Mumsema.NET

FrMaLeV

Bilgi Dağıtmak İçin El Ele

Geri git   Mumsema.NET >
İslamiyet
> İslami Konular > Risale-i Nur

Forum Kuralları Bize Ulaşın İletiler Kayıt ol Yardım Ajanda Bütün Forumları okunmuş kabul et

             
Risale-İ Nur'dan Seçmeler ile ilgili Benzer Konular
918 Kez Görüntülendi

Ankara'daki Hayatına Dair Risale-i Nur'dan bir parça / tarihçe-i hayat / İlk hayatı Risale-i Nur
Risale-i Nur'dan Damlalar Risale-i Nur
Risale-i Nur'dan Anlamlı Sözler Risale-i Nur
KOmiklerden SEçmeler Komik Resimler
Yün Örgülerden Seçmeler ... Güzellik & Moda

Bazen felâketten saadet çıkar | Risale-i Nur'un Penceresinden : SEMAVAT (GOKLER)...
Cevapla
 
Konu Araçları
Alt 25-04-2008   #1
Profil Bilgileri
Standart Risale-İ Nur'dan Seçmeler

Risale-İ Nur'dan Seçmeler başlıklı yazı Mumsema Risale-İ Nur'dan Seçmeler Forum Alev


şu'le mesnevi-yi nuriye



Şu'le

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

İ’lem Eyyühel-Aziz! Bütün esma-i hüsnanın ifade ettiği manalar ile bütün sıfat-ı kemaliyeye Lâfza-i Celâl olan “Allah” bil'iltizam delalet eder Sair ism-i haslar yalnız müsemmalarına delalet eder Sıfatlara delaletleri yoktur Çünki sıfatlar, müsemmalarına cüz olmadığı gibi aralarında lüzum-u beyyin de yoktur Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizamen sıfatlara delaletleri yoktur Amma Lâfza-i Celâl bil-mutabakat Zât-ı Akdes'e delalet eder Zât-ı Akdes ile sıfat-ı kemaliye arasında lüzum-u beyyin olduğundan sıfatlara da bil-iltizam delalet eder Ve keza uluhiyet ünvanı sıfât-ı kemaliyeyi istilzam etmesi, ism-i has olan “Allah”ın da o sıfatı istilzam ettiğini istilzam ediyor Ve keza “Allah” kelimesi de nefiyden sonra sıfatlar ile beraber düşünülür Binaenaleyh “Lâ ilahe illallah” kelâmı, esma-i hüsnanın adedince kelâmları tazammun ediyor Bu itibarla, şu kelime-i tevhid kelâmı, delalet ettiği sıfatlar itibariyle bir kelâm iken bin kelâm oluyor “Lâ Hâlıka illallah”, “Lâ Fâtıra, Lâ Râzıka, Lâ Kayyume illallah” gibi Binaenaleyh terakki etmiş olan zâkir bir zât, bu kelâmı söylerken içindeki binlerce kelâmları söylemiş oluyor

İ’lem Eyyühel-Aziz! Mademki her şeyin Allah'tan olduğunu bilirsin ve ona iz'anın vardır Zararlı menfaatli her şeyi tahsin ve hüsn-ü rıza ile kabul etmek lâzımdır Ve illâ, gaflete düşmeye mecbur olursun Bunun için esbab-ı zâhiriye vaz'edilmiş ve gözlere de gaflet perdesi örtülmüştür Kâinat hâdiselerinden insanın heva ve hevesine muhalif olan kısım, muvafık olan kısımdan daha çoktur Eğer heva sahibi, bu esbab-ı zâhiriyeyi görüp Müsebbib-ül Esbab'dan gaflet etmese, itirazlarını tamamen Allah'a tevcih eder

sh: » (Ms: 216)

İ’lem Eyyühel-Aziz! Dualar üç kısımdır

Birisi: İnsanın lisanıyla yaptığı kavlî dualardır Savt ve sadalı hayvanatın, -meselâ- acıktıkları zaman kendi hususî lisanlarıyla çıkardıkları sadalar dahi kavlî dualardandır

İkinci Kısım: Nebatat, eşcarın bilhassa bahar mevsiminde lisan-ı ihtiyaçla yaptıkları ihtiyacî dualardır

Üçüncüsü: Tahavvül, tekemmül şe'ninde olan şeylerin, lisan-ı istidad ile hissedilen istidadî dualarıdır Evet her şey Cenâb-ı Hakk'ı tesbih ettiği gibi lisanıyla, ihtiyacıyla, istidadıyla dahi Allah'a dua eder

İ’lem Eyyühel-Aziz! اekirdek ağaç olmazdan evvel, yumurta kuş olmazdan evvel, habbe başak vermezden evvel binlerce imkân ve ihtimaller içerisinde ve binlerce suret ve şekillere girmek kabiliyetinde iken; o eğri-büğrü ihtimaller, yollar içinden çekilip doğru ve müstakim müntec bir şekle, bir vaziyete sevkedilmelerinden anlaşılır ki, o tohumlar, evvelce de Allâm-ül Guyub'un terbiye, tedvir, tedbiri altında imişler Sanki o tohumların her birisi, kudret kitablarından istinsah edilmiş küçük bir tezkeredir Yahut bir fihristedir, ilm-i ezelîden alınmıştır Yahut Kader kitablarından yazılmış bazı düsturlardır

İ’lem Eyyühel-Aziz! Mü'min olan zât, mâna-yı harfiyle, yani gayre bir hâdim ve bir âlet sıfatıyla kâinata bakıyor Kâfir ise, mâna-yı ismiyle, yâni müstakil bir “Ağa” nazarıyla âleme bakıyor Bu itibarla her bir masnuda, iki cihet vardır Bir ciheti, kendi zât ve sıfatından ibarettir Diğer ciheti, Sânia ve esmâ-i hüsnadan kendisine olan tecelliyata bakar

İkinci cihetin dairesi daha geniş ve mealce daha kâmildir Zira, bir harf kendi zâtına bir harf miktarı -o da bir vecihle- delâlet eder Kâtibine çok vecihler ile delâlet eder Ve kâtibini, bakanlara tarif ve tavsif eder

Kezalik Kudret-i Ezelî kitabından olan bir masnu, kendi nefsine kendi cirmi kadar ve bir vecihle delâlet eder Amma Nakkaş-ı Ezelî'ye pek çok vücuhla delâlet eder Ve kendisine tecelli eden esmadan uzun bir kasideyi inşad eder Kavaid-i mukarreredendir ki: “Mâna-yı harfî, kasdî hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz Ve o mâna-yı harfînin inceliklerine tetkikat yapılamaz Fakat mâna-yı ismî, sadık, kâzib her hükme mahal olur” Bu sırra binaendir ki mâna-yı ismî ile kâinata bakan felasifenin kitablarında kâinata ait hükümler, nefs-ül emirde örümceğin nescinden zaîf ise de, zâhire göre daha muhkem görünüyor

sh: » (Ms: 217)

Ehl-i kelâm, felsefî mes'elelerde ve ulûm-u kevniyeye mâna-yı harfiyle, istidlal için tebeî bir nazar ile bakıyor Hattâ şemsin sirac olması, arzın beşik, cibalin evtad olması, ehl-i kelâmın müddealarını isbata kâfidir Hattâ ehl-i kelâmın re'yleri, hiss-i umumîye ve tearüf-ü âmme mutabık olduktan sonra, vakıa mutabık olmasa bile onların müddeasına zarar vermez ve tekzibe de müstehak olmazlar Bunun içindir ki, ehl-i kelâmın re'yleri mesail-i felsefiyede edna ve zaîf görünür Amma mesail-i İlahiyede demirden daha metindir

İ’lem Eyyühel-Aziz! Cenâb-ı Hakk'ın günahkârları afvetmesi fazldır, tazib etmesi adldir Evet zehiri içen adam, âdetullaha nazaran hastalığa, ölüme kesb-i istihkak eder Sonra hasta olursa, adldir Çünki cezasını çeker Hasta olmadığı takdirde, Allah'ın fazlına mazhar olur Masiyet ile azab arasında kavî bir münasebet vardır Hattâ ehl-i i'tizâl, masiyet hakkında, doğru yoldan udûl ile masiyeti, şerri Allah'a isnad etmedikleri gibi, mâsiyet üzerine tazibin de vâcib olduğuna zehab etmişlerdir Şerrin azabı istilzam ettiği, Rahmet-i İlahiyeye münafî değildir Çünki şer, nizam-ı âlemin kanununa muhaliftir

İ’lem Eyyühel-Aziz! İnsan nisyandan alındığı için, nisyana mübteladır Nisyanın en kötüsü de nefsin unutulmasıdır Fakat hizmet, sa'y, tefekkür zamanlarında nefsin unutulması, yani nefse bir iş verilmemesi dalâlettir Hizmetler görüldükten sonra neticede, mükâfat zamanlarında nefsin unutulması kemaldir Bu itibarla ehl-i dalâl ile ehl-i kemal, nisyan ve tezekkürde müteakistirler Evet dâll olan kimse, bir iş ve bir ibadet teklifinde başını havaya kaldırarak firavunlaşır Lâkin mükâfatın, menfaatın tevziinde bir zerreyi bile terketmez Amma nefsini unutan ehl-i kemal sa'y, tefekkür, sülûk zamanlarında herşeyden evvel nefsini ileri sürüyor; fakat neticelerde, faidelerde, menfaatlerde nefsini unutmakla en geriye bırakıyor

İ’lem Eyyühel-Aziz! Mü'minler ibadetlerinde, dualarında birbirine dayanarak cemaatle kıldıkları namaz ve sair ibadetlerinde büyük bir sır vardır ki; her bir ferd, kendi ibadetinden kazandığı miktardan pek fazla bir sevab cemaatten kazanıyor Ve her bir ferd ötekilere duacı olur, şefaatçi olur, tezkiyeci olur, bilhassa Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâma Ve keza her bir ferd arkadaşlarının saadetinden zevk alır ve Hallâk-ı kâinata ubâdiyet etmeye ve saadet-i ebediyeye namzed olur

İşte mü'minler arasında, cemaatler sayesinde husule gelen şu ulvî, manevî teavün ve birbirine yardımlaşmak ile hilafete haml, emanete

sh: » (Ms: 218)

mazhar olmakla beraber mahlukat içerisinde mükerrem ünvanını almıştır

İ’lem Eyyühel-Aziz! Bir şeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez Ne kadar zeki olursa olsun, o şeyin ahvali hakkında ihtilafları olduğu zaman yakın olanın sözü muteberdir Binaenaleyh Avrupa feylesofları maddiyatta şiddet-i tevaggulden dolayı îman, İslâm ve Kur'anın hakaikından pek uzak mesafelerde kalmışlardır Onların en büyüğü, yakından hakaik-i İslâmiyeye vukufu olan âmi bir adam gibi de değildir Ben böyle gördüm, nefs-ül emir de benim gördüğümü tasdik eder Binaenaleyh şimşek, buhar gibi fennî mes'eleleri keşfeden feylesoflar, Hakkın esrarını, Kur'an nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin Zira onun aklı gözündedir Göz ise, kalb ve ruhun gördüklerini göremez Çünki kalblerinde can kalmamıştır Gaflet o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür

İ’lem Eyyühel-Aziz! Sem', basar, hava, su gibi umumî nî'metler daha ehemmiyetli, daha kıymetli olduklarına nazaran, hususî şahsî nimetlerden kat kat fazla şükre istihkak ve liyakatları vardır

Binaenaleyh o gibi umumî nimetlere karşı nankörlük edip şükran etmemek, en büyük küfrân-ı nîmet sayılır Hal bu merkezde iken, bazı insanlar şahıslarına ait hususî nimetlere karşı Allah'a şükrederlerse de, şu umumî nimetler onlara şümulü yokmuş gibi fikirlerine bile gelmiyor Halbuki en büyük nîmet, âmm ve dâimî olan nîmetlerdir Umumiyet kemâl ve ehemmiyete delil olduğu gibi, devam da ulviyet ve kıymete delâlet eder

İ’lem Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın bazı âyetlerinin tekrarını iktiza eden hikmetler, bazı ezkâr ve duaların da tekrarını iktiza eder Zira Kur'an, hakikat ve şeriat, hikmet ve mârifet kitabı olduğu gibi; zikir, dua ve davetin de kitabıdır Duada tekrar, zikirde tezkâr, davette te'kid lâzımdır

İ’lem Eyyühel-Aziz! Kur'anın yüksek meziyetlerinden biri de şudur ki: Kesrete ait bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor Tafsilden sonra icmal yapıyor Cüz'iyatın bahislerinden sonra rubûbiyet-i mutlakanın düsturlarını, sıfat-ı kemaliyenin namuslarını fezlekeler ile zikrediyor Bu gibi fezlekelerin, âyetlerin sonundaki faideleri, âyetlerin ortalarında zikredilen mukaddemelere neticeler hükmündedirler Veya illet olurlar; tâ ki sâmiin zihni âyetlerde zikredilen cüz'iyat ile meşgul olup uluhiyet-i mutlaka mertebesinin azametini unutmasın ki, ubûdiyet-i fikriyesine halel gelmesin

sh: » (Ms: 219)

İ’lem Eyyühel-Aziz! Velilerin himmetleri, imdadları, mânevî fiilleriyle feyiz vermeleri hâlî veya fiilî bir duadır Hâdi, Mugis, Muîn ancak Allah'dır Fakat insanda öyle bir lâtife, öyle bir halet vardır ki, o lâtife lisanıyla her ne sual edilirse, -velev ki fâsık da olsun- Cenâb-ı Hak o lâtifeye hürmeten o matlubu yerine getirir O lâtife pek uzaktan bana göründü ise de, teşhis edemedim

İ’lem Eyyühel-Aziz! İlim ve yakîn şümulüne dâhil olan ahval-i maziye ile şek perdesi altında kalan ahval-i istikbaliye arasında şöyle bir mukayese yap:

Silsile-i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farzet, otur Sonra mevcudat-ı maziye kafilesine dâhil olan ecdadınla henüz istikbal rahminde kalıp da peyderpey vücuda çıkan evlâd ve ahfadın arasında bir tefavüt var mıdır? İyice bak! Evvelki kısım ilim ve ittikan ile Sâni'in masnuu olduğu gibi, ikinci kısım da aynen o Sâni'in masnuu olacaktır Her iki kısım da, Sâni'in ilmi ve müşahedesi altındadır Bu itibarla, ecdadın iadeten ihyası, evlâdının icadından daha garib değildir Belki daha ehvendir İşte bu mukayaseden anlaşıldı ki: Vukuat-ı maziye, Sâni'in bütün imkânat-ı istikbaliyeye kadir olduğuna şehadet eden bir takım mu'cizelerdir

Evet kâinat bostanında görünen şu mevcudat ve ecram, Hâlıklarının her şeye Kadîr ve her şeye Alîm olduğuna delâlet eden hârikalardır

Kezalik nebatat ve hayvanat, enva'ıyla, efradıyla, Sâni'lerinin her şeye kadir olduğuna şehadet eden san'at hârikalarıdır Evet kudretine nisbeten zerrat ile şümus mütesavi olduğu gibi, yaprakların neşriyle beşerin haşri de birdir Ve keza ağaçların çürümüş dağılmış yapraklarının iadeten ihyası arasında fark yoktur

İ’lem Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan büyük bir ölçüde tekrar ettiği ihya-yı arz ve toprak unsuruna nazar-ı dikkati celbettiğinden kalbime şöyle bir feyiz damlamıştır ki: Arz, âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir Ve tevâzu, mahviyet gibi maksuda îsal eden yolların en yakını da topraktır Belki toprak, en yüksek semavattan Hâlık-ı Semavat'a daha yakın bir yoldur Zira kâinatta tecelli-i rubûbiyet ve faaliyet-i kudrete ve makarr-ı hilafete ve Hayy, Kayyûm isimlerinin cilvelerine en uygun topraktır Nasılki arş-ı rahmet su üzerindedir Arş-ı hayat ve ihya da toprak üstündedir Toprak, tecelliyat ve cilvelere en yüksek bir âyinedir Evet kesif bir şeyin âyinesi ne kadar lâtif olursa, o nisbette suretini vâzıh gösterir Ve nuranî ve latif bir şeyin de âyinesi ne kadar kesif olursa, o nisbette esmanın cilvelerini

sh: » (Ms: 220)

cilâlı gösterir Meselâ hava âyinesinde yalnız şemsin zaîf bir ziyası görünür Su âyinesinde şems, ziyasıyla görünürse de elvan-ı seb'ası görünmüyor Fakat toprak âyinesi, çiçeklerinin renkleriyle şemsin ziyasındaki yedi rengi de gösterir اَقْرَبُ مَا يَكُونُ ا الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَ هُوَ سَاجِدٌ olan hadîs-i şerif, bu sırra işareten şehadet eder Öyle ise arkadaş, topraktan ve toprağa inkılâb etmekten, kabirden ve kabre girip yatmaktan tevahhuş etme!

İ’lem Eyyühel-Aziz! Aklım yürüyüş yaparken, bâzen kalbimle arkadaş olur Kalb zevkiyle bulduğu şeyi akla veriyor Akıl bervech-i mûtad bürhan şeklinde bir temsil ile ibraz ediyor Meselâ: Fâtır-ı Hakîm'in kâinattan sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi, sonsuz bir kurbiyeti de vardır Evet ilim ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulunduğu gibi; fevklerin de en fevkinde bulunuyor Hiçbir şeyde dâhil olmadığı gibi, hiçbir şeyden de hariç değildir Evet âsâr-ı rahmetine mazhar olan sath-ı arzda mâmulât-ı kudrete bak ki, bir parça bu sırra vâkıf olasın Meselâ: Biri arzda diğeri semada veya biri şarkta diğeri garpta iki şeyi bir anda yaratan Sâniin, o yaratılan şeylerin arasındaki uzaklık kadar uzaklığı lâzımdır Ve keza her şeyin kayyûmu olduğu cihetle de, her şeyin nefsinden daha ziyade bir kurbiyeti de vardır Bu sır, daire-i vücub, tecerrüd ve ıtlak hasâisindendir Ve fâil-i aslînin mahiyetiyle, zıllî olan münfail arasındaki mübâyenet-i lâzımesidir Meselâ: Şems timsallerine kayyûm olduğu için fevkalhad onlara bir kurbiyeti vardır Âyinedeki zıll ve gölge ile semada bulunan asıl arasındaki mesafe kadar da bu'diyeti vardır

***

sh: » (Ms: 221)

Şu'le'nin Zeyli

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

İ’lem Eyyühel-Aziz! Bütün kâinatı ihata eden bir nurdan hiç bir şey gizlenemez Ve gayr-ı mütenahî bir daire-i kudretten bir şey hariç kalamaz Ve illâ, gayr-ı mütenahînin tenahisi lâzım gelir Ve keza hikmet-i İlahiye her şeye değeri nisbetinde feyiz veriyor Ve herkes bardağına göre denizden su alabilir Ve keza mukaddir olan Kadîr-i Hakîm'in büyüğe olan teveccühü, küçüğe olan teveccühüne mani olamaz Ve keza maddeden mücerred zâhir ve bâtın olan muhit bir nazara, en büyük şey en küçük bir şeyi veya nev bir ferdini gizletemez Ve keza küçük olan bir şey mazhar ve mahal olduğu san'at nisbetinde büyür Ve küçük şeylerin nevileri büyük olurlar Ve keza azamet-i mutlaka şirketi aslâ kabul etmez Ve keza fevkalâde bir sühuletle, hârika bir sür'atle, mu'ciz bir ittikan ve intizamla cûd-u mutlaktan akan âsârdan anlaşılıyor ki, mikrop gibi en küçük ve daha küçük havaî, maî, türabî hayvanlar boş zannedilen âlemin yerlerini doldurmuşlardır

İ’lem Eyyühel-Aziz! Nefsine olan muhabbeti îcab ettiren nefsin sana olan kurbiyeti ise, Hâlıkına muhabbetin daha fazla olmalıdır Çünki nefsinden o daha karibdir Evet senin fikrin, ihtiyarın idrak edemedikleri sendeki mahfiyat, Hâlıkın nazarı ve ilmi altındadır

İ’lem Eyyühel-Aziz! Âlemde tesadüf yoktur Evet bilhassa bahar mevsiminde, küre-i arz bahçesinde, bütün ağaçların dallarında çiçeklerin yapraklarında, mezruatın sünbüllerinde hikmet bülbülleri, hikmet âyetlerini tanaggum ve terennüm ile inşad ettikleri iman kulağıyla, basiret gözüyle dinlenilirse, tesadüf şeytanları bile kabul ile hayran olurlar

sh: » (Ms: 222)

İ’lem Eyyühel-Aziz! Tevhid ile bütün eşyayı, Vâhid-i Ehad'e isnad etmediğin takdirde, âlemde bulunan bütün efradın mazhar oldukları tecelliyat-ı İlahiye adedince ilahları kabul etmek mecburiyetindesin Evet gözünü şemsden yumduğun ve timsalleriyle irtibatını kestiğin zaman timsallerine ma'kes olan şeylerin adedince hakikî şemslerin vücudunu kabul etmeye mecbur olursun

İ’lem Eyyühel-Aziz! Sen bazı vecihlerden fenaya gittiğin zaman, Hâlık-ı Rahman-ı Rahîm ilminde, meşhudunda, malûmunda bâki kalmaklığın senin bekan için kâfidir

Yahu, her şeyi sahib-i hakikîsine ver veya ona isnad et Onun ismiyle al ki rahat edesin Ve illâ, bu kadar eşyayı vücuda getirip nizam ve intizamlarını temin edecek o kadar ilahları kabule muztar kalacaksın

sh: » (Ms: 223)

Nokta

مِنْ نُورِ مَعْرِفَةِ اللّهِ جَلَّ جَلاَلُهُ

(Kırkbeş Sene Evvel Te'lif Edilmiş Bir Risalenin Bir Kısmıdır)

 

ULtRaDяagoN is offline  
Dantel   Mumsema   Frmacil
Alt 25-04-2008   #2
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



İFADE-İ MERAM

Bir bahçeye girsem iyisini intihab ederim Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım Çürüğünü, yetişmemişini görsem “Huz mâ safâ” derim Muhatablarımı da öyle arzu ederim Derler:

– Sözlerin iyi anlaşılmıyor?

Bilirim ki kâh minare başında, kâh kuyu dibinde konuşuyorum Neyliyeyim zuhurat öyle “Şuaat” ve şu kitabda mütekellim âciz kalbimdir Muhatab âsi nefsimdir Müstemi' müteharri-i hakikat bir Japondur Temaşa eden bunu düşünmeli Gayet-ül gayat olan Marifetullahın bir bürhanı olan marifet-ün Nebi'yi “Şuaat”ta bir nebze beyan ettik Şu risalede maksud-u bizzât olan tevhidin lâyuhad berahininden yalnız dört muazzam bürhanına işaret edeceğiz Hem nazar-ı aklîyi hads-i kalbiyle birleştirmek için, melaike ve haşrin bir kısım delailine ima ederek imanın altı rüknünden dördünün birer lem'asını, fehm-i kasırımla göstermek isterim

آمَنْت بِاللّهِ وَ مَلئِكَتِهِ وَ كُتُبِهِ وَ رُسُلِهِ وَ الْيَوْمِ اْلآخِرِ وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَ شَرِّهِ مِنَ اللّهِ تَعَالَى وَ الْبَعْث بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَد اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّه وَ اَشْهَد اَنَّ مُحَمَّدً رَسُولَ اللّهِ

Said Nursî

sh: » (Ms: 224)

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

اَلْحَمْد لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلاَة وَالسَّلاَم عَلَى مُحَمَّدٍ خَاتَمِ النَّبِيِّنَ وَ عَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

اَللّه لاَ اِلهَ اِلاّ هُوَ اْلحَىّ الْقَيُّومُ maksudumuzdur, matlubumuzdur

Gayr-ı mütenahî berahininden dört bürhan-ı küllîyi irad ediyoruz

Birinci Bürhan: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır Şu bürhan-ı neyyirimiz Şuaat'ta tenevvür ettiğinden, tenvir-i müddeamızda münevver bir mir'attır

İkinci Bürhan: Kitab-ı kebir ve insan-ı ekber olan kâinattır

Üçüncü Bürhan: Kitab-ı Mu'ciz-ül Beyan, Kelâm-ı Akdes'tir

Dördüncü Bürhan: Âlem-i gayb ve şehadetin nokta-i iltisakı ve berzahı ve iki âlemden birbirine gelen seyyaratın mültekası vicdan denilen fıtrat-ı zîşuurdur Evet fıtrat ve vicdan akla bir penceredir Tevhidin şuaını neşrederler

BİRİNCİ BÜRHAN: Risalet ve İslâmiyetle mücehhez olan “hakikat-ı Muhammediye”dir ki, risalet noktasında en muazzam icma ve en vâsi tevatür sırrını ihtiva eden mecmu-u enbiyanın şehadetini tazammun eder Ve İslâmiyet cihetiyle vahye istinad eden bütün edyan-ı semaviyenin ruhunu ve tasdiklerini taşıyor İşte bütün enbiyanın şehadetiyle ve bütün edyanın tasdikiyle ve bütün mu'cizatının te'yidiyle musaddak olan bütün akvaliyle, vücud ve vahdet-i Sânii beşere gösteriyor Demek şu davada ittihad etmiş bütün efazıl-ı beşer namına o nuru gösteriyor Acaba bu kadar tasdiklere mazhar, büyük, derin, durbîn, safi, keskin, hakaik-aşina bir gözün gördüğü hakikat, hakikat olmamak hiç ihtimali var mı?

İKİNCİ BÜRHAN: Kâinat kitabıdır Evet şu kitabın bütün hurufu ve bütün noktaları, efraden ve terekküben Zât-ı Zülcelal'in vücud ve vahdetini, elsine-i mahsusaları kıraat ile وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ tilavet

sh: » (Ms: 225)

ediyorlar Cemi' zerrat-ı kâinat birer birer zât ve sıfat ve saire vücuh ile hadsiz imkânat mabeyninde mütereddid iken; birdenbire bir ciheti takib, muayyen bir sıfatla ittisaf, mahsus bir keyfiyetle tekeyyüf ederek hayretbahşa hikemi intac ettiğinden, Sâniin vücub-u vücuduna şehadetle avalim-i gaybiyenin enmuzeci olan latife-i Rabbaniye içinde ilân-ı Sâni' eden misbah-ı îmanı ışıklandırıyorlar Evet bir nefer, nefsinde ve takımında ve bِlükte, taburda ve orduda gibi; her bir zerre de, kendi başıyla zât, sıfat, keyfiyetindeki imkânat cihetiyle Sânii ilân ettiği gibi, tesavir-i mütedâhileye benzeyen mürekkebat-ı müteşabike-i mütesaide-i kâinatın her bir makamında ve her bir nisbetinde ve her bir dairesinde, her bir zerre, müvazene-i cereyan-ı umumîyi muhafaza; ve her nisbetinde ve her takımında ayrı ayrı vazifeyi îfa ve hikmeti intaç ettiklerinden Sâniin kasd ve hikmetini izhar ve vücud ve vahdetinin âyâtını kıraat ettikleri için Sâni'-i Zülcelal'in berahini, zerrattan kat kat ziyade olur Demek اَلطُّرُقُ اِلَى اللّهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلاَئِقِ hakikattir mübalağa değil; belki nâkıstır

S: Neden aklıyla herkes göremiyor?

C: Kemal-i zuhurundan ve zıddın ademinden

تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا * مِنَ اْلمَلأِ اْلاَعْلَى اِلَيْكَ رَسَائِل

Yani: “Sahife-i âlemin eb'ad-ı vâsiasında Nakkaş-ı Ezelî'nin yazdığı silsile-i hâdisatın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl Tâ ki mele-i a'lâdan uzanan şu selasil-i resail, seni a'lâ-yı illiyyîn-i tevhide çıkarsın” Şu kitabın heyet-i mecmuasında öyle parlak bir nizam var ki, nezzamı güneş gibi içinde tecelli ediyor Her kelimesi, her harfi birer mu'cize-i kudret olan bu kitab-ı kâinatın te'lifinde öyle bir i'caz var ki, bütün esbab-ı tabiiye, farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemal-i acz ile o i'caza karşı secde ederek

سُبْحَانَكَ لاَ قُدْرَةَ لَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَزِيز الْحَكِيم diyeceklerdir Her bir kelimesi bütün kelimatıyla münasebettardır Ve her harfi, bahusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzaaf iştibak-ı tesanüd-ü nazmı vardır ki, bir noktayı yerinde icad etmek için bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır Demek sivrisineğin gözünü halkeden, gü

sh: » (Ms: 226)

neşi dahi o halketmiştir Pirenin midesini tanzim eden manzume-i şemsiyeyi de o tanzim etmiştir Sünuhat'ın dokuzuncu sahifesinde مَا خَلْقَكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin sırrına müracaat et Yalnız şu kitabın küçük bir kelimesi olan bal arısını gör Nasıl şehd-i şehadet o mu'cize-i kudretin lisanından akıyor Veyahut şu kitabın bir noktası olan hurdebinî bir huveynat ki, çok defa büyülttükten sonra görünür Dikkat et! Nasıl mu'ciznüma, hayret-feza bir misal-i musaggar-ı kâinattır Sure-i Yâsin, suret-i lafz-ı Yâsin'de yazıldığı gibi, cezaletli, mûciz bir nokta-i câmiadır Onu yazan, bütün kâinatı da o yazmıştır Eğer insaf ile dikkat etsen, şu küçücük hayvanın ve huveynatın sureti altında olan makine-i dakika-i bedia-i İlahiyenin şuursuz, kör, mecra ve mahrekleri tahdid olunmayan ve imkânatından evleviyet olmayan esbab-ı basita-i camide-i tabiiyeden husulünü, muhal-ender muhal göreceksin

Eğer her bir zerrede hükema şuuru, etibba hikmeti, hükkâmın siyaseti bulunduğunu ve her bir zerre de sair zerrat ile vasıtasız muhabere ettiğini itikad edersen, belki nefsini kandırıp o muhali de itikad edebilirsin Halbuki, o zîhayat makinede öyle bir mu'cize-i kudret, öyle bir hârika-i hikmet vardır ki, ancak bütün kâinatı, bütün şuunatını icad eden, tanzim eden bir Sâniin sun'u olabilir Yoksa kör, az, basit imkân tereddüdüyle ayak atamaz Esbab-ı tabiîden olamaz Bahusus o esbab-ı tabiiyenin üss-ül esası hükmünde olan cüz-ü lâyetecezzadaki kuvve-i cazibe ve kuvve-i dafianın içtimalarının hortumu üzerinde bir muhaliyet damgası var Fakat caizdir ki, herbir şeyin esası zannettikleri olan cezb, def', hareket, kuva gibi emirler, âdâtullahın kanunlarına birer isim olsun Lâkin kanun, kaidelikten tabiîliğe ve zihnîlikten haricîliğe ve itibarîden hakikata ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz

S: Ezeliyet-i madde ve harekât-ı zerrattan teşekkül-ü enva' gibi umûr-u bâtılaya neden ihtimal veriliyor?

C: Sırf başka şey ile nefsini ikna etmek sadedinde olduğu için, o umûrun esas-ı fasidesini tebeî bir nazarla derketmediğinden neş'et ediyor Eğer nefsini ikna etmek suretinde kasden ve bizzât ona müteveccih olursa muhaliyetine ve makul olmadığına hükmedecektir Faraza kabul etse de, tegafül-ü anis-Sâni' sebebiyle hasıl olan ızdırar ile kabul edilebilir Dalalet ne kadar acibdir Zât-ı Zülcelal'in lâzım-ı zarurîsi olan ezeliyeti ve hassası olan icadı aklına sığıştırmayan, nasıl oluyor ki gayr-ı mütenahî zerrata ve âciz şeylere veriyor

sh: » (Ms: 227)

Evet meşhurdur ki: Hilâl-i îde bakarlardı Kimse bir şey görmedi İhtiyar bir zât yemin etti: “Hilâli gördüm” Halbuki gördüğü hilâl, kirpiğinin takavvus etmiş beyaz bir kılı idi Kıl nerede, kamer nerede? Harekât-ı zerrat nerede, sebeb-i teşkil-i enva' nerede?

İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor Bazan bâtıl eline gelir Hak zannederek koynunda saklar Hakikatı kazarken ihtiyarsız dalalet başına düşer; hakikat zannederek başına giydiriyor

S: Nedir şu tabiat, kavanin, kuva ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?

C: Tabiat, âlem-i şehadet denilen cesed-i hilkatin anasır ve a'zasının ef'alini intizam ve rabt altına alan bir şeriat-ı kübra-yı İlahiyedir İşte şu şeriat-ı fıtriyedir ki, sünnetullah ve tabiat ile müsemmadır Hilkat-ı kâinatta câri olan kavanin-i itibariyesinin mecmu ve muhassalasından ibarettir Kuva dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer hükmüdür Ve kavanin dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer mes'elesidir Fakat o şeriattaki ahkâmın yeknesak istimrarına istinaden vehim, hayal tasallut ederek tazyik edip, şu tabiat-ı hevaiye tevazzu' ve tecessüm edip mevcud-u haricî ve hayalden hakikat suretine girmiştir Hayali, hakikat suretinde gören, gösteren nüfusun istidad-ı şûresinden, fâil-i müessir tavrını takmıştır Halbuki kör, şuursuz tabiat, kat'iyen kalbi ikna edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakikat ona ünsiyet edecek hiç bir mülâyemet ve münasebet yok iken ve masdar olmaya kabiliyeti mefkud iken, sırf nefy-i Sâni' farazından çıkan bir ızdırar ile veleh-resan-ı efkâr olan kudret-i ezeliyenin âsâr-ı bâhiresinin tabiattan sudûru tahayyül edilmiş

Halbuki tabiat misalî bir matbaadır, tâbi' değil; nakıştır, nakkaş değil; kabildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şeriat-ı irâdiyedir, hakikat-ı hariciye değil Meselâ: Yirmi yaşında bir adam birdenbire dünyaya gelse, hâlî bir yerde muhteşem ve sanayi-i nefisenin âsârıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farzetse kat'iyen hariçten gelme hiç bir fâilin eseri değil Sonra içindeki eşya-yı muntazamaya sebeb ararken tanziminin kavaninini câmi' bir kitab bulsa, onu ma'kes-i şuur olduğundan, bir fâil, bir illet-i ızdırarî kabul eder İşte Sâni'-i Zülcelal'den tegafül sebebiyle böyle gayr-ı makul, gayr-ı mülayim bir illet-i ızdırarî olan tabiatla kendilerini aldatmışlar

Şeriat-ı İlahiye ikidir:

Biri: Sıfat-ı kelâmdan gelen bir şeriattır ki, beşerin ef'al-i ihtiyariyesini tanzim eder

sh: » (Ms: 228)

İkincisi: Sıfat-ı iradeden gelen ve evamir-i tekviniye tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyedir ki, bütün kâinatta câri olan kavanin-i âdâtullahın muhassalasından ibarettir Evvelki şeriat nasıl kavanin-i akliyeden ibarettir; tabiat denilen ikinci şeriat dahi, mecmu-u kavanin-i itibariyeden ibarettir Sıfat-ı kudretin hâssası olan te'sir ve icâdâ mâlik değillerdir

Sâbıkan sırr-ı tevhid beyanında demiştik: Her şey her şeyle bağlıdır Bir şey her şeysiz yapılmaz Bir şeyi halkeden her şeyi halketmiştir Öyle ise, bir şeyi yapan Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olmak zarurîdir

Şu ehl-i dalaletin gösterdikleri esbab-ı tabiiye, hem müteaddid, hem birbirinden haberi yok; hem kör, iki elinde iki kör olan tesadüf-ü a'ma ve ittifakıyet-i avrânın eline vermiştir

قُلِ اللّه ثُمَّ ذَرْهُمْ فِى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ

Elhasıl: İkinci bürhanımız olan kitab-ı kebir-i kâinattaki nazm ve nizam, intizam ve te'lifindeki i'caz güneş gibi gösteriyor ki; bir kudret-i gayr-ı mütenahî, bir ilm-i lâyetenâha, bir irade-i ezeliyenin eserleridir

S: Nazm ve nizam-ı tamme ne ile sabittir?

Elcevab: Nev'-i beşerin havas ve cevasisi hükmünde olan fünun-u ekvan istikra-ı tamme ile o nizamı keşfetmişlerdir Çünki; her bir nev'e dair bir fen ya teşekkül etmiş veya etmeye kabildir Her bir fen, külliyet-i kaide hasebiyle kendi nev'indeki nazm ve intizamı gösteriyor Zira, her bir fen kavaid-i külliye desatirinden ibarettir Demek şahsın nazarı, nizamı ihata etmezse, cevasis-i fünun vasıtasıyla görür ki, insan-ı ekber insan-ı asgar gibi muntazamdır Her bir şey, hikmet üzere vaz' edilmiştir Faidesiz abes yoktur Şu (*) bürhanımız değil yalnız erkânı ve âzası, belki bütün hüceyratı, belki bütün zerratı birer lisan-ı zâkir-i tevhid olarak büyük bürhanın sada-yı bülendine iştirak ederek “Lâ İlahe İllallah” diye zikrediyorlar

ÜÇÜNCÜ BÜRHAN: Kur'an-ı Azîmüşşan'dır Şu bürhan-ı nâtıkın sinesine kulağını yapıştırsan işiteceksin: “Allahü Lâ İlahe İlla Hu”yu tekrar ediyor Hem gayet mükemmel semeratıyla, meyvedar bir ağacın menba-ı hayatı olan cürsûme olmazsa veya kökü bozuksa, semere ver

_________________________________

(*) Delaletçe sîması bir “Hu” lafzına benzer ki, o “Hu”nun her bir cüz'ü küçük “Hu”lardan, her bir küçük “Hu” da küçücük “Hu”lardan teşekkül etmiştir

sh: » (Ms: 229)

mez Şu bürhanımız dallarında meyve-i hak ve hakikat o kadar çoktur ve o kadar doğrudur ki, şübhe bırakmaz ki cürsûmesinde olan mes'ele-i tevhid, hiç vehim bırakmaz derecede kuvvetli, doğru bir hak ve hakikatı tazammun ediyor Hem şu bürhanın âlem-i şehadet tarafına tedelli etmiş olan ahkâma dair dalı, bütün sıdk ve hak ve hakikat olduğu gibi, bizzarure âlem-i gayb tarafına uzanan tevhide ve gayba dair gusn-u azamı (ağaç dalı) yine sabit hakaik ile meyvedardır

Hem derince şu bürhan tersim edilse anlaşılır ki, onu gösteren zât, neticesi olan mes'ele-i tevhidde o kadar emindir ki, hiç bir şaibe-i tereddüd hiç bir tarafında ihsas edilmiyor Hem o neticeyi bütün hakaika esas addederek müselleme ve zaruriye olduğunu bütün kuvvet-i beyanıyla ve ısrarıyla ona giydiriyor Ve başka şeyleri ona ircâ ediyor Temel taşı gibi o şedid kuvvet, sun'î olamaz Hem de, üstündeki sikke-i i'caz her ihbarını tasdik eder Tezkiyeden müstağni kılar

Âdeta ihbaratı binefsiha sabit umûrlardandır Evet şu bürhan-ı münevverenin altı ciheti de şeffaftır Üstünde i'caz; altında mantık ve delil; sağında aklı istintak; solunda vicdanı istişhad; önünde hedefinde hayır ve saadet; nokta-i istinadı vahy-i mahzdır Vehmin ne haddi var ki girebilsin

Marifet-i Sâni' denilen kemalât arşına uzanan mi'racların usûlü dörttür

Birincisi: Tasfiye ve işrâka müesses olan muhakkikîn-i sofiyenin minhacıdır

İkincisi: İmkân ve hudûsa mebni mütekellimînin tarîkıdır

Bu iki asıl, çendan Kur'andan teşaub etmişlerdir Lâkin fikr-i beşer başka surete ifrağ ettiği için uzunlaşmış ve müşkilleşmiş, evhamdan masun kalmamışlar

Üçüncüsü: Şübehat-âlûd hükema mesleğidir

Dördüncüsü ve en birincisi: Belâgat-ı Kur'aniyenin ulvî mertebesini ilân etmekle beraber, cezalet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mi'rac-ı Kur'anîdir Hem o arşa çıkmak için dört vesile vardır: İlham, talim, tasfiye, nazar-ı fikrî

Tarîk-ı Kur'anî iki nevidir:

Birincisi: Delil-i inâyet ve gayettir ki, menafi-i eşyayı ta'dad eden bütün âyât-ı Kur'aniye bu delili nesc ve şu bürhanı tanzim ediyorlar Bu delilin zübdesi, kâinatın nizam-ı ekmelinde ittikan-ı san'at ve riayet-i mesalih ve hikemdir Bu ise Sâniin kasd ve hikmetini isbat ve tesadüf vehmini ortadan nefyediyor Zira ittikan ihtiyarsız olmaz Evet nizamın şahidleri olan bütün fünun-u ekvan, mevcudatın silsilelerindeki halka

sh: » (Ms: 230)

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 25-04-2008   #3
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



lardan asılmış mesalih ve semeratı ve inkılâbat-ı ahvalin katmer ve düğümleri içinde saklanmaz hikem ve fevaidi göstermekle, Sâniin kasd ve hikmetine kat'î şehadet ediyorlar Ezcümle:

Fenn-i hayvanat, fenn-i nebatat, ikiyüz bini mütecaviz enva'ın büyük peder ve âdemleri hükmünde olan mebde'lerinin her birinin hudûsuna şehadet ettiği gibi; mevhum ve itibarî olan kavanin, kör ve şuursuz olan esbab-ı tabiiye ise bu kadar hayret-feza silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrad denilen dehşet-engiz birer makine-i acibe-i İlahiyenin icad ve inşasına adem-i kabiliyetleri cihetiyle her bir ferd, her bir nevi müstakillen Sâni'-i Hakîm'in dest-i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhar ediyorlar

Kur'an-ı Kerim فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ der Kur'anda delil-i inayet vücuh-u mümkinenin en mükemmel vechi ile bulunuyor Kur'an, kâinatta tefekküre emir verdiği gibi, fevaidi tezkâr ve nimetleri ta'dad eden âyâtın fevasıl ve hâtimelerinde galiben akla havale ve vicdanla müşaverete sevketmek için

اَوَلاَ يَعْلَمُونَ, اَفَلاَ يَعْقِلُونَ, اَفَلاَ يَتَذَكَّرُ ونَ, فَاعْتَبِرُوا gibi, o bürhan-ı inâyeti ezhanda tesbit ediyor

İkinci Delil-i Kur'anî: “Delîl-i İhtirâ”dır Hülâsası:

Mahlukatın her nev'ine, her ferdine ve o nev'e ve o ferde müretteb olan âsâr-ı mahsusasını müntic ve istidad-ı kemaline münasib bir vücudun verilmesidir Hiç bir nevi' müteselsil-i ezelî değildir İmkân bırakmaz İnkılâb-ı hakikat olmaz Mutavassıt nev'in silsilesi devam etmez Tahavvül-ü esnaf inkılâb-ı hakaikın gayrısıdır Madde dedikleri şey, suret-i mütegayyire, hem harekât-ı mütehavvile-i hâdiseden tecerrüd etmediğinden hudûsu muhakkaktır Kuvvet ve suretler, a'raziyetleri cihetiyle enva'daki mübâyenet-i cevheriyeyi teşkil edemez A'raz cevher olamaz Demek enva'ının fasîleleri ve umum a'razının havass-ı mümeyyizeleri bizzarure adem-i sırftan muhteradırlar Silsilede tenasül, şerait-i âdiye-i itibariyedendir

Feya acaba! Vâcib-ül Vücud'un lâzime-i zaruriye-i beyyinesi olan ezeliyeti zihinlerine sığıştıramayan, nasıl oluyor da, her bir cihetten ezeliyete münafî olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler? Hem dest-i tasarruf-u kudrete karşı mukavemet edemeyen koca kâinat, nasıl oldu da küçücük ve nazik zerratların (Öyle dehşetli salabet bul

sh: » (Ms: 231)

muş ki) kudret-i ezeliyenin yed-i idamına karşı dayanıyor Hem nasıl oluyor ki, kudret-i ezeliyenin hassası olan ibda ve icadı, hiç bir münasebet-i makule olmadan en âciz ve en bîçare esbaba isnad ediliyor?

İşte Kur'an-ı Kerim şu delili, halk ve icaddan bahseden âyâtı ile ezhanda tanzim ediyor Müessir-i hakikî yalnız Allah'tır Tesir-i hakikî esbabda yoktur Esbab, izzet ve azamet-i kudretin perdesidir Tâ ki, aklın nazar-ı zâhirîsinde, dest-i kudret umûr-u hasise ile mübaşir görünmesin Bir şeyde iki cihet var: Biri mülk, âyinenin mülevven vechi gibi Ezdad ona varid oluyor Çirkin olur, şer olur, hakir olur, azîm olur ilh Esbab bu cihette vardır İzhar-ı azamet ve izzet-i kudret öyle ister

İkinci cihet melekûtiyet cihetidir Âyinenin şeffaf vechi gibi Şu cihet her şeyde güzeldir Şu cihette esbabın tesiri yoktur Vahdet öyle ister Hattâ hayat ve ruh ve nur ve vücud, iki vecihleri şeffaf ve güzel olduğundan mülken ve melekûten vasıtasız dest-i kudretten çıkıyorlar

DÖRDÜNCÜ BÜRHAN: Vicdan-ı beşer denilen fıtrat-ı zîşuurdur Şu bürhanda dört nükteyi nazar-ı dikkate al:

Birincisi: Fıtrat yalan söylemez Meselâ, bir çekirdekte meyelan-ı nümuvv der ki: “Sünbülleneceğim, meyve vereceğim” Doğru söyler Meselâ, yumurtada bir meyelan-ı hayat var, der: “Piliç olacağım” Biiznillah olur Doğru söyler Meselâ bir avuç su, incimad ile meyelan-ı inbisatı der: “Fazla yer tutacağım” Metin demir onu yalan çıkaramaz Sözünün doğruluğu demiri parçalar İşte bu meyelanlar, irâde-i İlâhiyeden gelen evâmir-i tekvîniyenin tecellileridir, cilveleridir

İkincisi: Beşerin havass-ül hams-ı zâhire ve bâtınadan başka, âlem-i gayba karşı açılan pek çok pencereleri var Gayr-ı meş'ur pek çok hisleri var Hiss-i sâmia, bâsıra, zaika olduğu gibi, bir hiss-i sâdise-i sadıka olan saika vardır Hem bir hiss-i sâbia-i bârika olan şaika var O şevk ve sevk yalan söylemez, yanlış gidemez

Üçüncüsü: Mevhum bir şey hakikat-ı hariciyeye mebde' olamaz Fıtrat ve vicdanda nokta-i istinad ile nokta-i istimdad, iki hakikat-ı zaruriyedir Hilkatin safveti ve en mükerremi olan ruh-u beşer, o iki nokta olmazsa en süfli, en berbad bir mahluk olur Halbuki, kâinattaki hikmet ve nizam ve kemal bu ihtimali reddeder

Dördüncüsü: Akıl tâ'til-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz Kendi nefsini inkâr etse de; onu görür, onu düşünür, ona müteveccihtir Hads ki, şimşek gibi sür'at-i intikaldir, daima onu tahrik eder Hadsin muzaafı olan ilham, onu daima tenvir eder Meyelanın muzaafı olan arzu ve onun muzaafı olan iştiyak ve onun mu

sh: » (Ms: 232)

zaafı olan aşk-ı İlahî, onu daima marifet-i Zülcelal'e sevkeder Şu fıtrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat-ı cazibedarın cezbiyledir

Bu nükteleri bildikten sonra şu bürhan-ı enfüsî olan vicdana müracaat et Göreceksin ki, kalb bedenin aktarına, neşr-i hayat ettiği gibi, kalbdeki ukde-i hayatiye olan marifet-i Sâni'dir ki, istidadat-ı gayr-ı mahdude-i insaniye ile mütenasib olan âmâl ve müyul-ü müteşaibeye neşr-i hayat eder Lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder İşte nokta-i istimdad

Ve kavga ve müzahemetin meydanı olan dağdağa-i hayata hücum gösteren âlemin, binlerce musibet ve müzahamelere karşı yegâne nokta-i istinad yine marifet-i Sâni'dir

Evet her şeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni'-i Hakîme itikad etmezse ve alelamyâ kör tesadüflere havale ederse ve o beliyyata karşı elindeki kudretin adem-i kifayetini düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telaş, havftan mürekkeb bir halet-i cehennemnümun ve ciğerşikâfe düşecektir O ise eşref ve ahsen-i mahlukat olan ruh-u insaniyetin her şeyden ziyade perişan olduğunu istilzam eder O ise, intizam-ı kâmil-i kâinattaki nizam-ı ekmele zıd oluyor Şu nokta-i istimdad ve nokta-i istinad ile bu derece nizam-ı âlemde hüküm-fermalık, hakikat-ı nefs-ül emriyenin hassa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan Sâni'-i Zülcelâl mârifetini kalb-i beşere daima tecelli ettiriyor Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima açıktır Sâni'-i Zülcelâl bu dört bürhan-ı azîmin kat'î şehadetleriyle Vâcib-ül Vücud, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürîd, Semi', Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyum olduğu gibi bütün evsaf-ı celâliye ve cemaliye ile muttasıftır Zira mukarrerdir ki: Masnûdaki feyz-i kemâl Sâniin zıll-i tecellisinden muktebesdir Demek, kâinatta ne kadar hüsn-ü cemal, kemal varsa, umumundan lâyühad derecede yüksek tabakada evsaf-ı cemaliye ve kemaliye ile Sâni'-i Zülcelâl muttasıftır Zira, ihsan servetin, icad vücudun, îcab vücubun, tahsin hüsnün, tenvir nurun fer'i ve delili olduğu gibi; bütün kâinattaki bütün kemal ve cemal, Sâni'-i Zülcelalin kemal ve cemaline bir zıll-ı zalîldir ve bürhanıdır

Hem de Sâni'-i Zülcelâl cemî nekaisten münezzehtir Zira nevakıs mahiyet-i maddiyatın istidadsızlığından neş'et eder Zât-ı Zülcelâl maddiyattan mücerreddir, münezzehtir Hem kâinatın mahiyat-ı mümkinesinden neş'et eden evsaf ve levazımatından mukaddestir

لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ جَلَّ جَلاَلُهُ سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفَى لِشِدَّةِ ظُهُورِهِ سُبْحَانَ مَنِ اسْتَتَرَ لِعَدَمِ ضِدِّهِ سُبْحَانَ مَنِ احْتَجَبَ بِاْلاَسْبَابِ لِعِزَّتِهِ

sh: » (Ms: 233)

Sual: Vahdet-ül vücudu nasıl görüyorsun?

Elcevab: Tevhidde istiğraktır ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkîdir Esasen tevhid-i rubûbiyet ve tevhid-i uluhiyetten sonra tevhidde zevken şiddet-i istiğrak, vahdet-i kudret yani لاَ مُؤَثِّرَ فِى الْكَوْنِ اِلاَّ اللّه sonra vahdet-i idare, sonra vahdet-üş şuhud, sonra vahdet-ül vücud, sonra yalnız bir vücudu, sonra yalnız bir mevcudu görünceye müncer oluyor Muhakkikîn-i Sofiyenin müteşabihat hükmünde olan şatahatıyla istidlâl edilmez Daire-i esbabı yırtıp çıkmayan ve tesirinden kurtulmayan bir ruh, vahdet-ül vücuddan dem vursa, haddini tecavüz eder Dem vuranlar, Vâcib-ül Vücud'a o kadar hasr-ı nazar etmişlerdir ki, mümkinattan tecerrüd ederek, yalnız bir vücudu belki bir mevcudu görmüşler Evet delil içinde neticeyi görmek, âlemde Sânii müşahede etmek, tarîk-ı istiğrakkârâne cihetiyle cedâvil-i ekvanda cereyan-ı tecelliyat-ı İlahiyeyi ve melekûtiyet-i eşyada sereyan-ı füyuzatı ve meraya-yı mevcudatta tecelli-i esmâ ve sıfâtı, yalnız zevken anlaşılır birer hakikat iken, dîk-ı elfaz sebebiyle ulûhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye tabir ettiler Ehl-i fikir, o hakaik-i zevkiyeyi nazarın mekayisine sıkıştırdığından çok evham-ı bâtılaya menşe oldu Maddeperver hükema ve zaîf-ül itikad ehl-i nazarın vahdet-ül vücudu ile evliyanın vahdet-ül vücudu, tamamen birbirinin zıddıdır Beş cihetten fark vardır:

Birincisi: Muhakkikîn-i Sofiye, Vâcib-ül Vücud'a o kadar hasr-ı nazar etmiş ve müstağrak olmuş ve ehemmiyet vermişler ki, onun hesabına kâinatın vücudunu inkâr etmişler Hükemâ ve zaîf-ül îtikad olanlar, maddeye o kadar hasr-ı nazar etmişler ve müstağrak olmuşlar ki, fehm-i ulûhiyetten uzaklaştılar Ve o derece maddeye kıymet verdiler ki, herşeyi maddede görmek hattâ ulûhiyeti onda mezcetmek, hattâ kâinat hesabına ulûhiyetten istiğna etmek derecede tarîk-ı müteassifeye girmişlerdir

İkincisi: Muhakkikîn-i sofiyenin vahdet-i vücudu vahdet-üş şühudu tazammun eder İkincilerin vahdet-ül mevcudu tazammun eder

Üçüncüsü: Birincilerin mesleği zevkîdir İkincilerin nazarîdir

Dördüncüsü: Birinciler evvelen ve bizzât Hakk'a, nazar-ı tebeî olarak halka bakarlar İkinciler, evvelen ve bizzât halka bakarlar

Beşincisi: Birinciler, Hüdaperesttirler İkinciler, hodperesttirler

اَيْنَ الثَّرَا مِنَ الثُّرَيَّا وَ اَيْنَ الضِّيَاءُ السَّاطِعُ مِنَ الظُّلْمَةِ الدَّامِسَةِ

sh: » (Ms: 234)

TENVİR

Meselâ: Küre-i Arz rengârenk muhtelif ve küçük küçük cam parçalarından farzolunursa, her biri başka hasiyetle levnine ve cirmine ve şekline nisbet ile şemsden bir feyiz alacaktır Şu hayalî feyiz ise, ne güneşin zâtı ve ne de ayn-ı ziyasıdır Hem de ziyanın temasili ve elvan-ı seb'asının tesaviri ve güneşin tecellisi olan şu gûna-gûn ve rengârenk çiçeklerin elvanı faraza lisana gelseler, herbiri “Güneş benim gibidir” veyahut “Güneş benim” diyeceklerdir

آنْ خَيَالاَتِى كِه دَامِ اَوْلِيَاستْ * عَكْسِ مَهْرُ ويَانِ بُوسْتَانِ خُدَاسْتْ Fakat ehl-i vahdet-üş şühudun meşrebi, fark ve sahvdır Ehl-i vahdet-ül vücudun meşrebi mahv ve sekirdir Safi meşreb ise, meşreb-i ehl-i fark ve sahvdır

تَفَكَّرُ وا فِى آلاَءِ اللّهِ وَ لاَ تَفَكَّرُ وا فِى ذَاتِهِ فَاِنَّكُمْ لَنْ تَقْدِرُوا{

حَقِيقَة الْمَرْءِ لَيْسَ الْمَرْء يُدْرِكُهَا فَكَيْفَ كَيْفِيَّةُ الْجَبَّارِ ذِى الْقِدَمِ{

هُوَ الَّذِى اَبْدَعَ اْلاَشْيَاءَ وَ اَنْشَاَهَا فَكَيْفَ يُدْرِكُهُ مُسْتَحْدَثُ النَّسَمِ

“NOKTA”nın ikinci kısmı, haşir ve melâike ve beka-yı ruha âit olduğundan ve bu hakikatları kerametli “Yirmidokuzuncu Söz” ve “Onuncu Söz” gayet parlak bir surette izah ettiğinden onlara havale edilerek buraya dercedilmedi Üçüncü kısım ise, Ondört Ders'ten ibaret “Nur'un İlk Kapısı” namıyla ayrıca neşredildi

Said Nursî

sh: » (Ms: 235)

MÜNDERECAT HAKKINDA

Bu mühim mecmuanın cümle-i mukaddematından olan bir “İ’lem”de:

“Bu Risale, bazı âyât-ı Kur'aniyenin şuhudî bir nevi tefsiridir Ve ondaki mes'eleler Kur'an-ı Hakîm'in bahçesinden koparılmış çiçeklerdir Bu risalenin ibaresindeki icmal ve îcaz ve fehmindeki zâhirî müşkilât, sana tevahhuş vermesin Tekrar tekrar mütalaa et, tâ ki لَهُ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَ اْلاَرْضِ ve emsali tekrarat-ı Kur'aniyenin sırrı sana açılsın

Ey kari! Bu mecmuadaki tevhidin bürhanları ve mazharları, birbirine ihtiyaç bırakmıyor zannetme Çünki ben her bir bürhana her bir makam-ı mahsusta ihtiyaç hissettim Harekât-ı cihadiyem beni öyle bir mevkie ilca ediyordu ki, o mevkide, o anda bir kapı açmaya mecbur kalıyordum Çünki o dehşetli anda diğer açık kapılara dönmek müyesser olmuyordu Hem o seyahat-ı acibede rastgeldiğim nurlara delalet etmek için değil, belki hatırlamak için işaretler koydum Bazan büyük bir nura bir işaret koyuyordum “İlââhir” diye ne kadar güzel bir mukaddemeyi ve bir hülâsayı -bu mecmua- âdeta şifre gibi bir anahtarı karilerine takdim ediyor

* * *

Bu Mesnevî-i Nuriye'deki risalelerin isimleri “Reşhalar, Katre, Hubab, Habbe” şeklinde gidiyor Eğer Katre Risalesi'nin âhirinde merhum Şeyh Safvet Efendi'nin yazdığı gibi, her bir risaleye bir takriz yazılsa idi, o merhumun “Bu bir katre değil bir bahrdır” dediği gibi biz de derdik:

“O bir lem'a değil bir şemstir O bir reşha değil bir bahrdır O bir zühre değil bir cinandır O bir hubab değil bir ummandır

sh: » (Ms: 236)

sh: » (Ms: 237)

Fihrist

MUKADDEME 7-9

1- LEM'ALAR 10-20

Tevhide dair olup Risale-i Nur'daki Yirmiikinci Söz'ün esası ve bir cihette Arabçasıdır Ondört Lem'a ile tevhidin en ince hakikatlarını, en mufassal bir surette

وَ فِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُ لّ عَلَى اَنَّهُ وَاحِدٌ hakikatına mazhar edecek bir silsile-i delail ve şehadeti ibraz eden çok kıymetdar ve hava, su, ekmek gibi herkesin muhtaç olduğu bir risaledir

Nur'un Mesnevîsinin başında derc edilen “Lâsiyyemalar”, “Lem'alar”, “Reşhalar” isimlerindeki üç risale, âhirdeki risaleler gibi müteferrik mes'elelerden bahis değildir Aynı mevzu üzerinde gidiyorlar

2- REŞHALAR 21-32

Bu Reşhalar risalesi, îmanın en mühim üç erkânından nübüvvetin hakikatını ve nübüvvet-i Ahmediye'yi (ASM) gayet kat'î ve parlak bürhanlarla isbat ediyor Şems nasıl ziya vermemesi mümkün değildir Aynen öyle de: Ulûhiyet de risaletsiz mümkün olmadığını isbat ediyor Ve nübüvvetin hakikatını güneş gibi gösteriyor Kâinatı mücessem bir Kur'an-ı kebîr olarak temsil edip, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm onun âyet-ül kübrası olduğunu, gözünde perde ve kalbinde pas olmayanlara irâe ediyor

Bu hârika risale “Onbir Reşha”dır Onbirinci Reşha'da, yirmibir mu'cizat-ı Ahmediyeye (ASM) işaret eden bir salavat-ı şerifeyi o Nebiyy-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimize getiriyor

Onbirinci Reşha'dan sonra uzun bir İ’lem'de, nübüvvet-i Ahmediyeye (ASM) -başka bir tarzda- görülmemiş delilleri gösteriyor

Bu risalenin Türkçesi, Risale-i Nur'daki Ondokuzuncu Söz'dedir

sh: » (Ms: 238)

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 25-04-2008   #4
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Mesnevî'nin başındaki bu üç risale “Eski Said”in eserlerinden olmayıp, Üstadımızın tabiriyle, “Yeni Said”in eserleridir Üstadımızın eski eserlerinden Risale-i Nur'a girenler olduğu gibi; Risale-i Nur'u te'lifi zamanında yazdığı Arabça eserleri de, bu suretle Mesnevî-i Arabiyeye idhal olunmuştur

3- LآSİYYEMALAR 33-49

Îmân-ı Haşre dair olan bu risale Risale-i Nur'daki Onuncu Söz'ün esası olup Barla'da, Üstadımızın -bir bahar gününde- rahmet-i İlahiyenin âsârını bağ ve bahçelerde müşahedesinden ve ihtiyarsız olarak فَانْظ رْ اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذلِكَ َلم حْيِى اْلمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ âyet-i kerimesini kırk defaya yakın okumasından sonra tulû' etmiş gayet kıymettar ve bu zamanda çok lüzumlu ve inkâr-ı haşir mefkuresini köküyle kesip İbn-i Sina gibi acib bir dâhînin “Haşir bir mes'ele-i nakliyedir, akıl bu yolda gidemez” dediği haşri en basit fehme de kabul ettiren; ve haşrin binler nümunelerini arz yüzünde gösteren; ve haşri iktiza eden pek çok esmâ-i İlâhiyeden tut, tâ mahiyet-i insaniyede dahi haşri isbat eden bir risaledir

Bir kaide-i hasenenin tezahürü olarak, her risalenin başında olduğu gibi bu risalenin başında da Cenab-ı Hakk'a tahmidat ve Nebiyy-i Zîşan'a salât ü selâm vardır İmân-ı Billâh, îmân-ı bi'n-nebî, îman-ı bil'haşir ve şuhud-u kâinat mabeyninde bir irtibat-ı tâmme ve telâzum-u kat'iye olduğundan, bu risale kısaca olarak “Tevhid ve Risalet” hakikatlarından bahsederek esas mes'ele olan mes'ele-i haşriyeye Lâsiyyemâlarla geçmiştir Risale-i Nur'un Yirmisekizinci Söz'ünün İkinci Makamı olan bu risale, yirmi senedir Üstadımızın eline yeni geçmiştir

4- KATRE 50-63

Bu Katre risalesi, bir mukaddeme, bir hâtime ve dört babdan ibarettir Mukaddemede Üstadımız, kırk sene ömründe, te'lif eylediği seneye nisbetle otuz senelik ilim seyrinde, dört kelime ile dört kelâm tahsil ettiğini ve bu dört kelimenin biri “Mâna-yı Harfî”, ikincisi “Mâna-yı İsmî”, üçüncüsü “Niyet”, dördüncüsü “Nazar” olduğunu dört kelâm ise, biri “Ben kendi kendime mâlik değilim”, ikincisi “El-mevtü hakkun”, üçüncüsü “Rabbî vâhidün”, dördüncüsü “Ene'nin bir nokta-i sevda ve bir vâhid-i kıyâsî” olduğunu söylüyor Bu Risale اَشْهَد اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّه

hakikatını, Birinci Bab olarak, kâi

sh: » (Ms: 239)

nat erkânından her bir rükn ellibeş küllî ve gayet zâhir lisanla isbat ediyor

TAKRİZ 64

KATRE'NİN HATİMESİ 65-75

Müteferrik ve kısa, fakat çok lüzumlu ve mühim hakikatlardan bahseder Başında “yeis, ucb, gurur, sû'-i zan” gibi nefsin dört hastalığını; sonra dört hakikatı ve daha sonra da “Katre”de zikredilen Birinci Bab'daki “Lâ ilahe illallah” hakikatını ve devamı olarak Bâb-ı Sâni'de “Sübhanallah”; Bâb-ı Sâlis'te “Elhamdülillâh”; Bâb-ı Râbi'de “Allahü Ekber” mertebelerini beyan ettikten sonra, Nokta ve Nükte başlıklarıyla mevzu itibariyle birbirinden farklı İ’lemlere geçer

KATRENİN ZEYLİ 76-83

“Remz”ler ve “İ’lem”ler ünvanı altında, her birisi bir risaleye mevzu olacak kıymette hakikatlardan ibarettir Başında salât ü selâmdan sonra birinci “İ’lem” namazda evvel vakte riayet etmenin ve hayalen Kâ'be'ye mütevveccih olmanın faziletini ve evham ve vesvese-i şeytaniyeyi nasıl müzmahil ettiğini ve musallînin bütün letaif ve havassının nasıl feyizlendiğini beyan eder

Bu geçen risaleler aynı zamanada erkân-ı îmaniyeden bahsetmekle hem îman, hem ilim, hem mârifetullah, hem zikir olduğundan okuması dahi bir nevi ibadettir

5- HUBAB 84-96

Biri Türkçe diğeri Arabça iki zeyli olan bu çok mühim risale, Üstadımızın “Hutuvat-ı Sitte”yi neşri münasebetiyle taltif için Ankara'ya çağrıldığında, Ankara'da İslâm ordusunun Yunan'a galebesinden neş'e alan ehl-i îmanın kuvvetli efkârı içine gayet müdhiş bir zındıka fikri girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasâne çalıştığını gördüğü hengâmda te'lif ettiği iki eserden birisidir

Bu risalenin başında bulunan salât ü selâm çok ehemmiyetlidir Bu Mesnevî-i Nuriyenin fevkalâde olan ve hiç bir eserde rastlanmayan bir hususiyeti de bir parmağın hareketiyle birkaç makineyi birden çalıştırmak gibi gayet belâgatlı bir beyan tarzına sahib oluşudur Sâbıkan zikredildiği gibi, bu muazzam mecmuada hem zikir, hem îman, hem tefekkür, hem ilmi bir arada bulmak daima mümkündür Meselâ: Salât ü selâmı yalnız zikir olarak dercetmiyor Aynı zamanda onda bir îman inkişafı, aynı zamanda bir ilim, aynı zamanda mü'min-i musalliyi evham ve şübehattan kurtaran hakikatları serd ederek lâakal üç mana mertebesini beyan ediyor

Bu hârika risale mühim bir “İ’lem”inde, medenî mü'min ile medenî kâfirin suret ve sîret ve zâhir ve bâtın farklarını gayet belîğ bir tarzda beyan ediyor Ve neticede bu farkı körlere de göstermek için diyor ki: “Eğer istersen hayalinle Nurşin

sh: » (Ms: 240)

karyesindeki Seydâ'nın meclisine git bak: Orada fukara kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melaikeleri bir sohbet-i kudsiyede göreceksin Sonra Paris'e git ve en büyük localarına gir, göreceksin ki, akrepler insan libası giymişler ve ifritler adam suretini almışlar ilâ âhir” diyerek daha başka cihetteki farklarını “Lemaat” ve “Sünuhat”a havale eder

Başka bir “İ’lem”de, Risale-i Nur'da Yirmiyedinci Söz namını alan İçtihad Risalesi'ni dört sahifede hülâsa ediyor

HUBAB'IN BİRİNCİ ZEYLİ 97-106

Farisî bir münacatla başlar Bu münacatın Türkçesi Yedinci Rica'da ve Onyedinci Söz'ün zeylinde vardır

ـstadımız hiç Farisî tahsil etmediği halde o kadar mükemmel Farisî bir lisan ile te'lif edilmiştir ki, o zamanki Afgan Sefiri bu eseri takdir hisleri içerisinde Afganistan'a göndermiştir Bu Farisî münacatın akabinde: “Ey Mücahidîn-i İslâm” başlığı altında Türkçe olarak meb'usana on maddelik bir hitab vardır Bu hitabın tesiriyle Meclis-i Meb'usand

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 25-04-2008   #5
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Yirmisekizinci mektub mektubat 28 mektub -C-



(Orjinal Sayfa405)
İşte bu hususî Rububiyetindeki ihsanatı, ehl-i gaflete karşı da tesadüf altına gizlenmez ve tabiata havale edilmez
İşte bu sırra binaendir ki; İ'caz-ı Kur'an ve Mu'cizat-ı Ahmediye'deki işarat-ı gaybiyeyi, hususî bir işaret telakki ve itikad etmişiz Ve bir imdad-ı hususî ve muannidlere karşı kendini gösterecek bir inayet-i hâssa olduğunu yakîn ettik Ve sırf lillah için ilân ettik Kusur etmişsek Allah afvetsin Âmîn
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا
* * *
[Sözler'in tebyizinde kıymetdar hizmeti sebkat eden muallim Ahmed Galib'in fıkrasıdır]
"Elde Kur'an gibi bürhan-ı hakikat varken,
Münkiri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir
Sözün özdür ey can, tekellüf değil!
Ledün ilminin zübde-i pâkidir
Bu, sümmettedarik tasannuf değil!
Bu bir hikmet-i nur-u irfandır
Ki ehva ve lağv ve tefelsüf değil!
Müzekki-i nefs ve musaffi-i ruh,
Mürebbi-i dildir, tasavvuf değil!
O Sözler bütün marifet şemsidir;
Sözüm doğrudur, bir teellüf değil!
İçin nurudur, lafza akseylemiş;
Bir-iki satırda teradüf değil!
Mutabık lafızlar birbirine;
Bu aslâ tasannu', tesadüf değil!
Dizilmiş nizamla bütün harfleri;
Tevafuktur, aslâ tehalüf değil!
Bu bir cilve-i sırr-ı i'cazdır;
Ki Kur'andandır, tecevvüf değil!
Bu hüsn-ü tesadüf güzeldir güzel;
Bu babda ne dense tezâuf değil!
(Orjinal Sayfa406)
Said-i Bediüzzaman-ı Nursî
Beyanı bedi'dir, taattuf değil!
Teselliye ermemiş elinde kalem,
Eder arz-ı dîdar, taharrüf değil!
Tevafuk, sözünde ona çok mudur?
Tefevvuk, onun için teşerrüf değil!
İsabet buna savb-ı Hak'tan gelir,
Bu kasdî değildir, tasarruf değil!
Bunu görmeyen bed nazarlar için,
Telehhüf derim ben, teessüf değil!
Ki var manevî hayretim galiben,
Beyanım bu yolda tazarruf değil!
Çok işte Hak onu muvaffak ede,
Tevafuk, makam-ı tevakkuf değil!
Ahmed Galib
(Rahmetullahi Aleyh)
* * *
[Merhum Binbaşı Âsım Bey'in fıkrasıdır]
Kasem ederim, doğrudur sözü özüyle beraber
Bu hakikatı kabul ve tasdik etmeyen bedmayeler,
Kalır dalalet ve vadi-i hüsranda nice seneler
Bunları irşad edip kurtarmaktır hüner,
Hidayet erişse eğer, o vakit boyun eğer
Cümlenin ıslahını niyaz edip Hâlık'a yalvaralım,
Hep envar-ı Kur'aniye olan Sözler'i okuyup anlatalım,
Bu yolda bizler de feyz alıp dilşad olalım,
Fenayı bekaya tebdilde rıza-yı Bâri'ye kavuşalım
Sad-hezar tahsine lâyık bîbaha fıkra-i Galib,
Bu hakikatları söylemekle olur şübhesiz galib
Binbaşı Âsım
(Rahmetullahi Aleyh)
* * *
(Orjinal Sayfa407)
Sekizinci Risale olan Sekizinci Mes'ele
[Şu Mes'ele altı sualin cevabı olup "Sekiz Nükte"dir]
Birinci Nükte: Bir dest-i inayet altında hizmet-i Kur'aniyede istihdam edildiğimize dair çok enva'-ı işarat-ı gaybiyeyi hissettik ve bazılarını gösterdik Şimdi o işaratın bir yenisi daha şudur ki: Ekser Sözler'de tevafukat-ı gaybiye var (Hâşiye) Ezcümle: Resul-i Ekrem kelimesinde ve Aleyhissalâtü Vesselâm ibaresinde ve Kur'an lafz-ı mübarekesinde, bir nevi cilve-i i'caz temessül ettiğine bir işaret var İşarat-ı gaybiye ne kadar gizli ve zaîf de olsa, hizmetin makbuliyetine ve mes'elelerin hakkaniyetine delalet ettiği için bence çok ehemmiyetlidir ve çok kuvvetlidir Hem gururumu kırar ve sırf bir tercüman olduğumu kat'iyen bana gösterdi Hem hiç medar-ı iftihar benim için birşey bırakmıyor, yalnız medar-ı şükran olan şeyleri gösteriyor Hem mâdem Kur'ana aittir ve i'caz-ı Kur'an hesabına geçiyor ve kat'iyen cüz'-i ihtiyarimiz karışmıyor ve hizmette tenbellik edenleri teşvik ediyor ve risalenin hak olduğuna kanaat veriyor ve bizlere bir nevi ikram-ı İlâhîdir ve izharı tahdis-i nimettir ve aklı gözüne inmiş mütemerridleri iskât ediyor; elbette izharı lâzımdır, inşâallah zararsızdır
İşte şu işarat-ı gaybiyenin birisi de şudur ki: Cenâb-ı Hak kemal-i rahmet ve kereminden, Kur'ana ve imana hizmet ile meşgul olan bizleri teşvik ve kulûbümüzü tatmin için; bir ikram-ı Rabbanî ve bir ihsan-ı İlâhî suretinde hizmetimizin makbuliyetine alâmet ve yazdığımız hak olduğuna işaret-i gaybiye nev'inden, bütün risalelerimizde ve bilhassa Mu'cizat-ı Ahmediye ve İ'caz-ı Kur'an ve Pencereler Risalelerinde, tevafukat-ı gaybiye nev'inden bir letafet ihsan etmiştir Yani, bir sahifede, misil olarak gelen kelimeleri birbirine baktırıyor Bunda bir işaret-i gaybiye veriliyor ki: "Bir irade-i gaybî ile tanzim edilir İhtiyarınıza ve şuurunuza güvenmeyiniz İhtiyarınızın haberi olmadan ve şuurunuz yetişmeden, hârika nakışlar ve intizamlar yapılıyor" Bahusus Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesinde lafz-ı Resul-i Ekrem ve lafz-ı Salavat bir âyine hükmüne geçip, o tevafu-
__________________
(Hâşiye): Tevafukat ise, ittifaka işarettir; ittifak ise, ittihada emaredir, vahdete alâmettir; vahdet ise, tevhidi gösterir; tevhid ise, Kur'anın dört esasından en büyük esasıdır
(Orjinal Sayfa408)
kat-ı gaybiye işaretini sarih gösteriyor Yeni, acemi bir müstensihin yazısında, beş sahife müstesna, mütebâki ikiyüzden fazla salavat-ı şerife birbirine müvazi olarak bakıyorlar Şu tevafukat ise; şuursuz yalnız on adette bir-iki tevafuka sebeb olabilen tesadüfün işi olmadığı gibi, san'atta meharetsiz, yalnız manaya hasr-ı nazar ederek gayet sür'atle bir-iki saatte otuz-kırk sahifeyi te'lif eden ve kendi yazmayan ve yazdıran benim gibi bir bîçarenin düşünüşü dahi elbette değildir
İşte altı sene sonra, yine Kur'anın irşadıyla ve İşarat-ül İ'caz olan tefsirin dokuz اِنَّا nın tevafuk suretiyle gelen irşadıyla sonra muttali' olmuşum Müstensihler ise benden işittikleri vakit, hayret içinde hayrette kaldılar Nasılki lafz-ı Resul-i Ekrem ve lafz-ı salavat; Ondokuzuncu Mektub'da, mu'cizat-ı Ahmediye'nin bir nev'inin, bir nevi küçük âyinesi hükmüne geçti Öyle de: Yirmibeşinci Söz olan i'caz-ı Kur'anda ve Ondokuzuncu Mektub'un Onsekizinci İşaretinde lafz-ı Kur'an dahi; kırk tabakadan, yalnız gözüne itimad eden tabakasına karşı, bir nevi mu'cizat-ı Kur'aniyenin, o nev'in kırk cüz'ünden bir cüz'ü, tevafukat-ı gaybiye suretinde bütün risalelerde tecelli etmekle beraber, o cüz'ün kırk cüz'ünden bir cüz'ü, lafz-ı Kur'an içinde tezahür etmiş Şöyle ki:
Yirmibeşinci Söz'de ve Ondokuzuncu Mektub'un Onsekizinci İşaretinde; yüz defa Kur'an lafzı tekerrür etmiş; pek nâdir olarak bir-iki kelime hariç kalmış, mütebâkisi bütün birbirine bakıyor İşte meselâ: İkinci Şua'nın kırküçüncü sahifesinde yedi "Kur'an" lafzı var, birbirine bakıyor Ve sahife ellialtıda sekizi birbirine bakıyor, yalnız dokuzuncu müstesna kalmış İşte şu -şimdi gözümüzün önünde- altmışdokuzuncu sahifedeki beş lafz-ı Kur'an, birbirine bakıyor Ve hâkeza Bütün sahifelerde gelen mükerrer lafz-ı Kur'an, birbirine bakıyor Pek nâdir olarak, beş-altı taneden bir tane hariç kalıyor Sair tevafukat ise, -işte gözümüzün önünde- sahife otuzüçte, onbeş aded اَمْ lafzı var; ondördü birbirine bakıyor Hem gözümüzün önünde şu sahifede dokuz îman lafzı var, birbirine bakıyor; yalnız birisi, müstensihin fasıla vermesiyle az inhiraf etmiş Hem şu -gözümüzün önündeki- sahifede iki "mahbub" var, -biri üçüncü satırda, biri onbeşinci satır-
(Orjinal Sayfa409)
dadır; kemal-i mîzanla birbirine bakıyor Onların ortasında dört "aşk" dizilmiş, birbirine bakıyorlar Daha sair tevafukat-ı gaybiye bunlara kıyas edilsin Hangi müstensih olursa olsun; satırları, sahifeleri ne şekilde olursa olsun alâküllihal bu tevafukat-ı gaybiye öyle bir derecede var ki; şüphe bırakmıyor ki, ne tesadüfün işi ve ne de müellifin ve müstensihlerin düşünüşüdür Fakat bazı hatta daha ziyade tevafukat göze çarpıyor Demek, şu risalelere mahsus bir hatt-ı hakikî vardır Bazıları, o hatta yakınlaşıyor Garaibdendir ki, en mâhir müstensihlerin değil, belki acemilerin yazılarında daha ziyade görülür Bundan anlaşılıyor ki; Kur'anın bir nevi tefsiri olan Sözler'deki hüner ve zarafet ve meziyet kimsenin değil; belki muntazam, güzel hakaik-i Kur'aniyenin mübarek kametlerine yakışacak mevzun, muntazam üslûb libasları, kimsenin ihtiyar ve şuuruyla biçilmez ve kesilmez; belki onların vücududur ki, öyle ister ve bir dest-i gaybîdir ki, o kamete göre keser, biçer, giydirir Biz ise içinde bir tercüman, bir hizmetkârız
Dördüncü Nükte: Beş altı suali tazammun eden birinci sualinizde: "Meydan-ı haşre cem' ve keyfiyet nasıl ve üryan mı olacak? Ve dostlarla görüşmek için ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı şefaat için nasıl bulacağız? Hadsiz insanlarla birtek zât nasıl görüşecek? Ehl-i Cennet ve Cehennem'in libasları nasıl olacak? Ve bize kim yol gösterecek?" diyorsunuz
Elcevap: Şu sualin cevabı, gayet mükemmel ve vâzıh olarak, kütüb-ü ehadîsiyede vardır Meşreb ve mesleğimize ait yalnız bir-iki nükteyi söyleyeceğiz Şöyle ki:
Evvelâ: Bir mektubda; meydan-ı haşir, Küre-i Arz'ın medar-ı senevîsinde olduğunu ve Küre-i Arz şimdiden manevî mahsulâtını o meydanın elvahlarına gönderdiği gibi; senevî hareketiyle, bir daire-i vücudun temessül ve o daire-i vücudun mahsulâtıyla bir meydan-ı haşrin teşekkülüne bir mebde' olduğu ve Küre-i Arz denilen şu sefine-i Rabbaniyenin merkezindeki Cehennem-i Suğra'yı Cehennem-i Kübra'ya boşalttığı gibi, sekenesini de meydan-ı haşre boşaltacağı beyan edilmiştir
Sâniyen: Onuncu ve Yirmidokuzuncu Sözler başta olarak sair Sözler'de, gayet kat'î bir surette o haşrin meydanı ile beraber vücudu kat'î olarak isbat edilmiştir
(Orjinal Sayfa410)
Sâlisen: Görüşmek ise, Onaltıncı Söz'de ve Otuzbir ve Otuziki'de kat'iyen isbat edilmiştir ki; bir zât nuraniyet sırrıyla, bir dakikada binler yerde bulunup, milyonlar adamlarla görüşebilir
Râbian: Cenâb-ı Hak, insandan başka zîruh mahlukatına fıtrî birer libas giydirdiği gibi; meydan-ı haşirde sun'î libaslardan üryan olarak, fakat fıtrî bir libas giydirmesi, ism-i Hakîm muktezasıdır Dünyada sun'î libasın hikmeti, yalnız soğuk ve sıcaktan muhafaza ve zînet ve setr-i avrete münhasır değildir; belki mühim bir hikmeti, insanın sair nevilerdeki tasarruf ve münasebetine ve kumandanlığına işaret eden bir fihriste ve bir liste hükmündedir Yoksa kolay ve ucuz, fıtrî bir libas giydirebilirdi Çünki bu hikmet olmazsa; muhtelif paçavraları vücuduna sarıp giyen insan, şuurlu hayvanatın nazarında ve onlara nisbeten bir maskara olur, manen onları güldürür Meydan-ı haşirde, o hikmet ve münasebet yok O liste de olmaması lâzım gelir
Hâmisen: Rehber ise, senin gibi Kur'anın nuru altına girenlere, Kur'andır الم lerin الر ların حم lerin başlarına bak, anla ki; Kur'an ne kadar makbul bir şefaatçı, ne kadar doğru bir rehber, ne kadar kudsî bir nur olduğunu gör!
Sâdisen: Ehl-i Cennet ve Ehl-i Cehennem'in libasları ise, Yirmisekizinci Söz'de hurilerin yetmiş hulle giymesine dair beyan edilen düstur burada da câridir Şöyle ki:
Ehl-i Cennet olan bir insan, Cennet'in her nev'inden her vakit istifade etmek, elbette arzu eder Cennet'in gayet muhtelif enva'-ı mehasini var Her vakit bütün Cennet'in enva'ıyla mübaşeret eder Öyle ise Cennet'in mehasininin nümunelerini, küçük bir mikyasta kendine ve hurilerine giydirir Kendisi ve hurileri birer küçük Cennet hükmüne geçer Nasılki bir insan, bir memlekette münteşir bulunan çiçekler enva'ını, nümunegâh küçük bir bahçesinde cem'eder ve bir dükkâncı, bütün mallarındaki nümuneleri bir listede cem'eder ve bir insan, tasarruf ettiği ve hükmettiği ve münasebetdar olduğu enva'-ı mahlukatın nümunelerini, kendine bir elbise ve bir levazımat-ı beytiye yapıyor, öyle de: Ehl-i Cennet olan bir insan, hususan bütün duygularıyla ve cihazat-ı maneviyesiyle ubudiyet etmiş ve Cennet'in lezaizine istihkak kesbetmiş ise; herbir duygusunu memnun ede-
(Orjinal Sayfa411)
cek, herbir cihazatını okşayacak, herbir letaifini zevklendirecek bir tarzda; Cennet'in herbir nev'inden birer mehasini gösterecek bir tarz-ı libası, kendilerine ve hurilerine rahmet-i İlâhiye tarafından giydirilecek Ve o müteaddid hulleler bir cinsten, bir neviden olmadığına delil, şu mealdeki hadîstir ki: "Huriler yetmiş hulle giydikleri halde, bacaklarındaki ilikleri görünür, setretmiyor" Demek en üstündeki hulleden, tâ en alttaki hulleye kadar ayrı ayrı mehasinle, ayrı ayrı tarzda, hissiyatı ve duyguları zevklendirecek, memnun edecek mertebeler var Ehl-i Cehennem ise; nasılki dünyada gözüyle, kulağıyla, kalbiyle, eliyle, aklıyla ve hâkeza bütün cihazatıyla günahlar işlemiş; elbette Cehennem'de onlara göre elem verecek, azab çektirecek ve küçük bir Cehennem hükmüne gelecek muhtelif-ül cins parçalardan yapılmış elbise giydirilmek, hikmete ve adalete münafî görünmüyor
Beşinci Nükte: Sual ediyorsunuz ki: Zaman-ı fetrette, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ecdadı bir din ile mütedeyyin mi idiler?
Elcevap: Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'ın, bilâhare gaflet ve manevî zulümat perdeleri altında kalan ve hususî bazı insanlarda cereyan eden bâkiye-i dini ile mütedeyyin olduğuna rivayat vardır Elbette Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'dan gelen ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı netice veren bir silsile-i nuraniyeyi teşkil eden efrad, elbette din-i hak nurundan lâkayd kalmamışlar ve zulümat-ı küfre mağlub olmamışlar Fakat zaman-ı fetrette وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتّىَ نَبْعَثَ رَسُولاً sırrıyla; ehl-i fetret, ehl-i necattırlar Bil'ittifak, teferruattaki hatiatlarından muahazeleri yoktur İmam-ı Şafiî ve Îmam-ı Eş'arîce; küfre de girse, usûl-i îmanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır Çünki teklif-i İlâhî irsal ile olur ve irsal dahi, ıttıla' ile teklif takarrur eder Mâdem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-i salifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz İtaat etse sevab görür, etmezse azab görmez Çünki mahfî kaldığı için hüccet olamaz
Altıncı Nükte: Dersiniz ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ecdadlarından nebi gelmiş midir?
Elcevap: Hazret-i İsmail Aleyhisselâm'dan sonra bir nass-ı kat'î yoktur Ecdadlarından olmayan, yalnız Hâlid İbn-i Sinan ve Han-
(Orjinal Sayfa412)
zele namında iki nebi gelmiştir Fakat ecdad-ı Nebi'den, Kâ'b İbn-i Lüeyy'in meşhur ve sarih ve tansis tarzındaki bu şiiri ki:
عَلَى غَفْلَةٍ يَاْتِى النَّبِىُّ مُحَمَّدٌ * فَيُخْبِرُ اَخْبَارًا صَدُوقًا خَبِيرُهَا
demesi, mu'cizekârane ve nübüvvetdarane bir söze benzer İmam-ı Rabbanî hem delile, hem keşfe istinaden demiş ki: Hindistan'da çok nebiler gelmiştir Fakat bazılarının ya hiç ümmeti olmamış veyahut mahdud birkaç adama münhasır kaldığı için iştihar bulmamışlar veyahut nebi ismi verilmemiş
İşte İmam'ın bu düsturuna binaen, ecdad-ı Nebi'den bu nevi nebilerin bulunması mümkün
Yedinci Nükte: Diyorsunuz ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın peder ve valideleri ve ceddi Abdülmuttalib'in îmanları hakkında akva ve esahh olan haber hangisidir?
Elcevap: Yeni Said on senedir yanında başka kitabları bulundurmuyor, bana Kur'an yeter diyor Böyle teferruat mesailinde, bütün kütüb-ü ehadîsi tedkik edip, en akvasını yazmağa vaktim müsaade etmiyor Yalnız bu kadar derim ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın peder ve valideleri ehl-i necattır ve ehl-i Cennet'tir ve ehl-i îmandır Cenâb-ı Hak, Hâbib-i Ekreminin mübarek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendane şefkatini, elbette rencide etmez
Eğer denilse: Mâdem öyledir; neden onlar Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a îmana muvaffak olamadılar? Neden bi'setine yetişemediler?
Elcevap: Cenâb-ı Hak, Habib-i Ekreminin peder ve validesini, kendi keremiyle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ferzendane hissini memnun etmek için, valideynini minnet altında bulundurmuyor Valideynlik mertebesinden, manevî evlâd mertebesine getirmemek için; hâlis kendi minnet-i Rububiyeti altına alıp, onları mes'ud etmek ve Habib-i Ekremini de memnun etmekliği rahmeti iktiza etmiş ki, valideynini ve ceddini, ona zâhirî ümmet etmemiş Fakat ümmetin meziyetini, faziletini, saadetini onlara ihsan etmiştir Evet âlî bir müşirin, yüzbaşı rütbesinde olan pederi huzuruna girmesi; birbirine zıd iki hissin taht-ı te'sirinde bulunur Padişah o müşir olan Yaver-i Ekremine merhameten, pederini onun maiyetine vermiyor
(Orjinal Sayfa413)
Sekizinci Nükte: Diyorsunuz ki: Amcası Ebu Tâlib'in îmanı hakkında esahh nedir?
Elcevap: Ehl-i Teşeyyu', îmanına kail; Ehl-i Sünnet'in ekserisi, îmanına kail değiller Fakat benim kalbime gelen budur ki: Ebu Tâlib, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın risaletini değil; şahsını, zâtını gayet ciddî severdi Onun o gayet ciddî o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zayie gitmeyecektir Evet ciddî bir surette Cenâb-ı Hakk'ın Habib-i Ekremini sevmiş ve himaye etmiş ve tarafdarlık göstermiş olan Ebu Tâlib'in; inkâra ve inada değil, belki hicab ve asabiyet-i kavmiye gibi hissiyata binaen, makbul bir îman getirmemesi üzerine Cehennem'e gitse de; yine Cehennem içinde bir nevi hususî Cennet'i, onun hasenatına mükâfaten halkedebilir Kışta bazı yerde baharı halkettiği ve zindanda -uyku vasıtasıyla- bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî Cehennem'i, hususî bir nevi Cennet'e çevirebilir
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّهِ * لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
* * *

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 25-04-2008   #6
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Emirdağ Lahikası -1-C-



(Orjinal Sayfa: 54)
Elhamdülillah, bu sene Isparta'daki talebelerinizi dünyevî meşagil daha çok gaflete sokmadı Hizmet-i Nuriyedeki gayretlerimiz ciddî bir surette devam ediyor Herbirimizin kalblerimizdeki Nur'a karşı incizab, sîmalarımızda okunuyor Sanki bu talebelerinizin kalbleri sevinçle doludur Evet sevgili Üstadımız, bütün talebeleriniz hep birden diyorlar: Liyakatsizliğimiz, hiçliğimiz ile beraber sâfiyane istihdam edildiğimiz bu hizmet-i Nuriyede bedi' bir Üstada hem talebe, hem kâtib, hem muhatab, hem naşir, hem mücahid, hem halka nâsih, hem Hakk'a âbid olmak gibi cihandeğer güzelliklerin hepsini birden bize veren Hazret-i Allah'a ne kadar şükretsek azdır Ve bu yapmak istediğimiz şükürler dahi, Hâlıkımızın fazlı ile kalbimize gelen bir ihsan olduğunu tahattur eden biz talebelerinizin kalblerini sürur ve sevinç dolduruyor Masum Nurs'luların Üstadımızın küçüklüğünde geçirdikleri hayatın müteşekkirane bir tarzı, hal ve etvarımızda okunuyor Hududsuz şükürler, nihayetsiz senalar olsun o Zât-ı Zülcelal'e ki; bizleri cehl-i mutlak derelerinden, isyan ve küfran bataklıklarından lütf u keremiyle çıkarıp, gözleri kamaştıran en parlak bir nura talebe etmiştir
Eğer sevgili üstadımız, "iktiran" tabir edilen iki nimetin beraber geldiğini daha evvelden bize izah etmeseydi, çok minnetdarlıklarımızı kalblerimize tercüman olan kalemlerimizden okuyacaklardı
Evet sevgili üstadımız! Biz kendimize bakıyoruz, Risale-i Nur'a muhatab olamıyoruz Buna rağmen, ihtiyaç şiddetlendikçe, Hâlık-ı Rahîm'in merhametli tecellilerini müşahede ediyoruz Kalb-i üstad parlak bir âyine, bir mazhar, bir ma'kes lisan-ı üstad âlî bir mübellliğ, bir muallim, bir mürşid hâl-i üstad tecessüm etmiş en güzel bir örnek, bir nümune, bir misal oluyor Tavaif-i beşerin ihtiyaçları yazılıyor, gösteriliyor İşte yedi seneden beri ateş püsküren zalim beşerin hâli, bugün daha çok ızdırablı bir hale girmiş bulunuyor Her bir zîidrak, acaba yarın ne olacak düşüncesiyle kulaklarını radyoların ağızlarına koymuşlar, mütehayyir duruyorlar Şarkta Japonların mağlub olmasıyla, dünyanın salah-ı selâmete ve emn ü emana kavuşması beklenirken; deccalane bir hareket şimalde kendini gösterdiği görülüyor Şu vaziyet herkesi heyecana, endişeye sevkediyor İstikbalin zulmetlerine gittiği zannıyla, merakla radyoları takibe koşturuyor
Lillahilhamd Risale-i Nur, âlî beyanatı ile ruhlarımızı teskin
(Orjinal Sayfa: 55)
ediyor, hakikî dersleriyle kalblerimizi tatmin ediyor İşte, bu günde meydana çıkan bu dehşetli cereyanı, ancak ve ancak Hristiyanlık âleminin Müslümanlıkla ittihadı; yani İncil, Kur'an ile ittihad ederek ve Kur'ana tâbi' olması neticesi elde edilecek semavî bir kuvvetle mağlub edileceği iş'ar buyuruluyor ki, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın da vüruduna intizar etmek zamanının geldiğini mana-yı işarî ile ihtar ediyor Mesmuata göre; bugünkü Amerika, aktar-ı âleme tedkikat için gönderdiği dört heyetten birisini, bugünkü beşeriyetin saadetini temin edecek sâlim bir din taharrisine memur etmiştir Bu ise, müceddidliğini mahkeme lisanıyla her tarafa ilân eden Risale-i Nur, bu muzdarib, perişan beşeriyetin en büyük bir saadeti olacağına imanımız pek kuvvetlidir
Sevgili üstadımız başımızda ve en âlî hakikatları taşıyan ve Kur'anın en yüksek ve mübarek tefsiri bulunan Risale-i Nur elimizde oldukça, sevinçlerimiz hadd ü hududa alınmaz
İşte bu hakikatların herbir cüz'ü, saha-i faaliyete çıksa, her tarafta merakla, zevkle kendini okutturuyor Buna bâriz deliller pek çok var Hususuyla, inkâr-ı haşr mefkûresini mağlub eden Onuncu Söz matbu' nüshaları; ve bilhassa gizli tab'edildiği halde kendini serbest okutan ve takviye-i imanda pek yüksek hârikaları taşıyan Âyet-ül Kübra risaleleri; ve inkâr-ı uluhiyet mefkûresini zîr ü zeber eden Külliyat-ı Nur Hüccet-ül Baliga ve Meyve gibi eczaları meydanda İnşâallah Kur'anın etrafına çevrilmek istenilen imansızlığın emansız sûr'unu, Risale-i Nur temelinden kaldıracak, imansızlığın emansız ateşini söndürüp, âb-ı hayat bahşeden şarab-ı kevserini, bütün dünyaya emanlı iman vermekle içirecektir
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Çok kusurlu talebeniz
Hüsrev
* * *
Zâtınızın şahsıma karşı haddimden pek çok ziyade hüsn-ü zannınızı, Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsi namına kabul edebilirim; yoksa kendimi o makamlarda görmek benim haddim değil
Hem "Risale-i Nur'un mesleği tarîkat değil, hakikattır; sahabe mesleğinin bir cilvesidir Bu zaman, tarîkat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır" Risale-i Nur, bu hizmeti lillahilhamd en müşkil ve ağır zamanlarda yapmış ve yapıyor Risale-i Nur dairesi, Hazret-i Ali ve Hasan ve Hüseyn'in (RA) ve Gavs-ı Azam'ın (KS) -ihbarat-ı gaybiyeleriyle- şakirdlerinin bu zamanda bir daire
(Orjinal Sayfa: 56)
sidir Çünki Hazret-i Ali, üç keramet-i gaybiyesiyle Risale-i Nur'dan haber verdiği gibi; Gavs-ı Azam (KS) da kuvvetli bir surette Risale-i Nur'dan haber verip tercümanını teşci' etmiş Bu mahrem dört risale, Keramet-i Aleviye ve Gavsiyeye ait dört risale inşâallah bir vakit size gönderilebilir Mahkeme ehl-i vukufu onlara itiraz edememiş, yalnız "Bu yazılmamalı idi" diye küçük bir tenkid etmişler Ben de cevab verdim, onlar sustular Zâten Üveysî bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı Azam'dan (KS) ve Zeynelâbidîn (RA) ve Hasan Hüseyin (RA) vasıtasıyla İmam-ı Ali'den (RA) almışım Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir
Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki; duanızın himmetiyle, onbeş günden ziyade şiddetli bir hararet içinde tehlikeli ve zehirli hastalığın, iki gündür tehlikesi geçti Hastalıkla bir saat ibadet bir gün kadar olması cihetiyle, inşâallah yapamadığım çok hayratın yerini bu hastalık doldurmuş ve çok kusuratıma da keffaret olmuş Fakat za'fiyet ve hastalık devam ediyor
Latif ve manidar bir tevafuktur ki; dünkü gün masumların mecmuası elime geçti, açtım O mecmuanın başında, o masumların bir kumandanı hükmünde ve Medrese-i Nuriye'nin kahramanlarından Marangoz Ahmed'in gayet zînetli ve nakışlı ve dikkatli yazdığı Küçük Sözler başında dercedilmiş gördüm Mâşâallah Marangoz Ahmed dedim, masumların çavuşu olmuş Aynı günde bir mektubu elime geçti, açtım Marangoz Ahmed'in gönderdiğimiz mektubları arkadaşlara gecede okumak zamanında, iki çekirge mektubun başına gelip tâ bitinceye kadar dinlemelerini gördüm Birkaç gün evvel biz mektubu yazarken, iki güvercin, mektubun makbuliyetini ve müjdeci serçe ve kuddüs kuşlarının müjdelerini tasdik ettikleri gibi; Marangoz'un iki çekirgeleri ve güvercinleri ve müjdeci kuşları tasdik ederek, biz dahi Risale-i Nur'u tanıyoruz diye, lisan-ı halleri ifade ediyor diye latif ve manidar tevafuk olmuş
Bu münasebetle, o mecmua içinde mübarek kahramanlardan Küçük Ali'nin biraderzadesi masum ve küçük bir Abdurrahman olan Hâfız Ahmed'in yazdığı Sekizinci Şua'ın Sekizinci Remzinden bir sahife evvel bir fıkra nazarıma değdi Bir-iki aydır size Risale-i Nur'un makbuliyetine dair yazılan mektublarda şahsımın hisse-i şerefi ve hüneri olmadığını ve sırf bir ikram-ı İlahî olmasına dair yazılan parçayı bu fıkrayı, o fıkraya alâkadar gördüm, size gönderiyorum Onlara münasib bir yerde ilhak edersiniz O fıkra, Celcelutiye'nin fevkalâde Risale-i Nur'a verdiği ehemmiyetten şahsımın bir lem'ası, bir hüneri olmadığına dairdir Şöyle ki;
______________________________
(Orjinal Sayfa: 57)
Orada demiştim: Hem ben itiraf ediyorum ki: Böyle makbul bir eserin mazharı olmak, hiçbir vecihle o makama liyakatım yoktur Fakat küçük ehemmiyetsiz bir çekirdekten, koca dağ gibi bir ağacı halketmek; kudret-i İlahiyenin şe'nlerindendir ve âdetidir ve azametine delildir Ben kasemle temin ederim ki: Risale-i Nur'u senadan maksadım, Kur'anın hakikatlarını ve imanın rükünlerini teyid ve isbat ve neşirdir Hâlık-ı Rahîmime hadsiz şükrolsun ki; kendimi kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıblarını ve kusurlarını bana göstermiş ve o nefs-i emmareyi başkalara beğendirmek arzusu kalmamış
Evet kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fâni dünyaya riyakârane bakması, acınacak bir hamakattır ve dehşetli bir hasarettir Cenab-ı Hak beni böyle hasaretlerden muhafaza eylesin, âmîn!
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve dua eder ve dualarını rica ederiz
* * *
Aziz, sıddık, mübarek kardeşlerim!
Sizin mübarek Ramazanınızı ve Leyle-i Kadrinizi ve bayramınızı bütün ruh u canımızla tebrik ve tes'id ediyoruz Cenab-ı Erhamürrâhimîn, emsal-i kesîresiyle sizleri müşerref eylesin, âmîn!
Bu Ramazan-ı Şerifte gerçi bir tesmim neticesinde ziyade sıkıntı ve ızdırab çektimse de Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, sabır ve tahammül ihsan eyledi Ve hastalığın ehemmiyetli sevabı da ızdırabın verdiği gaflet noktalarını izale eyledi Dualarınız berekâtıyla, bu defa da o tesmimden tam kurtuldum Fakat verdiği za'fiyet ve sarsıntı, arasıra sıkıntı verir
Size yazmıştım ki: Nasıl "Hizb-i Nuriye" Risale-i Nur'un ve Âyet-ül Kübra'nın bir hülâsasıdır; öyle de on dakika zarfında Hizb-i Nuriye'nin bir hülâsası, bu Ramazan-ı Şerif'in feyzinden ve Ramazan'da te'lif edilen ve yeni intişar eden Ramazaniye Risalesi olan Âyet-ül Kübra'nın otuzüç mertebe-i vücub u vücud ve tevhid otuzüç elsine-i külliye ile tezahür ettiği gibi; ruh ve hayal ve kalb o noktadan öyle bir inbisat ve inkişaf etti ki, herbir mertebenin söylediği لآَاِلَهَ اِلاَّاللَّهُ"Lâ ilahe illâllah" şehadetini dediğim vakit, o
(Orjinal Sayfa: 58)
küllî lisan benim oluyor gibi azametli bir tevhid hissettiğimden, "Âyet-ül Kübra" güneş gibi iman nurlarını ruhlara telkin edebilir Şeksiz şübhesiz kanaat ettim ve gördüm ve İmam-ı Ali'nin (RA) ona verdiği ehemmiyetin sırrını bildim
Bu defa Isparta umum şakirdlerinin hissiyatı ile Risale-i Nur kahramanı Hüsrev'in yazdığı mektub, gerçi hakkım olmayarak bana ziyade hisse vermiş, fakat Isparta ve civarı kahraman şakirdlerinin tam derece-i irtibatlarını ve Risale-i Nur'un tam kıymetini gösterdiğinden ve mektublarım içinde ve Lâhika'ya, hem daha münasib gördüğünüz makamlarda yazmağa lâyıktır Size bir sureti yeni hurufla gönderiliyor Pek çok alâkadar olduğum Kastamonu ve içindeki ehemmiyetli kardeşlerim, Isparta şakirdleriyle vasıta-i irtibat Mustafa Osman, hakikaten az bir zamanda çok ehemmiyetli bir iş görmesinden, birinci saftaki haslar içine girmeğe hak kazanmış Demek ihlası tamdır ki, az bir zamanda çok zaman işini gördü Cenab-ı Hak onun emsalini o havalide çoğaltsın ve selâmet versin, âmîn
Umum kardeşlerime ve hemşirelerime birer birer selâm ve tebrik ve dua ediyorum
Said Nursî
* * *
[Gayet ehemmiyetli iki mes'eleyi; sizlere -zekâvetinize itimaden- Risale-i Nur'da müteferrikan parçaları bulunmalarına binaen, gayet muhtasar konuşacağım]
Birincisi: Risale-i Nur'un hakikî ve hakikatlı bir şakirdi bulunan ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın kâtibi, bu defa yazdığı mektubda, haddimden bin derece ziyade hüsn-ü zannına istinaden, bir hakikat soruyor Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsinin gayet ehemmiyetli ve kudsî vazifesini ve hilafet-i nübüvvetin de gayet ulvî vazifelerinden bir vazifesini benim âdi şahsımda, üstadı noktasından bir cilvesini gördüğünden, bana o hilafet-i maneviyenin bir mazharı nazarıyla bakmak istiyor
Evvelâ: Bâki bir hakikat, fâni şahsiyetler üstüne bina edilmez Edilse, hakikata zulümdür Her cihetle kemalde ve devamda bulunan bir vazife, çürümeye ve çürütülmeye maruz ve mübtela şahsiyetlerle bağlanmaz; bağlansa, vazifeye ehemmiyetli zarardır
Sâniyen: Risale-i Nur'un tezahürü, yalnız tercümanının fikriyle veyahut onun ihtiyac-ı manevî lisanıyla Kur'andan gelmiş, yalnız o tercümanın istidadına bakan feyizler değil; belki o tercümanın muhatabları ve ders-i Kur'anda arkadaşları olan hâlis ve metin ve
(Orjinal Sayfa: 59)
sadık zâtların o feyizleri ruhen istemeleri ve kabul ve tasdik ve tatbik etmeleri gibi çok cihetlerle o tercümanın istidadından çok ziyade o Nurların zuhuruna medar oldukları gibi, Risale-i Nur'un ve şakirdlerinin şahs-ı manevîsinin hakikatını onlar teşkil ediyorlar Tercümanının da içinde bir hissesi var Eğer ihlassızlıkla bozmazsa, bir tekaddüm şerefi bulunabilir
Sâlisen: Bu zaman, cemaat zamanıdır Ferdî şahısların dehası, ne kadar hârika da olsalar, cemaatın şahs-ı manevîsinden gelen dehasına karşı mağlub düşebilir Onun için, o mübarek kardeşimin yazdığı gibi, âlem-i İslâmı bir cihette tenvir edecek ve kudsî bir dehanın nurları olan bir vazife-i imaniye; bîçare, zaîf, mağlub, hadsiz düşmanları ve onu ihanetle, hakaretle çürütmeye çalışan muannid hasımları bulunan bir şahsa yüklenmez Yüklense, o kusurlu şahıs ihanet darbeleriyle düşmanları tarafından sarsılsa; o yük düşer, dağılır
Râbian: Eski zamandan beri çok zâtlar, üstadını veya mürşidini veya muallimini veya reisini kıymet-i şahsiyelerinden çok ziyade hüsn-ü zan etmeleri, dersinden ve irşadından istifadeye vesile olması noktasında o pek fazla hüsn-ü zanlar bir derece kabul edilmiş, hilaf-ı vakıadır diye tenkid edilmezdi Fakat şimdi, Risale-i Nur şakirdlerine lâyık bir üstada muvafık bir ulvî mertebe ve fazileti; bîçare, kusurlu bu şahsımda kabul ettikleri sebebiyle gayret ve şevkleriyle çalışmaları, bu noktada haddimden ziyade hüsn-ü zanları kabul edilebilir Fakat Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsinin malı olarak elimde bulunuyor diye bilmek gerektir Fakat başta zındıklar ve ehl-i dalalet ve ehl-i siyaset ve ehl-i gaflet, hattâ safi-kalb ehl-i diyanet şahsa fazla ehemmiyet verdikleri cihetinde, haksızlar o şahsı çürütmekle hakikatlara darbe vurmak ve o Nurlara, benim gibi bir bîçareyi maden zannederek bütün kuvvetleriyle beni çürütüp, o nurları söndürmeye ve safi-kalblileri de inandırmaya çalışıyorlar Ezcümle, İkinci Mes'elede bir hâdise bu hakikatı gösteriyor
İkinci Mes'ele: Bayramın ikinci gününde, teneffüs için kırlara çıktığım zaman, ehemmiyetli bir memur tarafından beş vecihle kanunsuz bir taarruza maruz kaldım Cenab-ı Hak rahmet ve keremiyle, belime, başıma yüklenen Risale-i Nur eczalarını ve ruhuma ve kalbime yüklenen şakirdlerinin haysiyet ve izzet ve rahatlarını muhafaza için, fevkalâde bir tahammül ve sabır ihsan eyledi Yoksa bir plân neticesinde beni hiddete getirip Risale-i Nur'un, bahusus "Âyet-ül Kübra"nın fütuhatına karşı bir perde çekmek olduğu tahakkuk etti Sakın, sakın hiç kederlenmeyiniz, merak etmeyiniz, hem telaş etmeyiniz, hem bana acımayınız Şeksiz
(Orjinal Sayfa: 60)
şübhesiz inayet-i İlahiye perde altında bizi muhafaza etmekle عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ âyetine mazhar etsin
Onların o plânları da yine akîm kaldı Fakat bu vilayette, doğrudan doğruya büyük bir makamdan kuvvet alıp şahsımla uğraşanlar var Eğer mümkün olsa, buranın havasıyla hiç imtizaç edemediğim cihetini vesile edip, münasib bir yere naklime, Denizli mahkemesini ve Ankara Temyiz Mahkemelerini vasıta yapıp çalışmak lâzım geliyor Ben kendim yapamadığım için, benden bana daha ziyade alâkadar Denizli dostları teşebbüs etseler iyi olur Hiç olmazsa oranın hapsine, bir daha bahane ile beni alsınlar
Said Nursî

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 25-04-2008   #7
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Aziz, sıddık, çok mübarek, çok faal, çok hâlis, çok kıymetdar kardeşim Hüsrev!
Senin bayramın ikinci gününde elime geçen mektubun bir güvercin haber veriyor gibi geldiği aynı günde beni çok müteessir eden hâdise-i taarruziyeden neş'et eden elemlerime, kederlerime bir merhem, bir ilâç hükmüne geçti; bu manayı hatıra getirdi: "Sana ihanet eden ehemmiyetsiz adamlara karşı, Gül ve Nur fabrikasının kahramanlarının hârikulâde hürmet ve ihtiramları varken böyle bir-iki vicdansızın hakaretine değil, milyonlarca düşmanların ihanetlerine karşı gelebilir ve hükümden iskat edebilir" diye kalbime geldi Fakat kendi şahsıma baktım ki; kurumuş, çürümüş, vazifesi bitmiş bir hurma çekirdeği hükmünde iken, Risale-i Nur bahçesinde bir derece o çekirdekten tezahür eden meyvedar, muhteşem koca bir ağaç nazarıyla baktığınızı gördüm Sizin fevkalâde hüsn-ü zannınız o ağaçtan ileri geldiğini ve çekirdeğin de bir cihette, bir nevi vesile olduğu cihetinde hüsn-ü zanna mazhar olmuş gördüm
O mektubun birinci sahifesi güzeldir; ben de iştirak ediyorum İkinci sahifede birkaç yerde kalem karıştırdım, ta'dil ettim Ezcümle: Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh'ın altı aylık hilafeti ile beraber Risale-i Nur'un CEVŞEN-ÜL KEBİR'den ve CELCELغTİYE'den aldığı bir kuvvet ve feyizle vazife-i hilafetin en ehemmiyetlisi olan neşr-i hakaik-i imaniye noktasında Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh'ın kısacık müddetini
(Orjinal Sayfa: 61)
uzun bir zamana çevirerek tam beşinci halife nazarıyla bakabiliriz Çünki adalet-i hakikiye ile bu asırda insanları mes'ud edebilir bir istidadda bulunan, Risale-i Nur'dur ve onun şahs-ı manevîsi, Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh'ın bir muavini, bir mütemmimi, bir manevî veledi hükmündedir diye senin mektubunu ta'dil ettim Buna kıyasen, sana vekaleten bir-iki yerde kalem karıştırdım Fakat aynı günde mahkeme, kitablarım içinde bana teslim ettikleri mektublar müsveddeleri ve onların üstünde yeşil kalemle işaretlerine göre çok ehemmiyet verdikleri o müsveddeler içinde bu size yazdığım noksan bir parçayı gördüm; fesübhanallah dedim Mektubuna benimle cevab ver diye manasını aldım Belki bu parça Lahika'ya girmiş, ben de size aynını yazıyorum
Parça budur:
"Benim çok kusurlu şahsıma hüsn-ü zan ile verdiğiniz makamlar cihetinde değil; belki vazifeye, hizmete bakıp o noktada bakmalısınız Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusurat ile âlûde mahiyetim, benden kaçmağa bir vesile olur Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için, şahsiyetime karşı haddimin pek fevkinde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibatınızı bağlamayınız Ben size nisbeten kardeşim, mürşidlik haddim değil Üstad da değilim, belki ders arkadaşıyım Ben sizin, kusuratıma karşı şefkatkârane dua ve himmetinize muhtacım Benden himmet beklemeniz değil, bana himmet etmenize istihkakım var Cenab-ı Hakk'ın ihsan ve keremiyle sizlerle gayet kudsî ve gayet ehemmiyetli ve gayet kıymetdar ve her ehl-i imana menfaatli bir hizmette, taksim-i mesaî kaidesiyle iştirak etmişiz Tesanüdümüzden hasıl olan bir şahs-ı manevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstadlığı ve irşadı bize kâfidir
Madem bu zamanda her şeyin fevkinde hizmet-i imaniye bir kudsî vazifedir; hem kemmiyet, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti azdır; hem muvakkat ve mütehavvil siyaset daireleri ebedî, daimî, sabit hizmet-i imaniyeye nisbeten ehemmiyetsizdir, mikyas olmaz Risale-i Nur'un talimatı dairesinde bize bahşettiği feyizli makamlara kanaat etmeliyiz Haddimden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ile müfritane âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadakat ve sebat ve müfritane irtibat ve ihlas lâzımdır Onda terakki etmeliyiz" Elhak, bunda tam terakki etmişsiniz (Parça bitti)
* * *
(Orjinal Sayfa: 62)

Aziz, sıddık, sebatkâr, muhlis kardeşlerim!
Hem maddî hem manevî, hem nefsim hem benimle temas edenler gayet ehemmiyetli benden sual ediyorlar ki: "Neden herkese muhalif olarak -hiç kimsenin yapmadığı gibi- sana yardım edecek çok ehemmiyetli kuvvetlere bakmıyorsun? İstiğna gösteriyorsun? Ve herkes müştak ve talib olduğu ve Risale-i Nur'un intişarına, fütuhatına çok hizmet edeceğine o Risale-i Nur şakirdlerinin hasları müttefik oldukları ve senden kabul ettikleri büyük makamları kabul etmiyorsun? Şiddetle çekiniyorsun?
Elcevab: Bu zamanda ehl-i iman öyle bir hakikata muhtaçtırlar ki; kâinatta hiçbir şeye âlet ve tâbi' ve basamak olamaz ve hiç bir garaz ve maksad onu kirletemez ve hiçbir şübhe ve felsefe onu mağlub edemez bir tarzda iman hakikatlarını ders versin Umum ehl-i imanın bin seneden beri teraküm etmiş dalaletlerin hücumuna karşı imanları muhafaza edilsin
İşte bu nokta içindir ki, dâhilî ve haricî yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risale-i Nur ehemmiyet vermiyor, onları arayıp tâbi' olmuyor tâ avam-ı ehl-i imanın nazarında, hayat-ı dünyeviyenin bazı gayelerine basamak olmasın ve doğrudan doğruya hayat-ı bâkiyeden başka hiçbir şeye âlet olmadığından, fevkalâde kuvveti ve hakikatı, hücum eden şübheleri ve tereddüdleri izale eylesin
"Amma manevî ve makbul ve zararsız ve bütün ehl-i iman ve hakikatın istedikleri nuranî makamlar ve uhrevî rütbelerden, hâlis kardeşlerimizden hüsn-ü zanla verilen ve ihlasınıza zarar gelmediği halde, eğer kabul etsen reddedilmeyecek derecede senedler, hüccetler bulunduğu halde; sen değil tevazu ve mahviyetle, belki şiddet ve hiddetle ve o makamı sana veren kardeşlerinin hatırını kırmakla o rütbelerden ve makamlardan kaçıyorsun?"
Elcevab: Nasılki ehl-i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendini feda eder; öyle de ehl-i imanın hayat-ı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan muhafaza etmek için, lüzum olsa -hem lüzum var- kendim değil yalnız lâyık olmadığım o makamları, belki hakikî hayat-ı ebediyenin makamlarını dahi feda etmeye, Risale-i Nur'dan aldığım ders-i şefkat cihetiyle terkederim Evet her vakit, hususan bu zamanda ve bilhassa dalaletten gelen gaflet-i umumiyede, siyaset ve felsefenin galebesinde ve enaniyet ve hodfüruşluğun heyecanlı asrında, büyük makamlar herşeyi kendine tâbi' ve basamak yapar Hattâ dünyevî makamlar için dahi mukaddesatını âlet eder Manevî makamlar olsa, daha ziyade âlet eder Umumun nazarında kendini muhafaza etmek ve o ma
(Orjinal Sayfa: 63)
kamlara kendini yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini ve hakikatları basamak ve vesile yapıyor diye itham altında kalıp, neşrettiği hakikatlar dahi tereddüdler ile revacı zedelenir Şahsa, makama faidesi bir ise, revaçsızlıkla umuma zararı bindir
Elhasıl: Hakikat-ı ihlas, benim için şan ü şerefe ve maddî ve manevî rütbelere vesile olabilen şeylerden beni men'ediyor Hizmet-i Nuriyeye gerçi büyük zarar olur; fakat kemmiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, hâlis bir hâdim olarak, hakikat-ı ihlas ile, herşeyin fevkinde hakaik-i imaniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli görüyorum Çünki o on adam, tam o hakikatı herşeyin fevkinde gördüklerinden sebat edip, o çekirdekler hükmünde olan kalbleri, birer ağaç olabilirler Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şübheler ve vesveseler ile, o kutbun derslerini hususî makamından ve hususî hissiyatından geliyor nazarıyla bakıp, mağlub olarak dağılabilirler Bu mana için hizmetkârlığı, makamatlara tercih ediyorum
Hattâ bu defa bana beş vecihle kanunsuz, bayramda, düşmanlarımın plânıyla bana ihanet eden o malûm adama şimdilik bir bela gelmesin diye telaş ettim Çünki mes'ele şaşaalandığı için, doğrudan doğruya avam-ı nâs bana makam verip hârika bir keramet sayabilirler diye, dedim: "Ya Rabbi, bunu ıslah et veya cezasını ver Fakat böyle kerametvari bir surette olmasın" Bu münasebetle bir şeyi beyan edeceğim Şöyle ki:
Bu defa mahkemeden bana teslim olunan talebelerin mektubları içinde, çok imzalar üstünde bulunan bir mektub gördüm; belki Lâhika'ya girmiş Risale-i Nur'un şakirdlerinin maişet cihetindeki bereketine ve bazıların tokatlarına dairdi Burada, aynen Kastamonu'daki tokat yiyenler gibi şübhe kalmamış; beş adam, aynen burada da tokat yediler (*)

Risale-i Nur'un bir kâtibi dedi ki: "Neden dostların kusuratına tokat gelir Hücum eden düşmanlara bu tarzda gelmiyor?"
Elcevab: Memur olmayan veya hususî, şahsı itibariyle hıyanet eden, hususî tokat yer Bu nevi vukuat pek çoktur; ve tam sadakat edenlerde, maişetindeki bereket ve kalbindeki rahat cihetinde ikramlara mazhar olanlar dahi pek çoktur Eğer memur ise, kanun namına kanunsuz hıyanet eden, ilişen; o memlekete, o bîçare ahaliye bir umumî tokada vesile olur Ya zelzele, ya yağmursuzluk, ya hastalık, ya fırtına gibi umumî belalara bir vesile olur Kendisi, zâhiren hususî tokat yememiş gibi görünüyor
_____________________________
(*) Evet biz gözümüzle gördük, hiç şübhemiz kalmadı
Buranın talebeleri namına
Ceylân, İbrahim
(Orjinal Sayfa: 64)
Hem eğer dinsizlik hesabına, imanî hizmetimize ilişenler olsa اَلظُّلْمُ لاَ يَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ kaidesince, küfür derecesine giren öylelerin zulümleri -büyük olduğu için- âhirete te'hir edilir; ekseriyetçe küçük zulümler gibi cezaları dünyaca tacil edilmez
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî
* * *
ANKARA'DA BULUNAN EMNİYET-İ UMUMİYE MÜDÜRÜ BEY'E!
[Yirmi senedir gayr-ı resmî, hem haps-i münferid, hem tecrid-i mutlak içinde bulunduğu ve sebebsiz evham yüzünden emsalsiz tazyik gördüğü halde sükût eden bir bîçare ile resmî değil, hakikî ve ciddî görüşmek istersen az sizinle konuşacağım]
Evvelâ: İki sene, iki mahkeme, yirmi sene hayatımın eserlerini, mektublarını tedkikten sonra, idare ve asayiş aleyhinde hiçbir madde bulunmadığına ve bulmadıklarına delil; mahrem ve gayr-ı mahrem bütün kitablarımı beraetimle beraber iade etmeleri cerhedilmez bir hüccettir, bir seneddir
Yirmi seneden evvelki hayatım ise, bu vatan ve millet lehinde fedakârane sarfolunduğuna delil, eski harb-i umumîde gönüllü alay kumandanı olarak başkumandanın takdiratı altında hizmetlerimle ve harekât-ı milliyede fevkalâde hizmetimi Ankara'daki hükûmet reisleri takdir ile ve Meclis-i Meb'usan beni orada görmekle alkışlamasıdır
Demek bu yirmi senede bana verilen azab, bütün bütün kanunsuz ve keyfî bir muameledir Bu yirmi sene kırk bayramımı münzevi, yalnız geçirdim Artık yeter! Kabir kapısındayım, beni dünyaya baktırmayınız
Hem emniyet-i umumiye reisi olduğunuz cihetle, benim hizmetime taraftar olmanız lâzım Çünki mahkemelerce sabit olduğu gibi, Risale-i Nur'un dersleri, dünyaya baktığı vakit bütün kuvvetleriyle asayişin temellerini muhafaza etmek, korumak ve fesad ve ihtilâllerin önünü kesmek olmasından, kudsî ve manevî inzibat komiserleri hükmünde olduğuna delil, üç vilayet zabıtaları anlamışlar
Bu âhirde pek ziyade, ahaliyi memurlar benimle görüşmekten
(Orjinal Sayfa: 65)
ürkütmek cihetiyle anladım ki, hakkımda haddimden fazla ve lâyık olmadığım teveccüh-ü ammeyi kırmak için imiş Ben de size bunu kat'iyen beyan edip ve has kardeşlerime mahremce yazdığım mektublarda teveccüh-ü ammeyi kat'iyen -mesleğimize ve ihlasımıza muhalif olduğu için- şahsıma kabul etmiyorum ve reddediyorum Ve o hususta, çok has kardeşlerimin de hatırlarını kırmışım Yalnız Kur'an-ı Hakîm'in hakikatını emsalsiz bir surette tefsir eden Risale-i Nur'un kıymetini gösteren eski zâtların gaybî haberlerini kabul edip yazmışım Ve kendim âdi bir hizmetkâr olduğumu isbat etmişim Farz-ı muhal olarak bu teveccüh-ü ammeye taraftar olsam da, asayiş lehinde hizmet edecek ve sizin gibi asayiş memurlarına faidesi dokunacak
Madem ölüm öldürülmüyor; hayattan çok ziyade ehemmiyetli bir mes'eledir Yüzde doksanı bu hayatın selâmetine çalışıyorlar; biz Risale-i Nur şakirdleri de, herkesin başına muhakkak gelecek olan ölümün dehşetli hücumuna karşı mücadele ediyoruz Hadsiz şükür olsun ki; şimdiye kadar o ölüm idam-ı ebedîsini, yüzbinler adam hakkında terhis tezkeresine Risale-i Nur ile çevirdiğine yüzbinler şahid gösterebiliriz Bu hakikat noktasını sizin gibi vatanperver, milliyetperverlerin bizi teşviklerle alkışlaması lâzım gelirken, evhamlarla ittiham altına alıp tarassudlarla taciz etmek, ne kadar insaftan ve hamiyetten uzak olduğunu insafınıza havale ediyorum
Gayr-ı resmî tecrid ve haps-i münferidde
Said Nursî
* * *

AFYON EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜNE!
Ben sizin insaniyet ve vicdanınıza itimaden, mahrem işlerimi size beyan ediyorum Hem vazife itibariyle siz, bizimle pek çok alâkadarsınız Çünki Risale-i Nur'un asayiş noktasında yirmi seneden beri yüzbin şakirdinden hiç bir vukuat olmadığı gibi; pek çok zabıta memurlarının itiraflarıyla ve bir şey aleyhimizde kaydetmemeleriyle, bunu isbat eder Buraya, Ankara emniyet-i umumiye müdürü geldiğini bir çocuktan işittim Her halde benim halimi soracak diye bir şey kaleme aldım ki, rahatsızlığım münasebetiyle ona konuşmak yerinde takdim edeyim Birden gittiğini işittim Size leffen onu gönderiyorum; münasib görseniz, bera-yı malûmat ona gönderirsiniz Ben dünya işlerini bilmiyorum, halklar ile
(Orjinal Sayfa: 66)
görüşemiyorum Senden başka burada kimsem yok ki re'yini alayım Benim şahsıma ait mes'ele gerçi çok ehemmiyetsizdir, cüz'îdir; fakat Risale-i Nur'a ait mes'ele; bu vatan ve millette pek çok ehemmiyeti var
Size kat'iyen ve çok emarelerle ve kat'î kanaatımla beyan ediyorum ki; gelecek yakın bir zamanda, bu vatan, bu millet ve bu memleketteki hükûmet, âlem-i İslâm'a ve dünyaya karşı gayet şiddetle Risale-i Nur gibi eserlere muhtaç olacak; mevcudiyetini, haysiyetini, şerefini, mefahir-i tarihiyesini onun ibrazıyla gösterecektir
Said Nursî
* * *

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 25-04-2008   #8
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Aziz, sıddık kardeşlerim!
Aliköyü'nde Risale-i Nur şakirdlerinden Ali Efendi, münafıklar hakkında bir âyet-i kerimeyi soruyor Şimdi zamanım izaha müsaid olmadığı için kısaca bir-iki cümle beyan ediyorum
"Münafık öldükten sonra namazı kılınmaz" mealindeki âyet, o zamandaki ihbar-ı İlahî ile bilinen kat'î münafıklar demektir Yoksa zan ile, şübhe ile, münafık deyip namaz kılmamak olmaz Madem لآَاِلَهَ اِلاَّاللَّهُ"Lâ ilahe illâllah" der, ehl-i kıbledir Sarih küfür söylemese veyahut tövbe etse, namazı kılınabilir O Aliköy'de Alevîler çok olduğunu ve bir kısmı Râfızîliğe kadar gidebilmesi nazarıyla, onların en fenası da, münafık hakikatına dâhil olmamak lâzım gelir Çünki münafık itikadsızdır, kalbsizdir ve vicdansızdır, Peygamber (ASM) aleyhindedir (Şimdiki bazı zındıklar gibi) Alevî ve Şiîlerin müfritleri ise; değil Peygamber (ASM) aleyhinde, belki Âl-i Beyt'in muhabbetinden, ifratkârane muhabbet besliyorlar Münafıkların tefritlerine mukabil, bunlar ifrat ediyorlar Hadd-i Şeriattan çıktıkları vakit, münafık değil ehl-i bid'a oluyorlar, fâsık oluyorlar; zendekaya girmiyorlar Hazret-i Ali Radıyallahü Anh yirmi sene hürmet ettiği ve onlara şeyhülislâm mertebesinde onların hükmünü kabul ettiği Ebu Bekir, Ömer, Osman (Radıyallahü Anhüm)e ilişmeseler, Hazret-i Ali Radıyallahü Anh o üç halifeye hürmet ettiği gibi, onlar da hürmet etseler, farz namazını kılsalar yeter
(Orjinal Sayfa: 67)
Hem madem Risale-i Nur şakirdlerinin en büyük üstadı, Peygamber'den (ASM) sonra Celcelutiye'nin şehadetiyle İmam-ı Ali Radıyallahü Anhu'dur; onun muhabbetini dava eden Şiîler, Alevîler, Risale-i Nur'un derslerini Sünnîlerden ziyade dinlemeseler, Âl-i Beyt'e muhabbet davaları yanlış olur Zâten kaç sene evvel, o Alevî köyünde üç Ali'nin himmetiyle masumlar Risale-i Nur'u şevk ile yazmalarını işittim Hattâ o zamanda, o köyü de duama dâhil etmiştim İnşâallah yine orada imam olmak istenilen kardeşimiz Ali'nin himmetiyle ve Hâfız Ali'nin (RH) vârisi Küçük Ali gibi kardeşlerimizin gayretiyle, onların hakkındaki dualarım boş gitmeyecek; o köydeki iki kısım Sünnî, Alevî ittifak edecek
* * *
Geçen hâdise-i ihanetten merak etmeyiniz O hâdise söndü, plânları akîm kaldı O yapan adam da, şimdi kendini nefret-i umumîden kurtarmak için yeminler ile inkâr ediyor Ben onu, o olduğunu bilmedim Yoksa ilişmezdim Zâten iliştiği yoktur Elini uzattı, başımdaki mendili açtı; hem de buraya Ankara emniyet-i umumîsi mühim memurlar ile buraya gelmesini haber aldığı için o ihanete cesaret etti O büyük memurlar buraya geldiler Benim aleyhimde olan vali Rumelili olmasından benimle görüştürmedi Ben de size gönderdiğim konuşmak parçasını Afyon Emniyet Müdürü vasıtasıyla Ankara'da ona göndermek için, bunun ile melfuf pusla ile Afyon emniyeti dairesine gönderdim Ben de kat'iyen müteessir değilim Zâten ehemmiyeti de kalmadı Siz de hiç merak etmeyiniz Hem her şeyde olduğu gibi, bunda da kader-i İlahî benim hakkımda onların o zulmünü ehemmiyetli bir merhamete çevirdiğini kat'iyen gördüm, Allah'a şükrettim
Dünkü gün, bayramdan sonra bana göndereceğiniz emanetleri beklerken, mektubunuzu aldım; "Bir iş'ar olmazsa, on gün sonra takdim edeceğiz" cümlesini gördüm Demek telaş etmişsiniz, onun için göndermediniz Endişe edilecek bir şey yok Fakat buraya ehemmiyetli memurlar geldikleri zamanda göndermemek, emanet buraya gelmemek, ihtiyarsız bir güzel ihtiyat olmuş
* * *
(Orjinal Sayfa: 68)
Salahaddin'in pek uzun ve on mektub kadar beni memnun eden ve sadakatine ve sebatına bu fırtınalar hiç tesir etmediğini ve daima bir Abdurrahman hükmünde bulunduğunu ve o havalideki kardeşlerimiz fütursuz çalıştıklarını bildiren mektubunu aldım, mâşâallah dedim Baba ve oğlu Isparta kahramanları gibi sarsılmıyorlar Fakat şimdi Risale-i Nur'un tab' suretiyle intişarı, hakikî bir ihlas ve kuvvetli bir tesanüd ve birbirinin kusuruna bakmamak lâzım geldiğinden, Kastamonu Vilayetindeki kardeşlerimiz, Isparta'lılara ihlas ve tesanüdde benzemeye mecburdurlar İnşâallah onlar dahi, şahsî hissiyatlarını bu kudsî hizmetin zararına istimal etmeyecekler
Hem gerçi Risale-i Nur, parlak ve kuvvetli hakikatlarıyla serbestiyetini kazanmış ve düşmanlarını bir cihette mağlub etmiş, fakat eskiden ziyade ihtiyata ihtiyacımız var Çünki münafık düşmanlar durmuyorlar, bahaneler arıyorlar, hükûmeti iğfale çalışıyorlar
Salahaddin hususî, kendine ait bir mes'eleyi soruyor Dünya, hayat-ı içtimaiyeye bağlanmak istiyor Madem o haslar içindedir, kat'iyen Risale-i Nur'un hizmetine zararı varsa, girmeyecek Eğer bilse ki; o refika-i hayatını bazı has kardeşlerimiz gibi Risale-i Nur'un hizmetinde yardımcı olarak çalıştırsa, o hayata girebilir Çünki hasların hayatı, Risale-i Nur'a aittir ve şahs-ı manevîsini temsil eden şakirdlerinin tensibiyle kayıd altına girebilir Peder ve validesinin reyleri de varsa, inşâallah zararı olmaz
* * *
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Merak etmeyiniz, telaş edilecek bir şey yok Yalnız bayramdan sonra Ankara emniyet-i umumî müdürü, mühim memurlarla buraya gelmeleri ve bir cihette benimle de gizli alâkadar bir surette gelmesinden evvel bir kumandan, onların gelmesinden cesaret alıp hafifçe bana ilişti Fakat sonra pişman oldular O büyük memurlar geldikten sonra, mûcib-i endişe birşey olmadı Tahminimce, bana ait mes'ele bir derece kardeşlerime sirayet etmesi cihetiyle, Feyzi'ye zâhiren hafifçe ilişilmiş Fakat ben merak ediyorum, onu taharri etmekte neyi bahane etmişler? Neyi aramışlar? Tafsilâtı nedir? Madem iki sene tedkikattan sonra üç mahkeme kitab
(Orjinal Sayfa: 69)
ve mektublarımızı bilâistisna bize iade etmiş, biz de dünya siyasetiyle alâkadar olmadığımız onlarca tahakkuk etmiş, daha ne arayabilirler? Olsa olsa hususî, belki kıskançlık eseri veyahut garaz veyahut gizli zındıkların tahrikiyle böyle bazı kanunsuzluklar kanun namına yapılıyor Bu hallere mukabil, tam ****net ve tesanüd ve sarsılmamak ve telaş etmemek lâzımdır
* * *
Aziz, sıddık kardeşim!
Câmide az görüştük; lüzumlu bazı şeyler söyleyeceğim, hatırında kalsın
Evvelâ: Bedre'deki yüz senelik vazifeyi on sene zarfında gören Sabri kardeşimizin samimî dostları olan Hakkı, Hulusi, بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ Mehmed ve Barla'da Şamlı, Süleyman, Bahri gibi kıymetdar kardeşlerimize benim tarafımdan çok selâm ediyorum
Sâniyen: Küçük Ali'nin büyük kardeşi mübarek Mustafa'nın Abdurrahman'dan irsiyet aldığı vazifesini, kahraman kardeşi ve mübarek mahdumu o vazifeyi tamamıyla görüyorlar Onun vazifesi ve hizmeti devam ediyor, merak etmesin Hâfız Mustafa, elhak merhum Hâfız Ali'nin zamanında onunla beraber ektikleri nuranî tohumların çok mübarek mahsulâtı var
Hem Hâfız Ali'nin (RH) vefatından sonra hapiste onun yerinde bana hizmeti, her vakit onu, benim hatırıma getiriyor Merhum Lütfü'nün ehemmiyetli vârislerinden Abdullah Çavuş, kahraman Tahirî ile Atabey'i Nurs karyem hükmüne getirmişler İslâmköy'lü Abdullah, Hâfız Ali (RH) zamanında Risale-i Nur'a çok hizmet etmiş Onlara umumen selâm ediyorum Mübarek Tahirî'nin küçücük bir Medrese-i Nuriye hükmünde hanesindeki mübareklere dua ediyorum Yeni bir Hâfız Ali (RH) nümunesini gösteren ve Milas'lı Halil İbrahim'in sadakatını andıran İslâmköy'lü Halil İbrahim ve orada ona benzeyen kardeşlerime de pek çok selâm; ve bilhassa Isparta'da kahraman Rüşdü'nün kahraman kardeşi Burhan bizi çok minnetdar ettiğini ve az bir işle bize ve Risale-i Nur'a pek çok iş gördüğünü söyleyiniz Zâten sana şifahen söylemiştim, unutma, hususî Zekâi'yi de gör ve de ki: "Cenab-ı Hakk'a şükrediyorum Yine Zekâi namında ve suretinde biraderzadem Abdurrahman'ı yine bana verdi" Daha şifahen söylediklerimi sen bilirsin, sen benim mektubumsun
* * *
(Orjinal Sayfa: 70)
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Sizin bu defa neş'eli güzel mektublarınız, Risale-i Nur'un serbestiyeti ve matbaa kapısıyla intişarı hakkında beni çok mesrur eyledi; ve kahraman Tahirî'nin yine bu ehemmiyetli işde çalışması için buraya gelmesi, beni şiddetle dünyaya bakmağa sevketti Kalben dedim: Madem kardeşlerim bu derece istiyorlar, çaresini arayacağız Gecede kalbime geldi ki: İki ehemmiyetli sebebden, inayet-i İlahiye tam serbestiyet ve eski harflerle tamamını tab'etmek tam müsaade etmiyor
Birinci sebeb: İmam-ı Ali'nin (RA) işaret ettiği gibi, perde altında her müştak, kendi kalemi ile veyahut başka kalemi çalıştırmasıyla büyük bir ibadet ve âhirette şehidlerin kanıyla racihane müvazene edilen mürekkep ile mücahede hükmündeki kitabetle envar-ı imanı neşretmektir Eğer tab'edilse, herkes kolayca elde ettiği için, kemal-i merakla ona çalışamaz, bilfiil neşrine hizmet vazifesini kaybeder
İkinci sebeb: Risale-i Nur'un mühim bir vazifesi, âlem-i İslâmın ekseriyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan huruf-u Arabiyeyi muhafaza etmek olduğundan, tab' yoluyla işe girişilse, şimdi ekser halk yalnız yeni hurufu bildikleri için, en çok risaleleri yeni hurufla tab'etmek lâzım gelecek Bu ise Risale-i Nur'un yeni hurufa bir fetvası olup, şakirdleri de o kolay yazıyı tercih etmeğe sebeb olur Onun için şimdiye kadar pek çok müstehak ve lâyık iken, Risale-i Nur'a serbestiyet verilmemişti Lillahilhamd şimdi hakikatlarının kuvvetiyle serbestiyeti kazandı Hattâ eski harfle tab' yasak iken, Âyet-ül Kübra'yı bize teslim ettirip, bir keramet-i ekber gösterdi
Biz şimdi gayet mühim ve herkese lâzım Meyve ile Hüccet-ül Baliga'yı ikisi bir cild olarak yeni hurufla tab'etmek için Tahirî ile İstanbul'a gönderdim Yalnız Meyve'nin Onuncu ve Onbirinci Mes'elelerini vakit bulamayıp tashihsiz ona verdim Şayet tab'edilse, o iki mes'eleyi tam tashih edip ona gönderirsiniz

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 25-04-2008   #9
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



iman-ı bil gayb işarat-ül i'caz


اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ : Bu cümlenin evvelki cümle ile nazmını îcab ettiren münasebet vecihleri ise: Bu cümle, mü'minleri medheder, evvelki cümle de Kur'anı medheder Şu her iki medh arasında bir insibab (dökülmek) vardır ki; o onu ister, o onu ister Çünkü ikinci medih, birinci medhin neticesidir ve birinci medhe bir bürhan-ı innîdir ve hidayetin semeresi ve şahididir Ve aynı zamanda hidayete bir yardımcı vazifesi görüyor Çünkü mü'minleri medhetmekte imana gelmek için bir teşvik vardır Teşvik ise, bir nevi' hidayettir

اَلَّذِينَ ile مُتَّقِينَ arasındaki münasebete gelince: Bunların biri tahliye تَخْلِيَه, diğeri tahliye تَحْلِيَه dir Tahliye تَخْلِيَه tathir etmek ve temizlemektir Tahliye تَحْلِيَه ise, tezyin etmek ve süslendirmek mânasınadır Bunlar birbiriyle arkadaş olup burada olduğu gibi, daima birbirini takib ediyorlar Onun için kalb, takva ile seyyiattan temizlenir temizlenmez hemen onun ardında iman ile tezyin edilmiş ve süslendirilmiştir

Kur'an-ı Kerim, tahliye-i seyyiatı üç mertebesiyle zikretmiştir Birincisi, şirki terk; ikincisi, maâsiyi terk; üçüncüsü, mâsivâullahı terk etmektir Tahliye تَحْلِيَه ise, hasenat ile olur Hasenat da, ya kalb



sh: » (İ: 41)

ile olur veya kalıb ve beden ile olur veyahut mal ile olur A'mal-i kalbînin şemsi, îmandır A'mal-i bedeniyenin fihristesi, namazdır A'mal-i maliyenin kutbu, zekattır

S- اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ hal iktizasına göre îcaz ise de, aynı manayı ifade eden اَلْمُؤْمِنُونَ kelimesine nazaran itnabdır (uzundur) Evet (اَلْ) harfi اَلَّذِينَ ile; مُؤْمِنُونَ kelimesi يُؤْمِنُونَ fiiliyle tebdil edilmiştir Bu itnabın îcaza tercih sebebi nedir?

C- اَلَّذِينَ esma-i mübhemeden olduğundan, onu tayin ve temyiz eden yalnız sılasıdır Demek bütün kıymet, sılasına aittir Başka sıfatlarında hiç kıymet yoktur Bu ise, burada sılası olan îmana büyük bir azamet vermekle insanları îman etmeye teşvik eder Amma مُؤْمِنُونَ kelimesine bedel, fiil sîgasıyla يُؤْمِنُونَ nin tercihi; îman fiilini hayal nazarına gösterip keyfiyetin tasvir edilmesine, dâhilî ve haricî delillerin tecellisiyle îmanın istimrar ve devam ile teceddüd etmesine işarettir Evet delailin zuhuru nisbetinde îman ziyadeleşir, teceddüd eder

بِالْغَيْبِ Yani, nifaksız ihlâs-ı kalb ile îman ediyorlar Veya iman edilen şeyler gayb olmakla beraber îman ediyorlar Veyahut gaibe veya âlem-i gayba iman ediyorlar

Îman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniyeyi tafsilen ve zaruriyatın gayrisini icmalen tasdik etmekten hasıl olan bir nurdur

S: Avâm-ı nâstan, hakaik-i diniyeyi tâbir eden ancak yüzde birdir?

C: Tâbir etmemesi, bilmemesine delil olamaz Evet çok defa lisan,



sh: » (İ: 42)

insanın tasavvuratından incelerini tâbirden âciz olduğu gibi kalbindeki ve vicdanındaki inceler de akla görünmez Hattâ belâgat dâhîlerinden Sekkakî gibi bir zat; İmri-ül Kays veya başka bir bedevinin ibraz ettiği belâgat incelerini kavramamıştır Maahaza îmanın var olup olmadığı sorgu ile anlaşılır Meselâ âmi bir adama, bütün cihetleriyle, eczasıyla kudretinde ve tasarrufunda bulunan Sâniin yarattığı bu âlemin bir cihette Sânii olup olmadığı hakkında bir sorgu yapıldığı zaman, "Hiçbir cihette değildir! Olamaz!" dese kâfidir Çünki nefiy cihetinin yani Sâni'siz olamayacağının onun vicdanında sabit olduğuna delâlet eder

Îman, Sa'd-ı Taftazanî'nin tefsirine göre: "Cenab-ı Hakk'ın istediği kulunun kalbine, cüz'-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur" denilmiştir Öyle ise îman, Şems-i Ezelî'den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuadır ki, vicdanın iç yüzünü tamamıyla ışıklandırır Ve bu sayede bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur Ve herşeyle kesb-i muarefe eder Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki, insan o kuvvet ile her musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir Ve öyle bir vüs'at ve genişlik verir ki, insan o vüs'atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir

Ve keza îman, Şems-i Ezelî'den ihsan edilmiş bir nur olduğu gibi; saadet-i ebediyeden de bir parıltıdır Ve o parıltı ile, vicdanında bulunan bütün emel ve istidadlarının tohumları, bir şecere-i tuba gibi neşv ü nemaya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder, gider

وَ يُقِيمُونَ الصَّلَوةَ: Bu cümlenin evvelki cümle ile bağlılık ve münasebeti gün gibi aşikârdır Lâkin bedenî ibadet ve taatlardan namazın tahsisi, namazın bütün hasenata fihrist ve örnek olduğuna işarettir Evet, nasılki Fatiha Kur'ana, insan kâinata fihristedir; namaz da hasenata fihristedir Çünkü namaz; savm, hac, zekat ve sair hakikatları hâvi olduğu gibi, idrakli ve idraksiz mahlukatın ihtiyarî ve fıtrî ibadetlerinin nümunelerine de şamildir Meselâ: Secdede, rükûda, kıyamda olan melâikenin ibadetlerini, hem taş, ağaç ve hayvanların o ibadetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibadettir

S- يُقِيمُونَ nin fiil sîgasıyla zikrinde ne hikmet vardır?

C- Ruha hayat veren namazın o geniş hareketini ve âlem-i İslâma



sh: » (İ: 43)

yayılmış olan o intibah-ı ruhanîyi muhataba ihtar edip göstermektir Ve o güzel vaziyeti ve o muntazam haleti hayale götürüp tasvir etmekle sami'lerin namaza meylini ikaz edip artırmaktır

Evet dağınık bir vaziyette bulunan efradı büyük bir sevinçle içtimaa sevkettiren malûm âletin sesi gibi, âlem sahrasında dağılmış insanları cemaate davet eden ezan-ı Muhammedî'nin (ASM) o tatlı sesiyle, ibadete ve cemaate bir meyl, bir şevk husule gelir

 

ULtRaDяagoN is offline  
Alt 25-04-2008   #10
Profil Bilgileri
Standart --->: Risale-İ Nur'dan Seçmeler



Otuzüçüncü Söz sözler 33 söz-A-



Otuzüçüncü Söz
Otuzüç Penceredir
[Bir cihette Otuzüçüncü Mektub ve bir cihette Otuzüçüncü Söz]
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
سَنُرِيهِمْ اَيَاتِنَا فِى اْلاَفَاقِ وَفِى اَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ اْلحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
Sual: Şu iki âyet-i câmianın ifade ettiği vücub ve vahdâniyet-i İlâhiyye ve evsaf ve şuûnat-ı Rabbâniyyeye, âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinatın vech-i delaletlerini, mücmel ve kısa bir Sûrette Beyânlarını isteriz Çünki münkirler pek ileri gittiler Ne vakte kadar وَ هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ deyip, elimizi kaldıracağız? diyorlar Elcevab: Yazılan bütün otuzüç aded Sözler, o âyetin denizinden ve ifaza ettiği hakikat bahrinden otuzüç katredir Onlara baksanız, cevabınızı alabilirsiniz Şimdilik yalnız o denizden bir katrenin reşehatına işaret nev'inden şöyle deriz ki:
(Orjinal Sayfa: 695)
Meselâ: Nasılki bir zât-ı mu'ciznümâ, büyük bir saray yapmak istese: Evvelâ temellerini, esâslarını muntâzaman hikmetle vaz'eder ve ilerideki neticelerine ve gayelerine muvafık bir tarzda tertib eder Sonra menzillere, kısımlara meharetle tefrik ve tafsil ediyor Sonra o menzilleri tanzim ve tertib ediyor Sonra nukuşlarla tezyin ediyor Sonra elektrik lâmbalarıyla tenvir ediyor Sonra o muhteşem ve müzeyyen sarayda meharetini, ihsanatını tecdid etmek için herbir tabakada yeni yeni icadlar, tebdiller, tahviller yapıyor Sonra herbir menzilde kendi makamına merbut bir telefon rabtedip birer pencere açarak, herbirinden onun makamı görünür
Aynen öyle de: وَلِلّهِاْلمَثَلُاْلاَعْلَى Sâni'-i Zülcelâl; Hâkim-i Hakîm, Adl-i Hakem gibi binbir Esmâ-yı kudsiye ile müsemma Fâtır-ı Bîmisâl, şu âlem-i ekber olan kâinat sarayının ve hilkat şeceresinin icadını irade etti Altı günde o sarayın, o şecerenin esâsâtını desatir-i hikmet ve kavanin-i ilm-i ezelîsi ile vaz'etti Sonra ulvî ve süflî tabakata ve dallara ayırıp, kaza ve kader desatiri ile tafsil ve tasvir etti Sonra her mahlukatın her taifesini ve her tabakasını sun' ve inâyet düsturu ile tanzim etti Sonra herşeyi, herbir âlemi; ona lâyık bir tarzda, meselâ semâyı yıldızlarla, zemini çiçeklerle tezyin ettiği gibi, süslendirip tezyin etti Sonra o kavanin-i külliye ve desatir-i umumiye meydanlarında Esmâlarını tecelli ettirip tenvir etti Sonra bu kanun-u küllînin tazyikinden feryad eden ferdlere Rahman-ı Rahîm isimlerini hususî bir Sûrette imdada yetiştirdi Demek o küllî ve umumî desatiri içinde hususî ihsanatı, hususî imdadları, hususî cilveleri var ki: Herşey, her vakit, her haceti için ondan istimdad eder, ona bakabilir Sonra her menzilden, her tabakadan, her âlemden, her taifeden, her ferdden, herşeyden, kendini gösterecek yâni vücudunu ve vahdetini bildirecek pencereler açmış Her kalb içinde bir telefon bırakmış Şimdi şu hadsiz pencerelerden elbette haddimizin fevkinde olarak bahse girişmeyeceğiz Onları ilm-i muhit-i İlahîye havale edip, yalnız âyât-ı Kur'aniyenin lemaâtı olan otuzüç pencereyi Otuzüçüncü Söz'ün Otuzüçüncü Mektubunun namazdan sonraki tesbihatın otuzüç aded-i mübarekine muvafık olmak için otuzüç pencereye icmâlî ve muhtasar bir Sûrette işaret edip, izahını sâir Sözler'e havale ederiz
(Orjinal Sayfa: 696)
Birinci Pencere
Bilmüşahede görüyoruz ki: Bütün eşya, hususan zîhayat olanların pekçok muhtelif hâcâtı ve pekçok mütenevvi metâlibi vardır O matlabları, o hacetleri, ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden münasib
ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdada yetiştiriliyor Halbuki o hadsiz maksudların en küçüğüne o muhtaçların kudreti yetişmez, elleri ulaşmaz Sen kendine bak: Zâhirî ve bâtınî hasselerin ve onların levazımatı gibi elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın Bütün zîhayatları kendine kıyas et İşte bütün onlar, birer birer, vücud-u Vâcib'e şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla, güneşin ziyası güneşi gösterdiği gibi, o hal ve bu keyfiyet, perde-i gayb arkasında bir Vâcib-ül Vücud'u, bir Vâhid-i Ehad'i, hem gâyet Kerim, Rahîm, Mürebbi, Müdebbir ünvanları içinde akla gösterir
Şimdi ey münkir-i câhil ve ey fâsık-ı gafil! Bu faaliyet-i hakîmaneyi, basîraneyi, rahîmâneyi ne ile izah edebilirsin? Sağır tabiatla mı, kör kuvvetle mi, sersem tesadüfle mi, âciz câmid esbabla mı izah edebilirsin?
İkinci Pencere
Eşya, vücud ve teşahhusatlarında, nihayetsiz imkânat yolları içinde mütereddid, mütehayyir, şekilsiz bir Sûrette iken, birdenbire gâyet muntâzam, hakîmane öyle bir teşahhus vechî veriliyor ki, meselâ: Her bir insanın yüzünde, bütün ebna-yı cinsinden herbirisine karşı birer alâmet-i fârika, o küçük yüzde bulunduğu ve zâhir ve bâtın duygularıyla Kemâl-i hikmetle teçhiz edildiği cihetle, o yüz gâyet parlak bir sikke-i ehadiyet olduğunu isbat eder Herbir yüz, yüzer cihetle bir Sâni'-i Hakîm'in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, bütün yüzlerin heyet-i mecmuasıyla izhar ettikleri o sikke, bütün eşyanın Hâlıkına mahsus bir hâtem olduğunu akıl gözüne gösterir
Ey münkir! Hiçbir cihetle kabil-i taklid olmayan şu sikkeleri ve mecmuundaki parlak sikke-i Samediyeti hangi tezgâha havale edebilirsin?
(Orjinal Sayfa: 697)
Üçüncü Pencere
Zeminin yüzünde dörtyüzbin muhtelif taifeden (Haşiye) ibaret olan
(Haşiye): Hattâ o taifelerden bir kısım var ki: Bir senedeki efradı, zaman-ı Âdem'den kıyamete kadar vücuda gelen bütün insan efradından ziyadedir bütün hayvanat ve nebâtat enva'ının ordusu; bilmüşahede ayrı ayrı erzakları, Sûretleri, silâhları, libasları, tâlimatları, terhisatları kemâl-i mizan ve intizâmla hiçbir şey unutulmayarak, hiçbirini şaşırmayarak bir Sûrette tedbir ve terbiye etmek öyle bir sikkedir ki: Hiçbir şübhe kabûl etmez, güneş gibi parlak bir sikke-i Vâhid-i Ehad'dir Hadsiz bir kudret ve muhit bir ilim ve nihayetsiz bir hikmet sahibinden başka kimin haddi var ki, o hadsiz derecede hârika olan şu idareye karışsın Çünki: Şu birbiri içinde girift olan enva'ları, milletleri, umumunu birden idare ve terbiye edemeyen, onlardan birisine karışsa elbette karıştıracak Halbuki: فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ sırrı ile, hiçbir karışık alâmeti yoktur Demek ki hiçbir parmak karışamıyor
Dördüncü Pencere
İstidad lisanıyla bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla bütün hayvanlar tarafından ve lisan-ı ıztırarî ile bütün muztarlar tarafından edilen duaların makbuliyetidir
İşte bu nihayetsiz duaların bilmüşahede kabûl ve icabeti, herbiri vücuba ve vahdete şehadet ve işaret ettikleri gibi, mecmuu büyük bir mikyasta bilbedâhe bir Hâlık-ı Rahîm ve Kerim ve Mücîb'e delâlet eder ve baktırır
Beşinci Pencere
Görüyoruz ki: Eşya, hususan zîhayat olanlar, def'î gibi âni bir zamanda vücuda gelir Halbuki: Def'î ve âni bir surette basit bir maddeden çıkan şeyler, gâyet basit, şekilsiz, san'atsız olması lâzım
(Orjinal Sayfa: 698)
gelirken; çok meharete muhtaç bir hüsn-ü san'atta, çok zamânâ muhtaç ihtimamkârane nakışlarla münakkaş, çok âlâta muhtaç acib san'atlarla müzeyyen, çok maddelere muhtaç bir Sûrette halk olunuyorlar İşte bu def'î ve âni bir Sûrette bu hârika san'at ve güzel heyet, herbiri bir Sâni'-i Hakîm'in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdet-i Rubûbiyyetine işaret ettikleri gibi mecmuu gâyet parlak bir tarzda nihayetsiz Kadîr, nihayetsiz Hakîm bir Vâcib-ül Vücud'u gösterir
Şimdi, ey sersem münkir! Haydi bunu ne ile izah edersin! Senin gibi sersem, âciz, câhil tabiatla mı! Veyahut hadsiz derece hatâ ederek o Sâni'-i Mukaddes'e «Tabiat» ismini verip onun mu'cizât-ı kudretini, o tesmiye bahanesiyle tabiata isnad edip, bin derece muhali birden irtikâb etmek mi istersin!
Altıncı Pencere
اِنَّ فِى خَلْقِ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِى َتجْرِى فِى الْبَحْرِ ِبمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَا اَنْزَلَ اللّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ مَاءٍ فَاَحْيَا بِهِ اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ اْلمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاءِ وَاْلاَرْضِ َلآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Şu âyet, vücub ve vahdeti gösterdiği gibi, bir ism-i âzamı gösteren gâyet büyük bir penceredir
İşte şu âyetin hülâsat-ül hülâsası şudur ki: Kâinatın ulvî ve süflî tabakatındaki bütün âlemler ayrı ayrı lisanla birtek neticeyi, yâni birtek Sâni'-i Hakîm'in Rububiyyetini gösteriyorlar Şöyle ki: Nasıl, göklerde (hattâ Kozmoğrafyanın îtirafıyla dahi) gayet büyük neticeler için gayet muntâzam hareketler, bir Kadîr-i Zülcelâl'in vücud ve vahdetini ve kemal-i Rububiyyetini gösterir Öyle de: Zeminde bilmüşahede (hattâ Coğrafyanın şehadetiyle ve ikrarıyla) gayet büyük maslahatlar için mevsimlerdeki gibi gâyet muntâzam tahavvülâtlar dahi, aynı o Kadîr-i Zülcelâlin vücub-u vahdetini ve ke-
(Orjinal Sayfa: 699)
mâl-i Rububiyyetini gösterir Hem nasıl berr'de ve bahr'de kemâl-i rahmet ile rızıkları verilen ve kemâl-i hikmet ile muhtelif şekiller giydirilen ve kemâl-i Rububiyyetle türlü türlü duygularla teçhiz edilen bütün hayvanat, birer birer yine o Kadîr-i Zülcelâl'in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla gâyet geniş bir mikyasta âzamet-i Uluhiyyetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir Öyle de: Bağlardaki muntâzam nebâtat ve nebâtatın gösterdikleri müzeyyen çiçekler ve çiçeklerin gösterdikleri mevzun meyveler ve meyvelerin gösterdikleri müzeyyen nakışlar, birer birer yine o Sâni-i Hakîm'in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber külliyetleriyle gâyet şa'şaalı bir sûrette cemâl-i rahmetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir Hem nasıl cevv-i semâdaki bulutlardan mühim hikmetler ve gayeler ve lüzumlu faideler ve semereler için tavzif edilen ve gönderilen katreler, katreler adedince yine o Sâni-i Hakîm'in vücubunu ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir Öyle de: Zemindeki bütün dağların ve dağlar içindeki madenlerin ayrı ayrı hasiyetleriyle beraber ayrı ayrı maslahatlar için ihzâr ve iddiharları, dağ metânetinde bir kuvvetle yine o Sâni-i Hakîm'in vücub ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir Hem nasıl sahralarda ve dağlardaki küçük küçük tepelerin türlü türlü muntâzam çiçeklerle süslenmeleri, herbiri bir Sâni-i Hakîm'in vücubuna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla haşmet-i Saltanatını ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir Öyle de: Bütün otlarda ve ağaçlardaki bütün yaprakların türlü türlü eşkâl-i muntâzamaları ve ayrı ayrı vaziyetleri ve cezbekârane mevzun hareketleri, yapraklar adedince yine o Sâni'-i Hakîm'in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir Hem nasıl bütün ecsam-ı nâmiyede, büyümek zamanında muntâzaman hareketleri ve türlü türlü âlât ile teçhizleri ve çeşit çeşit meyvelere şuurkârane teveccühleri, herbiri ferden-ferda yine o Sâni-i Hakîm'in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdetine işaret eder Ve heyet-i mecmuasıyla gâyet büyük bir mikyasta ihâta-i kudretini ve şümûl-ü hikmetini ve cemâl-i san'atını ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir Öyle de: Bütün hayvanî cesedlerde kemâl-i hikmetle nefislerini, ruhlarını yerleştirmek, türlü türlü cihazat ile kemâl-i intizâm ile teslih etmek, türlü türlü hizmetlerde kemâl-i hikmetle göndermek, hayvanat adedince belki cihazatları sayısınca yine o Sâni'-i Hakîm'in vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet ve işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla ga-
(Orjinal Sayfa: 700)
yet parlak bir Sûrette cemâl-i rahmetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir Hem nasıl bütün kalblere, insan ise her nevi ulûm ve hakikatları bildiren, hayvan ise her nevi hacetlerinin tedârikini öğreten bütün ilhamat-ı gaybiyye, bir Rabb-ı Rahîm'in vücudunu ihsas eder ve Rububiyyetine işaret eder Öyle de: Gözlere kâinat bostanındaki mânevî çiçekleri toplayan şuâât-ı ayniye gibi zâhirî ve bâtınî bütün duyguların, ayrı ayrı âlemlere herbiri birer anahtar olmaları, yine o Sâni-i Hakîm, o Fâtır-ı Alîm, o Hâlık-ı Rahîm, o Rezzak-ı Kerim'in vücub-u vücudunu ve Vahdet ve Ehadiyyetini ve kemâl-i Rububiyyetini güneş gibi gösterir
İşte şu yukarıda geçen oniki ayrı ayrı pencerelerden, oniki vecihten bir pencere-i âzam açılıyor ki: Oniki renkli bir ziya-yı hakikat ile Cenâb-ı Hakk'ın Ehadiyyetini ve Vahdâniyyetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir
İşte ey bedbaht münkir! Şu daire-i arz kadar, belki medâr-ı senevîsi kadar geniş olan şu pencereyi ne ile kapatabilirsin! Ve güneş gibi parlak olan şu maden-i nuru ne ile söndürebilirsin !ve hangi perde-i gaflette saklayabilirsin!
Yedinci Pencere
Şu kâinat yüzünde serpilen masnuatın kemâl-i intizâmları ve kemâl-i mevzuniyetleri ve kemâl-i zînetleri ve icadlarının sühuleti ve birbirine benzemeleri ve birtek fıtrat izhar etmeleri, nasılki, bir Sâni-i Hakîm'in vücub-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve vahdetini gâyet geniş bir mikyasta gösteriyorlar Öyle de: Câmid ve basit unsurlardan, hadsiz ve ayrı ayrı ve muntâzam mürekkebatın icadı, mürekkebat adedince yine o Sâni'-i Hakîm'in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla gâyet parlak bir tarzda kemâl-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi terkibat-ı mevcûdât tâbir edilen terkib ve tahlil hengâmındaki teceddüdde nihayet derecede ihtilat ve karışma içinde nihayet derecede bir imtiyaz ve tefrik ile, meselâ: Topraktaki tohumların ve köklerin çok karışık olduğu halde hiç şaşırmayarak, bir surette sünbüllerini ve vücudlarını temyiz ve tefrik etmek ve ağaçlara giren karışık maddeleri yaprak ve çiçek ve meyvelere tefrik etmek ve hüceyrat-ı bedene karışık bir surette giden gıdaî madde-
(Orjinal Sayfa: 701)
leri kemâl-i hikmetle ve kemâl-i mizanla ayırıp tefrik etmek, yine o Hakîm-i Mutlak ve o Alîm-i Mutlak ve o Kadîr-i Mutlak'ın vücub-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi; zerreler âlemini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getirip, her dakikada kemâl-i hikmetle ekip biçip, yeni yeni kâinatlar mahsulâtını ondan almak ve o câmide, âcize, câhile olan zerrata gâyet şuurkârane ve gâyet hakîmane ve muktedirane hadsiz muntâzam vazifeleri gördürmek, yine o Kadîr-i Zülcelâl'in ve o Sâni-i Zülkemâl'in vücub-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve âzamet-i Rububiyyetini ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir
İşte bu dört yol ile büyük bir pencere mârifetullaha açılır Ve büyük bir mikyasta bir Sâni-i Hakîm'i akla gösterir
Şimdi ey bedbaht gafil! Şu halde Onu görmek ve tanımak istemezsen; aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul
Sekizinci Pencere
Nev-i beşerdeki bütün ervah-ı neyyire ashâbı olan Enbiyalar (Aleyhimüsselâm), bâhir ve zâhir mu'cizâtlarına istinad ederek ve bütün kulûb-u münevvere aktabı olan evliyalar, keşf ve kerametlerine itimad ederek ve bütün ukûl-ü nurâniyye erbabı olan asfiyalar, tahkikatlarına istinad ederek, birtek Vâhid-i Ehad, Vâcib-ül Vücud, Hâlık-ı Külli Şey'in vücub-u vücuduna ve vahdetine ve kemâl-i Rububiyyetine şehadetleri, pek büyük ve nurani bir penceredir Hem her vakit o makam-ı Rububiyyeti göstermektedir
Ey bîçâre münkir! Kime güveniyorsun ki, bunları dinlemiyorsun! Veyahut gündüz içinde gözünü kapamakla, dünyayı gece mi oldu zannediyorsun!
Dokuzuncu Pencere
Kâinattaki ibâdat-ı umumiye, bilbedâhe bir Mâbud-u Mutlak'ı gösteriyor Evet âlem-i ervaha ve bâtına giden ve ruhânî ve meleklerle görüşen zâtların şehadetleriyle sâbit olan umum ruhânî ve melâikelerin kemâl-i imtisâl ile ubûdiyyetleri ve bilmüşahede: Bütün zîhayatların kemâl-i intizâmla ubûdiyetkârane vazifeler görmeleri ve bilmüşahede; anasır gibi bütün cemadatın kemâl-i itâatla
(Orjinal Sayfa: 702)
ubûdiyetkârane hizmetleri, bir Mâbud-u Bilhakk'ın vücub-u vücudunu ve vahdetini gösterdiği gibi, herbir taifesi icmâ' ve tevatür kuvvetini taşıyan bütün âriflerin hakikatlı mârifetleri, bütün şâkirler taifesinin semeredâr şükürleri ve bütün zâkirlerin feyizli zikirleri ve bütün hâmidlerin nimet artıran hamdleri ve bütün muvahhidlerin bürhânlı tevhidleri ve tavsifleri ve bütün muhiblerin hakikî muhabbet ve aşkları ve bütün müridlerin sadık irade ve rağbetleri ve bütün münîblerin ciddî taleb ve inabeleri, yine; Maruf, Mezkûr, Meşkûr, Mahmud, Vâhid, Mahbub, Mergub, Maksud olan o Mâbud-u Ezelî'nin vücub-u vücudunu ve kemâl-i Rububiyyetini ve vahdetini gösterdiği gibi, kâmil insanlardaki bütün makbul ibâdatın ve o makbul ibâdatın neticesinden hasıl olan füyuzat ve münacat, müşahedât ve keşfiyat, yine o Mevcûd-u Lemyezel ve o Mâbud-u Lâyezal'in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir İşte şu üç cihette ziyadar büyük bir pencere, vahdâniyete açılır
Onuncu Pencere
وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِىَ فِى الْبَحْرِ بِاَمْرِهِ وَسَخَّرَ لَكُمُ اْلاَنْهَارَوَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَآتَيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّهِ لاَ ُتحْصُوهَا
Şu kâinattaki mevcûdâtın birbirine teavünü, tecavübü, tesanüdü gösterir ki; umum mahlukat, birtek Mürebbi'nin terbiyesindedirler Birtek Müdebbir'in idaresindedirler Birtek Mutasarrıf'ın taht-ı tasarrufundadırlar Birtek Seyyid'in hizmetkârlarıdırlar Çünki: Zemindeki zîhayatlara levazımat-ı hayatiyeyi emr-i Rabbanî ile pişiren Güneş'ten ve takvimcilik eden Kamer'den tut, tâ ziya, hava, mâ, gıdanın zîhayatların imdadına koşmalarına, ve nebâtatın dahi hayvanatın imdadına koşmalarına ve hayvanat dahi insanların imdadına koşmalarına; hattâ a'za-yı bedenin birbirinin muavenetine
(Orjinal Sayfa: 703)
koşmalarına ve hattâ gıda zerratının hüceyrat-ı bedeniyenin imdadına koşmalarına kadar câri olan bir düstur-u teavün ile, câmid ve şuursuz olan o mevcûdât-ı müteavine, bir kanun-u kerem, bir namus-u şefkat, bir düstur-u rahmet altında gâyet hakîmane, kerîmâne birbirine yardım etmek, birbirinin sada-yı hacetine cevab vermek, birbirini takviye etmek, elbette bilbedâhe birtek, yekta, Vâhid-i Ehad, Ferd-i Samed, Kadîr-i Mutlak, Alîm-i Mutlak, Rahîm-i Mutlak, Kerim-i Mutlak bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un hizmetkârları ve memurları ve masnuları olduklarını gösterir
İşte ey bîçare müflis felsefî! Bu muazzam pencereye ne diyorsun? Senin tesadüfün buna karışabilir mi!
Onbirinci Pencere
اَلاَبِذِكْرِاللَّهِتَطْمَئِنُّالْقُلُوبُ Bütün ervah ve kulûbün dalaletten neş'et eden ızdırabat ve keşmekeş; ve ızdırabattan neş'et eden mânevî elemlerden kurtulmaları, birtek Hâlık'ı tanımakla olur Bütün mevcûdâtı, birtek Sâni'a vermekle necat buluyorlar, birtek Allah'ın zikriyle mutmain olurlar Çünki: Hadsiz mevcûdât birtek zâta verilmezse (Yirmiikinci Söz'de kat'î isbat edildiği gibi) o zaman her birtek şey'i, hadsiz esbaba isnad etmek lâzım gelir ki, o halde birtek şey'in vücudu, umum mevcûdât kadar müşkil olur Çünki: Allah'a verse, hadsiz eşyayı bir zâta verir Ona vermezse, herbir şeyi hadsiz esbaba vermek lâzım gelir O vakit bir meyve, kâinat kadar müşkilât peyda eder; belki daha ziyade müşkil olur Çünki; nasıl bir nefer yüz muhtelif adamın idaresine verilse, yüz müşkilât olur Ve yüz nefer, bir zabitin idaresine verilse, bir nefer hükmünde kolay olur Öyle de: Çok muhtelif esbabın birtek şeyin îcadında ittifakları, yüz derece müşkilâtlı olur Ve pek çok eşyanın îcadı, birtek zâta verilse yüz derece kolay olur İşte mahiyet-i insâniyyedeki merak ve taleb-i hakikat cihetinden gelen nihayetsiz ızdırabdan kurtaracak yalnız tevhid-i Hâlık ve mârifet-i İlahiyyedir Mâdem küfürde, ve şirkte nihayetsiz müşkilât ve ızdırabat var Elbette o yol muhaldir, hakikatı yoktur Mâdem tevhidde, mevcûdâtın yaratılışındaki sühulete ve kesrete ve hüsn-ü
(Orjinal Sayfa: 704)

 

ULtRaDяagoN is offline  
Cevapla
Tags: nurdan, risalei, secmeler


Risale-İ Nur'dan Seçmeler ile ilgili Benzer Konular
918 Kez Görüntülendi

Ankara'daki Hayatına Dair Risale-i Nur'dan bir parça / tarihçe-i hayat / İlk hayatı Risale-i Nur
Risale-i Nur'dan Damlalar Risale-i Nur
Risale-i Nur'dan Anlamlı Sözler Risale-i Nur
KOmiklerden SEçmeler Komik Resimler
Yün Örgülerden Seçmeler ... Güzellik & Moda

Saat 01:41.
Sayfalar Rüyatadı Mumsema Frmacil Etiket Dantel Modeller Mumsema.Net Add to Google Add to My Yahoo!
Powered by vBulletin® Version 3.6.12 Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Mail Adresimiz Forumalev(at)gmailcom
Moderatör Başvuru Formu

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545