârika-yi san'at olan nimetler Ehad-ü Samed'in mu'cize-i kudreti ve Hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek'' fikirdir Bir pâdişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de; zâhirî mün'imlere medih ve muhabbet edip, Mün'im-i Hakiki'yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir

Ey nefis! böyle ebleh olmamak istersen; Allah nâmına ver, Allah nâmına al, Allah namına başla, Allah nâmına işle Vesselâm


Münacat lemalar



Ya İlahî ve ya Rabbî! Ben îmanın gözüyle ve Kur'anın talimiyle ve nuruyla ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dersiyle ve İsm-i Hakîm'in göstermesiyle görüyorum ki: Semavatta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki; böyle intizamıyla senin mevcudiyetine işaret ve delâlet etmesin Ve hiçbir ecram-ı semaviye yoktur ki; sükûtuyla gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, senin Rubûbiyetine ve vahdetine şEhadeti ve işareti olmasın Ve hiçbir yıldız yoktur ki; mevzun hilkatıyla, muntazam vaziyetiyle ve nuranî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümaselet ve müşabehet sikkesiyle senin haşmet-i uluhiyetine ve vahdaniyetine işaret ve şEhadette bulunmasın Ve oniki seyyareden hiçbir seyyare yıldız yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itaatli müsahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle senin vücub-u vücuduna şEhadet ve saltanat-ı uluhiyetine işaret etmesin!

Evet gökler; sekeneleriyle, herbiri tek başıyla şEhadet ettikleri gibi, heyet-i mecmûasıyla derece-i bedahette, -ey zemin ve gökleri yaratan yaratıcı!- senin vücub-u vücuduna öyle zâhir şEhadet -ve ey zerratı, muntazam mürekkebatıyla tedbirini gören ve idare eden ve bu seyyare yıldızları manzum peykleriyle döndüren, emrine itaat ettiren!- senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli şehadet ederler ki, göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nurani bürhanlar ve parlak deliller o şEhadeti tasdik ederler Hem bu safi, temiz, güzel gökler; fevkalâde büyük ve fevkalâde sür'atli ecramıyla muntazam bir ordu ve elektrik lâmbalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması vaziyetini göstermek cihetiyle, senin Rubûbiyetinin haşmetine ve herşeyi îcad eden kudretinin azametine zâhir delâlet ve hadsiz semavatı ihata eden hâkimiyetinin ve herbir zîhayatı kucağına alan Rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işaret ve bütün mahlûkat-ı semaviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine taalluk eden ve avucuna alan, tanzim eden ilminin herşeye ihatasına ve hikmetinin her işe şümulüne şübhesiz şEhadet ederler Ve o şEhadet ve delâlet o kadar zâhirdir ki; güya yıldızlar, şahid olan göklerin şEhadet kelimeleri ve tecessüm etmiş nurani delilleridirler Hem semavat meydanında, denizinde, fezasındaki

(Orjinal Sayfa: 339)

yıldızlar ise; muti' neferler, muntazam sefineler, harika tayyareler, acaib lâmbalar gibi vaziyetiyle, senin saltanat-ı uluhiyetinin şaşaasını gösteriyorlar Ve o ordunun efradından bir yıldız olan güneşimizin seyyarelerinde ve zeminimizdeki vazifelerinin delâlet ve ihtarıyla, güneşin sair arkadaşları olan yıldızların bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar ve vazifesiz değiller; belki bâki olan âlemlerin güneşleridirler

Ey Vâcib-ül Vücud! Ey Vâhid-i Ehad! Bu harika yıldızlar, bu acib güneşler, aylar; senin mülkünde, senin semavatında, senin emrin ile ve kuvvetin ve kudretin ile ve senin idare ve tedbirin ile teshir ve tanzim ve tavzif edilmişlerdir Bütün o ecram-ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden birtek Hâlık'a tesbih ederler, tekbir ederler, lisan-ı hal ile "Sübhanallah, Allahu Ekber" derler Ben dahi onların bütün tesbihatıyla seni takdis ederim

Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından ihtifa etmiş olan Kadîr-i Zülcelâl! Ey Kadir-i Mutlak! Kur'an-ı Hakîminin dersiyle ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle anladım: Nasılki gökler, yıldızlar, senin mevcudiyetine ve vahdetine şEhadet ederler öyle de; cevv-i sema bulutlarıyla ve şimşekleri ve ra'dları ve rüzgârlarıyla ve yağmurlarıyla, senin vücub-u vücuduna ve vahdetine şEhadet ederler

Evet câmid, şuursuz bulut, âb-ı hayat olan yağmuru, muhtaç olan zîhayatların imdadına göndermesi, ancak senin Rahmetin ve hikmetin iledir Karışık tesadüf karışamaz Hem elektriğin en büyüğü bulunan ve fevaid-i tenviriyesine işaret ederek ondan istifadeye teşvik eden şimşek ise, senin fezadaki kudretini güzelce tenvir eder Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezayı konuşturan ve tesbihatının gürültüsüyle gökleri çınlatan ra'dat dahi, lisan-ı kal ile konuşarak seni takdis edip, Rubûbiyetine şEhadet eder Hem zîhayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek, nüfusları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi; cevvi âdeta bir hikmete binaen "levh-i mahv ve isbat" ve "yazar, ifade eder, sonra bozar tahtası" suretine çevirmekle, senin faaliyet-i kudretine işaret ve senin vücuduna şEhadet ettiği gibi, senin merhametinle bulutlardan sağıp zîhayatlara

(Orjinal Sayfa: 340)

gönderilen Rahmet dahi; mevzun, muntazam katreleri kelimeleriyle, senin vüs'at-i Rahmetine ve geniş şefkatine şEhadet eder

Ey Mutasarrıf-ı Fa'al ve ey Feyyaz-ı Müteâl! Senin vücub-u vücuduna şEhadet eden bulut, berk, ra'd, rüzgâr, yağmur; birer birer şEhadet ettikleri gibi, heyet-i mecmûasıyla keyfiyetçe birbirinden uzak, mahiyetçe birbirine muhalif olmakla beraber, birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazifesine yardım etmek haysiyetiyle, senin vahdetine ve birliğine gâyet kuvvetli işaret ederler Hem koca fezayı mahşer-i acaib yapan ve bazı günlerde birkaç defa doldurup boşaltan Rubûbiyetinin haşmetine ve o geniş cevvi, yazar değiştirir bir levha gibi ve sıkar ve onunla zemin bahçesini sulattırır bir sünger gibi tasarruf eden kudretinin azametine ve herbir şeye şümulüne şEhadet ettikleri gibi; umum zemine ve bütün mahlûkata cevv perdesi altında bakan ve idare eden Rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine ve herşeye yetişmelerine delâlet eder Hem fezadaki hava, o kadar hakîmane vazifelerde istihdam ve bulut ve yağmur, o kadar alîmane faidelerde istimal olunur ki; herşeye ihata eden bir ilim ve herşeye şamil bir hikmet olmazsa, o istimal, o istihdam olamaz

Ey Fa'alün Limâ Yürid! Cevv-i fezadaki faaliyetinle her vakit bir nümune-i haşir ve kıyamet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek misillü şuunatta bulunan kudretin; dünyayı âhirete çevirecek ve âhirette şuunat-ı sermediyeyi gösterecek işaretini veriyor

Ey Kadîr-i Zülcelâl! Cevv-i fezadaki hava, bulut ve yağmur, berk ve ra'd; senin mülkünde, senin emrin ve havlin ile, senin kuvvet ve kudretinle müsahhar ve vazifedardırlar Mahiyetçe birbirinden uzak olan bu feza mahlûkatı, gâyet sür'atli ve âni emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itaat ettiren âmir ve hâkimlerini takdis ederek, Rahmetini medh ü sena ederler

Ey Arz ve Semavatın Hâlık-ı Zülcelâli! Senin Kur'an-ı Hakîminin talimiyle ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dersiyle îman ettim ve bildim ki: Nasıl semavat yıldızlarıyla ve cevv-i feza müştemilatıyla senin vücub-u vücuduna ve senin birliğine ve vahdetine şEhadet ediyorlar Öyle de: Arz bütün mahlûkatıyla ve ahvaliyle senin mevcudiyetine ve vahdetine, mevcudatı

(Orjinal Sayfa: 341)

adedince şEhadetler ve işaretler ederler Evet zeminde hiçbir tahavvül ve ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını değiştirmek gibi hiçbir tebeddül -cüz'î olsun, küllî olsun- yoktur ki; intizamıyla, senin vücuduna ve vahdetine işaret etmesin Hem hiçbir hayvan yoktur ki, zaafiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmane rızkıyla ve yaşamasına lüzumu bulunan cihazatının hakîmane verilmesiyle, senin varlığına ve birliğine şEhadeti olmasın Hem her baharda gözümüz önünde îcad edilen nebatat ve hayvanattan hiçbir tanesi yoktur ki, san'at-ı acibesiyle ve lâtif zînetleriyle ve tam temeyyüzüyle ve intizamıyla ve mevzuniyetiyle seni bildirmesin Ve zemin yüzünü dolduran ve nebatat ve hayvanat denilen kudretinin harikaları ve mu'cizeleri; mahdud ve maddeleri bir ve müteşabih olan yumurta ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden; yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet-i farikalı olarak yaratılışları, Sâni-i Hakîmlerinin vücuduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir şEhadettir ki, ziyanın güneşe şEhadetinden daha kuvvetli ve parlaktır Hem hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki, şuursuzluklarıyla beraber, şuurkârane, mükemmel vazifeleri görmesiyle, basit ve istilâ edici, intizamsız, heryere dağılmakla beraber, gâyet muntazam ve mütenevvi meyveleri ve mahsulleri hazine-i gaybdan getirmesiyle, senin birliğine ve varlığına şEhadeti bulunmasın

Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Fettah-ı Allâm! Ey Fa'al-i Hallak! Nasıl Arz, bütün sekenesiyle Hâlıkının Vâcib-ül Vücud olduğuna şEhadet eder öyle de: Senin -ey Vâhid-i Ehad, ey Hannan-ı Mennan, ey Vehhab-ı Rezzak!- vahdetine ve Ehadiyetine, yüzündeki sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardım etmek ve onlara bakan Rubûbiyet isimlerinin ve fiillerinin bir olmak cihetinde, bedahet derecesinde senin vahdetine ve Ehadiyetine şEhadet, belki mevcudat adedince şEhadetler eder Hem nasıl zemin bir ordugâh, bir meşher, bir talimgâh vaziyetiyle ve nebatat ve hayvanat fırkalarında bulunan dörtyüz bin muhtelif milletlerin ayrı ayrı cihazatları muntazaman verilmesiyle, senin Rubûbiyetinin haşmetine ve kudretinin herşeye yetişmesine delâlet eder; öyle de: Hadsiz bütün zîhayatın ayrı ayrı rızıkları, vakti vaktine kuru ve basit bir topraktan, rahîmane,

(Orjinal Sayfa: 342)

kerîmane verilmesi ve hadsiz o efradın kemal-i müsahhariyetle evamir-i Rabbaniyeye itaatleri, Rahmetinin herşeye şümulünü ve hâkimiyetinin herşeye ihatasını gösteriyor Hem zeminde değişmekte bulunan mahlûkat kafilelerinin sevk ve idareleri, mevt ve hayat münavebeleri ve hayvan ve nebatatın idare ve tedbirleri dahi, herşeye taalluk eden bir ilim ile ve herşeyde hükmeden nihayetsiz bir hikmetle olabilmesi, senin ihata-i ilmine ve hikmetine delâlet eder Hem zeminde kısa bir zamanda hadsiz vazifeler gören ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi istidad ve mânevî cihazat ile techiz edilen ve zemin mevcudatına tasarruf eden insan için, bu talimgâh-ı dünyada ve bu muvakkat ordugâh-ı zeminde ve bu muvakkat meşherde; bu kadar ehemmiyet, bu hadsiz masraf, bu nihayetsiz tecelliyat-ı Rubûbiyet, bu hadsiz hitabat-ı Sübhaniye ve bu gâyetsiz ihsanat-ı İlahiye, elbette ve herhalde bu kısacık ve hüzünlü ömre ve bu karışık kederli hayata, bu belâlı ve fâni dünyaya sığışmaz Belki ancak başka ve ebedî bir ömür ve bâki bir dâr-ı saadet için olabildiği cihetinden, âlem-i bekada bulunan ihsanat-ı uhreviyeye işaret, belki şEhadet eder

Ey Hâlık-ı Külli Şey! Zeminin bütün mahlûkatı, senin mülkünde, senin arzında, senin havl ve kuvvetinle ve senin kudretin ve iradetin ile ve ilmin ve hikmetin ile idare olunuyorlar ve müsahhardırlar Ve zemin yüzünde faaliyeti müşahede edilen bir Rubûbiyet, öyle ihata ve şümul gösteriyor ve onun idaresi ve tedbiri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastır ve her taraftaki icraatı öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzi kabul etmeyen bir küll ve inkısamı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir Rubûbiyet olduğunu bildiriyor Hem zemin bütün sekenesiyle beraber, lisan-ı kalden daha zâhir hadsiz lisanlarla Hâlıkını takdis ve tesbih ve nihayetsiz nimetlerinin lisan-ı halleriyle Rezzak-ı Zülcelâlinin hamd ve medh ü senasını ediyorlar

Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından istitar etmiş olan Zat-ı Akdes! Zeminin bütün takdisat ve tesbihatıyla; seni kusurdan, aczden, şerikten takdis ve bütün tahmidat ve senalarıyla sana hamd ve şükrederim

Ey Rabb-ül Berri Ve-l Bahr! Kur'anın dersiyle ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle anladım

(Orjinal Sayfa: 343)

ki: Nasıl gökler ve feza ve zemin senin birliğine ve varlığına şEhadet ederler öyle de: Bahirler, nehirler ve çeşmeler ve ırmaklar, senin vücub-u vücuduna ve vahdetine bedahet derecesinde şEhadet ederler Evet bu dünyamızın menba-ı acaib buhar kazanları hükmünde olan denizlerde hiçbir mevcud, hatta hiçbir katre su yoktur ki; vücuduyla, intizamıyla, menfaatıyla ve vaziyetiyle Hâlıkını bildirmesin Ve basit bir kumda ve basit bir suda rızıkları mükemmel bir surette verilen garib mahluklardan ve hilkatları gâyet muntazam hayvanat-ı bahriyeden, hususan bir tanesi, bir milyon yumurtacıkları ile denizleri şenlendiren balıklardan hiç birisi yoktur ki, hilkatıyla ve vazifesiyle ve idare ve iaşesiyle ve tedbir ve terbiyesiyle yaratanına işaret ve Rezzakına şEhadet etmesin

Hem denizde kıymetdar, hasiyetli, zînetli cevherlerden hiç birisi yoktur ki, güzel hilkatıyla ve cazibedar fıtratıyla ve menfaatli hasiyetiyle seni tanımasın, bildirmesin Evet onlar birer birer şEhadet ettikleri gibi; heyet-i mecmûasıyla, beraberlik ve birbiri içinde karışmak ve Sikke-i hilkatte birlik ve îcadça gâyet kolay ve efradça gâyet çokluk noktalarından, senin vahdetine şEhadet ettikleri gibi; arzı, toprağıyla beraber bu küre-i arzı kuşatan muhit denizlerini muallakta durdurmak ve dökmeden ve dağıtmadan güneşin etrafında gezdirmek ve toprağı istila ettirmemek ve basit kumundan ve suyundan, mütenevvi ve muntazam hayvanatını ve cevherlerini halketmek ve erzak ve sair umûrlarını küllî ve tam bir surette idare etmek ve tedbirlerini görmek ve yüzünde bulunmak lâzım gelen hadsiz cenazelerinden hiçbirisi bulunmamak noktalarından, senin varlığına ve Vâcib-ül Vücud olduğuna mevcudatı adedince işaretler ederek şEhadet eder Ve senin saltanat-ı Rubûbiyetinin haşmetine ve herşeye muhit olan kudretinin azametine pek zâhir delâlet ettikleri gibi, göklerin fevkindeki gâyet büyük ve muntazam yıldızlardan, tâ denizlerin dibinde bulunan gâyet küçücük ve intizamla iaşe edilen balıklara kadar herşeye yetişen ve hükmeden Rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine delâlet ve intizamatıyla ve faideleriyle ve hikmetleriyle ve mizan ve mevzuniyetleriyle, senin herşeye muhit ilmine ve herşeye şamil hikmetine işaret ederler Ve senin bu misafirhane-i dünyada yolcular için böyle Rahmet havuzların bulunması ve insanın seyr ü seyahatına ve gemisine ve istifadesine müsahhar olması işaret eder ki; yolda yapılmış bir handa, bir gece misafirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikram eden zat, elbette makarr-ı saltanat-ı ebediyesinde öyle ebedî Rahmet denizleri bulundurmuş

(Orjinal Sayfa: 344)

ki, bunlar onların fâni ve küçük nümuneleridirler İşte denizlerin böyle gâyet harika bir tarzda arzın etrafında vaziyet-i acibesiyle bulunması ve denizlerin mahlûkatı dahi, gâyet muntazam idare ve terbiye edilmesi bilbedahe gösterir ki; yalnız senin kuvvetin ve kudretin ile ve senin irade ve tedbirin ile, senin mülkünde, senin emrine müsahhardırlar Ve lisan-ı halleriyle Hâlıkını takdis edip "Allahu Ekber" derler

Ey dağları zemin sefinesine hazineli direkler yapan Kadîr-i Zülcelâl! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle ve Kur'an-ı Hakîminin dersiyle anladım ki, nasıl denizler acaibleriyle seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar öyle de: Dağlar dahi, zelzele tesiratından zeminin sükûnetine ve içindeki dâhilî inkılabat fırtınalarından sükûtuna ve denizlerin istilasından kurtulmasına ve havanın gazat-ı muzırradan tasfiyesine ve suyun muhafaza ve iddiharlarına ve zîhayatlara lâzım olan madenlerin hazinedarlığına ettiği hizmetleriyle ve hikmetleriyle seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar Evet dağlardaki taşların enva'ından ve muhtelif hastalıklara ilâç olan maddelerin aksamından ve zîhayata, hususan insanlara çok lâzım ve çok mütenevvi olan madeniyatın ecnasından ve dağları, sahraları çiçekleriyle süslendiren ve meyveleriyle şenlendiren nebatatın esnafından hiçbirisi yoktur ki; tesadüfe havalesi mümkün olmayan hikmetleriyle, intizamıyla, hüsn-ü hilkatıyla, faideleriyle hususan madeniyatın tuz, limontuzu, sulfato ve şap gibi sureten birbirine benzemekle beraber tadlarının şiddet-i muhâlefetiyle ve bilhassa nebatatın basit bir topraktan çeşit çeşit enva'larıyla, ayrı ayrı çiçek ve meyveleriyle, nihayetsiz Kadîr nihayetsiz Hakîm, nihayetsiz Rahîm ve Kerim bir Sâniin vücub-u vücuduna bedahetle şehadet et- tikleri gibi; heyet-i mecmûasındaki vahdet-i idare ve vahdet-i tedbir ve menşe' ve mesken ve hilkat ve san'atça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve kolaylık ve çokluk ve yapılmakta çabukluk noktalarından, Sâniin vahdetine ve Ehadiyetine şEhadet ederler

Hem nasılki dağların yüzünde ve karnındaki masnu'lar, zeminin her tarafında, herbir nevi aynı zamanda, aynı tarzda, yanlışsız, gâyet mükemmel ve çabuk yapılmaları ve bir iş bir işe mani olmadan, sair neviler ile beraber karışık iken, karıştırmaksızın îcadları; senin Rubûbiyetinin haşmetine ve hiçbir şey ona ağır gelmeyen kudretinin azametine delâlet eder; öyle de: Zeminin yüzündeki bütün zîhayat mahlukların hadsiz hacetlerini,

(Orjinal Sayfa: 345)

hatta mütenevvi hastalıklarını, hatta muhtelif zevklerini ve ayrı ayrı iştihalarını tatmin edecek bir surette, dağların yüzlerini ve içlerini muntazam eşcar ve nebatat ve madeniyatla doldurmak ve muhtaçlara teshir etmek cihetiyle, senin Rahmetinin hadsiz genişliğine ve hâkimiyetinin nihayetsiz vüs'atine delâlet ve toprak tabakatı içinde, gizli ve karanlık ve karışık bulunduğu halde; bilerek, görerek, şaşırmayarak, intizamla, hacetlere göre ihzar edilmeleriyle, senin herşeye taalluk eden ilminin ihatasına ve herbir şeyi tanzim eden hikmetinin bütün eşyaya şümulüne ve ilâçların ihzaratı ve madenî maddelerin iddiharatıyla Rubûbiyetinin rahîmane ve kerîmane olan tedabirinin mehâsinine ve inayetinin ihtiyatlı letaifine pek zâhir bir surette işaret ve delâlet ederler

Hem bu dünya hanında misafir yolcular için, koca dağları levazımatlarına ve istikbaldeki ihtiyaçlarına muntazam ihtiyat deposu ve cihazat anbarı ve hayata lüzumu olan çok definelerin mükemmel mahzeni olmak cihetinde işaret, belki delâlet, belki şEhadet eder ki; bu kadar kerim ve misafirperver ve bu kadar hakîm ve şefkatperver ve bu kadar kadîr ve Rubûbiyetperver bir Sâniin, elbette ve herhalde, çok sevdiği o misafirleri için, ebedî bir âlemde, ebedî ihsanatının ebedî hazineleri vardır Buradaki dağlara bedel, orada yıldızlar o vazifeyi görürler

Ey Kadir-i Külli Şey! Dağlar ve içindeki mahluklar senin mülkünde ve senin kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetinle müsahhar ve müddehardırlar Onları bu tarzda tavzif ve teshir eden Hâlıkını takdis ve tesbih ederler

Ey Hâlık-ı Rahmân ve ey Rabb-i Rahîm! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle ve Kur'an-ı Hakîminin dersiyle anladım: Nasılki sema ve feza ve arz ve deniz ve dağ, müştemilât ve mahluklarıyla beraber seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar öyle de: Zemindeki bütün ağaç ve nebatat, yaprakları ve çiçekleri ve meyveleriyle, seni bedahet derecesinde tanıttırıyorlar ve tanıyorlar Ve umum eşcarın ve nebatatın cezbedarane hareket-i zikriyede bulunan yapraklarından ve zînetleriyle Sâniinin isimlerini tavsif ve tarif eden çiçeklerinden ve letafet ve cilve-i merhametinden tebessüm eden meyvelerinden herbirisi, tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkânı olmayan harika san'at içindeki nizam ve nizam içindeki mizan ve mizan içindeki zînet ve zînet içindeki nakışlar ve nakışlar içindeki güzel ve ayrı ayrı kokular ve kokular içindeki meyvelerin muhtelif tatlarıyla, nihayetsiz Rahîm ve Kerim

(Orjinal Sayfa: 346)

bir Sâniin vücub-u vücuduna bedahet derecesinde şEhadet ettikleri gibi, heyet-i mecmûasıyla, bütün zemin yüzünde birlik ve beraberlik, birbirine benzemeklik ve Sikke-i hilkatte müşabehet ve tedbir ve idarede münasebet ve onlara taalluk eden îcad fiilleri ve Rabbanî isimlerde muvafakat ve o yüzbin enva'ın hadsiz efradlarını birbiri içinde şaşırmayarak birden idareleri gibi noktalarıyla, o Vâcib-ül Vücud Sâniin bilbedahe vahdetine ve Ehadiyetine dahi şEhadet ederler Hem nasılki onlar senin vücub-u vücuduna ve vahdetine şEhadet ediyorlar öyle de; rûy-i zeminde dört yüz bin milletlerden teşekkül eden zîhayat ordusundaki hadsiz efradın yüzbinler tarzda iaşe ve idareleri; şaşırmayarak, karıştırmayarak mükemmel yapılmasıyla, senin Rubûbiyetinin vahdaniyetteki haşmetine ve bir baharı bir çiçek kadar kolay îcad eden kudretinin azametine ve herşeye taallukuna delâlet ettikleri gibi, koca zeminin her tarafında, hadsiz hayvanatına ve insanlara, hadsiz taamların çeşit çeşit aksamını ihzar eden Rahmetinin hadsiz genişliğine ve o hadsiz işler ve in'amlar ve idareler ve iaşeler ve icraatlar kemal-i intizamla cereyanları ve herşey hatta zerreler o emirlere ve icraata itaat ve müsahhariyetleriyle, hâkimiyetinin hadsiz vüs'atine kat'î delâlet etmekle beraber o ağaçların ve nebatların ve herbir yaprak ve çiçek ve meyve ve kök ve dal ve budak gibi herbirisinin herbir şeyini, herbir işini bilerek, görerek, faidelere, maslahatlara, hikmetlere göre yapılmakla, senin ilminin her şeye ihatasına ve hikmetinin herşeye şümulüne pek zâhir bir surette delâlet ve hadsiz parmaklarıyla işaret ederler Ve senin gâyet kemaldeki cemal-i san'atına ve nihayet cemaldeki kemal-i nimetine hadsiz dilleriyle sena ve medhederler Hem bu muvakkat handa ve fâni misafirhanede ve kısa bir zamanda ve az bir ömürde, eşcar ve nebatatın elleriyle, bu kadar kıymetdar ihsanlar ve nimetler ve bu kadar fevkalâde masraflar ve ikramlar işaret belki şEhadet eder ki: Misafirlerine burada böyle merhametler yapan kudretli, keremkâr Zat-ı Rahîm, bütün ettiği masrafı ve ihsanı, kendini sevdirmek ve tanıttırmak neticesinin aksiyle, yâni bütün mahlûkat tarafından "Bize tattırdı, fakat yedirmeden bizi idam etti" dememek ve dedirmemek ve saltanat-ı uluhiyetini iskat etmemek ve nihayetsiz Rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek ve bütün müştak dostlarını mahrumiyet cihetinde düşmanlara çevirmemek noktalarından, elbette ve her halde ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette, ebedî bırakacağı abdlerine, ebedî Rahmet hazinelerinden, ebedî Cennetlerinde, ebedî ve Cennet'e lâyık bir surette

(Orjinal Sayfa: 347)

meyvedar eşcar ve çiçekli nebatlar ihzar etmiştir Buradakiler ise, müşterilere göstermek için nümunelerdir

Hem ağaçlar ve nebatlar, umumen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle seni takdis ve tesbih ve tahmid ettikleri gibi, o kelimelerden herbirisi dahi ayrıca seni takdis eder Hususan meyvelerin bedi' bir surette, etleri çok muhtelif, san'atları çok acib, çekirdekleri çok harika olarak yapılarak o yemek tablalarını ağaçların ellerine verip ve nebatların başlarına koyarak zîhayat misafirlerine göndermek cihetinde, lisan-ı hal olan tesbihatları, zuhurca lisan-ı kal derecesine çıkar Bütün onlar senin mülkünde, senin kuvvet ve kudretinle, senin irade ve ihsanatınla, senin Rahmet ve hikmetinle müsahhardırlar ve senin herbir emrine muti'dirler

Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey kibriya-yı azametinden tesettür etmiş olan Sâni-i Hakîm ve Hâlık-ı Rahîm! Bütün eşcar ve nebatatın, bütün yaprak ve çiçek ve meyvelerin dilleriyle ve adediyle; seni kusurdan, aczden, şerikten takdis ederek hamd ü sena ederim

Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Müdebbir-i Hakîm! Ey Mürebbi-i Rahîm! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle ve Kur'an-ı Hakîm'in dersiyle anladım ve îman ettim ki; nasıl nebatat ve eşcar seni tanıyorlar, senin sıfât-ı kudsiyeni ve Esmâ-i hüsnanı bildiriyorlar öyle de: Zîhayatlardan ruhlu kısmı olan insan ve hayvanattan hiçbirisi yoktur ki; cisminde gâyet muntazam saatler gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve haricî âzalarıyla ve bedeninde gâyet ince bir nizam ve gâyet hassas bir mizan ve gâyet mühim faideler ile yerleştirilen âlât ve duygularıyla ve cesedinde gâyet san'atlı bir yapılış ve gâyet hikmetli bir tefriş ve gâyet dikkatli bir müvazene içinde konulan cihazat-ı bedeniyesiyle, senin vücub-u vücuduna ve sıfatlarının tahakkukuna şEhadet etmesin Çünki bu kadar basirane nazik san'at ve şuurkârane ince hikmet ve müdebbirane tam müvazeneye, elbette kör kuvvet ve şuursuz tabîat ve serseri tesadüf karışamazlar ve onların işi olamaz ve mümkün değildir Ve kendi kendine teşekkül edip öyle olması ise, yüz derece muhal içinde muhaldir Çünki o halde herbir zerresi; herbir şeyini ve cesedinin teşekkülünü, belki dünyada alâkadar olduğu herşeyini bilecek, görecek, yapabilecek âdeta ilah gibi ihatalı bir ilim ve kudreti bulunacak Sonra teşkil-i cesed ona

(Orjinal Sayfa: 348)

havale edilir ve kendi kendine oluyor denilebilir Ve heyet-i mecmûasındaki vahdet-i tedbir ve vahdet-i idare ve vahdet-i nev'iye ve vahdet-i cinsiye ve umumun yüzlerinde göz, kulak, ağız gibi noktalarda ittifak cihetinde müşahede edilen Sikke-i fıtratta birlik ve herbir nev'in efradı sîmâlarında görülen Sikke-i hikmette ittihad ve iaşede ve îcadda beraberlik ve birbirinin içinde bulunmak gibi keyfiyetlerinden hiçbirisi yoktur ki, senin vahdetine kat'î şEhadette bulunmasın! Ve herbir ferdinde, kâinata bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla, vâhidiyet içinde senin Ehadiyetine işareti olmasın

Hem nasılki insan ile beraber hayvanatın, zeminin bütün yüzünde yayılan yüzbin enva'ı, muntazam bir ordu gibi teçhiz ve talimat ve itaat ve müsahhariyetle ve en küçükten tâ en büyüğe kadar, Rubûbiyetin emirleri intizamla cereyanlarıyla o Rubûbiyetinin derece-i haşmetine ve gâyet çoklukla beraber gâyet kıymetli ve gâyet mükemmel olmakla beraber gâyet çabuk yapılmaları ve gâyet san'atlı olmakla beraber gâyet kolay yapılışlarıyla kudretinin derece-i azametine delâlet ettikleri gibi; şarktan garba, şimalden cenuba kadar yayılan mikroptan tâ gergedana kadar, en küçücük sinekten tâ en büyük kuşa kadar bütün onların rızıklarını yetiştiren Rahmetinin hadsiz vüs'atine ve herbiri emirber nefer gibi vazife-i fıtriyesini yapmak ve zemin yüzü her baharda, güz mevsiminde terhis edilenler yerinde yeniden taht-ı silâha alınmış bir orduya ordugâh olmak cihetiyle, hâkimiyetinin nihayetsiz genişliğine kat'î delâlet ederler Hem nasılki hayvanattan herbirisi, kâinatın bir küçük nüshası ve bir misal-i musaggarı hükmünde gâyet derin bir ilim ve gâyet dakik bir hikmetle, karışık eczaları karıştırmayarak ve bütün hayvanların ayrı ayrı suretlerini şaşırmayarak, hatasız, sehivsiz, noksansız yapılmalarıyla, ilminin herşeye ihatasına ve hikmetinin herşeye şümulüne, adedlerince işaretler ederler; öyle de: Herbiri birer mu'cize-i san'at ve birer harika-i hikmet olacak kadar san'atlı ve güzel yapılmasıyla, çok sevdiğin ve teşhirini istediğin san'at-ı Rabbaniyenin kemal-i hüsnüne ve gâyet derecede güzelliğine işaret ve herbirisi, hususan yavrular gâyet nazdar, nazenin bir surette beslenmeleriyle ve heveslerinin ve arzularının tatmini cihetiyle, senin inayetinin gâyet şirin cemaline hadsiz işaretler ederler

Ey Rahmânürrahîm! Ey Sadık-ul Va'd-il Emin! Ey Mâlik-i Yevmiddin! Senin Resul-i

(Orjinal Sayfa: 349)

Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmının talimiyle ve Kur'an-ı Hakîminin irşadıyla anladım ki: Madem kâinatın en müntehab neticesi hayattır ve hayatın en müntehab hülâsası ruhtur ve zîruhun en müntehab kısmı zîşuurdur ve zîşuurun en câmii insandır ve bütün kâinat ise, hayata müsahhardır ve onun için çalışıyor ve zîhayatlar, zîruhlara müsahhardır, onlar için dünyaya gönderiliyorlar ve zîruhlar, insanlara müsahhardır, onlara yardım ediyorlar ve insanlar fıtraten Hâlıkını pek ciddî severler ve Hâlıkları onları hem sever, hem kendini onlara her vesile ile sevdirir ve insanın istidadı ve cihazat-ı maneviyesi, başka bir bâki âleme ve ebedî bir hayata bakıyor ve insanın kalbi ve şuuru, bütün kuvvetiyle beka istiyor ve lisanı, hadsiz dualarıyla beka için Hâlıkına yalvarıyor; elbette ve herhalde, o çok seven ve sevilen ve mahbub ve muhib olan insanları dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratmış iken, ebedî bir adavetle gücendirmek olamaz ve kabil değildir Belki başka bir ebedî âlemde mes'udane yaşaması hikmetiyle, bu dünyada çalışmak ve onu kazanmak için gönderilmiştir Ve insana tecelli eden isimlerin, bu fâni ve kısa hayattaki cilveleriyle âlem-i bekada onların âyinesi olan insanların, ebedî cilvelerine mazhar olacaklarına işaret ederler

Evet, ebedînin sadık dostu, ebedî olacak Ve Bâki'nin âyine-i zîşuuru, bâki olmak lâzım gelir

Hayvanların ruhları bâki kalacağını ve Hüdhüd-ü Süleymanî (AS) ve Neml'i ve Naka-i Sâlih (AS) ve Kelb-i Ashab-ı Kehf gibi bazı efrad-ı mahsusa; hem ruhu, hem cesediyle bâki âleme gideceği ve herbir nev'in arasıra istimal için birtek cesedi bulunacağı rivayet-i sahihadan anlaşılmakla beraber; hikmet ve hakikat, hem Rahmet ve Rubûbiyet öyle iktiza ederler

Ey Kadîr-i Kayyum! Bütün zîhayat, zîruh, zîşuur senin mülkünde, yalnız senin kuvvet ve kudretinle ve ancak senin irade ve tedbirinle ve Rahmet ve hikmetinle, Rubûbiyetinin emirlerine teshir ve fıtrî vazifelerle tavzif edilmişler Ve bir kısmı, insanın kuvveti ve galebesi için değil, belki fıtraten insanın zaafı ve aczi için, Rahmet tarafından ona müsahhar olmuşlar Ve lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile Sânilerini ve Mabudlarını kusurdan, şerikten takdis ve nimetlerine şükür ve hamd ederek, herbiri ibadet-i mahsusasını yapıyorlar

(Orjinal Sayfa: 350)

Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından perdelenmiş olan Zat-ı Akdes! Bütün zîruhların tesbihatıyla seni takdis etmek niyet edip سُبْحَانَكَ يَا مَنْ جَعَلَ مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَىٍّ diyorum

Ya Rabb-el Âlemîn! Ya İlahe-l Evvelîne Ve-l Âhirîn! Ya Rabb-es Semavat-ı Ve-l Aradîn! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle ve Kur'an-ı Hakîm'in dersiyle anladım ve îman ettim ki: Nasıl sema, feza, arz, berr ve bahr, şecer, nebat, hayvan; efradıyla, eczasıyla, zerratıyla seni biliyorlar, tanıyorlar ve varlığına ve birliğine şEhadet ve delâlet ve işaret ediyorlar; öyle de: Kâinatın hülâsası olan zîhayat ve zîhayatın hülâsası olan insan ve insanın hülâsası olan Enbiya, evliya, asfiyanın hülâsası olan kalblerinin ve akıllarının müşahedat ve keşfiyat ve ilhamat ve istihracatıyla, yüzer icma' ve yüzer tevatür kuvvetinde bir kat'iyetle senin vücub-u vücuduna ve senin vahdaniyet ve Ehadiyetine şEhadet edip, ihbar ediyorlar Mu'cizat ve keramat ve yakînî bürhanlarıyla, haberlerini isbat ediyorlar

Evet kalblerde, perde-i gaybda ihtar edici bir zata bakan hiçbir hatırat-ı gaybiye; ve ilham edici bir zata baktıran hiçbir ilhamat-ı sadıka; ve hakkalyakîn suretinde sıfât-ı kudsiye ve Esmâ-i hüsnanı keşfeden hiçbir itikad-ı yakîne; ve Enbiya ve evliyada bir Vâcib-ül Vücud'un envarını aynelyakîn ile müşahede eden hiçbir nurani kalb; ve asfiya ve sıddıkînde, bir Hâlık-ı Külli Şey'in âyât-ı vücubunu ve berahin-i vahdetini ilmelyakîn ile tasdik eden, isbat eden hiçbir münevver akıl yoktur ki, senin vücub-u vücuduna ve sıfât-ı kudsiyene ve senin vahdetine ve Ehadiyetine ve Esmâ-i hüsnana şEhadet etmesin, delâleti bulunmasın ve işareti olmasın Ve bilhassa bütün Enbiya ve evliya ve asfiya ve sıddıkînin imamı ve reisi ve hülâsası olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ihbarını tasdik eden hiçbir mu'cizat-ı bâhiresi ve hakkaniyetini gösteren hiçbir hakikat-ı âliyesi ve bütün mukaddes ve hakikatlı kitabların hülâsat-ül hülâsası olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın hiçbir âyet-i tevhidiye-i katıası ve mesail-i îmaniyeden hiçbir mes'ele-i kudsiyesi yoktur ki, senin vücub-u vücuduna ve kudsî sıfatlarına ve senin vahdetine ve Ehadiyetine ve Esmâ ve sıfâtına şEhadet etmesin ve delâleti olmasın ve işareti bulunmasın!

Hem nasılki bütün o yüzbinler muhbir-i sadıklar, mu'cizatlarına

(Orjinal Sayfa: 351)

ve keramatlarına ve hüccetlerine istinad ederek, senin varlığına ve birliğine şEhadet ederler; öyle de: Herşeye muhit olan Arş-ı Azam'ın külliyat-ı umûrunu idareden, tâ kalbin gâyet gizli ve cüz'î hatıratını ve arzularını ve dualarını bilmek ve işitmek ve idare etmeye kadar cereyan eden Rubûbiyetinin derece-i haşmetini ve gözümüz önünde hadsiz muhtelif eşyayı birden îcad eden hiçbir fiil bir fiile, bir iş bir işe mani olmadan, en büyük bir şeyi en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretinin derece-i azametini icma' ile, ittifak ile ilân ve ihbar ve isbat ediyorlar

Hem nasılki bu kâinatı zîruha, hususan insana mükemmel bir saray hükmüne getiren ve cenneti ve saadet-i ebediyeyi cin ve inse ihzar eden ve en küçük bir zîhayatı unutmayan ve en âciz bir kalbin tatminine ve taltifine çalışan Rahmetinin hadsiz genişliğini ve zerrattan tâ seyyarata kadar bütün envâ-ı mahlûkatı emirlerine itaat ettiren ve teshir ve tavzif eden hâkimiyetinin nihayetsiz vüs'atini haber vererek, mu'cizat ve hüccetleriyle isbat ederler; öyle de: Kâinatı, eczaları adedince Risaleler içinde bulunan bir kitab-ı kebir hükmüne getiren ve Levh-i Mahfuz'un defterleri olan İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin'de bütün mevcudatın bütün sergüzeştlerini kaydedip yazan ve umum çekirdeklerde umum ağaçlarının fihristlerini ve proğramlarını ve zîşuurun başlarında bütün kuvve-i hâfızalarda, sahiblerinin tarihçe-i hayatlarını yanlışsız, muntazaman yazdıran ilminin herşeye ihatasına; ve herbir mevcuda çok hikmetleri takan, hatta herbir ağaçta meyveleri sayısınca neticeleri verdiren; ve herbir zîhayatta âzaları, belki eczaları ve hüceyratları adedince maslahatları takib eden; hatta insanın lisanını çok vazifelerde tavzif etmekle beraber, taamların tatları adedince zevkî olan mizancıklar ile teçhiz ettiren hikmet-i kudsiyenin herbir şeye şümulüne; hem bu dünyada nümuneleri görülen celalî ve cemalî isimlerinin tecellileri daha parlak bir surette ebed-ül âbâdda devam edeceğine ve bu fâni âlemde nümuneleri müşahede edilen ihsanatının daha şaşaalı bir surette Dâr-ı Saadette istimrarına ve bekasına ve bu dünyada onları gören müştakların ebedde dahi refakatlarına ve beraber bulunmalarına bil'icma', bil'ittifak şEhadet ve delâlet ve işaret ederler

Hem yüzer mu'cizat-ı bâhiresine ve âyât-ı katıasına istinaden, başta Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'an-ı Hakîm'in olarak, bütün ervâh-ı neyyire ashabı olan Enbiyalar ve kulûb-u nuraniye aktabı olan evliyalar ve ukûl-ü münevvere erbabı olan asfiyalar; bütün suhuf ve kütüb-ü mukaddesede, senin çok tekrar ile ettiğin va'dlerine ve tehdidlerine

(Orjinal Sayfa: 352)

istinaden ve senin kudret ve Rahmet ve inayet ve hikmet ve celal ve cemalin gibi kudsî sıfatlarına ve şe'nlerine ve izzet-i celaline ve saltanat-ı Rubûbiyetine itimaden ve keşfiyat ve müşahedat ve ilmelyakîn itikadlarıyla, saadet-i ebediyeyi cin ve inse müjdeliyorlar Ve ehl-i dalâlet için Cehennem bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar ve îman edip şEhadet ediyorlar

Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahmân-ı Rahîm! Ey Sadık-ul Va'd-il Kerim! Ey izzet ve azamet ve celal sahibi Kahhar-ı Zülcelâl! Bu kadar sadık dostlarını ve bu kadar va'dlerini ve bu kadar sıfât ve şuunatını tekzib edip, saltanat-ı Rubûbiyetinin kat'î mukteziyatını ve sevdiğin ve onlar dahi seni tasdik ve itaatle kendilerini sana sevdiren hadsiz makbul ibadının hadsiz dualarını ve dâvâlarını reddederek, küfür ve isyan ile ve seni va'dinde tekzib etmekle, senin azamet-i kibriyana dokunan ve izzet-i celaline dokunduran ve uluhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i Rubûbiyetini müteessir eden ehl-i dalâlet ve ehl-i küfrü, haşrin inkârında tasdik etmekten yüzbin derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve âlîsin! Böyle nihayetsiz bir zulümden, bir çirkinlikten senin nihayetsiz adâletini ve cemalini ve Rahmetini takdis ediyorum!

سُبْحَانَهُ وَ تَعَالَى عَمّا يَقُولُونَ عُلُوّ ًا كَبِيرًا âyetini, vücudumun bütün zerratı adedince söylemek istiyorum! Belki senin o sadık elçilerin ve o doğru dellâl-ı saltanatın hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn suretinde senin uhrevî Rahmet hazinelerine ve âlem-i bekada ihsanatının definelerine ve dâr-ı saadette tamamıyla zuhur eden güzel isimlerinin harika güzel cilvelerine şEhadet, işaret, beşaret ederler Ve bütün hakikatların mercii ve güneşi ve hâmisi olan "Hak" isminin en büyük bir şuaı, bu hakikat-ı ekber-i haşriye olduğunu îman ederek, senin ibadına ders veriyorlar

Ey Rabb-ül Enbiya Ve-s Sıddıkîn! Bütün onlar senin mülkünde, senin emrin ve kudretin ile, senin irade ve tedbirin ile, senin ilmin ve hikmetin ile müsahhar ve muvazzaftırlar Takdis, tekbir, tahmid, tehlil ile Küre-i Arz'ı bir zikirhane-i azam, bu kâinatı bir mescid-i ekber hükmünde göstermişler

(Orjinal Sayfa: 353)

Ya Rabbî ve ya Rabb-es Semavatı Ve-l Aradîn! Ya Hâlıkî ve ya Hâlık-ı Külli Şey! Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilatıyla ve bütün mahlûkatı bütün keyfiyatıyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve Rahmetinin hakkı için, nefsimi bana müsahhar eyle! Ve matlubumu bana müsahhar kıl! Kur'ana ve imânâ hizmet için, insanların kalblerini Risale-i Nur'a müsahhar yap! Ve bana ve ihvanıma, îman-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver Hazret-i Musa Aleyhisselâm'a denizi ve Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'a ateşi ve Hazret-i Davud Aleyhisselâm'a dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm'a cini ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a Şems ve Kamer'i teshir ettiğin gibi, Risale-i Nur'a kalbleri ve akılları müsahhar kıl! Ve beni ve Risale-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennet-ül Firdevs'te mes'ud kıl! Âmîn, âmîn, âmîn!

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

وَ آخِرُ دَعْوَيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

* * *

Kur'andan ve münacat-ı Nebeviye olan Cevşen-ül Kebir'den aldığım bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye olarak, Rabb-ı Rahîmimin dergâhına arzetmekte kusur etmişsem, kusurumun afvı için Kur'anı ve Cevşen-ül Kebir'i şefaatçı ederek Rahmetinden afvımı niyaz ediyorum

Said Nursî

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 17-12-2008   #38
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Birinci i'lem deki lafza-i Celal'e şöyle bir misal verilebilirYa Cemilü Ya Allah,ya Karibu ya Allah,ya Mucibu ya Allah diyoruz ama ya Karibu ya Mucib ya Azizu ya Hakim demiyoruzHer esma ile lafza-i Celal olan Allah zikrediliyorYani Lailaheillallah bütün esmayı tazammun (içine alıyor)ediyorLailaheillallah,Allahtan başka ilah yokturBunun içinde LaHalike illallah,LaMalike illallah,LaRazike illallah gibi yani Allahtan başka Halık yoktur,Malik yoktur,Razık yokturTerakki etmiş bir zat,Lailaheillallah dediğinde bütün esma-i hüsnayı birden niyet edebilir

 

KehKeŞan is offline  
Alt 13-02-2009   #39
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



ALLAH razı olsun kardeşim

 

KatilKurt28 is offline  
Alt 13-02-2009   #40
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



lemalar ı okumuştum ve birkaç risale daha gerçekten çok güzel kitaplar başta anlamakta zorlansamda şimdi daha rahat okuyorum ve tanıdıklarıma tavsiye ediyorum

 

türk kızı is offline  
Cevapla
Tags: nurdan, risalei, secmeler


Risale-İ Nur'dan Seçmeler ile ilgili Benzer Konular
919 Kez Görüntülendi

Ankara'daki Hayatına Dair Risale-i Nur'dan bir parça / tarihçe-i hayat / İlk hayatı Risale-i Nur
Risale-i Nur'dan Damlalar Risale-i Nur
Risale-i Nur'dan Anlamlı Sözler Risale-i Nur
KOmiklerden SEçmeler Komik Resimler
Yün Örgülerden Seçmeler ... Güzellik & Moda

Saat 06:52.
Sayfalar Rüyatadı Mumsema Frmacil Etiket Dantel Modeller Mumsema.Net Add to Google Add to My Yahoo!
Powered by vBulletin® Version 3.6.12 Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Mail Adresimiz Forumalev(at)gmailcom
Moderatör Başvuru Formu

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56