FrMaLeV
Bilgi Dağıtmak İçin El Ele
Arama terimlerinizi girin
Arama formu gönder
Web
mumsema.net
Mumsema.NET
>
İslamiyet
>
İslami Konular
>
Sahabeler ve Alimler
Hz. Üftade
Kullanıcı ismi
Hatırla
Şifreniz
Forum Kuralları
İletiler
Kayıt ol
Yardım
Üye Listesi
Ajanda
Bütün Forumları okunmuş kabul et
Abdülkadir Geylani Hz.
|
Arıların Koruduğu Şehit Sahabi
Konu Araçları
01-10-2007
#
1
Profil Bilgileri
mustafaefendi
Hz. Üftade
Hz. Üftade başlıklı yazı Mumsema Hz. Üftade Forum Alev
Hz
Üftade
Öğle sıcaklığının ağırlığı şehrin üzerine iyiden iyiye çökmüştü
Güneş ulu mâbedin sıra sıra dizilmiş kubbelerini kavurmakla kalmıyor, kırmızımsı taş duvarlarına göz kamaştıran pençeler atarak caminin o cüsseli gövdesini bütün heybetiyle parlatıyordu
Sıcağa aldırmaksızın caminin bahçesinde toplanan meraklı kalabalık, sesinin güzelliği dilden dile dolaşan genç müezzinin vakit ezanını okumasını bekliyordu
Avludaki cemaatin hararetli sohbetlerine bir yandan abdest alan müminlerin şadırvanın aşınmış mermer zemininde çınlattığı su sesleri, bir yandan da haşmetli çınarların iri dallarına gizlenmiş kuşların neşeli cıvıltıları karışıyordu
Çatıda ise omuz omuza veren kubbeler, zamanı dört bir yana elemekte, aşağıdaki ses cümbüşüne inat alabildiğine suskun ve hareketsiz beklemekteydiler
Derken, boşluğu yırtarak dalga dalga yayılan ve kudretle tekrarlanan “Allahu Ekber” nidâları masmavi gökyüzüne karışıp, bu âsûde bekleyişe bir anda son verdi
İnananların asırlardır büyük bir şevk ve heyecanla icabet ettikleri bu coşkulu dâvet, çarşaf kadar düzgün bir denizin ilk kuvvetli rüzgârda titremesi gibi kubbeleri uyandırmış; kubbeler arasında imsak vaktinden beri tahtını kuran koyu sükûnet hükmünü yitirerek, sesin şiddetiyle havalanan kuşlarla beraber kanat çırpa çırpa uçup gitmişti
O anda sineler asırlar sonra Yahya Kemal’in mısralarında tebârüz ettirdiği hakikatle çarpmaktaydı:
“Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden
Şehbâl açınca rûh-u revân-ı Muhammedî
Ervah cümleten görür “Allahu Ekber”i
Aks eyleyince arşa lisân-ı Muhammedî
”
Namaz dâvetinin mukaddes nağmeleriyle canlı cansız her varlık, mâşûkuna kavuşmuş âşıklar gibi vuslat hazzıyla nura gark olmuş, inşirah dolu bu sözlerin yaktığı hakikat çerağlarıyla en harcıâlem ruhlar bile aydınlanıvermişti
Genç müezzin Mehmet Muhyiddin, Davudî sesiyle Bursalıları bir kere daha mest etmiş, dudaklardan yarışırcasına dökülen maşallahları mahcup bir edâ ile kabul etmişti
Cami mütevellisi, her namaz öncesinde ahaliye türlü mânevî lezzetler yaşatan bu delikanlının mükâfatlandırılması zamanının geldiğini düşünüp, hizmetlerine karşılık kendisine birkaç akçelik maaş tayin etti
Muhyiddin hem gençti hem de heyecanlıydı
Bir ulvî vazifeyi hakkıyla yerine getirip takdir edilmekten mesrûr olmuş ve maaşı kabul etmişti
Ancak ne olduysa bundan sonra oldu
Aynı gece rüyasında “Mertebenden üftâde (düştün) oldun!” tekdirine mârûz kaldı
Hafakanlar içinde uyanarak ezilmiş yüreği, daralmış ruhuyla, bütün bir gece bu rüyanın düğümünü çözmeye çalıştı
Aradığı cevabı bulması uzun sürmemişti
Önce koca bir “Eyvaaah!” çekti; “Nasıl böyle bir hata yaptım!” dedi kendi kendine
“Allah adını anmanın dünyalık mükâfatı mı olur?” sözleri döküldü kurumuş dudaklarından
Nefsî muhasebeler birbirini takip ederken, kalb çeperlerine kara birer leke olup yapışmış fânî arzular tövbe ıspatulasının keskin ucuyla bir bir kazındı
Kendisine verilen maaşı terk etti
O günden sonra Farsçada “düşmüş, âşık, bîçare” mânâlarına gelen “Üftâde” mahlasını kullanmaya başladı
Zîrâ ulu dergâhlarda seyr-i sülûk etmenin hakiki yolunu öğrenmiş; Fuzuli’nin: “Serverlik ister isen üftâdelik şiar et, / Kim düşmeden ayağa, çıkmadı başa bâde
” sırrının hikmetini anlamıştır artık
Halk muhayyilesinde kaç asırdır aşk ve muhabbet bağının bülbül-i şeydâsı olarak yâd edilen Hz
Üftâde’nin hikâyesi işte böyle başlar
1490 yılında Bursa’da başladığı hayat yolculuğu, tasavvufî bir ömür ve çağını aşan eserler ortaya koyarak 1580 senesine kadar devam eder
Güzel ahlâkının yanı sıra ilâhîleri, şiirleri ve menkıbeleriyle, sanat ve fikir dünyasında derin izler bırakır
İlk tahsilini Muslihiddin Efendi ve Abdal Mehmed isimli hocalarından alan Üftâde’nin tasavvuf hayatı, ilm-i ledün sahibi bir zât olan Hızır Dede’yle şehbâl açar
Henüz on yaşındayken önünde diz kıran talebesinin gönül gergefine ilk nakışları o dokur, ucundan kenarından da olsa ilim-irfan sofralarında ona da yer verir
Talebesi de diğerlerinden çok farklı hâl ve tavırdadır; ruhunu rehâvetin ve süflî arzuların vahametli yollarında değil, tevazuun pırıltılı çeşmelerinde henüz bir çocukken yıkamaya başlar
Nefis terbiyesi ve ilim tahsiliyle geçen sekiz senenin ardından hocasını kaybeden Üftâde, şahsî kemalât yollarında yalnız başına kalır
On altı yaşlarında Ulu Cami’de fahrî müezzinliğe ve çeşitli camilerde imamlığa başlar
Bu vazifeleri on sekiz yıl sürdürdükten sonra vaaz ve irşat hizmetlerine koşturur
Doğanbey, Namazgâh, Kayhan ve Emir Sultan camilerinde hitabette bulunur
Ömrünün son demlerinde, bir zamanlar keşişlerin inzivaya çekildiği Uludağ’ın eteklerine tekke ve camisini yaptırarak irşat hizmetlerini buradan sürdürür
Hz
Üftâde Osmanlı kültür hayatına Vâkıât, Dîvân ve Hutbe Mecmuası gibi yazma eserlerinin dışında biri Celvetiye Tarikatı, diğeri de Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretleri olmak üzere iki mühim miras bırakmıştır
Arapçanın yanı sıra Hz
Mevlâna’dan keşfen öğrendiğini söylediği Farsçaya da hâkim olan, zâhirî ilimlerdeki vukufiyetini tasavvufî kudretiyle cem ederek tefsir ve hadîs başta olmak üzere diğer şer’î ilimlerde de dersler veren Üftâde, devrinde hatırı sayılır bir âlim olarak kabul görür
Şiirde Yunus Emre’nin sâde üslûbunu takip eder, vaazlarında Hz
Mevlâna’nın Mesnevi’sinden nakiller yapar, Vâkıât’ta Muhyiddîn-i Arabî’den iktibaslarda bulunur; ne var ki bu üç Hak dostunun da sık sık tartışmalara konu olan vahdet-i vücutçu görüşlerini dâima itidal ölçülerinde benimser
İtikadın zâhirî hudutlarını zorlayan coşkun ifadelerden sakınır, keşf ve mârifetle alâkalı sırların ifşasına karşı çıkar
Arapçada evini, vatanını terk etmek mânâsına gelen celvet, tasavvuf ıstılahında kulun, Allah’ın sıfatları ile halvetten çıkışı ve Allah’ın varlığında fânî oluşu mânâsına gelir
Halvet, insanın tenhada Hak ile yalnız kalmasını târif ederken celvet, insanlardan kaçmayı değil, hâdiselere ve hayata iştirak etmeyi, halk arasında Hak ile beraber olmayı benimser
Talebe geçtiği mertebelere nefsanî ahlâktan sıyrılıp ilâhî isimler elbisesini giydikten sonra Rahmânî ahlâk ile halkın içine dönerek, onların mertebesine iner ve irşada başlar
Unutulmamalıdır ki, Hz
Peygamber de (sas) önce Hira Dağı’nda halvet etmiş, peygamberlik vazifesi gelince nübüvvet makamında celveti tercih ederek halkın arasına karışmıştır
Hz
Üftâde’nin huzurunda
Bursa’da bir türbe ve tekkesi olan Hz
Üftâde’yi ziyarete, iki gönül dostuyla birlikte Tahtakale’den Yerkapı’ya çıkarken bir burç üzerinde yer alan türbesinden başlıyoruz
Soğuk havanın tenimize hafif ısırıklar attığı bir kış günü, ağır adımlarla fakat târifsiz bir heyecan ve sürûr içinde çıkıyoruz merdivenleri
Yaşarken samimiyetiyle, vefatından sonra da tasavvufî mirasıyla gerek Bursa’nın, gerekse bütün İslâm âleminin zihninde açtırdığı ibret tomurcuklarını hatırlıyoruz
Aslında bunların hiçbiri olmasa, yine de kadrini bilmekte her zaman aciz kalacağımız bir Hak dostuydu o
Üftâde mahlâsını kullanmakla, çağımızda vahşice azdırılan enaniyet hislerini ve bencilliği pul kadar değersiz kılmış, mütevazılığın ve düşmenin aslında kaybetmek demek olmadığını, aksine üftâdeliğin, mânâ âlemlerine açılan tılsımlı bir kapı olabileceğini her hâliyle göstermişti
Türbeyi; daha evvel kilise olan ve Kanunî’den izin alınarak inşa edilen Üftade Camii, onun karşısında yer alan bir Kur’ân kursu ve küçük bir mezarlık çevreliyor
Kare plânlı bu sâde mekânda Hz
Üftade’nin yanı sıra onun soyundan gelenler ile bazı aile yakınlarının yattığı 19 sanduka bulunuyor
Türbenin 19 penceresinden süzülen güneş, içeriyi lâtif bir aydınlık denizine dönüştürürken, başında koyu yeşil sarıkların haşmetle durduğu sandukalar, bu ışık denizinde dalgalanan kayıkları andırıyor
Duvarda asılı bir tabelâda, Aziz Mahmud Hüdâyi’nin gönül kaleminden dökülen methiyenin ilk mısralarını okuyoruz:
“Bağ-ı aşkın andelîbi Hazret-i Üftâde’dir
Dertli âşıklar tabibi Hazret-i Üftâde’dir
”
Bu mekânı görmek bile onun sırrını anlamaya, ismiyle ne derece müsemma bir zât olduğunu fark etmeye yetermiş meğer; bunca mezarın ayrı ayrı türbelere dağılmak yerine tek bir çatı altına toplanması, insanlardan bir insan olmanın ve dervişane bir mütevazılığın remzi değil de nedir? Üftâdeliği yaşamakla kalmayıp öldükten sonra bile aynı samimiyetle temsil etmek bu olsa gerek
Aziz ruhlarına dualar gönderip Üftâde Külliyesi’ne doğru revan oluyoruz
Uludağ’ın eteklerine bir kandil gibi asılı duran külliyeye dar ve dolambaçlı yollardan âdeta tırmanarak çıkıyoruz
Külliye, seyr-i sulûkun çileli menzillerine nazire yaparcasına oldukça dik bir yokuşun sonuna hususi olarak inşa edilmiş âdeta
Menakıb-ı Üftâde, külliyenin inşasında bizzât çalışan Hz
Üftâde’nin, ervâh-ı âliyyenin orada hazır olup, namaz kıldıklarını keşfetmesi sebebiyle bu yeri seçtiğini haber veriyor
Külliye; cami, semahâne, çilehâne, çeşme, derviş ve zikir odaları ile bugün hiçbir izi kalmayan selâmlıktan ibaret
Binanın eski günlerinden çok uzaklarda olduğunu üzülerek müşahede ediyoruz
Gönüllü olarak buraya sahip çıkan birkaç mahalle sakini, külliyeyi tamamen metruk bir bina olmaktan kurtarmış; lâkin bakımsızlık, külliyenin her köşesine sinmiş… Ah bir dile gelse de konuşsa; bir zamanlar hariminde Osmanlı coğrafyasının dört bir köşesinden gelen talebelerin Hz
Üftâde’nin huzurunda nasıl kemal-i edeble seyr-i sulûka daldıklarını, bir yandan da imarethâne vazifesi görüp fakir fukaranın doyurulduğu o bereketli ve ruhaniyetli günlerin unutulmaz coşkusunu bir solukta anlatırdı herhalde
Mihmândâr eşliğinde odaları gezerken yaklaşık dört asır hizmet veren bu dergâhın viraneye dönüşmemek için direnen hazin hâli yüreklerimizi dağlıyor
Duvarların artık tel tel dökülen sıvalarını yahut kağşamış ahşap payandalarını biraz eşelesek mazinin kuytulara sinmiş lirik yankılarını, âşıkların yana yakıla çektikleri kâh tevhid, kâh esma zikirlerini, geceler boyu Arş-ı Âlâ’daki aslıyla buluşturdukları ateşin tekbirleri duyacak gibi oluyoruz
Uzun koridorları asırlardır sırtlayan ahşap tabanın atılan her adımda çıkardığı hicran dolu sesler, yorgunluğunun ve üzüntü veren yalnızlığının bîçare çığlıkları olmalıydı
Serzeniş damlalarını kalblerimizde açılan hicap rahnelerine çekingen bir tavırla bırakırken, sanki o: “Bana bunu mu lâyık görüyorsunuz?” diyordu
Anladık ki, vücudunu saran amansız yaralar, aslında bu dergâhı değil, bizim ruhlarımızda bir yağ lekesi gibi yayılan vefasızlık hastalığını resmediyordu
Nihayet Hz
Üftâde’nin riyazet yaptığı çilehânedeyiz
Bir zaman mahfilini andıran bu şirin odada, sema ve zikir sırasında ses âhengini temin için kullanılan def ve kudüm cinsinden musiki âletleri, kubbesi koyu yeşil, on üç terkli Celvetiyye taçları ile bazı şahsî eşyalar sergileniyor
Odanın bir köşesinde sessiz ve sakin, öylece bekleyen tarihî sandık dikkatimizi çekiyor birden; kapağını açmamızla geçmişe ışınlanmamız bir oluyor
Eski zamanlardan kalma yıpranmış, parçalanmış elbiseler çıkıyor içinden; eski eski kokmak vardır ya, işte öylesine kesif bir rayiha yayılıyor etrafa
Eriyen bakışlarımız ve med-cezirler yaşayan hislerimizle derunumuza çektikçe çekiyoruz bu son demlerini yaşayan hatıralar ıtırını
Hangi yıldızlı gecelere şâhit olmuş, nefis terbiyesinin sarp ve ıstıraplı sokaklarında hangi çilelere yoldaşlık etmişlerdi acaba? Bir camekân içinde korunan uzun sırıklar takılıyor nazarlarımıza şimdi de, hani şu Bursa kadılığını bırakan Aziz Mahmut Hüdâyi’nin, nefsini terbiye etsin diye şehrin en kalabalık yerlerinde, hem de halkın gülüşmelerine ve “Kadı delirmiş!” hitaplarına aldırmadan ciğer sattığı o meşhur sırıklar…
Neredeyse bütün bir Bursa’yı temâşâ için ayaklarımızın altına serilen dergâhın pembe salonuna geçiyoruz
Kaçıncı misafir olarak ağırlandığımı bilmediğim bu salon, diğer odalara nazaran kısmen bakımlı
Buğulu camların ardından saçlarına ak düşmüş çatıları seyrederken bir anda Hz
Üftâde’nin de bir gece, bir semanın veya bereketli bir sohbetin ardından aynı pencerenin önünde oturduğunu, kandillerin uzaklardan titrek ışıklarıyla hareketlendirdiği Bursa’ya şefkat dolu gözlerle bakıp çok sevdiği bu şehrin üzerine acaba hangi hayır dualarını üflediğini hayal ediyorum
Nitekim bir gün talebelerine Bursa’nın gönlünde açan nazlı bir tebessüm olduğunu; “Ben, bir yük odun getirip Bursa ahalisine satana bile dua etsem gerektir
” sözüyle ifade eden o değil miydi? Keşke diyorum içimden onu bir kerecik olsun görebilseydim… Sırların ifşasından hoşlanmadığını bildiğim hâlde, yine de çocukça bir ısrarla ne olur bizi de şereflendirin diyebilseydim Hazret’e
Bu hayal içinde dalıp gittiğimi fark etmiyorum; arkamdan bir ses, çok uzaklardan, ama bir o kadar derinden ve içimden yankılanarak beni çağırıyor, şeffaf bir el uzanıp ruhumu kendine raptediyor
Gözlerim doluyor; ama ağlayamıyorum, yanına varmak istiyorum, aramızda asırlar var der gibi bakıyor
Nur hâleleri saçan siması, varlığımı yakarken nazarları bir ok misâli delip geçiyor yüreğimi
Huzurunda el pençe divan durup “Bu ne büyük bir lütuf böyle yâ Hz
Üftâde!” diyorum
Divan’ından konuşmaya başlıyor benimle:
“Ey hakikat erenleri
Dost ilinin serverleri
Tâliblerin rehberleri
Dosttan haber verin bana!”
Hak yolunun yolcularından nice selâmlar getirdim sana, i’lâ-i kelimetullah yolunda Üftâde olanlardan, yerini yurdunu terk edip diyar diyar koşanlardan; gönlünü ummanlar gibi açıp el uzatılmamış tek bir sine bırakmamaya and içmiş yiğitlerden haber getirdim
Senin gibi onlar da celveti, halvete tercih ettiler
Hakk’ı halk arasında aradılar
Gurbet, yuvaları; hasret, duaları; vuslat, türküleri oldu yıllardan beri; bir duayı bir himmeti esirgemeyin ne olur bu dostlardan diyorum
“Hubbü’l-vatan mine’l-iman,
dedi Resul-i müstean
Bunadır işareti, aslımdan ayrı düşmüşüm!”
mısralarıyla teselli veriyor derdinizi paylaşıyorum dercesine; biraz daha sabredin, rıza-i ilâhîyi kazanmak kolay değil, çilelidir, dertlidir bu yol; O’ndan isteyin, O kimseyi boş çevirmez der gibi süzüyor ve içli içli yakarıyor;
“Üftâde miskin derdimend,
gurbette kalmışım meded
Rahm eyle yâ Ferd Samed,
aslımdan ayrı düşmüşüm!”
Kadîr-i Zülcelâl’e bu hizmet erleri için bir dua eyleseniz, engelleri aşmak için bir yol gösterseniz diyorum
Çok ötelerde, gözü gönlü yaşlı, hasretle kavrulan sevgiliyi ve onun
“Vuslatta firak, firâkta vuslat hülyâları
Bir sihirli düş ki, hiç uyanmak istemezler!
Yâr yolunda yanıp kül olmaktır rüyaları
‘Cennet’e gir!’ denilse, ihtimâl dilemezler!
”
diyerek başlarını okşadığı yiğitlerini yalnız bırakmamak için ne yapmak gerek?
“İzle dâim izlerini
İşit güzel sözlerini
Görem dirsen yüzlerini
Can ü dilden sevmek gerek…
Can ü dilden sevmek gerek…”
Kaynaklar
- Menakı-ı Üftâde, Yay
Hazırlayan: Abdurrahman Yünal, Seçil Ofset, 1996
- Mehmed Şemseddin, Bursa Dergâhları, Yâdigârı Şemsî I - II, Haz
M
Kara - K
Atlansoy, Uludağ Yay
Bursa
- Üftâde Divanı, Haz
Mustafa Bahadıroğlu, Üftâde Yay
, Bursa, 2000
- Mustafa Kara, Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler, Sır Yay
, İstanbul, 2001
- Mustafa Özdamar, Mehmed Muhyiddin Üftâde, Kırk Kandil Yay
, İstanbul, 2005
- İsmail Kara, Biraz Yakın Tarih Biraz Uzak Hurafe, Kitabevi Yay
, İstanbul, 1998
Dantel
Mumsema
Frmacil
Tags
:
uftade
Yazdırılabilir şekli göster
Sayfayı E-Mail olarak gönder
-- English (US)
-- Türkce(TR)
İletişim
-
Anasayfa
-
Arşiv
-
Gizlilik Bildirimi
-
Yukarı git
Saat
22:48
.
Arşiv Sayfaları
Rüyatadı
Mumsema
Frmacil
Etiket
Dantel
Modeller
Powered by vBulletin® Version 3.6.12 Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Mail Adresimiz Forumalev(at)gmail
com
Moderatör Başvuru Formu
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
253
254
255
256
257
258
259
260
261
262
263
264
265
266
267
268
269
270
271
272
273
274
275
276
277
278
279
280
281
282
283
284
285
286
287
288
289
290
291
292
293
294
295
296
297
298
299
300
301
302
303
304
305
306
307
308
309
310
311
312
313
314
315
316
317
318
319
320
321
322
323
324
325
326
327
328
329
330
331
332
333
334
335
336
337
338
339
340
341
342
343
344
345
346
347
348
349
350
351
352
353
354
355
356
357
358
359
360
361
362
363
364
365
366
367
368
369
370
371
372
373
374
375
376
377
378
379
380
381
382
383
384
385
386
387
388
389
390
391
392
393
394
395
396
397
398
399
400
401
402
403
404
405
406
407
408
409
410
411
412
413
414
415
416
417
418
419
420
421
422
423
424
425
426
427
428
429
430
431
432
433
434
435
436
437
438
439
440
441
442
443
444
445
446
447
448
449
450
451
452
453
454
455
456
457
458
459
460
461
462
463
464
465
466
467
468
469
470
471
472
473
474
475
476
477
478
479
480
481
482
483
484
485
486
487
488
489
490
491
492
493
494
495
496
497
498
499
500
501
502
503
504
505
506
507
508
509
510
511
512
513
514
515
516
517
518
519
520
521
522
523
524
525
526
527
528
529
530
531
532
533
534
535
536
537
538
539
540
541
542
543
544
545